Nurullah Ataç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nurullah Ataç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2025 Cumartesi

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

 

"Yaşamın her anı ayrı güzellikteydi.

Onun en küçük bir parçasını bile pişmanlıklarla berbat etmeden,

büyük bir içtenlikle ve doyasıya yaşamalıydı insan."


ERHAN BENER
(Gece Gelen Ölüm)


***


Montaigne, "Yaşantınız nerede biterse orada tamam olmuştur. Yaşamın değeri uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır. Öyle uzun yaşamışlar vardır ki pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın, doya doya yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin iradenize bağlıdır" demiş.
Unutulmaz bir ilke bu: Yaşamın değeri uzun yaşanmasında değil iyi yaşanmasında. Burada "iyi" rahat, zengin yaşamak anlamında değildir. Yararlı, olumlu yaşamak anlamındadır. Yeryüzü üstünde belirli bir süre içinde yaşayıp geçiyoruz. Kırk yıl, altmış yıl, bilemedin yüz yıl. Nedir bunca yıl? Günler, yıllar nedir? Kendi kendimizi aldatışımızın ölçüleri. Gün demişiz, yıl demişiz. Oysa evrenin büyüklüğü içinde ha bir yıl, ha yüz yıl, nasıl olsa hepsi geçip gidiyor, bir gün hiç yaşamamışız gibi geliyor. "Yaşantınız nerede biterse orada tamam olmuştur" sözü hepsini özetleyivermiş.
Mayıs ayında ölümden söz açmak garip biraz. Doğa gençleşiyor bu ayda. Ağaçlara bakın, otlara bakın, insanlara bakın. Bir diriliş, bir uyanış. Mayıs ayı sevi ayı. Mayıs ayı mutluluk ayı. 
(...)
Bir Mayıs günü Ataç bakın "Günce"sine neler yazmış: "Yaşamak. Gerçek olan tek zenginliğimiz bizim, sevince, acıya, sevgiye de ancak onunla eriyoruz, onu yitirmedikçe umuda, her türlü umutlara hakkımız var demektir. Hiç olmazsa hayaller kurarız... Yaşamak... Siz ki, insan olsun, eşya olsun bütün gördüklerinizi iyi kötü diye, güzel çirkin diye ayırmaya kalkıyorsunuz, görmüyor musunuz? Anlamıyor musunuz? Yaşamaktan başka bir şey yoktur dünyada, yaşayan, yaşamış olan her insan, her şey iyidir, güzeldir." 


NURULLAH ATAÇ


Mayıs ayı şairlere, yazarlara, sanatçılara esinler getiren bir zaman parçası. Ataç da, Sait Faik de yaşamayı severlerdi. Esendal da, Hisar da... Yaratan kişi, yaşamayı sevmez mi hiç? Sait, "Çeşm-i bülbüller gibi yaşıyorsun" demişti. Yaşamak sevinciydi duyulan her öyküsünde. Ama 1952'nin 16 Mayıs'ı Esendal'ı, 1954'ün 11 Mayıs'ı   Sait Faik'i, 1957'nin 17 Mayıs'ı Nurullah Ataç'ı, 1963'ün 3 Mayıs'ı da Hisar'ı yaşamdan koparıp aldı. Acımadan, bir an duraklamadan!
(...)
Hisar'ın ölümünden sonra duydum. Haziran ayı içinde kiracı olarak oturduğu kattan çıkartılacakmış! Ev sahibi ile öyle anlaşmış. Hisar gibi yaşlı, titiz bir insan için yıllardır oturduğu bir evden çıkmak ne kadar güç, ne kadar dertli bir iş! Şöyle diyormuş: "Haziran'a kadar ölsem, ne iyi olur." İşte mayıs ayı yitiklerinden birinin son günleri. Bırakılmış bir köşede, neredeyse unutulmuş, hasta bir yazar. Kalıcı yapıtlar yazmış, yarınlarımıza sunmuş. Ama unutmuşuz, bir yanda terk etmişiz. Kimsesiz, yalnız ev taşımak derdiyle ölümü özlemiş o da. Hisar'ın bu sözleri çok dokundu bana. Anlamlı göründü. Toplumumuzda sanatın, sanatçının yerini göstermesi bakımından...


ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR


Mayıs ayı yitiklerini teker teker gözümün önüne getiriyorum. Esendal'la bir defa görüşmüştüm. Anılarını dinlemiştim. Anılar diyorum ya, bunlar ya yazılmış ya da yazılacak Esendal öyküleriydi. Sultan Hamit çağına ait anı-öykülerdi. Bir yıl geçmeden Esendal öldü. Hep birlikte cenaze törenindeydik. Yağmurlu bir mayıs günüydü. Ne çok yağmur yağmıştı o gün! Mezarlıktaki tören bir an önce bitsin diye beklemiştik. Sonra gene böyle bir yağmurlu mayıs günü Sait Faik'i mezarına götürdük. Çamur içindeydi her yer. Ataç da birkaç yıl sonra çekti gitti. Baharı o kadar seven Ataç'ın mayıs ortasında dünyayı bırakıp girmesi anlamlı değil mi?
(...)
Meyva nasıl çekirdeğini içinde taşırsa, biz de kendi ölümümüzü öyle içimizde taşırız. Mayısmış, nisanmış, hepsi boş. Gerçek, ölüme karşı koyan kalıcı yapıtlar bırakmak, gerçekten ölmemek. Ataç'lar, Sait'ler, Hisar'lar, Esendal'lar gibi olabilmek...

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat, 1968)






Merhaba!

16 Şubat 2025 Pazar

EDEBİYAT DİRENİŞTİR

 


ÖNER YAĞCI


İnsanlık, kavgalarla, savaşlarla, kaygılarla dolu çağlar yaşıyor.
Büyük toplumsal değişimleri, dönüşümleri, devrimleri, karşıdevrimleri, kaba ve ince sömürüleri, bağnazlıkları, birleşmeleri, ayrılmaları yaşıyor insanlık.
Bilimsel ve teknolojik olanakların verdiği güçle doğayı tüketmeyi, tüketirken yoksulluğu çoğaltmayı, insanları yerlerinden yurtlarından eden iç ve dış göçleri, açlığı, katliamları, dünden gelen ve yeni keşfedilen özgürlüklerin yok edilmesini yaşıyor.
Bunlar yaşanırken kimi insanlar, "dayanışma" sözcüğü yerine sömürmeyi, egemen olmayı, ezmeyi yeğliyor; sömüren, egemen olan, ezen olabilmek için sömürene, egemen olana, ezene hizmet etme yarışına giriyor.
İnsanın kendi yaşamını, kendi dünyasını, kendi geleceğini kirleten bir yarış bu. 
Bu yarışta her şey gibi edebiyat da yerini alıyor.
Çağların karanlıklarını aydınlıklara çevirmeye çalışan insanın, bu kavgasındaki en önemli silahlarından, araçlarından biri olan edebiyat da kendini kirletiyor bu yarışta.
Çağın sözcüsü, vicdanı, yargıcı, avukatı, sanığı, tanığı, adaleti olabilmeyi başardığı ölçüde güçlü olan edebiyat, bu sorumluluğunu, bu işlevini, kendi değerlerini yitirerek giriyor yarışa.
Oysa edebiyatın dünü, destanlardan, üretim şekillerinden gelen, gücünü yaşamdan, insandan alan görkemli zenginliklerle, güzelliklerle doludur ve sömürenin, egemen olanın, ezenin korktuğu bir barikattır.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


Oktay Akbal'ın öyküleriyle 1960'ların sonunda öğretmen okulu öğrencisiyken tanıştım. Önce Ekmekler Bozuldu adlı öykü kitabında yazdıklarıyla kuşatmıştı genç dünyamı:

"Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu..."


Önce Ekmekler Bozuldu için yazdığı yazıda, "Oktay Akbal'ın güvenilecek, bundan sonra yazacakları umutla beklenecek bir yazar" olduğunu söyleyen Nurullah Ataç yanılmamıştı:

Oktay Akbal, "Tek bir hikâyem yoktur ki konusu ve insanları uydurma olsun. Hepsi de aramızda yaşamış ve yaşamakta olan, bizim gibi insanlardır... Önemli olan yaşadığımız bu memleketin, içinde bulunduğumuz bu buhranlı devrin, günden güne bu sarsıntılı dünya üstünde ne yapacağını şaşıran insanların hikâyesini, romanını, şiirini yazmak, gelecek nesillere bırakmaktır."
"Tanık olmak yetmez. Seyirci kaldım demekle bir olur bu. Bir kötülüğü, bir yanlışlığı, bir adaletsizliği, bir çirkinliği ses çıkarmadan, iyi-kötü bir şey demeden seyretmekle eş olur bir yerde bu tanıklık..." diyordu.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!   

1 Şubat 2015 Pazar

DİL ÖZGÜRLÜKTÜR




   "Bir ulusun gerçek yurdu, onun dilidir. Dil, ulusal dileği belirten güçlü bir varlıktır. Ulusal dil yok olunca ulusal duygu da çok geçmeden yitirilebilir."



WİLHELM  v. HUMBOLDT
(d.22 Haziran 1767 Potsdam-ö.8 Nisan 1835 Tegel)

(Alman filozof, dilbilimci. Berlin Üniversitesi kurucularındandır)




   "Özgürlüğün aslı dildir. Bir devlet, diliyle yaşar, diliyle yıkılır. Ülkemizde bir çok ülkenin açtığı kolejlerin amacı nedir? Kendi dillerini yaymak, kendi iktisadi, mali, ticari ve siyasi üstünlüklerini  yaymak, kendi adamlarını yetiştirmek..."




FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
(d.26 Ağustos 1914 İstanbul-15 Ekim 2008 İstanbul)



   Ülkü Tamer'in sözleridir:

   "Evet, Ataç bir önderdi. Önerdiği sözcüklerin büyük bölümünün benimsenmeyeceğini, yaşamayacağını cin gibi biliyordu. Kendisi 100 metre koşarsa, arkasındakilerin hiç değilse 10 metre ilerleyeceklerini de biliyordu. Onun çabaları olmasa, dilimiz bu kadar çabuk arınmazdı."




NURULLAH ATAÇ
(d.21 Ağustos 1898 İstanbul-ö.17 Mayıs 1957 İstanbul)





Beş dil biliyormuş ünlü kişi
Ünlü ve saygıdeğer
Bir de Türkçe öğrense
Altı eder




CEMAL SÜREYA
(d.1931 Pülümür, Tunceli-ö.9 Ocak 1990 İstanbul)



Türkçeden bir kıl kopar; içinde
Güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır
Ama Türkçeden koparacaksın...

CEMAL SÜREYA




Türkçe bilenin işi rast gider!
(İran atasözü)




Merhaba!

27 Aralık 2014 Cumartesi

DOĞRU SÖYLEYENLER



  


"Gerçeğin yarısını söylemek, hiç bir şey söylememektir."




FYODOR MİHAİLOVİÇ DOSTOYEVSKİ

(d.11 kasım 1821 Moskova-ö.9 Şubat 1881 Sankt Peterburg)





"Her doğru söylenebilir, 
her doğru söylenmelidir, 
yoksa çevremizi aldatıyoruz, 
çevremize yalan yayıyoruz demektir."

der Nurullah Ataç bir denemesinde.




NURULLAH ATAÇ
(d.21 Ağustos 1898 İstanbul-ö.17 Mayıs 1957 İstanbul)



   Önceden Japonlar'ın hayat ve hareket tarzlarını araştırarak onların en çok dışarıda oldukları saati (8.15) saptayan Amerika Birleşik Devletleri'nde atom bombasının atılmasına karşı olanlar da vardı. Roosevelt ve Truman dönemlerinde, Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Amiral  William Daniel Leahy, şunları söylemişti:

   "Benim şahsi kanaatime göre böyle bir bombayı ilk kez kullanmakla, ortaçağ dönemlerine ait ahlaki bir standardı kabul etmiş oluyoruz. Ve ayrıca bana öğretilen savaşın kuralları böyle değildi. Savaşlar kadınları ve çoçukları öldürerek kazanılamaz."




"Benim savaş karşıtlığım, herhangi bir entellektüel kuramdan kaynaklanmıyor; 
zulmün, alçaklığın her türüne karşı duyduğum derin nefretten kaynaklanıyor."




ALBERT EİNSTEİN
(d.14 Mart 1879 Ulm, Almanya-ö.18 Nisan 1955 Princeton, New Jersey, ABD)





Uyuyamayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o eski sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak
Sesler vereceksin
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketinin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku girmez ki
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar
Vakur metin sade
Çalacaksın




MELİH CEVDET ANDAY
(d.13 Mart 1915 İstanbul-ö. 28 Kasım 2002 İstanbul)





   Merhaba!

4 Ekim 2014 Cumartesi

KEDİ YA DA ŞAİRİN ÖLÜMÜ





NURULLAH ATAÇ
(d.21 Ağustos 1898 İstanbul-ö.17 Mayıs 1957 İstanbul)


   Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının kilometre taşlarından Nurullah Ataç bir denemesinde şöyle yazar:
   "Kimsenin zevkine karışılmaz, kedileri ille herkes sevsin demeyeceğim ama ben kedi sevmeyenlerle anlaşamam."

   Önünde imparatorluk ordularının kağıttan kaleler gibi arka arkaya yıkıldığı Napolyon'un yeryüzünde korktuğu tek canlı vardı: Kedi. Koca Napolyon'un bir kedi karşısında duyduğu dehşetten bacakları titrerdi. İnsanlığı kıyamete sürükleyen Hitler'in de en sevmediği canlı-Yahudiler dışında- kediydi. Yardakçısı Mussolini'de nefret ederdi kediden.



Bir başka "kedisever" sanatçı ise Cihat Burak'tır:








CİHAT BURAK
(d.1915 İstanbul-ö.13 Mart 1994 İstanbul, Ressam, mimar, yazar, seramikçi)
Mimarlığı geçinmek için, resmi ise sevdiği için yaptığını belirten sanatçı yapıtlarını "Toplumsal Gerçekçilik" anlayışından hareketle ortaya koymuştur.




"Şairin Ölümü"
CİHAT BURAK

"Şairin Ölümü" aslında şairlerin boşuna ölmediklerinin de resmidir.



Bugün pazar,
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...





NAZIM HİKMET
(Çankırı cezaevi)




Merhaba!