Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2017 Cuma

BAĞIMSIZLIK UĞRUNA





Resim: NED PAMPHİLON




   Mustafa Kemal, Mondros Ateşkesi'nden 2 hafta sonra, 13 Kasım 1918 günü, 55 parçalık işgal donanması Sarayburnu açıklarından İstanbul Boğazı'na giriş yaparken Haydarpaşa Garı'nda trenden yeni iniyordu. Kendisini bekleyen Fransız bayraklı Enterprise isimli istimbota (sonradan Kartal istimbotu) binerken yanındaki yaveri Cevat Abbas'a döndü ve ağzından 3 kelimelik bir cümle çıktı: "Geldikleri gibi gidecekler." (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)









   3 Mart 1931'e kadar devam eden üç aylık gezi esnasında, Mustafa Kemal'le Hasan Âli arasında oldukça anlamlı bir diyalog gerçekleşir. Mustafa Kemal bir gün yanında bulunanlara "Türk milleti ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?" diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler. Sonra Hasan Âli söz alır; "Paşam," der; "Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur." Mustafa Kemal kendisine, "Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir." diyerek takdirlerini bildirir.







   KURTULUŞ  OVALI - soL Haber:

 ...İlginç bir şekilde Deniz Gezmiş'i hiç tanımamış olan Nazım Hikmet'in 1960'ların başında yazdığı iki şiir sanki Deniz Gezmiş'e yazılmıştır. Birisinde Nazım Hikmet bir kahin gibi Deniz Gezmiş'e "Delikanlım" diye seslenmiş, diğerinde ise Deniz'e " Hoşça kal Kardeşim Deniz" diyerek veda etmiştir;

   Delikanlım! İyi bak yıldızlara, onları belki bir daha göremezsin...
   Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin...
   Delikanlım! Senin kafanın içi yıldızlı karanlıklar kadar güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
   Yıldızlar ve senin kafan kâinatın en mükemmel şeyidir.
   Delikanlım! Sen ki, ya bir köşe başında kan sızarak kaşından gebereceksin, ya da bir darağacında can vereceksin.
   İyi bak yıldızlara onları göremezsin belki bir daha.



   DENİZ GEZMİŞ (1970) ve NAZIM HİKMET (1941) Bursa Cezavi'nde aynı koğuşun aynı penceresinde


Bir şeyler anlattın bize / Hoşça kal kardeşim deniz
Denizliğin kaderinden / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha umutluyuz / Hoşça kal kardeşim deniz
Biraz daha adam olduk / Hoşça kal kardeşim deniz
İşte geldik gidiyoruz / Hoşça kal kardeşim deniz  







  ...Cumhuriyete, Mustafa Kemal'e, uygarlığa sahip çıkmak için paraya, güce veya üniformaya ihtiyaç yoktur. Tek ihtiyaç boyun eğmemek ve ruhen teslim olmamaktır. O da umut etmeyi gerektirir. Umudun olduğu her anda ve yerde mutlaka bir çözüm vardır. Umutsuzluk ise savaşmadan kaybetmektir. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)








Merhaba!

1 Mayıs 2017 Pazartesi

EMEK VE MÜCADELE




  "İnsanlar her şeyin fiyatını gayet iyi biliyor, ama değerini asla... 
Şunu unutuyorlar ki, fiyatı belirleyen belki insanlar ama değeri belirleyen emektir."

ERTÜRK AKŞUN
(On Sekiz Saat)






Ve elbette ki sevgilim, elbet
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet...


NAZIM HİKMET






   Bırakınız birileri buna Don Kişotluk desin. Senyorun yeldeğirmenleriyle mücadele edecek gücü yoktu. Ama mücadele hırsı vardı, bu hırs ancak sınıfsal kavramlarla ortaya çıkar. Biz her şeyin bir anda olmasını bekledik, bizim kuşak. Ama sonra dank etti.
   Sovyetler Birliği'nin sönümlenmesi meselesi... Molotov'da söylüyor: "Sosyalizmi kurduk mu kurmadık mı?" Onlar da kafalarında bunu tartışıyor.
   Ama 70 yıl iktidarda kaldılar. Spartaküs'ünki 7 gün sürdü, Paris Komünü 70 gün sürdü, Sovyetler Birliği 70 yıl sürdü. Bundan sonraki belki 700 yıl sürecek. 
  Ama bir şey öğrendim. Mücadele sabır işidir. Sabırlı olmayan daima yanılır mücadelede...


   
TEVFİK ÇAVDAR






"Devrimler sona erdiği zaman farkına varılır ki, insanlık tartaklanmış ama yol almıştır."



VİCTOR HUGO
(1793 Devrimi))







Merhaba!

2 Nisan 2017 Pazar

BÜYÜKLÜK KİMDE KALSIN ?






   1955'te 'Rıhtımlar Üzerinde' filmiyle ilk Oscar'ını kazanan Marlon Brando, 'Baba' filmindeki rolüyle aldığı ikinci Oscar'ını Kızılderililer için reddetti. Tören öncesinde herhangi bir açıklama yapmayan usta oyuncu, 1973 yılında düzenlenen törene katılmadı ve yerine 26 yaşındaki genç bir Kızılderili kadını gönderdi. Ödül anons edildiğinde Brando'nun ABD'nin Kızılderililere olan tavrını protesto etmek amacıyla heykelciği kabul etmediği açıklandı. (BirGün Gazetesi)




SACHEEN LITTLEFEATHER


  MARLON BRANDO












JEAN PAUL SARTRE


   Paris, alanları dolduranların gösterileriyle çalkalanmaktadır. Zamanın -ki, şimdi adı, tarihin karanlık sayfalarında çoktan silinip gitmiştir!- içişleri bakanı meydanlara çıkanlar arasında bulunan Sartre'ın da gözaltına alınmasını isteyince, Cumhurbaşkanı de Gaulle tarafından engellenir. "Ama Sayın başkanım, o da meydanlarda Fransa aleyhine konuşuyor!" diye itiraz edince de Gaulle'den şu kısacık yanıtı alır: "Ama Sartre da Fransa'dır!" (AHMET CEMAL - Cumhuriyet Gazetesi)



CHARLES de GAULLE












CELİLE HANIM - YAHYA KEMAL BEYATLI



... Celile Hanım'a olan aşkı Yahya Kemal'e esin kaynağı olur; Celile Hanım'a atfen "Vüslat", "Telakki", "Erenköy'de Bahar", "Eski Mektup" şiirlerini yazar. Celile hanımın vapurla Adadan evine dönerken duyduğu ayrılık acısını, "Sessiz Gemi" şiirinde şöyle anlatır; "Artık demir almak günü gelmişse zamandan, meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan..." En tanınmış şiirini ise; bir gece kayıkla Celile Hanım'ın evinin önünden geçerken, evden yükselen kahkahaları duyunca kaleme almıştır; "Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden, bendim geçen, ey sevgili, sandalla denizden..."  Celile Hanım bu aşk bittikten sonra ikinci defa evlenir, ama Yahya Kemal ömrünün sonuna kadar evlenmez.
   Aradan yıllar geçmiş ve artık her ikisi de yaşlanmıştır. 1950 yılında, Nâzım hapishanede ölüm orucuna başlayınca, Türkiye'den, Avrupa'dan, Amerika'dan, Sovyetler Birliği'nden sanatçılar onun özgür bırakılması için yoğun çaba sarf ederler. Artık gözleri görmeyen Celile Hanım da, elinde "Oğlumu kurtarın" pankartıyla Galata Köprüsü'nde imza toplayıp, oğlu gibi ölüm orucuna başlar. Tam bu günlerde Galata Köprüsü'nden geçen Yahya Kemal, Celile Hanım'ı görmezden gelir ve hızla oradan uzaklaşır... (ETHEM GÖNENÇ- Aydınlık Gazetesi)














"Asıl önemlisi, büyük görünmek değil, gerçekten büyük olmaktır."


LUDWİG van BEETHOVEN 
(Resim: AUGUST von KLOEBER - 1818)












Merhaba!

25 Aralık 2016 Pazar

AGANTA BURİNA BURİNATA




   Onun için cennet ve cehennem denizin yeşile tempo tutan yeşil ve mavisindedir. Cevat Şakir Kabaağaçlı kendi anlatımı ile ilk defa Bodrum'dan Ege'ye baktığı sahilinde diz çöktüğü gün ölmüş, o kıyıda küllerinden yeniden "Halikarnas Balıkçısı" olarak doğmuştu. Eserlerinde deniz diliyle özgürlüğü, başkaldırışı, kayıpları, kederleri, bunalımları, korkuları, insanoğlunun geçmiş ve gelecek arayışlarını anlatır:
  "Bana son olarak verilen kumandayı tekrar et dedi. Ben de ciğerlerimi doldurarak olanca sesimle aganta burina burinata diye bağırdım."


   Halikarnas Balıkçısı'na "Çağdaş Homeros" denmesi boşuna değil. 
...Anlatım tarzının böyle "kabına sığmayan" tarzda oluşu, onun anlattıklarıyla da bire bir ilgilidir. Dolu dolu bir yaşam sevinci, doğa ve insan sevgisi taşar yazdıklarından. Acı bir olayı anlatırken bile içinde bu sevgiyi hissetmek mümkündür. Doğayı, denizi böylesine yaşayan bir varlık olarak edebiyatımıza katan Halikarnas Balıkçısı'dır. Toprağın her halini destan gibi anlatan Yaşar Kemal; "Biz toprağı denizci Halikarnas Balıkçısı'ndan öğrendik" der...
   Yine aynı yazıda Yaşar Kemal; "Eğer Halikarnas Balıkçısı denize başlamamış olsaydı Sait Faik olmazdı. Olurdu belki de denizi böyle sıcacık anlatan bir Sait Faik olmazdı" diye yazar. (MESUT ÖRS-Aydınlık Kitap)
   



Fırtınaları ayağınıza
Meltemleri saçınıza yollayacağım.
Yakamozlar tırmanacak göğsünüze
Martılara söyleyeceğim gelsinler.


SAİT FAİK 






      Kampana vurur, vapur demir alır gürültülerle. Fiyakacı kaptan "işte ben gidiyorum Bandırma kenti, ne halin varsa gör bensiz..." diyerek üst üste düdük çalar. Kapıdağı Burnu yol verir. Sonra açık deniz... Sonrası, motorların tekdüze sesi ... Sonrası, çıplak ve tezek kokulu ana güverte. Bir rüzgâr eser, üşütür. Burnu kıvrılana kadar bizi uğurlayan martılar gerisingeri dönmüşlerdir. Aptal ve en yavru biri, inatla kanat vurup peşimizden gelir. Derken yorgunluk kanatlarından süzülür ve korku dağları bekler. Çığlıkları pişmanlık çığlıklarıdır.
   Bakınır ve tek martı göremez. Bakınır ve korkar. Çok uzun açar kanatlarını; dört dolanır, yavaş pikelerle aklı başına gelir, telaş içinde gagasının kırmızısını Bandırma'ya çevirir.
   Yolun açık olsun yavru martı! Hiç korkma... Bak, açıklardan tatlı bir esinti çıktı ve kanatlarını yormadan, bir planör sessizliğinde seni alacak, doğru Bandırma'ya götürecek.


TARIK DURSUN K.
(Geçti Akşam Suları)





İnsan; 
Denizin olmadığı yerde,
Umut adına,
Martı olmalı...


NAZIM HİKMET
(Tablo: CELİLE HANIM)





"Deniz öyle bir öğretmendir ki insanın sivriliklerini törpüler, yumuşatır, terbiye eder! 
Onunla dost olanın yüreğinde, öfke ve kin değil yalnızca sahici sevdalar barınır..."

ESRA KAHRAMAN
(Segâh Makamı)







NURULLAH BERK
(Fırtına)





Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

Dünyalar vardır düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!..

Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...


Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, dümen ol, kürek ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...


ORHAN VELİ
(Görsel çalışma: KÜRŞAT COŞGUN)








Merhaba!

13 Kasım 2016 Pazar

DOST IŞIĞI





HASLET SOYÖZ
(Fenerler)



   Haslet Soyöz'ün dördüncü sergisi "Deniz Fenerleri"nin sergi albümüne önsöz yazan denizci-gazeteci Meriç Köyatası şöyle diyor:
  "Fenerler denizcilerin can dostudur. Fenerlerle dost olmayan bir denizcinin sonu pek hayırlı olmaz. Ya teknesi kayalıklarda parçalanır, ya da sonsuz deryalarda kaybolur."








   

İBRAHİM BALABAN


   Üç sınıflık köy okulundan mezun olan İbrahim Balaban, resme meraklıydı. 1942 yılında düğün evini basan hasmını öldürdü ve 10 yıl hüküm giyerek cezaevine girdi. Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş'un cinayete kurban gittiğini; daha sonra da doğum sırasında karısının öldüğünü öğrendi. Doğan çocuğu tek teselliydi ki, onu da çok kısa bir süre sonra kaybetti. Bu acılı yıllarda Bursa Cezaevi'nde Nâzım'la tanıştı. Ona sarıldı. Balaban'ın resme olan ilgisini Nâzım keşfetti ve onun ilerlemesini sağladı:
  "Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'ne geldi. Ben de oraya düştüm. Orada portreler yapıyordu. Ben de ondan görerek, ondan habersiz portreler yapmaya başladım. Benim portre yaptığımı görünce, beni çırak, talebe olarak kabul etti. Bana dedi ki:
 -Benden daha iyi portreler yapıyorsun. Öyleyse bu boyaların, fırçaların hepsi senin.
  Bir sandık boya..."


   Ayrıca Nazım'dan felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler de edinen Balaban, yedi yıl süren Nâzım Hikmet'li günlerini "Şair Baba ve Damdakiler" isimli kitabında ölümsüzleştirdi. İkisi de 1950 affıyla özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Arkadaşlıkları burada bitmedi. Nâzım'la beraber İstanbul'a giden Balaban, askerliğine kadar onun evinde kaldı. (Yaşamı Çizgileri/Desenleri Balaban 1, Yayına Hazırlayan: Remzi Oğuz Yılmaz, Bilim Sanat Galerisi) 






 "Dostluk mum gibidir. 
Her yer aydınlıkken belli etmez kendini.
 Bazı şeyler ancak karanlık bastığında görünürler. 
Dostluk gibi." 

ERTÜRK AKŞUN
(On Sekiz Saat)








Merhaba!

9 Ekim 2016 Pazar

YOKSULLUK VE AHLAK




"Bir eylemin ahlaklı sayılabilmesi için hiçbir çıkar taşımaması gerekir."








ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malûm? dersen:
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan.


NAZIM HİKMET







   Yoksulluğun derinliği vardır. Dışarıdan bakan göz onun enini boyunu görür yalnızca. Asıl olan onun derinliğidir. Bir mecidiye büyüklüğünde kalmış sabun parçasını bile hane halkına kullandırtmayıp, gelebilir olduğu düşünülen konuğa saklamak yoksulluk demektir. 


AYLA KUTLU
(Yedinci Bayrak)







Ben sana kürk alamam doğrusu
Güzel bileklerine bilezik alamam
Bir kap yemek, bir elbise
Öyle bir tad var ki fakirliğimizde
Başka hiçbir şeyde bulamam...


TURGUT UYAR






   Fransız düşünür Saint Simon'un öğrencileri, insanların birbirlerine muhtaç olduklarını göstermek için düğmeleri sırtında olan ceketler giyerlermiş. Biz de sırttan düğmeli ceketler giyelim ve içinden sadece akıl, ahlak, vicdan ve adalet geçen cümleler kuralım. (ERCAN KESAL-BirGün Gazetesi)







  İnsanın temeli ahlaktır. Ahlakın özü bilgi, bilginin özü ise akıldır.

HACI BEKTAŞ-I VELİ







Merhaba!

11 Eylül 2016 Pazar

AŞKA DAİR-4




Ayrılık sularda nilüfer
Görürsün tutamazsın

GÜLTEN AKIN







ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil



   Attilâ İlhan 1948 yılında üniversite 2. sınıftayken Paris'e gider. Bu seyahatten sanatı ve şiiri derinden etkilenir. Paris'te Ermeni asıllı Fransız olan Maria Missakian ile tanışır. Birlikte gezerler ve Türkiye'den konuşurlar, çünkü atalarının toprağıdır. Attilâ İlhan Türkiye'ye dönmeye karar verir. Missakian'ı da getirmek istese de pasaportu olmadığı için getiremez. Sürekli mektuplaşırlar. Sürekli onu getirmek için uğraşsa da başaramaz. Zamanla mektuplar seyrekleşir. Daha sonra Maria'nın bir müzisyenle evlendiğini ve mutsuzluktan alkolik olduğunu öğrenir. Yağmur Kaçağı şiir kitabının içindeki Maria Missakian sayfasını imzalayıp gönderir.


yüksekkaldırım'da bir akşam
maria missakian'ı düşündüm
eğer kendimi bıraksam
yağmur olabilirdim yağardım

kasım'da bir çınar olurdum
yaprak yaprak dökülürdüm
kalbimi sıkı tutmasam


ATTİLÂ İLHAN






Yar yüzüne yüz yıl baksam az gelir
Yüz dahi baksam kanan değilim ey

KARACAOĞLAN








   Vera'nın kızı Anna Stepanova anlatıyor:

   Son günü yaklaştığında Nâzım Hikmet'in hediyesi olan altın yüzüğü parmağından çıkardı ve Türkiye'den gelen gümüş bir yüzük taktı. Yüzüğün üstüne Nâzım'ın imzası işlenmişti. Annem öldüğünde bu yüzük parmağındaydı. Yatağının başucuna Paris'te çekilmiş üç fotoğraf koymuştu. İkisi de neşe içinde bakıyorlardı fotoğraflardan. Ölmeden üç gün önce annem hiç konuşmaz olmuş, algısı kapanmıştı. Yanına yaklaştığımda acıyla ağladığını gördüm. "Unuttum!..Unuttum!.." diyordu. Nasıl olduysa unuttuğu şeyin ne olduğunu anladım. "Adını mı unuttun? Nâzım Hikmet!" dedim. Bir anda aydınlandı yüzü. Bu annemle son konuşmamız, onun da son gülümsemesiydi.
  Ve biliyorum ki gülümsemesi bana değil Nâzım'aydı.








Aşk bir eşkiyanın hayata itirazıdır...
Susarsa çatışma,
Konuşursa savaş
Yazarsa destan
Severse devrim olur
Tut ki ben bir eşkiyayım.


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU








Merhaba!

10 Temmuz 2016 Pazar

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ






NAZIM HİKMET-ABİDİN DİNO


Bu adamlar, Dino,
Ellerinde ışık parçaları
Bu karanlıkta, Dino,
Bu adamlar nereye gider?
Sen de ben de Dino,
Onların arasındayız,
Biz de, biz de Dino
Gördük açık maviyi.

NAZIM HİKMET





  1990'da BBC adına rejisör Nicholson tarafından çevrilen geleceğe yönelik "The March" (Marş-yürüyüş) filminde, 20.000 Afrikalı sahrayı aşarak Cebelitarık Boğazı üzerinden Avrupa kapılarına dayanıyor ve "biz açlık, sefalet içinde yaşarken, siz bolluk ve refah içerisinde yaşayamazsınız" mesajı veriyordu. 




   Dünya nüfusunun en varlıklı yüzde 1'i, dünya nüfusunun yüzde 99'unun varlığına sahipken, yüz milyonlarca insan açlık ve sefalet içinde yaşarken ve milyonlarca insan açlıktan ölürken, emperyalist ülkelerin huzur içinde yaşamaları olası değildir. Bu milyarderler, dünyada her yıl 200 milyar, AB ülkelerinde ise 70 milyar avro vergi kaçırmaktadırlar. Bu yıllardır bilindiği halde, siyasi yetkililer, gereken önlemleri alabilmekten acizdirler. (Prof. Dr. HAKKI KESKİN-Aydınlık Gazetesi)



FERRUH DOĞAN






   "Ben devrimciliği bilirim. Benim için hayatı, düzeni değiştirmek vardır. Üreten emekçiyle, sermaye karşı karşıyadır. Hayatı eşitlemek için dahasına değil, devrime ihtiyaç vardır. Daha dediğiniz zaman, düzenin size verdiğini istiyorsunuz demektir. Bunun temelinde de asıl olarak işçi sınıfından daha çok alırken veriyor gibi yapmak vardır. Yasaları hakim sınıf yapar..." (ESİN ERGENÇ-Aydınlık Gazetesi)







İnanın güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler göreceğiz
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süreceğiz

NAZIM HİKMET







Merhaba!

1 Temmuz 2016 Cuma

UMUT




   "Ben aydınlığın türküsünü, iyiliğin, güzelliğin türküsünü söylemek istedim. 
Romanlarım yaşam gibi doğru söylesin, yaşamla birlik olsun istedim. 
Çünkü yaşam umutsuzluktan umut üretmektir."


YAŞAR KEMAL







   Suriye Ulusal Senfoni Orkestrası Maestrosu Missak Bağbudaryan, Şam şehir merkezinin "muhalifler" tarafından roket yağmuruna tutulduğu bir günde yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
   "25 Ocak 2015 günü bir konsere hazırlanıyorduk Opera Evi'nde. Öğlen iki ya da üç sıralarıydı. Konser saat beşteydi. Şam'a roket yağıyordu. Seçenekler; evimize dönmek ya da sahnede kalıp provamıza devam ederek konseri yapmaktı. Bazı mensuplarımız 'Konsere bombardıman altında kim gelecek' diye sordu. 'Ve biz neden konser yapıyoruz bu bizim için de hayati tehlike taşıyor' dediler. Beşi çeyrek geçe önümüze bakınca büyük bir kalabalığın konseri izlemeye geldiğini gördük. Sonra burada kalmanın bizim sorumluluğumuz olduğunu fark ettik." (Aydınlık Gazetesi)









Yok öyle umutları yitirip karanlıklara savrulmak.
Unutma; aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak.



NAZIM HİKMET














   2.Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru, tarım arazileri her gün bombalanan Japonya'da gıda sıkıntısı baş gösterir. İmparator tüm ekilebilen arazilerde sadece yiyecek yetiştirilmesini emreder. Teftişle görevli genç bir asker, derme çatma bir kulübenin önünde son derece iyi düzenlenmiş bir bahçe görür. 
   İlk bakışta bir çiçek bahçesini andıran bu yerdeki her bir bitkinin büyük bir özen ve dikkatle yerleştirilmiş sebze ve tahıllardan oluştuğunu fark eder. Yaşlı bahçıvana yaklaşıp sorar: "Birkaç hafta sonra sökeceğiniz bu bahçe için neden bu kadar çok uğraştınız? Savaştayız ve nasılsa yakında hepsi toplanacak." Yaşlı adam yanıt verir: "Evlat, zafer için güzellikten vazgeçersek, barbarlar zaten savaşı kazanmış olur."



AUGUST MACKE
(Sebze Tarlası)





Biz ki, ustasıyız 
Vatan sevmenin
Umut, saklımızda ölümsüz bayrak
Kırmızı kırmızı
Dalga dalgadır



AHMED ARİF












Merhaba!

3 Haziran 2016 Cuma

MUTLULUĞUN RESMİ




  
   Paris'e gidişlerinin birinde, hep duvar tarafında yatan Nazım Hikmet yer değiştirmek istiyor Vera'yla. Vera merakla kulak kabartıyor, bütün gece Nazım Hikmet'in telefonla konuştuğunu duyuyor ama Türkçesi yok anlayamıyor. Sonradan öğreniyor diyaloğu:
  "Abidin, geç oldu biliyorum. Vera yeni uyudu. Onun uyumasını bekledim. Vera uyanır diye konuşamıyorum. Ne olur sen konuş, ben dinleyeyim. Ama ne konuşursan konuş. Türkçeye o kadar hasret kaldım ki anlatamam."



   Nazım Hikmet ve çok sevdiği eşi Vera, Paris'te bir otelde kalmaktadırlar. Nazım Hikmet gecenin bir yarısı eline kalemini almış eşi Vera'ya "Saman Sarısı" adlı şiirini yazmaktadır. Eşi Vera çoktan uyumuştur:

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?






   Nazım ve Abidin, Sen Irmağını gören çatı katındaki otel odalarının pencerelerinin başına oturmuşlardır. Abidin bir yandan bir şeyler çizmektedir. Abidin Dino mutluluğun resmini yapmadı. O mutluluğu sözcüklerle anlatma yolunu seçti:

Kokusu buram buram tüten 
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
İşçiler gözler yolunu.
İnebilseydin o vapurdan
Ayağında Varna'nın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
İlk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler...
Dinerdi tüm acılar seninle
Bir düş olurdu ayrılığımız, anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiye'yi
bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş,
Sürgün şehirler cennet.

İşte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tuval yeterdi;
ne boya...







Merhaba!