Halikarnas Balıkçısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Halikarnas Balıkçısı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2024 Pazar

CENNET GÖKOVA

 

"Napoli'yi gör de öl derler. Yok a canım! Esas Gökova'yı gör de yaşa!

(HALİKARNAS BALIKÇISI)


O zamanlar "Mavi Yolculuk" kavramı bile yokken babamın Gökova'ya gittiği günler onun balıkçılık dışında asıl Gökova'yı keşfettiği günlerdir. Hemen hemen her kitabında bahsettiği, gördüğü bu güzellikleri içi titreyerek dostları ve sevdikleriyle paylaşmak isterdi. İşte bu nedenle daha biz Bodrum'dan İzmir'e taşınmadan önce İstanbul'daki çok sevdiği dostlarına, özellikle de Sabahattin Eyüboğlu'na mektuplar yazar;

"Yahu kırın artık şu zincirleri, bırakın İstanbul'u birkaç gün; gelin güneye, kendi gözünüzle görün benim gördüklerimi" diye diretirdi. Herhalde Eyüboğlu bu ısrarlara dayanamamış olacak ki birkaç arkadaşı ile Bodrum'a gitmeye karar vermişti.

Yıl 1946, yani sonradan türeyen birçok "Mavi Yolculuk" uzmanının yazdığı veya söylediği gibi ilk Mavi Yolculuk 1961'de başlamadı, 1946'da yapıldı.

Bu ilk Mavi Yolculuk'a sekiz kişi katıldı. Bu ilk "Mavi Gezi"ye Cevat Şakir'in ısrarıyla katılan bu kişiler, zamanın kültür hayatına büyük katkıda bulunan çok özel insanlardı. Onların yaşantıları, siyasal düşünceleri yadırgansa da her biri birer değerdi. Nedense hepsine solcu ve komünist yaftası yapıştırılmış ve mimlenmişlerdi. Buna rağmen hepsi vatansever, eğitimli kişilerdi, hepsi de insan sevgisiyle dolu hümanistlerdi.

(İSMET KABAAĞAÇLI NOONAN - Anılar Akın Akın / Bilgi Yayınevi, 2009)




Derler ki Balıkçı ölmüş, melekler çevresini sarıp 'Ey Balıkçı cennete hoş geldin!' demişler.
O da çevresine şöyle bir bakıp 'Hani benim Gökovam nerede?' demiş.
Ah paragöz bayım, ah ten-i müberra sultanım, ya habip!
Yahu her kim olursanız olun ne işiniz var sizin Gökova'da?
Vaat edilmiş cennet neyinize yetmiyor sizin? Neden bizim cennetimizi cehenneme çeviriyor ya da çevrilmesini seyrediyorsunuz?
Bilmenizi isteriz ki Gökova bizim için Sadun Boro'dur.
Terleri tuzlu suyla yıkanmış, canı bu sularda kalmış nice süngercidir. Deli İbram'dır, Cavrali'dir. O süngercilerin son temsilcisi Aksona Mehmet'tir.
Gökova bizim için Halikarnas Balıkçısı'dır, Paluko'dur, Sabahattin Eyüboğlu'dur, Bedri Rahmi'dir, Azra Erhat'tır, Şadan Gökovalı'dır...
Yani her yıl mayıstan kasıma binlerce teknenin dünyaya güzellik gösterisi sunduğu Mavi Yolculuk'tur.
Gökova bizim için Kara Çavuş'tur, keçi çobanı Meryemce'dir, Çakır Ayşe'dir, İbram Kaptan'dır, Balıkçı Orhan'dır, Zeytinci Hurşit'tir.
Gökova, genç kızlarımızın ve gelinlerimizin el emeği göz nuru Bozalan halısı, Karahisar göbeklisidir bizim için.
Gökova, tarihin babası Heredot'tur, şiirin piri Melih Cevdet Anday'dır.
Üreten ve var eden kadınların önderleri Artemisia'lardır, Ada'dır, Hemitia'dır. Kadın direnişinin öncüsü Karyalı kadınlardır. Gökova, Afroditimizdir bizim.

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!


5 Şubat 2023 Pazar

MERHABA !

 

   ... Ne ki, Sakallı Celâl Bey'in sıra dışı yaşantısının, efsane gibi görünseler de tanıklı, belgeli, -çoğu, kendi ağzından dinleyenlerin bana anlattığı- öyküleri de vardı ki bu kitabın yazılmasında genelde bunlar ön planda tutulmuştur.

   Onu en iyi tanıyanlardan Sayın Ahmet İsvan'ın anlattıkları gibi: 

  'Celâl Bey bir tarihte Gülcemal vapurunun çarkçıbaşılığına getirilmişti. Sanırım Şükrü Kaya bu gemi ile Karadeniz'e giderken Celâl Bey kendisine kısa bir mektup göndererek 'sizinle maarif konusunda görüşmek istiyorum' der ve altını da 'çarkçıbaşı Celâl' diye imzalar. Zamanın ünlü devlet adamlarından Şükrü Kaya da kabul eder. Vapurun güzel bir yerinde, karşılıklı otururlar. Celâl Bey'in söyledikleri özetle şunlardır: 'büyük adam, kendisine sunulmuş olan çeşitli bilim dallarından birine kendini kaptıran ve böyle yaptığı için de diğer bilim dallarını ihmal ederek seçtiği dalda ilerleyen adamdır! Her konuyu iyi bildiğini sanan insan makbul insan değildir. Eğer sizin aklınız matematiğe eriyorsa artık coğrafyadan iyi sonuç almanız beklenemez. Çünkü aklınızı hep matematiğe yorarsınız...' Böyle bir görüşü vardı. Onun bu sözleri üzerine Şükrü Kaya '...biz de böyle yapıyoruz. Sınıf birincilerini seçip onlara burs veriyoruz!..' deyince Celâl Bey, yıllar sonra gerisini şöyle anlatmıştı: 'baktım adam sınıf birincisi olacak kadar ahmak; ben de kestim konuşmayı ve makine dairesine işimin başına döndüm. Çünkü, farklı dillerden konuşuyorduk!..' 

  (ORHAN KARAVELİ / Sakallı Celâl - Pergamon Yay.)  


***


   "Orhan Veli ile Sait Faik, Beyoğlu'nda hep aynı kahveye takılırmış. Orda akşama kadar muhabbet eder, yazı yazar, bulmaca çözelermiş. En çok da Cumhuriyet gazetesinin bulmacalarını..." diye, hışırdayarak anlatıyordu Murat Hoca. "Bir akşam, sıkıntıdan öyle bir boşluğa düşmüşler ki, bulmaca çözme üstüne iddiaya girmişler. Bulmacayı kim daha önce bitirirse, diğeri ona rakı ısmarlayacakmış."
   "Güzel iddiaymış."
 "Öyleymiş" dedi çayından bir yudum alıp. "Neyse işte doktorum... Açmışlar bunlar önlerine birer Cumhuriyet gazetesi, başlamışlar bulmacaları çözmeye; ilk gün Orhan Veli kazanmış iddiayı. Sonrasında, ikinci günü, üçüncü günü, dördüncü günü de Orhan Veli kazanmış. Neredeyse bir ay boyunca, her gün kazanmış Garibim Orhan Veli."
  "Garibin mi? Adamı ezmiş be, daha neresi garip."
  "Hay... Yahu, yine nerden çevirdin lafı -ne diyordum?" 
  "Gariban, diyordun. Bulmaca çözüyorlardı."
  "Hah, evet, bakmış olacak gibi değil, sonunda Sait Faik dayanamamış, yeter be, demiş, her gün her gün rakıyı bana ısmarlatıyorsun, ne yapıyorsun arkadaş, nasıl beceriyorsun sen bu işi ?"
   "Nasıl beceriyormuş?"
  "Şöyle doktorum; çünkü, demiş Orhan Veli -böyle çok sakin bir ses tonuyla- Cumhuriyet'in bulmacalarını ben hazırlıyorum."

   (ÖMÜR İKLİM DEMİR / Kum Tefrikaları - Yapı Kredi Yayınları)


ORHAN VELİ


***



HALİKARNAS BALIKÇISI


  "Herkeslere Bodrum'u tanıtan, sevdiren Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir) yine o yıl bir akşamüstü otelin pastanesinde oturuyoruz. Ben bir iki saat sonra oyuna gideceğim. Balıkçıya ne yapacağını sordum:
   - Yahu Oflu, şu 'Macbeth'i ne hale sokuyorsunuz, gelip bir göreyim, dedi!..
   Ara sıra bas bariton sesiyle Shakespeare'den tiratlar okurdu. Ne de olsa Oksford İngilizcesi bilirdi... Oyunumuzu izlemek istemesine sevindim.
   Biraz sonra pastaneden çıktık. Baktım, Balıkçı şarap içmek istiyor.
   - Gideriz ama, ben içmem. Oyundan önce içki almıyoruz biz, dedim.
   - Peki, sen içmezsin, dedi...
  Gittik şarapçıya. Balıkçı, sürekli Bodrum'u anlatarak içmeye başladı. Yelkenle, kürekle nasıl balığa çıkarlarmış; sabahın erken saatlerinde Bodrum'un denizi ne renklere dönüşürmüş... Anlatıyor ve içiyor... Yalan yok, ben de bir iki tane yuvarladım... Fakat, Balıkçı adamakıllı içti... 
   Tiyatroya geldik, ona en öndeki bir koltuğun biletini verdim ve kulise girdim.
   Oyun başladı, bir ara göz ucuyla baktım, bizimkinin başı önde, hafiften kestiriyor...
   Ben, Malcolm rolünde olduğum için konuşmaya başladım:
   - Esir düşmeyeyim diye mert bir asker gibi çarpışan çavuş bu. Merhaba yiğit arkadaş!..
   En önde oturan Balıkçı, birden silkinip uyandı ve benimle göz göze gelince bağırmaz mı:
   - Merhabaaa!.."

   (MÜCAP OFLUOĞLU - Bir Avuç Alkış)






Merhaba!

2 Ocak 2022 Pazar

YAZAR HALLERİ

 



   Çocukluğumun bir bölümünde dediler ki, "Amcaları, teyzeleri bakın, Fatin artık harfleri tanıyor." İşte böyle başladı harfler ile yoldaşlığım. Arkadaşlarımın bazıları kumda çakıl taşlarından evler yapmaya başladılar, derken büyüyüp müteahhit oldular. Ben harflerden düş kayıkları inşa etmeyi seçtim. Elimdeki harflerden sözcüklerin sığınacağı mendirekler ve limanlar inşa etmeye başladım. Sonra o sözcüklerden yarattığım hikâyeler için bir kitap inşa etmek istedim. Bir kez daha görüldü ki benden müteahhit olmaz! Kitaba en olmayacak yerden, balkon yapmaktan başlamıştım çünkü. Balkon yaparken de "L" harfini düşürmüştüm. Bu kitabım bir "düş kazası" yani!
   Balkondan Düşen L'yi yazarken masamın üstü bir hafriyat... pardon... harfiyat alanı gibiydi. Ama bu inşaat imece usulü yapılacaktı. Rıfat Ilgaz çakıl ve kum işini hallederken, Sabahattin Ali kamyonuyla taşıdı onları. Van Gogh vagon vagon çimento getirdi. Marangozluğu Ahmet Zeki Kocamemi üstlendi. Boya badana işlerini Bedri Rahmi yaptı! Edip Cansever meyvesiz, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal yemeksiz bırakmadılar. (FATİN HAZİNEDAR - Söyleşi: AKGÜN AKOVA - Cumhuriyet Kitap) 


***


   Elizabeth dönemi Londra'sında pek araba yoktu. Bir yerden bir yere gitmek için genellikle ata binilirdi. Tiyatroya gidenler de atlarını kapıda bir bakıcıya emanet ederler, oyun sonunda yine ondan alırlardı.
    En girgin, en güvenilir bakıcı, henüz çocuk yaşta sayılacak Will Shakespeare'di.
   Will, daha sonraları oyun yazarı ve oyuncu olarak gireceği tiyatronun kapısında kendisine bırakılan atları tutar, temsil sonunda sahiplerine teslim edip bahşişini alırdı.
   Zamanla ünü yayıldı; yayıldıkça da atların sayısı arttı. Will, başka çocukları gündelik vererek kendisine bağladı. Shakespeare'in Çocukları örgütünü kurdu.
   Tiyatro topluluğuna katılınca bu işi bıraktı. Ama kapıda atları bekleyen bakıcılar yıllarca Shakespeare'in Çocukları olarak nitelendirildi. (ÜLKÜ TAMER - Aydınlık Kitap) 




   ... okur, çevirmenin karda yürüyüp izini belli etmemesini ister. Karda yürüyüp de iz bırakmamak olası mı, bunun olanaksız olduğunu okur da bal gibi bilir elbette ama yine de çevirmenin izlerini gizlemesini, izlerin görünmemesini ister.
  Can Yücel'in çevirilerinden belki de bazı okurlar bu yüzden rahatsız olmuştur. Ben herkese, Shakespeare'in (genelde "Olmak ya da olmamak" diye çevrilen) "To be or not to be" dizesinin "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?" biçimindeki Can Yücel çevirisinden daha kusursuz bir çevirisi olabilir mi diye sorardım, sorduğum kişiler, boyun büker susardı. "İyi ama" ... derlerdi. (ÜLKER İNCE - Cumhuriyet Kitap) 


***




   1914 yılında Litvanya'da doğan Roman Kacew, İtalya ve Polonya'da yaşadıktan sonra Fransa'ya yerleşir ve Romain Gary adını alır. İkinci Dünya Savaşı'nda savaş pilotluğu, sonrasında büyükelçilik yapar. Bu tarihten sonra yazmaya başlar. Polonya'da Bir Kuş Var adlı ilk romanının yayımlanmasının ardından 1956 yılında yayımlanan Cennetin Kökleri adlı romanıyla Goncourt ödülünü kazanır ve edebi üretimine devam eder. Ancak bir süre sonra Gary, takma bir isimle yeniden karşımıza çıkar. O artık Emile Ajar'dır ve yazmayı sürdürür. Gary, Emile Ajar kimliğini gizlemede öyle başarılı olur ki, 1980 yılında intihar ettiğinde geride bıraktığı mektuba kadar kimse bu gerçeği öğrenemez. Bilinen Emile Ajar'ın Romain Gary'nin yeğeni olduğudur. Bu yüzden de her yazara bir defa verilen Goncourt ödülünü ikinci defa kazanan tek yazardır Gary. (İLKE KAMAR - BirGün Kitap)


***




   Brüksel'den çok ilginç bir davet alır Halikarnas Balıkçısı, "Dünya Şairler Kongresi"ne çağrılmaktadır. "Her iki Türk'ten üçü şairdir ama ben değilim" demesine karşın ısrarla beklediklerini söylerler. Dünyanın dört bir yanından şairlerin katıldığı kongreye Balıkçı da gider. 75 yaşındadır. "Kesin beni yanlışlıkla çağırdıkları ortaya çıkıp geri gönderecekler" diye beklerken salonda bir takdim duyulur: "İlk olarak Türkiye'nin önemli şairlerinden Halikarnas Balıkçısı'nı çağırıyorum. Bildiğiniz gibi her şair için konuşma süresi 10 dakikadır." İçinden "Hapı yuttuk, rezil olacağız" diye geçirir Balıkçı; alkışlar eşliğinde mikrofonun başına gelip, aklına gelen ilk cümleyi söyleyiverir: "Tarih üç büyük şair yazmıştır: Homeros bir, Dante iki!" Susar. Salondan "Peki üçüncü?" diye sorular gelir, "Ben nereden bileyim, herkesin üçüncü şairi başka, belki de kendisidir!" yanıtını verince salonda inanılmaz bir etkileşim olur, alkış başlar. Balıkçı'nın cesareti yerine gelir, Sappho'dan girip Ahmet Yesevi'den çıkar, bir Anakreon'dan bir Yunus'tan bir Nâzım'dan şiirler okur. O sırada kongre başkanı söze girmek zorunda kalır: "Değerli şairler, şu ana dek elime ulaşan beş yazıda, bunları gönderen şairler kendi haklarından vazgeçtiklerini, bu sürenin de Balıkçı'ya verilmesini istiyor. Kabul edenler, etmeyenler?" Oylama yapılır, Balıkçı kürsüden bir saat sonra iner. (DEVRİM DEVECİOĞLU - Oksijen Gazetesi)





Merhaba!
  

6 Aralık 2020 Pazar

ZAMANA DAİR - 2

 


Yaşamı seviyor musun? Öyleyse zamanı harcama, çünkü yaşamın yapıldığı madde zamandır.

BENJAMIN FRANKLIN



***



"Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır."

RABINDRANATH TAGORE



"Sadece iki şey sonsuzdur. Evren ve insan aptallığı. Evrenin sonsuzluğu konusunda emin değilim."

ALBERT EINSTEIN


EINSTEIN & TAGORE



***



   Vakit öldürüyoruz, diyorlardı. Kimin haddine düşmüş vakti öldürmek! "Vakit" onu yaşatmayı bilmeyenleri öldürür; bitkileri, insanları, imparatorlukları, uygarlıkları, çağları hep yok eder.

HALİKARNAS BALIKÇISI (Mavi Sürgün)



***



   Bir de biz insanlar, hep kocaman laflar etmeyi severiz. Hep çok konuşmayı, hep çok tartışmayı, hep çoklukları sevdiğimiz gibi... Bazen de deriz ki: "Zamanı yönetmek büyük sanattır." Ya da "Zamanı yönetmeliyiz." Ah büyük çocuk, güzel insanlık! Zaman zaman kötü, zaman zaman naif insanlık! Ah bu zamanda akan insanlık! Biz zamanı yönetmeyi sandığımızda ya da bu sanata erdiğimizde bile, zaman bizi yönetir aslında... Çünkü çok eskilerden miras kalan kadim bir insanlık sözündeki gibidir her şey: "Yarın ne olacağı belli olmaz." (ÜNAL ERSÖZLÜ - Yeryüzü Misafiri)






Merhaba!

3 Kasım 2019 Pazar

İZMİR İZMİR




   Babam beni böyle havaya kaldırdığı zaman, evlerin, damların arasından, taaa uzakta denizi görüyorum. Mavi suyun üstünde beyaz vapurlar, daha ötede de Karşıyaka.
   - Daha da havaya uçur beni, baba! Daha da havaya!
   Denizden gelen imbat yelini saçlarımda, alnımda, boynumda duyuyorum. Ne güzel!..

  ... Konak'tan vapura binip, lokma tatlısı yemeğe gelmiştik Karşıyaka'ya. Denizin kıyısındaki masaya oturuyoruz. Ortalık bir şenlik şamata ki, sormayın gitsin, sanırsınız bayram!
   - Kuşa bak, Oşman! Hişşşt. Oşman! Kuşa bak! 
  Bir martı kuşu, hemen önümüzde, yaymış kanatlarını denizin üstüne, sanki salıncaktaymış gibi sallanıp duruyor. Perizat, sevinçler içinde.
   - Oşman! Oşman, kuşa bak!
  Öyle tatlı, öyle güzel ki bu kız; on kere, bin kere öpmek istiyorum. Öpüyorum da. Sımsıkı kucaklıyorum, kalbimin içine sokmak istiyorum Perizat'ı. (DİNÇER SÜMER - Bir Düş Müydü O İzmir)


doktor ben iyi değilim
bana iki tertip İzmir yaz
yüreğim darda bozgundayım
tütünüm acı tütmekteyim
Çatalkaya'nın dumanı gibi
bak benzim külbeyaz

doktor binsem bu gece bir trene
inerim İzmir'e gün ışırken
seçerim denize en yakın masayı
önce martılara gemilere günaydın derim
iskele kahvesinin tavşankanı çayı
ve yahudi böreğiyle kahvaltı ederim

sonra kalkar yürürüm kendi keyfimce
saparım kemeraltı çarşısına
hisarönü havra sokağı tilkilik
gezer dolaşırım aylak avare
mavi ülkesidir ilk gençliğimin
kahramanlar mahallesi ve basmane

   

DİNÇER SÜMER



***



   Halikarnas Balıkçısı, Bodrum'da ilkokulu bitiren sarı kızı İsmet Kabaağaçlı'nın İzmir'de okumasına karar verir ve Bodrum'dan İzmir'e doğru yola çıkar. Yıl 1946 sonbaharı, Halikarnas Balıkçısı İzmir'in en güzel semtlerinden birisi olan, Hatay semtimize yerleşir. İzmirli, Hatay semtli olur. İlk yerleştikleri ev, Hatay Caddesi'nde, Nokta Durağı'ndan Susuz Dede'ye giderken, Hâkim Evleri'ni geçer geçmez solda, İş Bankası Evleri'nin yanındaki, şimdiki Arı Apartmanı'nın bulunduğu yerdedir. İki katlı, bahçeli, eski bir Rum evidir. Üçüncü katı daha sonra kendisi çıkar. Hatay Caddesi'nin açılması sırasında evinin bir bölümü istimlak edilince, Nokta Durağı'ndaki evimizin karşısına yerleşirler.
  Hep düşünmüşümdür, Halikarnas Balıkçısı, niçin burayı seçti diye? Deniz ve denizciler ile iç içe yaşayan, Bodrum'un o eşsiz güzelliğini hatırlatacak, İzmir Körfezi'ni en yüksek noktadan gören, İzmir'in imbatını, güneşin batışını her akşam içine dolduracak, deniz ve doğa sevgisi ile dolu yüreği, kırların içinde, meyve ağaçlarının arasında olmasın da, nerede olsun, sevgili dostlar. (CENGİZ ÖZDEMİR - Aydınlık Gazetesi)





   Bütün mahalle yedi sekiz evden oluşuyordu. Bu mahalle İzmir Göztepe'nin kıyısında üst yokuşta Hatay Caddesi'ndeydi. Şimdiki Hatay Caddesi nerede o zamanki toz toprak yolsuz cadde nerede? Dört bir yan kırlık çayırlık. Bir de ahırlar var. Tüm mahalle yoksulluktan kırılıp dökülüyor. Tombalacılar, ayakkabı boyacıları, tütün işçileri. Elektrik yok, su şebekesi yok. Mahallelinin ortak kullandığı bir tulumbadan sağlanıyor su gereksinmeleri. Bu yoksunlukların yanında mis gibi temiz bir hava, asırlık çam ağaçları, gözün görebildiği yere kadar deniz, ayaklarının altında İzmir Körfezi'nin olması biraz da olsa insanın içini ısıtan yanlarıydı. (SEVİM KAHRAMAN - Karanlık Ve Mavi)



***



Kan kardeşi hayatın
armağanı anıların
yasemen kokar
Ay dolanır şavkı vurur
meltemin sabahına
akşamın imbatına
İzmir yaşar ve yaşanır
ömrüm, İzmir misali
yasemen kokar
Ay çıplaktır, ışığı da
İzmir hem ay
hem ayın ışığı kokar


REFİK DURBAŞ







Merhaba!


25 Aralık 2016 Pazar

AGANTA BURİNA BURİNATA




   Onun için cennet ve cehennem denizin yeşile tempo tutan yeşil ve mavisindedir. Cevat Şakir Kabaağaçlı kendi anlatımı ile ilk defa Bodrum'dan Ege'ye baktığı sahilinde diz çöktüğü gün ölmüş, o kıyıda küllerinden yeniden "Halikarnas Balıkçısı" olarak doğmuştu. Eserlerinde deniz diliyle özgürlüğü, başkaldırışı, kayıpları, kederleri, bunalımları, korkuları, insanoğlunun geçmiş ve gelecek arayışlarını anlatır:
  "Bana son olarak verilen kumandayı tekrar et dedi. Ben de ciğerlerimi doldurarak olanca sesimle aganta burina burinata diye bağırdım."


   Halikarnas Balıkçısı'na "Çağdaş Homeros" denmesi boşuna değil. 
...Anlatım tarzının böyle "kabına sığmayan" tarzda oluşu, onun anlattıklarıyla da bire bir ilgilidir. Dolu dolu bir yaşam sevinci, doğa ve insan sevgisi taşar yazdıklarından. Acı bir olayı anlatırken bile içinde bu sevgiyi hissetmek mümkündür. Doğayı, denizi böylesine yaşayan bir varlık olarak edebiyatımıza katan Halikarnas Balıkçısı'dır. Toprağın her halini destan gibi anlatan Yaşar Kemal; "Biz toprağı denizci Halikarnas Balıkçısı'ndan öğrendik" der...
   Yine aynı yazıda Yaşar Kemal; "Eğer Halikarnas Balıkçısı denize başlamamış olsaydı Sait Faik olmazdı. Olurdu belki de denizi böyle sıcacık anlatan bir Sait Faik olmazdı" diye yazar. (MESUT ÖRS-Aydınlık Kitap)
   



Fırtınaları ayağınıza
Meltemleri saçınıza yollayacağım.
Yakamozlar tırmanacak göğsünüze
Martılara söyleyeceğim gelsinler.


SAİT FAİK 






      Kampana vurur, vapur demir alır gürültülerle. Fiyakacı kaptan "işte ben gidiyorum Bandırma kenti, ne halin varsa gör bensiz..." diyerek üst üste düdük çalar. Kapıdağı Burnu yol verir. Sonra açık deniz... Sonrası, motorların tekdüze sesi ... Sonrası, çıplak ve tezek kokulu ana güverte. Bir rüzgâr eser, üşütür. Burnu kıvrılana kadar bizi uğurlayan martılar gerisingeri dönmüşlerdir. Aptal ve en yavru biri, inatla kanat vurup peşimizden gelir. Derken yorgunluk kanatlarından süzülür ve korku dağları bekler. Çığlıkları pişmanlık çığlıklarıdır.
   Bakınır ve tek martı göremez. Bakınır ve korkar. Çok uzun açar kanatlarını; dört dolanır, yavaş pikelerle aklı başına gelir, telaş içinde gagasının kırmızısını Bandırma'ya çevirir.
   Yolun açık olsun yavru martı! Hiç korkma... Bak, açıklardan tatlı bir esinti çıktı ve kanatlarını yormadan, bir planör sessizliğinde seni alacak, doğru Bandırma'ya götürecek.


TARIK DURSUN K.
(Geçti Akşam Suları)





İnsan; 
Denizin olmadığı yerde,
Umut adına,
Martı olmalı...


NAZIM HİKMET
(Tablo: CELİLE HANIM)





"Deniz öyle bir öğretmendir ki insanın sivriliklerini törpüler, yumuşatır, terbiye eder! 
Onunla dost olanın yüreğinde, öfke ve kin değil yalnızca sahici sevdalar barınır..."

ESRA KAHRAMAN
(Segâh Makamı)







NURULLAH BERK
(Fırtına)





Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.

Dünyalar vardır düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.

Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!..

Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...


Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, dümen ol, kürek ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...


ORHAN VELİ
(Görsel çalışma: KÜRŞAT COŞGUN)








Merhaba!

18 Ekim 2014 Cumartesi

MAVİ SÜRGÜN-MERHABA




   Yokuş başına geldiğinde Bodrum'u göreceksin.
Sanma ki sen, geldiğin gibi gideceksin.
Senden öncekiler de böyleydiler
Akıllarını hep Bodrum'da bırakıp gittiler.





CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI 

"HALİKARNAS BALIKÇISI"

(d.18 Nisan 1890,Girit-ö.13 Ekim 1973, İzmir)

   1925 yılında bir öyküsünden dolayı yargılandı ve Bodrum'a sürüldü. Üç yıllık sürgünlüğünün yarısını Bodrum'da, kalan yarısını ise İstanbul'da tamamladıktan sonra, çok sevdiği insanları ve doğal güzellikleriyle kaynaştığı Bodrum'dan uzak kalamadı ve geri dönüp 25 yıl kaldı.




   "Çağdaş olmak istiyorsanız, klasik akıl devriminizi tamamlamak zorundasınız. Klasik kültürün temeli de Anadolu'da atılmıştır. Bilim, felsefe, kültür, şiir, aritmetik, trigonometri, astronomi gibi akılı akıl yapan ne varsa bu bilgi enerjilerinin hepsi Anadolu'nun yediveren toprağının içinden fışkırmıştır. Öyle ise ayağınızı toprağınıza sağlam basın. Anadolu'ya sahip çıkın. Orta Asya'dan gelmiş olmanın gerçeğiyle Anadolu'yla kaynaşmış olmanın şansını bir hümanizmde birleştirin.
   Bu sentezi yapıp çağdaşlığa uzanırken egemenlerin değil, emekçi halkın yanında olun, yurtseverlikle insancıllığınız, evrensel bir sömürüsüz dünya arzulasın.Çünkü siz, Konstantin'den yana değil, Mustafa Kemal Paşa'dan yana olmalısınız."




   Halikarnas Balıkçısı İzmir'in Hatay semtindeki  "merhaba" apartmanında öldü. Öldüğü zaman İzmir'de bir umursamazlık vardı. Ama Bodrumlular öyle değildi. Tüm Bodrum halkı o yüce ölüye son görevlerini yapmak için ayaktaydı.On beşe yakın arabayla İzmir'e gitmişlerdi. Bodrum halkı onu Torba mevkiinde karşıladı. Yokuşbaşı'ndan itibaren öğrenciler ellerinde çiçeklerle yollarda bekliyorlardı.







   

19 Temmuz 2014 Cumartesi

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU





BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
(d. 1911 Görele,Giresun-ö. 21 Eylül 1975 İstanbul)


  1934'te akademi diploma yarışmasında "Yol İnşaatı" konulu resmi ile üçüncü olan Bedri Rahmi, bu sonuçtan memnun kalmayarak yeniden yarışmaya hazırlanmak için mezun olmayı istemedi. 
  Güzel Sanatlar Akademisi'nin 1936 yılındaki diploma yarışmasında "Hamam" adlı çalışması ile birinci olarak mezun oldu.





Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip ezerlerse
Güzel kokmak 
Kekik misali
Lavanta çiçeği misali
Fesleğen misali
Itır misali
İsa misali
Yunus misali 
Tonguç misali
Nazım misali





   Halikarnas Balıkçısı'nın başlattığı mavi yolculuk turlarına pek çok sanatçının yanı sıra Bedri Rahmi'de katılmış. Tadına doyulmaz sohbetlerin eşliğinde uğradıkları bazı koylara ait anılar biriktirmişler, bazılarına da somut anılar bırakmışlar. İşte bu şanslı koylardan biridir Bedri Rahmi koyu.



  1949'da bir gün İstanbul Büyük Kulüp'teki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını istediler. Eyüboğlu ayağa kalktı ve Karadut'u okumaya başladı:

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem  
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.


     Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözünden yaşlar süzüldü. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştı, tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu. Çünkü şiirde "kadınım-kısrağım-karımsın" dediği kadın, karısı değildi. Bu şiiri üç yıl önce, bir başka kadın için yazmıştı. Mari Gerekmezyan için.
     Bedri Rahmi'nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti.O dönem askerliğini yapmakta olan şair- ressamın sinesine "kara saplı bir bıçak" gibi saplanmıştı.
     Mari, Bedri Rahmi'nin bir büstünü yapmıştı. Bedri Rahmi bu büstü, Mari'nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yanıtlamıştı. Artık aşklarından bütün İstanbul haberdardı. Bedri Rahmi sanatında tam bir patlama yaşıyor, Eren Eyüboğlu ise sabırla eşinin kendisine dönmesini bekliyordu.
    Yorgun yürek "Karadut" 1946'da menenjit tüberküloz kaptı. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdı. Savaş yeni bitmişti ve ilaç ateş pahasıydı. Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başladı. Ancak bu çabalar da sonuç vermedi ve Mari Gerekmezyan'ın ölüm haberi geldi
    Bedri Rahmi yıkılmıştı. Sevgilisini sonsuzluğa uğurladıktan sonra keder içinde eve döndüğünde kendisini teselli eden, yine eşi Eren olacaktı.
    Eren Eyüboğlu, eşinin bu zor dönemi atlatmasına yardımcı oldu. Onu yeniden sanatıyla buluşturmak için çabaladı. Başardığını sanıyordu. Ta ki Büyük Kulüp'teki o geceye kadar. ("ATAKAN'LA ŞİİR DÜNYASI " PROGRAMI -RADYO 59)



  


Kimi eskidiği için yaşar
Kimi yaşadıkça eskir
Ne tohumda keramet
Ne toprakta 
Ne başakta
Marifet yaşamakta






Merhaba!