Orhan Veli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orhan Veli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2025 Pazar

NANE ŞEKERCİ

 


Orhan Veli 1945-1950 yıllarında sürekli Sarıyer'de görünür. Hiç değilse İstanbul'a düştüğü vakitler. O yıllarda Sarıyer'de kalabilecek bir yeri vardır. İskele dolaylarında Canlı Balık'ın tam karşısında, 71 no. lu evde annesiyle Füruzan -elbet Füruzan da büyümüştür- oturmaktadır.
Orhan'ın güçlü bir kişiliği vardır. Hacamatçı kabadayıların süngüsü düşer, onun kişiliğinin süngüsü düşmez. Halim [Şefik Güzelson]: "İnsan onun karşısında, boyuna birtakım öneriler yapmak gereğini duyar" diyecektir. 1946 yılında da Halim, Orhan'a o renkli fener sokağından geçmeyi önermişse, bunun için önermiştir.
İki ahbap, Galatasaray'dan doğru gelip Sağ Sokak'a sapmışlar, onun uzantısı Mektep Sokağını dümdüz ettikten sonra gövdelerini Abanoz Sokağına sessizce salıvermişlerdir. Mevsim yaz. Sıcak mı sıcak. Kızlar pencerelerde döküm saçım. 1 numarada Kör Melahat, 10 numarada Fahrünnisa, 17 numarada Korkunç Sevgili -ah, ona ünlü bir şairimiz yıllarca fındık-fıstık taşımıştır- arada bir yüzlerini mostralık ediyorlarsa, ediyorlardır. 
İki ahbap çavuş, ışık içindeki sokağı arşınlayıp da Abanoz'un öbür ucuna yaklaştıkları vakit, bir nane şekerci de Sakızağacı Caddesinden gelip Abanoz'a girişini yapmıştır. Yaparken cızbız köfte yemişçesine diliyle damağını çatlatıp bir ikilik patlatmıştır:

Nanesuyu nane şeker
Benim canım seni çeker

Sonra da ağzını bütün bütüne yayarak sokağı, kızları ve müşterileri ayağa kaldıran solosuna başlar.
- Hani ya benim haysiyetli, şifalı nane şekerim!
Abanoz'un içerde kalmış öteki kızları da kapılara üşüşmüşlerdir. İçerden annelerinin sesi:
- Kapıyı açık bırakmayın.
Nane şekerci bu kez bir dörtlük sürmüştür piyasaya:

Naneyi bıçakladım
Sapların saçakladım
Yari koynumda sandım
Yastığı kucakladım

Kızlar usanmadan, şekerciye fıstık atıp duruyorlardır. Naneci de kendini Tino Rossi sanıp yanık bir tango çalımında ardarda ikilikleri bastırıyordur. Bizim iki ahbap da, iki adım ötede, nane şekerciyi dikizliyorlardır. Bir ara, iki şiir arasında, nanecinin gözü Orhan'a ilişir. Orhan'ın yüzü, keyfinden gülücük kesmiştir. Ama gel de bunu naneciye anlat. O, Orhan'ın kendini tiye aldığını sanarak Orhan'ı yutmaya kalkışır:
- Yoksa kolay mı sandın bu işi?
- Pek öyle zor değil.
- Söyle de görelim. Hadi bir senden, bir benden. Oldu mu?
- Oldu.
İş, yarışmaya dökülmüştür. Nanecinin ilk ikiliğine Orhan ondan daha şavklı bir ikilikle karşı koyar. Naneciden bir ikilik daha. Bir ikilik de Orhan'dan.
Şimdi, 1 numaradan Kör Melahat, 17 numaradan Korkunç Sevgili de sokağa fırlamışlardır.
Bir ikilik naneci, bir ikilik Orhan, bir ikilik naneci, bir ikilik Orhan. Saatler saatleri kovalamaktadır. Birden naneci durur. Sonra da Orhan'ın ta burun direğine değin yaklaşıp, gözlerinin siyahını Orhan'ın kahverengi gözlerine dikerek şunu söyler:
- Arkadaş numarayı bırak, sen de benim gibi bir nane şekercisin.

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)






Merhaba!


2 Haziran 2024 Pazar

BİR CAHİT IRGAT VARDI

 

"Ben ezilmiş insanların

Acı çeken, sancı çeken çocuğu

Irgatların Irgatı"


"Mutlu" olan soyadını, "kişi yalan söylememeli, soyadıyla bile" gerekçesiyle Irgat olarak değiştiren şairin tam adı CAHİT SAFFET IRGAT'tır.



"Kalbimizin ortasında güvercin
Güvercinin kursağında bir kurşun
Kefenimiz arşın arşın
Parasıyla peşin peşin."


Cahit Irgat, çok sevdiği şair dostu Orhan Veli'nin ardından yazdığı küçük bir şiirde şöyle diyordu:

"Çiçek verdi, gülesiye
Şiir verdi, kıyasıya
Yaşaması, ölesiye."

Bütün şairlerin yazgısıdır bu. Kıyasıya yazmak, yaratmak. Eşsiz çiçeklerini insanlığa sunmak. Ölesiye yaşamak. Yaşamak sözcüğü bu kayıtsız, bu kırıcı, bu umursamaz, bu sanatçılarına kıyan, acımayan, hor gören toplumda çile doldurmak, sürünmek anlamına gelir. Cahit Irgat da kalbinin ortasında kurşunlanmış güverciniyle yaşadı, o kurşunlanmış güverciniyle açtı insan kafesinin kapısını, çekti gitti. Kendi gitti ismi kaldı yadigâr.

(OKTAY AKBAL - Yazmak Yaşamak / Kitaş Yayınları) 


***


Zaman içinde Cahit'e dair çok şey öğrendim.
En azından ölümünü duyduğum bugün, Cahit'in Türkiye'nin yetiştirdiği yüksek kalibreli aydınlardan biri olduğunu teslim etmeliyim.
   
Tiyatroculuğundan haberdarsam da şiir kitaplarını okumamıştım. Bir gün elime 1952'de yayımladığı Ortalık isimli kitabı geçince, kendi kendime de olsa onu anlamakta geç kaldığımı itiraf ettim.
Attilâ İlhan'ın onu neden "kötümser bir iyimser" olarak tanımladığını anlamak için öteki iki şiir kitabını da okudum.
Bu Şehrin Çocukları ile Rüzgârlarım Konuşuyor isimli iki şiir kitabını da okuyunca, Cahit'in kendi düşüncelerinin altında fena halde ezildiğini hissettim.
Bazen böyle olur, yazdıklarınızı yazı olarak bırakmaz, onlarla yaşarsınız.
Özellikle de yazılarınız insanlara dairse, işiniz zor demektir.
Fakir, hayatını idame ettirmekte zorluk çeken, işçi, memur, sanatçı, öğrenci, orospu, hasılı kelam ezilen toplum kesimleri üzerine kalem oynatıyorsanız, zaman içinde bu konular beyninizde taşınamaz bir hal alabilir.
Şair gibi hassas olanlarda bu hal kendini daha da bariz gösterir.
Savaşlara karşı, barıştan, özgürlükten, adaletten yana ve üstelik kızgın bir aydınsanız, çabalarınızla bir değişim sağlayamıyorsanız, büyük ihtimalle düşüncelerinizin altında ezileceksinizdir. 

(OSMAN BALCIGİL - Kızıl Çengi / Destek Yayınları)

   






Merhaba!

13 Nisan 2024 Cumartesi

HANGİSİ ?

 

"Sözle söyleneceklerin en âlâsı şiirle anlatılır."


HALİKARNAS BALIKÇISI
(Mavi Sürgün)


***


"Sözcüklerin elleri vardı
Bir çizgiydi belki
Belki de sessiz bir çığlık
Sözcüklerin elleri vardı
Sonsuzluğa bırakılan bir resim, bir şiir, bir müzik."

Sözcükler, zamanın damıtarak anlamlandırdığı iletişim araçlarımız. Ya olmasalar...
İlk sözcük; ilk çizgi, ilk renk insanın sığındığı mağara duvarlarına çizdikleri olsa gerek. Sanatın başladığı ilk an'lar... Ne denli yakın o denli uzak. Çizginin dilini öğrenmek, dilin çizgisini oluşturmak ne zorlu bir uğraş.
İlk "şiirlerimi" paylaştığım Aziz Nesin "Yanlış yerden başlamışsın, yazmak değil okumak zor" demiş ve eklemişti: 
"Felsefe okuyacak, diğer sanatların dilini öğrenecek en zor olana, şiire ulaşacaksın, yine de 'Seni seviyorum'dan güzelini yazamayacaksın..." Hiç unutmadığım ama sonrası kavrayabildiğim sözler...

(MEHMET ÖZ - Cumhuriyet Kitap)


***


"Şiir her şeyden önce halk için vardır ve onun dilinde ifadesini bulur."


GUILLAUME APOLLINAIRE


***




Orhan Veli'nin ünlü şiiridir:

"Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum.

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam."

Şairin sonradan eklediği o son dize var ya! Pişman olduğu söylenir. Çünkü şiirin önüne geçip fazla ünlenmiştir. Kaç kişi bilir o dizenin eklenme nedeni sadece Ahmet Haşim'in "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirine, lirizmine meydan okumak olduğunu... Hani var ya:

"Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam; 
Üstümde sema kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!"

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Hangisi ?

3 Eylül 2023 Pazar

ŞİİRE DAİR-2

 

Şiir seven cana kıymaz, şakıyan kuşları susturmaz, çiçeklerin gülen yüzünü soldurtmaz..

(ARCHIBALD MACLEISH)


"Tutar insana yaşamayı sevdirir."

   Oktay Rifat'ın ünlü sözündeki gibi, "Şiir olmasaydı, yaşama dediğimiz oluşun çarklarından biri eksilirdi. Belki kıyamet kopmazdı ama insanlar sevişemez, öpüşemez, beğenemez, yarınların yeni düzenine şiirli dünyanın hızıyla kavuşamazdı."


***


   Karl Marx söyler: "Kapitalist üretim, düşünceye ilişkin bazı üretim dallarının bütününe, özellikle sanata ve şiire düşmandır." Burada şiirden ayrıca söz edilmiş olması boşuna değil. Gerçekten kapitalist gelişimle dünya şiirinin gelişim süreci arasında bir ters orantı var gibi görünüyor. Hele kapitalizmin "en ileri aşaması" emperyalizm döneminde bunu çok daha açık bir şekilde seçmek mümkün. Şairin önü kapitalist toplumlarda tıkanmıştır; öyle ki en kapitalist toplumda en çok tıkanmıştır. Amerikan şiirini, Alman şiirini, İngiliz şiirini örnek verebiliriz buna. Amerikan romanının yanında Amerikan şiiri, Alman hikâyeciliğinin yanında Alman şiiri, İngiliz eleştirisinin yanında İngiliz şiiri, yakın geçmişteki bazı büyük ustalara karşın, beklenen ölçüde bir gelişim çizgisi çekmek şöyle dursun, uykuya yatmış bulunmaktadır...


CEMAL SÜREYA
(Papirüs'ten Başyazılar / Ağustos 1969 - Cem Yayınevi)



***



   Zaten şiir yazma planlı programlı yapılan bir yazı türü de değil bence. "Her şey birdenbire oldu" der, Orhan Veli. Birden yılların birikimi kaleminizden dökülmeye başlar.
   Bu anneniz olur, sevdiğiniz olur, insanlık olur, kötü yönetim gösteren iktidarlara karşı bir tutum olur. Ama şuna inanırım edebiyatın her türü bir matematiktir. Formül tutmazsa ne problemi çözebilirsiniz ne de dizeleri sıralayabilirsiniz. Bu doğanın getirdiği bilimsel bir gerçektir.

    (IŞIK ÖĞÜTÇÜ - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)



***



   Her şeyden önce şiir kararla yazılmaz. Şiir bir birikimin sonucu yığılan bir tümülüstür. Şair hem bunun farkındadır hem hiç değildir. Şiir kendini yazdıran gizli bir süreç, bir yeraltı ırmağıdır. Okumalardan çıkan şiir için de geçerlidir bu. Şiir, şair için her zaman bir sürprizdir.

   (ERDAL ALOVA - Söyleşi: MUSTAFA ERDİKEN / Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!

5 Şubat 2023 Pazar

MERHABA !

 

   ... Ne ki, Sakallı Celâl Bey'in sıra dışı yaşantısının, efsane gibi görünseler de tanıklı, belgeli, -çoğu, kendi ağzından dinleyenlerin bana anlattığı- öyküleri de vardı ki bu kitabın yazılmasında genelde bunlar ön planda tutulmuştur.

   Onu en iyi tanıyanlardan Sayın Ahmet İsvan'ın anlattıkları gibi: 

  'Celâl Bey bir tarihte Gülcemal vapurunun çarkçıbaşılığına getirilmişti. Sanırım Şükrü Kaya bu gemi ile Karadeniz'e giderken Celâl Bey kendisine kısa bir mektup göndererek 'sizinle maarif konusunda görüşmek istiyorum' der ve altını da 'çarkçıbaşı Celâl' diye imzalar. Zamanın ünlü devlet adamlarından Şükrü Kaya da kabul eder. Vapurun güzel bir yerinde, karşılıklı otururlar. Celâl Bey'in söyledikleri özetle şunlardır: 'büyük adam, kendisine sunulmuş olan çeşitli bilim dallarından birine kendini kaptıran ve böyle yaptığı için de diğer bilim dallarını ihmal ederek seçtiği dalda ilerleyen adamdır! Her konuyu iyi bildiğini sanan insan makbul insan değildir. Eğer sizin aklınız matematiğe eriyorsa artık coğrafyadan iyi sonuç almanız beklenemez. Çünkü aklınızı hep matematiğe yorarsınız...' Böyle bir görüşü vardı. Onun bu sözleri üzerine Şükrü Kaya '...biz de böyle yapıyoruz. Sınıf birincilerini seçip onlara burs veriyoruz!..' deyince Celâl Bey, yıllar sonra gerisini şöyle anlatmıştı: 'baktım adam sınıf birincisi olacak kadar ahmak; ben de kestim konuşmayı ve makine dairesine işimin başına döndüm. Çünkü, farklı dillerden konuşuyorduk!..' 

  (ORHAN KARAVELİ / Sakallı Celâl - Pergamon Yay.)  


***


   "Orhan Veli ile Sait Faik, Beyoğlu'nda hep aynı kahveye takılırmış. Orda akşama kadar muhabbet eder, yazı yazar, bulmaca çözelermiş. En çok da Cumhuriyet gazetesinin bulmacalarını..." diye, hışırdayarak anlatıyordu Murat Hoca. "Bir akşam, sıkıntıdan öyle bir boşluğa düşmüşler ki, bulmaca çözme üstüne iddiaya girmişler. Bulmacayı kim daha önce bitirirse, diğeri ona rakı ısmarlayacakmış."
   "Güzel iddiaymış."
 "Öyleymiş" dedi çayından bir yudum alıp. "Neyse işte doktorum... Açmışlar bunlar önlerine birer Cumhuriyet gazetesi, başlamışlar bulmacaları çözmeye; ilk gün Orhan Veli kazanmış iddiayı. Sonrasında, ikinci günü, üçüncü günü, dördüncü günü de Orhan Veli kazanmış. Neredeyse bir ay boyunca, her gün kazanmış Garibim Orhan Veli."
  "Garibin mi? Adamı ezmiş be, daha neresi garip."
  "Hay... Yahu, yine nerden çevirdin lafı -ne diyordum?" 
  "Gariban, diyordun. Bulmaca çözüyorlardı."
  "Hah, evet, bakmış olacak gibi değil, sonunda Sait Faik dayanamamış, yeter be, demiş, her gün her gün rakıyı bana ısmarlatıyorsun, ne yapıyorsun arkadaş, nasıl beceriyorsun sen bu işi ?"
   "Nasıl beceriyormuş?"
  "Şöyle doktorum; çünkü, demiş Orhan Veli -böyle çok sakin bir ses tonuyla- Cumhuriyet'in bulmacalarını ben hazırlıyorum."

   (ÖMÜR İKLİM DEMİR / Kum Tefrikaları - Yapı Kredi Yayınları)


ORHAN VELİ


***



HALİKARNAS BALIKÇISI


  "Herkeslere Bodrum'u tanıtan, sevdiren Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir) yine o yıl bir akşamüstü otelin pastanesinde oturuyoruz. Ben bir iki saat sonra oyuna gideceğim. Balıkçıya ne yapacağını sordum:
   - Yahu Oflu, şu 'Macbeth'i ne hale sokuyorsunuz, gelip bir göreyim, dedi!..
   Ara sıra bas bariton sesiyle Shakespeare'den tiratlar okurdu. Ne de olsa Oksford İngilizcesi bilirdi... Oyunumuzu izlemek istemesine sevindim.
   Biraz sonra pastaneden çıktık. Baktım, Balıkçı şarap içmek istiyor.
   - Gideriz ama, ben içmem. Oyundan önce içki almıyoruz biz, dedim.
   - Peki, sen içmezsin, dedi...
  Gittik şarapçıya. Balıkçı, sürekli Bodrum'u anlatarak içmeye başladı. Yelkenle, kürekle nasıl balığa çıkarlarmış; sabahın erken saatlerinde Bodrum'un denizi ne renklere dönüşürmüş... Anlatıyor ve içiyor... Yalan yok, ben de bir iki tane yuvarladım... Fakat, Balıkçı adamakıllı içti... 
   Tiyatroya geldik, ona en öndeki bir koltuğun biletini verdim ve kulise girdim.
   Oyun başladı, bir ara göz ucuyla baktım, bizimkinin başı önde, hafiften kestiriyor...
   Ben, Malcolm rolünde olduğum için konuşmaya başladım:
   - Esir düşmeyeyim diye mert bir asker gibi çarpışan çavuş bu. Merhaba yiğit arkadaş!..
   En önde oturan Balıkçı, birden silkinip uyandı ve benimle göz göze gelince bağırmaz mı:
   - Merhabaaa!.."

   (MÜCAP OFLUOĞLU - Bir Avuç Alkış)






Merhaba!

20 Haziran 2021 Pazar

YAŞAMA SEVİNCİ

 


Tüyden hafif olurum böyle sabahlar

Karşı damda bir güneş parçası,

İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;

Bağıra çağıra düşerim yollara;

Döner döner durur başım havalarda.


Sanırım ki günler hep güzel gidecek;

Her sabah böyle bahar;

Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.

Derim ki: 'Sıkıntılar duradursun!'

Şairliğimle yetinir,

Avunurum.

ORHAN VELİ






   Balyoz Sokak, Gamsız Apartmanı'ndaki atölyesine girdiğinde Bedri Rahmi; Orhan'ı renkli, bol salaş bir gömlek, bol bir pantolon, dağınık halde dalga dalga saçları, kulağına da sigara sıkıştırılmış vaziyette, her zamanki sıcak gülümsemesiyle karşıladı. Boşluğu kucaklar gibi ellerini heybetli gövdesinin iki yanına açtı,
   "Vay Reis, hoş geldin!"
   "Hoş bulduk, Bedros!"
  "Ne iyi ettin de geldin. Haftaya Taksim'de Fransız Konsolosluğunda sergileyeceğim resimler bunlar. İlk gören sen olacaksın sergimi!"
  Orhan gülerek, "E artık resimlerini burada göreceğime göre sergine gelmeme gerek kalmayacak!" diye takıldı dostuna. Atölyeye şöyle bir göz gezdirdi; şövale üzerinde resimler, boya, tiner kutuları, küçük heykelcikler, resim fırçaları... Bu atmosferi görünce ressam olma arzusu belirdi içinde. Kesif bir tiner kokusunun birdenbire ciğerlerine kadar uzandığını hissetti. Durumu kanıksamış olan Bedri Rahmi, buna aldırmadan atölyede bulunan elli civarındaki resmi coşkuyla anlatmaya başladı, "Bak Reis! İşte bunlar Anadolu kilimleri, Anadolu kadınları. Nasıl âşık olmazsın şu Anadolu'nun her bir güzelliğine!"



   "Senin resimlerinde Anadolu'yu görmekle beraber, renklerinin canlılığı ve resimlerindeki yaşama sevinci Matisse'i anımsatıyor bana."
   "Evet Orhancığım!" dedi Bedri, "Senin şiirlerindeki gibi. Resimlerimde yaşama sevinci her zaman vardır. Olmazsa olmazımdır bu. Yaşanır mı hiç yaşama sevinci olmadan?" (ADEM KOCAMAZ - Veli'nin Oğlu Orhan)





Merhaba! 

23 Mayıs 2021 Pazar

DENİZ VE MEHTAP SORDULAR SENİ

 


DARİO MORENO


   Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?
   
   İnsan ondan dinleyince deniz ve mehtabın böyle sorular sorabileceğine inanıyor.
   Aniden duruyor. Gözlerini açarak, "Bu şarkıyı en güzel kimden dinledik, biliyor musunuz?" diye soruyor.
   "Dario Moreno," diye yanıtlıyorum.
   "Ah dostum... Bir harikasınız siz! Tebrik ederim."
  Rakısından bir yudum alıp usulca ağzında çalkalıyor. Bektaşi gibi hallenerek, midesine ininceye kadar içkinin geçtiği her santimin tadını çıkarıyor. Dudaklarını afiyetle yaladıktan sonra anlatmaya devam ediyor.
   (...)
  "Konuyu dağıtmayayım... Dario askerlik vazifesini yerine getirdikten sonra Ankara Gar Gazinosu'nda Fransız şansonları, Arjantin tangoları okumaya başlıyor. Güzel de programlar yapıyor... Fakat maalesef o devirde de tıpkı bugünkü gibi sanatçının pek kıymeti yok; eline geçen para orta sınıf bir otelde kalmasına dahi kâfi gelmiyor. Ankara'nın arka sokaklarında, konaklayabileceği ehven bir yer aramaya koyuluyor. Nihayet kıyıda kenarda kalmış bir otelin iki kişilik odasında bütçesine uygun bir yatak buluyor. Otelciye müstakbel oda arkadaşının kim olduğunu sorunca, 'Geç gelir, her gece içer; şair miymiş neymiş,' cevabını alıyor. Başka seçeneği bulunmadığından mecburen o odaya yerleşiyor. Bizim Dario biraz pimpirikliydi, laf aramızda... İlk gece tedirginlikten uyuyamıyor. Vakit gece yarısını geçiyor. Saat ikiye doğru oda arkadaşı çıkageliyor. Sarhoş... Fakat efendi birine benziyor. Dario yatakta doğrularak kendini tanıtıyor: 'Ben Gar Gazinosu şantörlerinden Dario Moreno.' Genç adam karşılık veriyor: 'Ben de Tercüme Kalemi'nden Orhan Veli.' "
   Şaşırıyor, keyifleniyor, imreniyorum. Vasili tepkilerimden hoşnut, kahkahası kadehinin ağzından sekip benimkinde çınlıyor.
   "Kısa sürede kaynaşıyorlar. Orhan Veli evliya gibi bir adamdı... Kimi gün Dario ona yeni bir tangosunu okuyor, kimi gün o oda arkadaşına, diline doladığı bir şiirini... Orhan Veli fena halde âşık o sıralar... Sık sık şu mısraları tekrarlıyor:

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerin kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce."






   "Efendime söyleyeyim... Muhabbet eni konu kıvamını bulmuştu ki, meyhanenin kapısı aralandı. Eşikte dal gibi ince, uzun boylu, vücuduna nispetle ufak kafalı, açık alınlı, deruni bakışlı bir adam zuhur etti. Kısa saçları, koyu renk paltosunun omuzları kardan bembeyaz olmuştu. Peşi sıra içeri bir de sokak köpeği girdi. Birlikte kapı ağzında bir müddet silkelendiler. Adam kaşkolünü çözünce sarkık dudakları ve çiçek bozuğu suratı meydana çıktı. Koço, 'Hos geldiniz Orhan Pasam. Seref verdiniz. Safalar getirdiniz,' diyerek ihtimamla karşıladığı müşterisini, bitişiğimizdeki masaya buyur etti. Köpek de masanın altına kıvrılıverdi.
   Orhan Paşa, 'Bana bir kadeh rakı ver sadece Koço canım,' dedi. 'Cumhuriyet'te Sait'le Rıfat bekliyor. Tipi biraz hafiflesin, yanlarına geçeceğim.'
    İnsanın içine nüfuz eden, ergenvari, akortsuz fakat müthiş tesirli bir sesi vardı. Köpeğin başını okşarken ilave etti: 'Yalnız kabul buyurursan eğer, bu gece Sarı Kız'ı sana emanet bırakacağım.'
   Koço, kaşla göz arasında müessesenin ikramı olarak leziz bir meze tabağı hazırladı. Rakı refakatinde masaya bırakırken, 'Hay hay Orhan Pasam,' dedi. 'Emanetiniz basim üstüne. Elbet bu havada Sarı Kız'ı ayazin koynuna bırakmayiz. Peki, bizler için bir siir çikar mı acaba bu gece ceketinizin cebinden?'
   Buğulu camekânın gerisindeki efsunkâr manzarayı seyretmekte olan Orhan Paşa'nın sarkık dudaklarından, asla unutamayacağım şu mısralar döküldü:

'Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki,
Vazgeçmek mümkün olmasın.'

  Sustuk kaldık... Her birimizin bir beklediği mevcuttu. Esasında sükût anlarında onu düşlüyorduk. Lakin itiraf etmekten de, ümit etmekten de imtina ediyorduk. Koço'ya refakat ederek kadehlerimizi topyekûn Orhan Veli'nin mısralarına kaldırdık.
   (...)
   Koço gramofona bir Dario Moreno plağı koydu..."
    


 



Merhaba!

14 Kasım 2020 Cumartesi

ÇİZGİDEKİ KARANFİL

 

KARANFİL

Yârin dudağından getirilmiş

Bir katre âlevdir bu karanfil,

Rûhum acısından bunu bildi!


Düştükçe, vurulmuş gibi, yer yer

Kızgın kokusundan kelebekler,

Gönlüm ona pervâne kesildi...

AHMET HAŞİM


***


   (...) Savaşın yarattığı kıtlık sonucu bir ekmeğe muhtaç olduğu günler de oldu. Herkes gibi memleketi için kaygılandı, kendisi için kaygılandı. Varşova'da ölen binlerce insan için de çarptı Orhan'ın kalbi. Hitler'in ırkçılığına hep karşı çıkmıştı; artık şiirleriyle de tepkisini ortaya koyuyordu.


                                                                                   ORHAN VELİ

   Savaşın başladığı günlerde yazdığı bir başka şiir de yine savaş karşıtı bir duruş sergiliyordu. Bir yandan da söz sanatlarıyla örülü, kendini bireyin iç dünyasına hapsetmiş, beğenilerine olduğu kadar toplumun sorunlarına da uzak kalan Haşim'in, "Karanfil" şiirine nazire yapıyordu, şiirine aynı başlığı koymuştu ama bambaşka şeyler anlatıyordu: 

Hakkınız var, güzel değildir ihtimal

Mübalağa sanatı kadar 

Varşova'da ölmesi on bin kişinin

Ve benzememesi

Bir motörlü kıtanın bir karanfile,

"Yârin dudağından getirilmiş."

   Şiirleriyle savaşa kayıtsız kalmadı Orhan; şiirini hiçbir zaman toplumsal olayların dışında tutmamış, anlattığı bireyi toplum içinde yaşayan, ondan etkilenen haliyle gözler önüne sermişti. Bunu da "Toplumcu şiir yazıyorum" havalarına girmeden, göze sokmadan, inceden inceye yapmıştı. (ADEM KOCAMAZ - Veli'nin Oğlu Orhan)


***


   "Ben Orhan'ı Yaprak'ı çıkarırken tanıdım. Yaprak'tan hiçbir şahsi istifadesi yoktu. Gazeteyi on beş günde bir bastırmak için yüzlerce lirayı bir araya getirdiği günlerde yamalı pantolonla dolaştığını bilirim. Yaprak'ı şöhret kazanmak için de çıkarmıyordu, onun şöhreti Yaprak okuyucularını çoktan aşmıştı. Orhan Veli, Yaprak'ı doğru bildiği düşünceleri savunmak için çıkarıyordu. Orhan, bir ödevi yerine getirdiğinde, memlekete hizmet ettiğine inanıyor, Yaprak'ın mutlaka yayınlarına devam etmesini istiyordu. Çünkü O, sanatkârın sorumluluğunun ne demek olduğunu anlamış, göklerden yere inmiş, kendini halk hizmetine vermiş bir şairdir." (MAHMUT DİKERDEM)


***


Adı, soyadı

Açılır parantez

Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti

Kapanır parantez.


O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı

Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.


Ya sayfa altında, ya da az ilerde

Eserleri, ne zaman basıldıkları

Kısa, uzun bir liste.

Kitap adları

Can çekişen kuşlar gibi elinizde.


Parantezin içindeki çizgi

Ne varsa orda

Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci

Ne varsa orda.


                                                                             BEHÇET NECATİGİL




Merhaba!

14 Haziran 2020 Pazar

BİR GARİP YAHYA KEMAL




RİNDLERİN AKŞAMI

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasından güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.


YAHYA KEMAL BEYATLI


   1949 yılının Ankara'sına, Karpiç lokantasına gidelim, ev sahibi, daha doğrusu davet sahibi Yahya Kemal'dir. Misafirleri ise her zaman eleştirdiği ve pek anlaşamadığı "Garip" şairlerinin çıkardığı Yaprak dergisinin şairleri ve yazarlarıdır. Sofrada Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Eyüboğlu ve Mahmut Dikerdem vardır. 


   Yahya Kemal'in bu davetteki amacı aruz vezniyle yazdığı şiirleri okuyup Yaprak dergisi şairlerini sarıp sarmalayarak yaprak dolması yapıp tek tek yemektir. Hemen bir şiirini okur. Bunun üzerine Oktay Rifat, "Yalancı Dolma" adlı şiirini okur ve sofrada eksik olan dolmayı da tamamlar:

Şu zeytinyağlı dolma
Yemek değil rezalet
Rezalet rezalet rezalet
HÜRRİYET MÜSAVAT ADALET

   Yahya Kemal, şiirin kendisi ile dalga geçilmek için yazıldığını sanarak bozulur, öksürmeye başlar ve sürekli öksürür. Bu öksürüklerin Yahya Kemal'in onlara masadan kalkıp gidin anlamına geldiğini misafirler anlarlar ve kalkarlar. Bu olayı sonradan duyan Metin Eloğlu, "Çilingir Sofrası" şiiri ile Oktay Rifat'ın ellerinden tutar:

Bu zıkkımın yanında,
Arnavut ciğeri ister, bir
Çiroz salatası ister, iki
Cacık ister, üç.

Adalet, müsavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.


METİN ELOĞLU



***



SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

YAHYA KEMAL BEYATLI


   Ahmet Muhip Dranas 14 Kasım 1950'de Ankara Radyosu'ndan bir şairin ölüm haberini tüm yurda duyurur: ölen şairin adı Orhan Veli Kanık'tır. Şairin cenazesi 17 Kasım 1950'de, Beyazıt Camii'nden kaldırılır. Cenaze, yazar, sanatçı ve arkadaşlarından oluşan kalabalık tarafından Sirkeci'ye kadar taşınır, oradan bir otomobil ile Aşiyan Mezarlığı'na götürülerek defnedilir.Gelin cenazenin birkaç saat öncesine gidelim... Yahya Kemal 17 Kasım 1950 cuma günü öğle namazından bir saat önce tıraş olup giyinirken, yanına gelen Cahit Tanyol'a "İyi ki geldin Tanyol, Orhan'ın cenazesine gidelim" derken de gidip gitmeme konusunda kararsızdır. "Tanyol, bu cenazeye gitmemiz doğru olur mu? Bu gençlerin şiir anlayışı bizimkine muhalif, hatta onun da önemi yok, fakat bunlar çıkardıkları 'Yaprak' adlı gazetede birçok defalar aleyhimde bulundular. Şimdi benim bu cenazeye gitmemi istismar ederler, sömürürler ve bundan bir nevi sığınma manası çıkarabilirler. Belki de gazeteler 'Yahya Kemal de cenazede vardı' diye yazarlar. Ve bu onların şiir anlayışı için reklam olabilir. Şiiri bizim anladığımız gibi düşünenlerin yolunu şaşırtabiliriz. Oysa biliyorsun, ben bunların şiirlerine inanamıyorum. Şiir ne nükte ne de zihin oyunudur. Şiirin tabiatı realitedir. Şiir mücerret kavramlardan kaçar. Descartes, Kant, Hegel zihni spekülasyonda hiçbir şairin yetişemeyeceği mertebeye ulaşmışlardır" der ve gitmez...

Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız,
Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!..

İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

YAHYA KEMAL BEYATLI
(Deniz Türküsü)




Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize:
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...


ORHAN VELİ KANIK
(Hürriyete Doğru)


   Yahya Kemal, Orhan Veli'nin kendi şiir anlayışıyla çok farklı olan bir büyük şairin cenazesinde yaptıkları hakkında en ufak bir bilgiye bile sahip değildir! 28 Aralık 1936 günü Orhan Veli, Beyazıt'ta yürürken dört hamalın Emin Efendi Lokantası'nın önüne üstü örtüsüz bir tabut bıraktıklarını görür. Tabutun etrafında iki elin parmakları kadar insan yoktur. Yaklaşır ve "Cenaze kimin?" diye sorar. "Mehmet Akif Ersoy'un..." yanıtını alınca telaşla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne koşar. Abdülkadir Karahan'ı görür, durumu anlatır. Hemen fakülteden ve üniversiteden yaklaşık dört yüz öğrenci Emin Efendi Lokantası'na koşarlar ve ilk iş lokantadan aldıkları bayrak ile tabutun üzerini örterler, sonra tabutu omuzlarına alıp Beyazıt Camii'ne getirirler. Cenazenin Mehmet Akif Ersoy'un cenazesi olduğu duyulunca kalabalık artar. Cenazeyi yüzlerce kişi yürüyerek Edirnekapı Mezarlığı'na kadar omuzlarında taşır. (FATİN HAZİNEDAR - Balkondan Düşen L)



DÜŞÜNCE

Ülfet belalı şey, fakat uzlet sıkıntılı,
Bilmem nasıl geçirmeliyim son beş on yılı?
İnsanlar anlaşıldı. Cihanın da sırrı yok,
Kalsaydı terkeşimde bugün tek bir altın ok
En tatlı bir hayal için atmazdım ufkuma.
Dalsın yakında gözlerim artık son uykuma!
"Yalnız duyan yaşar" sözü, derler ki, doğrudur
"Yalnız duyan çeker" derim, en doğru söz budur.
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Bakiyse ruh eğer dilemezdim bekâsını.
Hulyası kalmayınca hayatın ne zevki var?
Bitsin, hayırlısıyla, bu beyhûde sonbahar!

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.

YAHYA KEMAL BEYATLI









Merhaba!
  

14 Nisan 2019 Pazar

ŞAİRANE




   Görüşleri gibi delikanlılık günleri de bir arada gelişmiştir. Orhan Veli, Oktay Rifat'ı on üç, Melih Cevdet'i on beş yaşında tanımıştır. Bu onlara başka şiir topluluklarında görülmeyen soydan bir yakınlık, ortak bir söz hazinesi, hatta ortak bir şiirsel sözdizimi kazandırmıştır. Hemen hemen aynı temaları işlemeleri de ayrı. Çıkış günlerindeki büyük dayanışmanın ardında birbirlerine karşı içten, sağlam bir sevginin bulunduğu da kuşkusuzdur. Nitekim Oktay Rifat, mezartaşına şunun yazılmasını ister:

Akşamları parka çıkmaktı
En büyük eğlencesi
Şair Orhan Veli'yi
Melih Cevdet'i severdi hayatında
Ağaçlardan kavağı severdi
Yıldızları da severdi
Ve en rahat
Anasının serdiği döşekte uyurdu
Şimdi burda yatıyor 




ORHAN VELİ & ŞİNASİ & OKTAY RİFAT & MELİH CEVDET 


Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.









   Her sanat, kendine göre bir yöntemle gelişir. Ayrıca, bütün sanatlar birbirinin içinden yürürler. Sözgelimi, bir şair, aynı zamanda bir portre çizebilir. Bir romancı romanına şiirsel bir tema koyabilir. Bir şair bir olayı anlatabilir. Ama yine de sanatlar arasında bir ayrım görmeye çalışırsak, şu noktaya gelebiliriz: Söz sanatı olduğu halde romanın birimi de bir olaydır, bir tiptir, bir sorundur. Şiirin birimi sözcüklerdir. Şair sözcüklere dayanarak yazar.
   Sözcük nedir?
   Sözcük aynı zamanda duygudur, düşüncedir, hayatın bütünüdür.
   Şunu demek istiyorum: Şair sözcüklere dayanarak yazar, deyince, "söz salatası yapar" demek değil, bu tanım. Şair sözcüklere, kendi araçlarına dayanarak hayatı, durumu açıklamaktadır.
   Şiirde dil, düzyazıda olduğundan biraz daha başkadır. Düzyazı için, sözgelimi bir romancı için, dil bir araçtır. Bir düşünceyi, bir durumu anlatmak için bir araçtır. Şiirde dil, hem araçtır, hem de ortamdır. Şiirin, bir yerde, gövdesi gibidir. Kuşun kanatlarıyla uçması gibidir. Bir motor gibi değildir. Bunun için, şiirde dilin ayrı bir işlevi ortaya çıkıyor. Şiir dilin kendisi oluyor bir yerde. Dilde çıkan bir yangın oluyor sözgelimi. Bir zekâ yangını, bir duyarlık yangını gibi. Bu bakımdan, şiirde "masa" sözcüğünün, masadan daha çok bir işlevi de olabiliyor. Masadan başka bir şeyi de anlatabiliyor... (CEMAL SÜREYA - Şapkam Dolu Çiçekle)


"Şair yaşadığı kelimelerle kurar şiirini."


CEMAL SÜREYA








Adam yaşama sevinci içinde 
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.


EDİP CANSEVER










Merhaba!



25 Kasım 2018 Pazar

BİR YALNIZ ADAM: SAİT FAİK





   Pusulamdı ilk gençliğimde Sartre'ın "Aydınlar Üzerine" kitabı. Yirminci yüzyıl başı, dünyanın en çalkantılı dönemi, büyük olaylar ardı ardına etkiliyor herkesi. Kendi sorusuna yanıt bulmaya çalışıyor Sartre. Öyle değil midir zaten, bir başkası size ödev, sorumluluk yüklemez, eğer dünya ile dertlenir, bunu temel meseleniz sayarsanız ancak "aydın" olursunuz! Peki, kimdir bu aydın?
   "Hiç kimse tarafından görevlendirilmemesinin ve statüsünü hiçbir otoriteye borçlu olmamasının onun özelliği olduğunu söyleyebiliriz" diyor Sartre. Bir kere kimseden emir almayacaksın, hiçbir makama bağlı olmadan, başına buyruk olacaksın, sözüne sahip çıkacaksın! Üstelik başın beladan kurtulmayacak! Sartre'ı özetlersek; İçinden çıktığın burjuvaziyle kavgaya girişeceksin. Bu elbet kaçınılmaz olacak. İşçi sınıfının yanında duracaksın inatla. Üstelik ne içinden çıktığın burjuvalar senden haz edecek ne de uğruna kavgaya giriştiğin işçi sınıfı seni sevecek! Halkın bilgisini görgüsünü yüceltmek için mücadele vereceksin. Egemen sınıfa kafa tutacaksın, elinde bulundurduğu bilgiyi ondan alacak, Halka yayacaksın! "Ama bu özellikleriyle bile, aydın hiç kimse tarafından görevlendirilmemiştir. Emekçi sınıfın gözünde bir şüpheli, egemen sınıfların gözünde bir hain" olarak algılanacaktır. Tuhaf bir mahluk! İnsan niye böyle biri olmak ister? (ENVER AYSEVER - Cumhuriyet Gazetesi)




SAİT FAİK ABASIYANIK - LEYLA ERBİL 



   Kırklı yılların sonlarında olmalıydı. Beyoğlu'nda, Cağaloğlu yokuşunda önemsiz bakışlı, yakaları her zaman kalkık açık bej pardösülü, uzun boylu, sakin görünüşlü bir adam dolaşırdı. Gündüzleri Cağaloğlu'nda, akşamları da Beyoğlu'nda onu sık sık görür, "İşte bu da buradaki aşina yüzlerden," diye düşünürdüm. Pek bilmezdim önceleri kimin kim olduğunu, hem neden bilmeliydim ki?..
   Sait Faik'i bilirdim, okumuştum, okuyordum ama, ben kitaplardaki Sait'i biliyordum; beyaz kâğıdın üzerinde kara satırlardaki Sait'i. Hiç kuşku yok, bu da en önemli Sait'ti.
   Sanırım, Sait'in kendisini ilk kez Agop Arad'ın yazıhanesinde tanıdım. Sait Faik Abasıyanık. Koskocaman bir ad. Sait işte oydu: Akşamları Beyoğlu'nda, gündüzleri Cağaloğlu'nun ara sokaklarında hep karşıma çıkan o önemsiz bakışlı, yakaları kalkık, açık bej pardösülü adam. (ARA GÜLER)




Fotoğraf : ARA GÜLER



   Sait Faik sevdiği insanı fakir fukara arasından, kara ahşap evlerde oturan, geçinebilmek için evlerinin iki odasını kiraya veren, bir saatlik vapur yolculuğunu ikinci mevkiin tahtaları üzerinde geçiren kimseler arasından seçiyor. Bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur. (ORHAN VELİ)




ORHAN VELİ - SAİT FAİK



  Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız. (YAŞAR KEMAL) 




SAİT FAİK - YAŞAR KEMAL



"Orman, deniz, çiçek, yemiş, böcek, kuş, güzel insan olur da şiir olmaz olur mu?"


SAİT FAİK - ARAP



İki damla yuvarlandı ozanın yanağına
Sağ yanağına - sol yanağına
Sevinç damlası - üzünç damlası
Sevgi gözyaşı - öfke gözyaşı.

İki tertemiz küçücük damla
Birbirinden ayrı, sessiz, küçücük
Ama birleşmeye görsünler, şiir olurlar
Şimşek gibi çakar, sel gibi boşanırlar. 

RESUL HAMZATOV 
(Çeviri: MAZLUM BEYHAN)







(2018 Siena Uluslararası Fotoğraf Yarışması - Yılın Fotoğrafı)










Merhaba!