Oktay Rifat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oktay Rifat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2026 Çarşamba

ÇOCUK VE ŞAİR

 

Gerçek ya da düş

Çetrefil sorunları

Çocuklarla ozanlar çözer anca

(OKTAY RİFAT)


***

Şairler, evrenin ortasında oyuncakları ellerinden alınmış çocuklar gibidir. Her yaratma ediminin özünde bu bulup yitirme oyunu vardır çünkü şair iyi bilir ki şiir, Heraud'un da söyleyişiyle "bir kazanma, yitirme oyunudur" ve her gerçek şair de bu yeryüzünden ayrılana değin hep yitiren kişidir. Özlenene duyulan istek, bazen de isteğin tutkusu, şairi zorla elinden alınan oyuncaklarını düş yoluyla ele geçirme çabasının yamacında bırakabilir. Bu, kuşkusuz çoğu zaman "zorla denize sokulan bir çocuğun umarsızlığı"ndan başka bir durum değildir. 
Gerçeğe erişmek için izlenen yolda, kurulan görkemli ve hiçbir zaman da gerçekleşmeyecek düşlerde şair, şiirinde bir çocuğun yaptıklarında çok ayrı eylemlerde bulunmaz, çoğunlukla bir çocuk gibi davranır. Sözcüklerle kurduğu ilişkide, onların tozlarını aldığı içlerini parlatmaya çalıştığı zamanlarda -yalnızlık anlarında- onu şiire götüren patika, hep merakla, kuşkuyla ve bunları düze indirecek sorularla örülüdür. Böğürtlenlerin ve zakkumların arasında şair, üstü başı kan içinde, içindeki o ağlayan ve gülen çocuğa söz geçirmeye, onu eğitmeye çalışır. "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır." Ama iç erincini sağaltmaya uğraşan her şair, o "büyük çocuğu" sonsuza değin yalnız bırakmıştır artık. Yine de kendisi için yazdığını söylediği anlarda bile, ayrımında olmadan, susturamadığı, boğamadığı o çocuğun acısıyla hep kendinden büyük o çocuk veya çocuklar için yazar.
(...)
Freud da şairin "düşsel evreni" ile çocuğun "kendine özgü evreni" arasındaki bağıntıyı belirtirken, eylemlilik ve gerçeklik olgularını bu yönde değerlendirir: "Şiirsel eylemin ilk izlerini çocukta arayabiliriz. Çocuğun en sevdiği, en uğraştığı şey oyundur. Kendine özgü bir dünya yarattığına, içinde yaşadığı dünyanın eşyalarını kendine en uygun şekilde yeni bir düzene soktuğuna göre, oynayan her çocuk, şair gibi davranıyor demektir. Şair de çocuğun yaptığını yapar, düşsel bir dünya yaratır kendine."
Doğal ki çocuğun kıra döke tanıdığı ve onardığı oyuncakların yerini, şairde sözcükler alır.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi) 

***

"Ustalık kazanılır ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur."


İLHAN BERK







ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN !

3 Eylül 2023 Pazar

ŞİİRE DAİR-2

 

Şiir seven cana kıymaz, şakıyan kuşları susturmaz, çiçeklerin gülen yüzünü soldurtmaz..

(ARCHIBALD MACLEISH)


"Tutar insana yaşamayı sevdirir."

   Oktay Rifat'ın ünlü sözündeki gibi, "Şiir olmasaydı, yaşama dediğimiz oluşun çarklarından biri eksilirdi. Belki kıyamet kopmazdı ama insanlar sevişemez, öpüşemez, beğenemez, yarınların yeni düzenine şiirli dünyanın hızıyla kavuşamazdı."


***


   Karl Marx söyler: "Kapitalist üretim, düşünceye ilişkin bazı üretim dallarının bütününe, özellikle sanata ve şiire düşmandır." Burada şiirden ayrıca söz edilmiş olması boşuna değil. Gerçekten kapitalist gelişimle dünya şiirinin gelişim süreci arasında bir ters orantı var gibi görünüyor. Hele kapitalizmin "en ileri aşaması" emperyalizm döneminde bunu çok daha açık bir şekilde seçmek mümkün. Şairin önü kapitalist toplumlarda tıkanmıştır; öyle ki en kapitalist toplumda en çok tıkanmıştır. Amerikan şiirini, Alman şiirini, İngiliz şiirini örnek verebiliriz buna. Amerikan romanının yanında Amerikan şiiri, Alman hikâyeciliğinin yanında Alman şiiri, İngiliz eleştirisinin yanında İngiliz şiiri, yakın geçmişteki bazı büyük ustalara karşın, beklenen ölçüde bir gelişim çizgisi çekmek şöyle dursun, uykuya yatmış bulunmaktadır...


CEMAL SÜREYA
(Papirüs'ten Başyazılar / Ağustos 1969 - Cem Yayınevi)



***



   Zaten şiir yazma planlı programlı yapılan bir yazı türü de değil bence. "Her şey birdenbire oldu" der, Orhan Veli. Birden yılların birikimi kaleminizden dökülmeye başlar.
   Bu anneniz olur, sevdiğiniz olur, insanlık olur, kötü yönetim gösteren iktidarlara karşı bir tutum olur. Ama şuna inanırım edebiyatın her türü bir matematiktir. Formül tutmazsa ne problemi çözebilirsiniz ne de dizeleri sıralayabilirsiniz. Bu doğanın getirdiği bilimsel bir gerçektir.

    (IŞIK ÖĞÜTÇÜ - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)



***



   Her şeyden önce şiir kararla yazılmaz. Şiir bir birikimin sonucu yığılan bir tümülüstür. Şair hem bunun farkındadır hem hiç değildir. Şiir kendini yazdıran gizli bir süreç, bir yeraltı ırmağıdır. Okumalardan çıkan şiir için de geçerlidir bu. Şiir, şair için her zaman bir sürprizdir.

   (ERDAL ALOVA - Söyleşi: MUSTAFA ERDİKEN / Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!

27 Haziran 2021 Pazar

ÖLMEK DEDİĞİN NEDİR Kİ?







ŞAİR LEYLÂ SOKAĞI

Payıma düşen toprak parçası
Senin de payına düşer
Ayrılık gayrılık yok
Ölüm nefesinde nasıl olsa
Amma henüz vakit erken
Daha gün
Karşı apartımanın balkonunda
Dur bakalım hele
Ben salata satayım
Şair Leylâ Sokağı'nda
Sen gene koş
Bez fabrikasındaki
Tezgâhının başına
Ölüm içimde
Ölüm dışımda
Ölüm talihsiz aşımda
Ölüm kuru başımda
Teselli benim gözyaşımda

RÜŞTÜ ONUR



***



RÜŞTÜ'DEN GELEN MEKTUP

- Oktay Rifat'a -

Önce bütün şairlere selam
Sonra şunu söylemek isterim
Ölüm hiç de güzel değil
Ne sabah var ne akşam

Sokakların ellerinden öperim
Bana yaşamasını öğretmişlerdi
Dost olsun düşman olsun
İnsanlara iyi günler dilerim

Söyle sarı saçlı daktiloya
Ben yokum artık
Vefasız dostlara hatırlat
Kimseye kalmaz o dünya

Nasıl unuturum güzeldi yaşamak
Fakat hakkı varmış Oktay'ın
"Hatıralar da dal istiyor
Kuşlar gibi konacak."


MUZAFFER TAYYİP USLU



***


  Şiirleri de yazgıları gibi açıklanmaz bir biçimde birbirlerine benzeyen bu iki şairi bir arada anmak gerekliliğini duydum. Şiirlerinin birbirine benzerliği açıklanabilir bir bakıma: İçinde bulundukları toplumsal sınıf, eğitimlerinin benzerliği, uzun süre bir arada bulunmanın verdiği karşılıklı etkilenme -etkilenme bile değil bu, birtakım şeyleri birlikte bulma, birlikte düşünme- şiirlerindeki benzerliği açıklamaya yeter. Ama yazgıları...
   İkisi de şair kişiliklerini sağlamca kuramadan ölüp gitmişler. Birinin şiiri rahatça öbürüne mal edilebilir. Yalnız bana göre Muzaffer Tayyip, Rüştü Onur'dan biraz daha yetenekli, daha şair.
   (...)
  Ama Muzaffer Tayyip de, Rüştü Onur da daha çok dünyayı tanımanın, dünyayı tatmanın şaşkınlığı ve sevinci içindedirler. Çok şiir okumuşlardır, okumaktadırlar; sağlam sezgileri vardır, yaşamayı severler. Delikanlılıklarının, şiiri delikanlıca sevmenin bütün tatları ve acemilikleri vardır şiirlerinde. İddiaları yoktur. Şiir okumanın ve dünyayı şiirden sevmenin verdiği rahatlıkla, kendilerini etkileyen her konuyu şiir haline getirirler. Tutsun tutmasın. Şiirleri, bir bakıma, alışılmış ölçüleriyle şiir değil, bir çeşit hatıra defteri niteliğindedir; aslında bütün tatları da buradan gelir.
 Muzaffer Tayyip ve Rüştü Onur'un büyük bahtsızlıkları, erken ölmeleridir. Yaşasalardı... ne olurlardı bir şey söylenemez. (TURGUT UYAR - Bir Şiirden)


***


GÜN SONU KONUŞMASI

Hep yaşadığımı hatırlatıyorum kendime,
Diyorum ki işin acele.
Bir gün ne el kalacak tutmak için
Ne yürümek için bacak.
Ne bulutların seyri
Ne de bir hatıra dünyamızdan;
Çünkü hatıralar kuşlar gibi
Dal ister konacak.
Bir gün yaslanmak istersen pencereye
Diz çökmek istersen nafile
İş işten geçmiş olacak.


OKTAY RİFAT






Merhaba!

14 Haziran 2020 Pazar

BİR GARİP YAHYA KEMAL




RİNDLERİN AKŞAMI

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasından güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.
Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,
Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül.


YAHYA KEMAL BEYATLI


   1949 yılının Ankara'sına, Karpiç lokantasına gidelim, ev sahibi, daha doğrusu davet sahibi Yahya Kemal'dir. Misafirleri ise her zaman eleştirdiği ve pek anlaşamadığı "Garip" şairlerinin çıkardığı Yaprak dergisinin şairleri ve yazarlarıdır. Sofrada Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Sabahattin Eyüboğlu ve Mahmut Dikerdem vardır. 


   Yahya Kemal'in bu davetteki amacı aruz vezniyle yazdığı şiirleri okuyup Yaprak dergisi şairlerini sarıp sarmalayarak yaprak dolması yapıp tek tek yemektir. Hemen bir şiirini okur. Bunun üzerine Oktay Rifat, "Yalancı Dolma" adlı şiirini okur ve sofrada eksik olan dolmayı da tamamlar:

Şu zeytinyağlı dolma
Yemek değil rezalet
Rezalet rezalet rezalet
HÜRRİYET MÜSAVAT ADALET

   Yahya Kemal, şiirin kendisi ile dalga geçilmek için yazıldığını sanarak bozulur, öksürmeye başlar ve sürekli öksürür. Bu öksürüklerin Yahya Kemal'in onlara masadan kalkıp gidin anlamına geldiğini misafirler anlarlar ve kalkarlar. Bu olayı sonradan duyan Metin Eloğlu, "Çilingir Sofrası" şiiri ile Oktay Rifat'ın ellerinden tutar:

Bu zıkkımın yanında,
Arnavut ciğeri ister, bir
Çiroz salatası ister, iki
Cacık ister, üç.

Adalet, müsavat, hürriyet demeye
Sadece yürek ister.


METİN ELOĞLU



***



SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

YAHYA KEMAL BEYATLI


   Ahmet Muhip Dranas 14 Kasım 1950'de Ankara Radyosu'ndan bir şairin ölüm haberini tüm yurda duyurur: ölen şairin adı Orhan Veli Kanık'tır. Şairin cenazesi 17 Kasım 1950'de, Beyazıt Camii'nden kaldırılır. Cenaze, yazar, sanatçı ve arkadaşlarından oluşan kalabalık tarafından Sirkeci'ye kadar taşınır, oradan bir otomobil ile Aşiyan Mezarlığı'na götürülerek defnedilir.Gelin cenazenin birkaç saat öncesine gidelim... Yahya Kemal 17 Kasım 1950 cuma günü öğle namazından bir saat önce tıraş olup giyinirken, yanına gelen Cahit Tanyol'a "İyi ki geldin Tanyol, Orhan'ın cenazesine gidelim" derken de gidip gitmeme konusunda kararsızdır. "Tanyol, bu cenazeye gitmemiz doğru olur mu? Bu gençlerin şiir anlayışı bizimkine muhalif, hatta onun da önemi yok, fakat bunlar çıkardıkları 'Yaprak' adlı gazetede birçok defalar aleyhimde bulundular. Şimdi benim bu cenazeye gitmemi istismar ederler, sömürürler ve bundan bir nevi sığınma manası çıkarabilirler. Belki de gazeteler 'Yahya Kemal de cenazede vardı' diye yazarlar. Ve bu onların şiir anlayışı için reklam olabilir. Şiiri bizim anladığımız gibi düşünenlerin yolunu şaşırtabiliriz. Oysa biliyorsun, ben bunların şiirlerine inanamıyorum. Şiir ne nükte ne de zihin oyunudur. Şiirin tabiatı realitedir. Şiir mücerret kavramlardan kaçar. Descartes, Kant, Hegel zihni spekülasyonda hiçbir şairin yetişemeyeceği mertebeye ulaşmışlardır" der ve gitmez...

Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervasız,
Yürü! Hür maviliğin bittiği son hadde kadar!..

İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

YAHYA KEMAL BEYATLI
(Deniz Türküsü)




Heeey
Ne duruyorsun be, at kendini denize:
Geride bekliyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere...


ORHAN VELİ KANIK
(Hürriyete Doğru)


   Yahya Kemal, Orhan Veli'nin kendi şiir anlayışıyla çok farklı olan bir büyük şairin cenazesinde yaptıkları hakkında en ufak bir bilgiye bile sahip değildir! 28 Aralık 1936 günü Orhan Veli, Beyazıt'ta yürürken dört hamalın Emin Efendi Lokantası'nın önüne üstü örtüsüz bir tabut bıraktıklarını görür. Tabutun etrafında iki elin parmakları kadar insan yoktur. Yaklaşır ve "Cenaze kimin?" diye sorar. "Mehmet Akif Ersoy'un..." yanıtını alınca telaşla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne koşar. Abdülkadir Karahan'ı görür, durumu anlatır. Hemen fakülteden ve üniversiteden yaklaşık dört yüz öğrenci Emin Efendi Lokantası'na koşarlar ve ilk iş lokantadan aldıkları bayrak ile tabutun üzerini örterler, sonra tabutu omuzlarına alıp Beyazıt Camii'ne getirirler. Cenazenin Mehmet Akif Ersoy'un cenazesi olduğu duyulunca kalabalık artar. Cenazeyi yüzlerce kişi yürüyerek Edirnekapı Mezarlığı'na kadar omuzlarında taşır. (FATİN HAZİNEDAR - Balkondan Düşen L)



DÜŞÜNCE

Ülfet belalı şey, fakat uzlet sıkıntılı,
Bilmem nasıl geçirmeliyim son beş on yılı?
İnsanlar anlaşıldı. Cihanın da sırrı yok,
Kalsaydı terkeşimde bugün tek bir altın ok
En tatlı bir hayal için atmazdım ufkuma.
Dalsın yakında gözlerim artık son uykuma!
"Yalnız duyan yaşar" sözü, derler ki, doğrudur
"Yalnız duyan çeker" derim, en doğru söz budur.
Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,
Bakiyse ruh eğer dilemezdim bekâsını.
Hulyası kalmayınca hayatın ne zevki var?
Bitsin, hayırlısıyla, bu beyhûde sonbahar!

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.

YAHYA KEMAL BEYATLI









Merhaba!
  

14 Nisan 2019 Pazar

ŞAİRANE




   Görüşleri gibi delikanlılık günleri de bir arada gelişmiştir. Orhan Veli, Oktay Rifat'ı on üç, Melih Cevdet'i on beş yaşında tanımıştır. Bu onlara başka şiir topluluklarında görülmeyen soydan bir yakınlık, ortak bir söz hazinesi, hatta ortak bir şiirsel sözdizimi kazandırmıştır. Hemen hemen aynı temaları işlemeleri de ayrı. Çıkış günlerindeki büyük dayanışmanın ardında birbirlerine karşı içten, sağlam bir sevginin bulunduğu da kuşkusuzdur. Nitekim Oktay Rifat, mezartaşına şunun yazılmasını ister:

Akşamları parka çıkmaktı
En büyük eğlencesi
Şair Orhan Veli'yi
Melih Cevdet'i severdi hayatında
Ağaçlardan kavağı severdi
Yıldızları da severdi
Ve en rahat
Anasının serdiği döşekte uyurdu
Şimdi burda yatıyor 




ORHAN VELİ & ŞİNASİ & OKTAY RİFAT & MELİH CEVDET 


Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi...
Anlaşılan sonbahar
Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar...
Babası daha ölmemiş Oktay'ın,
Ben bıyıksızım,
Orhan, Süleyman efendiyi tanımamış.

Ama ben hiç böyle mahzun olmadım;
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz.









   Her sanat, kendine göre bir yöntemle gelişir. Ayrıca, bütün sanatlar birbirinin içinden yürürler. Sözgelimi, bir şair, aynı zamanda bir portre çizebilir. Bir romancı romanına şiirsel bir tema koyabilir. Bir şair bir olayı anlatabilir. Ama yine de sanatlar arasında bir ayrım görmeye çalışırsak, şu noktaya gelebiliriz: Söz sanatı olduğu halde romanın birimi de bir olaydır, bir tiptir, bir sorundur. Şiirin birimi sözcüklerdir. Şair sözcüklere dayanarak yazar.
   Sözcük nedir?
   Sözcük aynı zamanda duygudur, düşüncedir, hayatın bütünüdür.
   Şunu demek istiyorum: Şair sözcüklere dayanarak yazar, deyince, "söz salatası yapar" demek değil, bu tanım. Şair sözcüklere, kendi araçlarına dayanarak hayatı, durumu açıklamaktadır.
   Şiirde dil, düzyazıda olduğundan biraz daha başkadır. Düzyazı için, sözgelimi bir romancı için, dil bir araçtır. Bir düşünceyi, bir durumu anlatmak için bir araçtır. Şiirde dil, hem araçtır, hem de ortamdır. Şiirin, bir yerde, gövdesi gibidir. Kuşun kanatlarıyla uçması gibidir. Bir motor gibi değildir. Bunun için, şiirde dilin ayrı bir işlevi ortaya çıkıyor. Şiir dilin kendisi oluyor bir yerde. Dilde çıkan bir yangın oluyor sözgelimi. Bir zekâ yangını, bir duyarlık yangını gibi. Bu bakımdan, şiirde "masa" sözcüğünün, masadan daha çok bir işlevi de olabiliyor. Masadan başka bir şeyi de anlatabiliyor... (CEMAL SÜREYA - Şapkam Dolu Çiçekle)


"Şair yaşadığı kelimelerle kurar şiirini."


CEMAL SÜREYA








Adam yaşama sevinci içinde 
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
Bisiklet sesini çıkrık sesini
Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu
Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
Uykusunu koydu uyanıklığını koydu
Tokluğunu açlığını koydu.

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.


EDİP CANSEVER










Merhaba!



23 Eylül 2018 Pazar

ŞİİR VE AŞK




ÂŞIK MERDİVENİ

Dişli rüzgârlara karşı büyüttüm
Düşman gecenin içinde seni
Bir damlacık aydınlığım
Kalemime kâğıdıma şavkı vuran
Avucumda koruduğum bugüne


OKTAY RİFAT




   Oktay Rifat'ın Âşık Merdiveni kitabı 1958'de yayımlandığında Metin Eloğlu, kendisiyle bir konuşma yapar. Şöyle söyler Oktay Rifat: "Âşık merdiveni bir bitkinin adıdır. Sıra sıra, ince yapraklı, herhangi bir saksı bitkisi. Kim bilir ona bu adı kim takmış? Ayırmış onu şebboydan, papatyadan... Ona bir tat, bir anlam aşılamış. Onu yaşayışımıza karıştırmış. Bitkiyi toprağa ekmek, yeşertmek kadar önemli bir iş bu. Şunu söylemek istiyorum: Bu bitkiye âşık merdiveni adını takan kişi ona sadece şiirce bir ad bulmakla kalmamış, o bitkinin kişiliğini, anlamını da yaratmış. Kısaca diyebiliriz ki gerçekten doğan şiir, bütün yaratıklar gibi boş durmuyor, yaratılır yaratılmaz yaratıcı oluyor."
   Sonra da şunu ekler: "Şiir olmasaydı, yaşama dediğimiz oluşun çarklarından biri eksilirdi. Belki kıyamet kopmazdı ama insanlar sevişemez, öpüşemez, beğenemez, yarınların yeni düzenine şiirli dünyanın hızıyla kavuşamazdı."












Burada yağmur yağıyor ama
Şemsiyeni almadan gel yine de
Özletiyor bu çılgın sağanak seni
Sırılsıklam özletiyor biliyor musun



AHMET TELLİ











Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun



İLHAN BERK











En ağır işçi benim;
Gün yirmi dört saat, seni düşünüyorum.



ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN













Merhaba!











5 Ağustos 2018 Pazar

BİR GARİP ORHAN VELİ




   Orhan Veli ve Oktay Rifat, ilk kitaplarına neden ve niçin Garip adını verdiler? Garip şiir akımının üçüncü şairi Melih Cevdet'e göre Orhan Veli'nin ilk kitabı Vazgeçemediğimdir. Bunun öyküsünü ise Melih Cevdet şöyle anlatacaktır:
  "Bu şiirleri okuyanların dilinden 'amma da garip' sözü hiç düşmüyordu. Sanırım ilk Orhan Veli benimsedi buradaki garip sözcüğünü. Ben ilk askerliğim sırasında apandisiti aldırmak üzere Kasımpaşa Deniz Hastenesi'nde yatıyordum. Bir gün Orhan'la Oktay geldiler. Şiirlerimizin bir kitapta toplanmasını konuştuk. Orhan Veli kitabın kapağında üçümüzün de adının bulunmasını istiyordu. Oktay Rifat ise buna razı değildi, kitabın Orhan Veli tarafından düzenlenmiş bir antoloji olmasını istiyordu. Fikir birliğine varamadığımız için kitap Orhan'ın adıyla yayımlandı. İşte Garip'in kısaca hikâyesi budur." (REFİK DURBAŞ / Şiirin Gizli Tarihi - Cumhuriyet Gazetesi)







KİTABE-İ SENG-İ MEZAR

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını, 
Günahkâr da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi'ye

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanımayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa öldüğünü alacaklılar
Haklarını helâl ederler elbet.
Alacağına gelince,
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.







   Kitabe-i Seng-i Mezar şiirinin ismi dikkat çekicidir. Türkçesi: Mezar Taşı Yazısı... Orhan Veli, Mezar Taşı metaforuyla neyi vurgulamak istemiş olabilir. Eee o zaman biraz Osmanlı mezarlarına bakmakta fayda var. Osmanlı devlet adamlarının statüleri yaşadıkları dönemle sınırlı kalmıyordu. Ölümünden sonra mezarlarında da statüleri devam ediyordu. Mezar taşlarına baktığınızda kiminin sağlığında daha statülü olduğu anlaşılıyordu. Çünkü tarih, büyük adamlarındı! Tek derdi yaşamak ve devlet sahiplerini büyütmek olan halka ise kara kuru bir taş kalıyordu başına dikilmek için. Çünkü onların hikayesi yoktu. Aslında vardı ama anlatmaya gerek yoktu. Orhan Veli işte bu gösterişsiz yaşamları, gösterişli bir biçimle Süleyman Efendi'nin mezar taşına kazıyarak anlattı. Aslında kendilerini hayatın öznesi olarak görmeyen milyonların şiirdeki ifadesiydi Süleyman Efendi. (İSMAİL AFACAN - Evrensel.net)









   Türk şiirine yeni bir heyecan ve ruh getirmek için yola çıkan Orhan Veli ve nesli şiirdeki tutumlarından dolayı alışılmış şiirin esaslarını alaya aldıkları iddiasıyla eleştirileri üzerlerine çekmiş, ne var ki onları tenkit edenler daha sonra onlara hak vermiştir, tıpkı Prof. Dr. Mehmet Kaplan gibi:
  "Yazık oldu Süleyman Efendi'ye mısraını ihtiva eden 'Kitabe-i Seng-i Mezar' isimli şiir berber dükkânları sohbetlerine varıncaya kadar dedikodu konusu olmuştu. Bu bir rezaletti. Hiç böyle şiir olur muydu? Hiç unutmam, bir gün Bab-ı âli yokuşundan aşağı doğru inerken elinde eskimiş çantası, ayağında patlamış ayakkabıları, buruşmuş yüzü zavallı paltosu ile ara sokaklara dalan küçük bir memur gördüm. Birden bire 'Kitabe-i Seng-i Mezar' şiirini hatırladım. Kendi kendime, 'Şairin bahsettiği Süleyman Efendi böyle birisi olmalı' dedim. Ve ona karşı içimde bir merhamet ve şaire karşı bir sevgi hissettim. Daha önce başkalarıyla beraber benim de alay ettiğim şiir, hayatta o zamana kadar benzerlerini çok gördüğüm fakat kendilerine karşı alâka duymadığım insanların çehrelerine adeta bir ışık tutmuş onların boş ve manasız varlıklarını bir muamma haline getirmişti."
   Aslında Orhan Veli, Süleyman Efendi'nin ta kendisidir ve şiiri de onun üstüne başına benzer bir mütevazılıktaydı. Sıradan posta memuru, çeviri atölyesinde alelâde bir çalışan, şiirlerini 'yapraklara' yazan bir garip, İstanbul gazetelerinde iş arayan, mektup atmaya parası olmayan bir yoksuldur Orhan Veli. (ÖZGÜR VİRLAN - Aydınlık Gazetesi)


   










Merhaba!

   


23 Temmuz 2017 Pazar

KUŞLAR VE ŞAİRLER


 
   
   Lokman Hekim'den kaç yıl yaşayacağını kendisinin saptaması istenir. Lokman Hekim de uzun yaşayan kartalın uç uça yaşam süresini düşünerek, yedi kartalın yaşam süresi kadar yaşam diler. Kartalın yaşam süresi 80 yıl kabul edilmiştir. Bu, yedi ile çarpılınca 560 eder ve Lokman Hekim de 560 yıl yaşamıştır.
  "Sevda Sözleri" nin şairi Cemal Süreya da Lokman Hekim'i çok severdi. Ama Lokman gibi, kartalı değil de, dokuz yıl yaşayan kırlangıcı düşünürdü. Kartal misali kırlangıç da düşünülürse yedi kırlangıcın süresi altmış üç yıl eder. Bu sırada "Kehanet 1985" şiirini yazacaktır:

"Lokman şair senin hayatın
Yedi kırlangıcın hayatı kadar
Altısını ardı ardına yaşadın
Bir kırlangıcın daha var."


CEMAL SÜREYA


   Fakat şair, yedinci kırlangıcın hayatını yaşayamadan 59 yaşında aramızdan ayrılacaktı. 
(REFİK DURBAŞ - BirGün Gazetesi)







    
   Meydanlar toplanma yerleridir güvercinlerin. Oktay Rifat, San Marco Meydanı'nda bir güvercinle dost olsa da, onun için yazdığı şiiri kitaplarına almaz. Oysa bu şiir, İkinci Dünya Savaşı'na karşı yazılmış en güzel şiirlerden biridir:

San Marco meydanında dost olduğum güvercin
Bir Alman misillemesinde
 Kurşuna dizilmediyse eğer
Venediğe gider
Ben kuşumu bulurum
Ben kuşumu bilirim
Milyon güvercin içinde


OKTAY RİFAT







GURBET KUŞLARI

"San Marko meydanında dost olduğum güvercin"
ilk seninle tanıdıydım Oktay Rifat'ı
o şiiri uçurduğu gökyüzü şimdi boş
yeni bir gökyüzü kurulmuş şimdi öyle diyorlar
"milyon güvercin içinde" eskisi kayıp Ankara
bizi ne zaman seveceksin eskisi gibi bir daha


HAYDAR ERGÜLEN








Merhaba!

16 Temmuz 2017 Pazar

ÖLÜMSÜZ AĞAÇLAR





WHANGANUİ


   Yeni Zelanda'da Whanganui adlı kasabada yerel insanların kullandığı "ben nehre aitim, nehir de bana" olarak bilinen deyimden esinlenerek harekete geçildikten sonra Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri "canlı varlık" olarak kabul edildi ve nehre hukuki statü verildi.







 ...Dünyanın gerek doğal ve maddi varlıklarının gerekse kültürel ve ruhsal değerlerinin korunması şimdi herkesin ortak istemi...Oysa kapitalizm, küreselleşme düzleminde dünyayı bir bütün olarak tüketim nesnesi, insanı ise tüketimin öznesi olarak tanımlıyor. Böylece insanın varlık nedeni ve oluş biçimi tüketim edimiyle belirleniyor...  
 

SEYYİT NEZİR








"Doğayı ve insan haklarını en vahşice ihlal edenler asla hapse girmez. Çünkü cezaevlerinin anahtarları onlardadır."











Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler


NÂZIM HİKMET


















Merhaba!

5 Şubat 2017 Pazar

EMEĞİNE SAHİP ÇIK




Eli emekli olanın ağzı yemekli olur.



(Resim: İBRAHİM BALABAN)



   Bugün tüketilen ürünlerin büyük bölümü israf edilmektedir. Kapitalizmin teşvik ettiği gösterişçi tüketim, birçok ürünün tükenmeden çöpe atılmasına yol açmaktadır. Üretimin kapitalistlerin kârını artırmak için değil de insanların ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapıldığı bir düzende bugün üretilenden daha az bir üretimle insanların daha iyi bir yaşam sürmesi sağlanabilecektir. Böylece doğanın bize sunduğu kaynaklar da israf edilmemiş olacaktır. (YILDIRIM KOÇ - Aydınlık Gazetesi)







   Zengin daha da zenginleşirken fakir daha da fakirleşerek yaşamaya devam ediyor. İngiliz yardım kuruluşu Oxfam' ın 2016 raporuna göre dünyanın en zengin yüzde 1' lik kesiminin serveti, geri kalan yüzde 99' luk kesimin servetinin toplamına eşit...  Dünyanın en yoksul yüzde 50' sinin nüfusu 2010 ile 2015 yılları arasında 400 milyon artmasına rağmen serveti yüzde 41 oranında azaldı. Dünyanın en zengin 62 kişisinin serveti ise 500 milyar dolardan 176 trilyon dolara yükseldi. Bunun ne anlama geldiğinin özeti ise şu: Dünyada gelir dağılımı eşitsiz ve hiç de adil şekilde dağılmıyor. Yüzde 1' lik o kesim için, devasa servetleri edinmiş o insanlar için çalışıyor, üretiyor, yaşıyor gibiyiz. Sanki onlar servetlerine servet katsın diye bir ömrü dünyanın geri kalanı tüketiyor gibiyiz. (SELİN AVAZYAN - Aydınlık Kitap)












   Ekonomik bağımlılık politik bağımlılığı doğurur. Bir çok endüstri kolları, madenler, ticaret ve kimi zaman tarım işletmeleri yabancıların ve yabancı şirketlerin ellerine düşer. Yabancılar kendi çıkarları açısından yönetirler bu işletmeleri ve her yıl büyük kârlar götürürler kendi ülkelerine. Endüstrinin güçsüzlüğü az gelişmiş toplumun dışarıya işlenmemiş mal gönderen ve dışarıdan işlenmiş mal ve makine alan bir ülke durumuna sokar. Kendi gereksinmesini kendi karşılayamayan toplumda üretim tüketimi bir türlü yakalayamaz. Ticaret ve ödeme dengelerindeki açıklar artar. Bu açıklar gelişmiş ülkelerin yardımıyla kapatılmaya çalışılır. Oysa gelişmiş toplum yardım adı altında gelişmemiş toplumu sömürmeye bakar. Bir kısır döngüdür bu, içinden kolay çıkılmaz.



OKTAY RİFAT
(Bir Kadının Penceresinden)








Bu demir Divriği Dağları'ndan
Ben söktüm ulan ben söktüm
Bu namlu Divriği demirinden
Ben döktüm ulan ben döktüm


HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL











Merhaba!