Karl Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karl Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2023 Pazar

ŞİİRE DAİR-2

 

Şiir seven cana kıymaz, şakıyan kuşları susturmaz, çiçeklerin gülen yüzünü soldurtmaz..

(ARCHIBALD MACLEISH)


"Tutar insana yaşamayı sevdirir."

   Oktay Rifat'ın ünlü sözündeki gibi, "Şiir olmasaydı, yaşama dediğimiz oluşun çarklarından biri eksilirdi. Belki kıyamet kopmazdı ama insanlar sevişemez, öpüşemez, beğenemez, yarınların yeni düzenine şiirli dünyanın hızıyla kavuşamazdı."


***


   Karl Marx söyler: "Kapitalist üretim, düşünceye ilişkin bazı üretim dallarının bütününe, özellikle sanata ve şiire düşmandır." Burada şiirden ayrıca söz edilmiş olması boşuna değil. Gerçekten kapitalist gelişimle dünya şiirinin gelişim süreci arasında bir ters orantı var gibi görünüyor. Hele kapitalizmin "en ileri aşaması" emperyalizm döneminde bunu çok daha açık bir şekilde seçmek mümkün. Şairin önü kapitalist toplumlarda tıkanmıştır; öyle ki en kapitalist toplumda en çok tıkanmıştır. Amerikan şiirini, Alman şiirini, İngiliz şiirini örnek verebiliriz buna. Amerikan romanının yanında Amerikan şiiri, Alman hikâyeciliğinin yanında Alman şiiri, İngiliz eleştirisinin yanında İngiliz şiiri, yakın geçmişteki bazı büyük ustalara karşın, beklenen ölçüde bir gelişim çizgisi çekmek şöyle dursun, uykuya yatmış bulunmaktadır...


CEMAL SÜREYA
(Papirüs'ten Başyazılar / Ağustos 1969 - Cem Yayınevi)



***



   Zaten şiir yazma planlı programlı yapılan bir yazı türü de değil bence. "Her şey birdenbire oldu" der, Orhan Veli. Birden yılların birikimi kaleminizden dökülmeye başlar.
   Bu anneniz olur, sevdiğiniz olur, insanlık olur, kötü yönetim gösteren iktidarlara karşı bir tutum olur. Ama şuna inanırım edebiyatın her türü bir matematiktir. Formül tutmazsa ne problemi çözebilirsiniz ne de dizeleri sıralayabilirsiniz. Bu doğanın getirdiği bilimsel bir gerçektir.

    (IŞIK ÖĞÜTÇÜ - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)



***



   Her şeyden önce şiir kararla yazılmaz. Şiir bir birikimin sonucu yığılan bir tümülüstür. Şair hem bunun farkındadır hem hiç değildir. Şiir kendini yazdıran gizli bir süreç, bir yeraltı ırmağıdır. Okumalardan çıkan şiir için de geçerlidir bu. Şiir, şair için her zaman bir sürprizdir.

   (ERDAL ALOVA - Söyleşi: MUSTAFA ERDİKEN / Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!

5 Ağustos 2023 Cumartesi

REÇETE

 

"Yazar, kuşkusuz yaşayabilmek ve yazabilmek için kazanmalıdır,

ama asla kazanmak için yaşamamalı ve yazmamalıdır."

(KARL MARX)


***


   Her şeyin bir nedeni var. Sizin çabalarınızın zaman zaman başarısız olması, kolaya kaçıp çabuk yazmanızdan. Gazetelere tefrika yetiştirmek, oraya buraya kol salıp her yerden geçim parası sağlamak!.. Bu arada gerçek sanat yapmaya, doğru dürüst yazı yazmaya zaman mı kalır! Demin de dediğim gibi, bir başka neden de şu: Kendinizle çok dolusunuz, yazılarınız çoğunca sizin kişiliğinizin damgasını taşıyor. Böyle olmaz, başka bir dünya var sizden öteye, başka insanlar, memleket var bütünüyle! Memleketinizin insanları var!.. Kocaman bir kentte yaşıyorsunuz. Kabuğunuzu kırıp çıkın dışarı, açık havaya, insanların içine, gerçek kavgaların, sevdaların çatıştığı, ekmek, sevda kavgalarının oluştuğu meydanlara çıkın...

   Biraz yazı yeteneği olan herhangi kişi hayatını konu alıp güzel bir hikâye, roman çıkarabilir. Kolay iş bu... Biraz da ustalığı varsa tamam! İnsanlar meraklıdırlar yaratılıştan. Başkalarının yaşamı üzerine eğilmekten hoşlanırlar... Önemli değil böylesi. Önemli olan, bizim kişisel sorunlarımızdan çok, toplumun, insanlığın sorunudur bana kalırsa. Çağımızı anlayabilmek, onu anlatabilmek, insanlarımızı oldukları gibi yaşadıkları anın içinde duyguları, duygusuzlukları, olumlu olumsuz yanları ile hani denizden yeni çıkmış balıklar vardır ya öyle kıvıl kıvıl canlı yakalayabilmek... Bunu yapabilmek için gereken bir tek şey var, okumak, kendini yetiştirmek... Bu işin yaratıcılarını okuyun, çok okuyun. Balzac, Stendhal, Dostoyevski, daha birçokları, romanın Allahları bunlar. Çevrenizi görmeye, anlamaya çalışın. Çağınızın yazarı olmak için çok ama çok çalışmanız gerekir. Usanmaya gelmez. İyi yazar olmak istiyorsanız yorulacak, yaşamınızdan vereceksiniz. Çaresi yok başka. 


(PERİDE CELAL / Üç Kadın - Remzi Kitabevi)


***


  Yazmak, bir bahçe kurmaktır. Toprağını her gün sulamak, ağacını budamak, aşılamak, çerden çöpten arındırmaktır... Taze yemişler, meyveler yetiştirmektir. Onlara lezzet taşıyabilecek kıvamı verebilmek için gözünüzün elinizin her gün üzerinde olması demektir. Yazmak, sorular sormaktır da. Hayata ve her şeye dair. Buradan yürüyerek kendi olma yolculuğunuza bakarsınız. Kim ve ne olduğunuza, nasıl biri olma hayallerinize...

   Işığa nasıl baktığınıza, suyu nasıl içtiğinize, taşlara nasıl dokunduğunuza, ekmeği nasıl bölüştüğünüze, kiminle uyandığınıza, hangi seslerle yol aldığınıza dönersiniz yüzünüzü yazarak. Yazıyla önce kendinizi eğitirsiniz, sonra okur(unuz)u... Yazmak, yaza yaza öğrenilebilen bir şeydir. Bir formülü, reçetesi yoktur.  


(FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

17 Ekim 2021 Pazar

SANATIN GÖREVİ

 

   Türkiye'nin 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül Darbesiyle çemberine sokulduğu piyasa ilişkileri, kültürel alanı, özellikle edebiyatı metamorfoza uğrattı. Topluma ve insana duyarlı edebiyatın yerini, büyük sermaye yayınevlerinin pazarladığı bestseller edebiyat aldı. Kapitalist zihniyete uygun bireycilik, akıl ve ilerleme düşmanı Postmodernizm, estetik ve ahlaki referansları kaybolmuş bu edebiyatın temel özelliklerini oluşturdu. Yeni kuşaklar, gerçekçi edebiyatın varlığından habersiz bırakıldı. (ATİLLA KÜÇÜKKAYIKÇI - BİRGün Gazetesi)


***


   "Burjuvalaşmış teknik karşısında ezilen, yok olan insanlar benim insanlarım olmuştur. Ben, aydınlık, umut dolu, okuduğum zaman bana yaşama sevinci, kötülüklerle savaşabilme gücü veren romanları seviyorum. Üst yanı fasa fisooooo."


ORHAN KEMAL
(Fotoğraf: ARA GÜLER)



   İlk baskısı 1957 yılında yapılan Kardeş Payı öykü kitabı, 1958 yılında "Sait Faik Hikâye Armağanı" aldı. 19 öyküden oluşan kitapta "Pırıl Pırıl" öyküsünden küçük bir alıntı bize Orhan Kemal'in hayatla kurduğu ilişkiyi çok güzel anlatıyor:

   (...)
  Yaklaşan ev kirasıyla delik pabuçların mosmor sıkıntısı başladı şimdi. Ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Nasıl kurtulmalıyım bu mosmor sıkıntıdan?
   Dar, eğri, çamurlu sokaklardan ağır ağır dönüyorum. Meydanlık. Hâlâ çift kale oynayan küçük futbolcular...
  Yeni bir sokakta, çürümeye terk edilmiş bir kamyon enkazının yanı başındaki küçük öğrenciler dikkatimi çekiyor. Yere diklemesine koyduğu tahta çantasına oturmuş kısa pantolonlu bir öğrencinin etrafına halka olmuş, onu dikkatle dinliyorlar.
  Çocuğun gözünde gözlük, yüzünde bir bilimadamının ağırbaşlı ciddiliği var. "Proton, pozitron, nötron"lardan bahsediyor. Az daha sokuluyorum. "Konferans"ını kesmiyor; atom, proton, nötron, pozitron, maddenin yapısı, atom çekirdeği...
  Elindeki paslı jiletle "atomun nasıl parçalandığını" göstermeye çalışıyor. Dizleri üzerinde bir mermer parçası, mermerin üstünde de jiletin boyuna parçalayıp ufalttığı bir kurşun çubuk!
   Merakım hayranlık derecesine yükseliyor. Adi bir jiletle atomu parçalayıp çekirdeğin içindeki gücün çıkarılmaya çalışılması hiç de komik gelmiyor. Tersine. Sevincimden hüngür hüngür ağlamak, bangır bangır nutuklar çekmek istiyorum.
    O...usuz, p.....nksiz, gamsız, kedersiz, pırıl pırıl yarınlara olan inancım şahlanıyor.
 Mosmor sıkıntının anasını satmışımdır artık. Artık sabun balonları üfleyebilir, kırlarda doludizgin çember çevirebilirim.
   Futbol oynayabilirim be futbol!

   ***

  "Adi bir jiletle atomu parçalayıp çekirdeğin içindeki gücün çıkarılmaya çalışılması"ından hayata, insana ve onun geleceğine tutkuyla inanan bir insandan başka kim böylesine coşku duyabilir? "Aman işte çocuk kafası" deyip de geçmez ve en ağır sorunlarını bile bir anda unutup kıvançla dolabilir?
   İşte Orhan Kemal'in sırrı... (soL Haber)


***


1.
Yıldızların, çivilediğin yerdeler,
Bulutların, eksik olmasınlar,
Hep aynı minval üzere, senden gelip sana giderler.

2.
Güneşin böler günlerimizi
Bir portakal gibi ortasından ikiye
Yarısını kulların yer, yarısını geceler.

3.
Denizlerin senin elinle doldurduğun kasede çalkalanmaktadırlar,
Ne bir damla artmış, ne bir damla eksilmişlerdir.

4.
Dağların bizim ayağımıza çok bol geldi;
Onları bir defa bile giyen olmadı.
Daha dün elinden çıkmış gibi hepsi yepyeni
Şimdilik eskiyen bir şey varsa ömrümüzdür!

(...)

8.
Toprağında hep aynı lezzet,
Hep o kahrolası, o çıldırtıcı, o obur bereket;
Yedi kat yerin dibinde hep aynı muamma, aynı kasvet, aynı hüzün.
Ve hep aynı meyve, aynı dilimler, aynı hediye gündüzün
Başımızın üstünde aynı bulutlar.
Ve hep o külâh gibi kulaklarımıza kadar geçirilen gökyüzün.
Toprakta aynı başak, aynı buğday, aynı taneler
Bize her gün yeni bir beşik, yeni bir ömür
Sana göz bebeklerimi gönderiyorum,
Âdem Babamıza götür
Zahmet olmazsa, onları kafasındaki boşluğa taksın;
Şöyle evire çevire bir baksın
Ve söylesin sana intibalarını.
Bunlar aynı göz bebekleri değil Tanrım!
Toprakta aynı başak, aynı buğday, aynı taneler
Fakat bu gözbebekleri neler gördü,
neler gördü, neler!...


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU


   Dağların bizim ayağımıza çok bol geldi / Onları bir defa bile giyen olmadı / Daha dün elinden çıkmış gibi hepsi yepyeni / Şimdilik eskiyen bir şey varsa ömrümüzdür... Önünde uzanan İskilip'in dağlarını görmeden önce bu dizelerle anlatmıştı dağların içinde uyandırdığı coşkuyu Yaradana Mektuplar'da. İşte burada, İskilip'te yepyeni duruyordu dağlar hâlâ. İnsanlık ise günden güne eskiyordu. Hatta çirkinleşiyordu. Az ötede görünen köy okulunda öğrenciler atmosferde bulunan gaz oranlarını öğrenirken, Auschwitz'te ince ince yapılan ayarlarla gaz odalarında insanlık katliamı yaşanıyordu. Aynı gaz oranlarıyla hepimiz ölüyorduk biraz. İleride "insanlığın kara lekesi" diye anılacağından şüphe götürmez bir çağda yaşamak bize düşmüştü. Salt yaşamak yetmezdi. Dağların yepyeni duracağı fakat bizim ömrümüzün vefa etmeyeceği başka çağlara anlatmak gerekirdi bu kara lekeyi. Elbet bugünlerin resimleri çizilecek, şiirleri yazılacaktı. Nâzım boş yere çekmiyordu ya mahpusluğu. Sanatın görevi de bu değil mi zaten? Nesnel dünyanın özümlenişiyle ortaya çıkan sanatsal yansılar, toplumun pratik etkinliği için bir araç olmadıktan sonra neyleyim ben öyle sanatı... (MÜJGAN TEKİN & VİLDAN TEKİN - Karadut / A7 Kitap)




***


"Sanat, insanın kendine verebileceği en büyük sevinçtir."

KARL MARX







Merhaba!

18 Ağustos 2019 Pazar

ŞİİR ASİDİR, BOYUN EĞMEZ!




   Karl Marx söyler: "Kapitalist üretim, düşünceye ilişkin bazı üretim dallarının bütününe, özellikle sanata ve şiire düşmandır."
    Kapitalizm de toplumsal gelişimin ileri bir aşaması olduğuna göre, belli bir düzeye kadar sanat verimlerini kendince değerlendirecektir:
   Paris'te çıkan Arts dergisinin sahipleri aynı zamanda ordaki büyük resim galerilerinin de sahipleridirler; Arts dergisinin beş on yıllık planları vardır; bu planlar, depoları dolduran tabloların sürüm planlarıyla uyumlu olarak hazırlanmıştır. Diyelim, Arts dergisinde çıkan yazılar genellikle izlenimci okulu tutacaktır bu beş on yıllık süre içinde, daha çok o okulu eleştirecek, onu öncelikli kılacaktır resimsever görünen alıcının (Amerikalı turistin, fabrikatörün, evine mobilya alır gibi tablo alan zengin kişinin) gözünde; çünkü izlenimci nitelikteki tabloları çok önceden depo etmiş bulunmaktadır; şimdi de başka başka nitelikteki resim ürünlerini ucuz ucuz alıp deposuna atmaktadır; yarın depodaki izlenimci tablolar bittikten sonra, bu kez, bu yenileri üne erdirmeye çalışacak, çok kazançlı bir şekilde bunları elden çıkarmanın yollarını arayacaktır.
   Resim, mobilya olarak da kullanılabiliyor; roman vakit öldürmek için de okunabiliyor; şiir ise kendi akışı dışında, yararlanılabilecek bir nitelik taşımayan bir sanat. Asi bir sanat. Bu yüzden, para-mal-para düzenine pek giremiyor, kapitalist üretimin çarkında "başka bir özel planda" görünerek devinemiyor. Kapitalist üretim de kendisine elverişli gelmeyen bu uğraş alanını kovuyor, gerilere itiyor. Yarattığı hayat biçimleri içinde bir yer vermek istemiyor ona...



CEMAL SÜREYA
(Şapkam Dolu Çiçekle)








Kendisi de dahil hayata itirazdır.
Kendisine de karşıdır, itirazına da...
Savaşa karşı, ama kavganın yanında.
Barışa, özgürlüğe, vicdana taraftır.
Yolsuzluk, rüşvet yoktur defterinde.
Var oluşu baş eğmeyi reddinde.
Montaj, dublaj, kumpas bilmez.
Yazıldığı gibi yaşar anadilinde.
Edebiyatın isyankâr edepsizi,
Dünya halklarının ortak sesidir.
Düş ve gerçek, aşk ve kara sevda
Bir de kendisi dışında her şeydir.
Şiir, şiirden başka bir şey değildir.


 REFİK DURBAŞ
(21 Mart 2014 Dünya Şiir Günü Bildirisi)









   "Şiirin neden edebiyatın ana kaynağı sayıldığı kolayca anlaşılıyor: Hile, yalan, kaçamak kaldırmıyor şiir; dikişleri hemen görünüyor; sığındığı dünya görüşü de onu elinden tutmaya yeltenmiyor..."


TOMRİS UYAR









Merhaba!

  

7 Ocak 2018 Pazar

UMUTSUZLUKTAN UMUT DOĞAR




Kendisi çatlamadan 
Toprağı çatlatamaz tohum.
Aşmışım sınırını mutsuzluğun
Ayrımsayamıyorum bile, öyle mutsuzum...
Acısını artık duyamıyorum,
Ki kendim öyle bir acı olmuşum.
Nasıl görmezse göz kendini,
Kendimi arıyor bulamıyorum...


AZİZ NESİN










Hiçbir vakit tam karanlık değil gece.
Kendimde denemişim ben,
kulak ver, dinle.
Her acının sonunda açık bir pencere vardır,
aydınlık bir pencere.
Hayal edilecek bir şey vardır,
yerine getirilecek istek,
doyurulacak açlık,
cömert bir yürek,
uzanmış açık bir el,
canlı canlı bakan gözler vardır.
Bir hayat vardır, hayat,
bölüşülmeye hazır.


PAUL ELUARD
(Türkçesi: A. Kadir)











  

   Nâzım Hikmet, 1949 yılında Orhan Kemal'e bir mektup yazar. Bu mektubunda Orhan Kemal'in yazdığı kitabı ve yazarlığını değerlendirmektedir. Mektupta Nâzım Hikmet genç yazara şöyle der: "Senin bazı hikâyelerin, yalnız kederli değil aynı zamanda ümitsiz... Realite, bizzat tarihi akışıyla realite, ümitsiz değildir, kederli, mahsun, acı, alacakaranlık, korkunç, iğrenç, rezil, kepaze filan falan tarafları vardır, bu tarafları aksettirmekte en ufak bir ihmal, insanlığı tek taraflı, tozpembe bir ışıkla vermek olur ve realiteden uzaklaşılır... Gelişen şey ise ümitsiz değildir, sevinçsiz değildir. Kederli, mahsun, acılı olmak için sebepler mevcuttur, fakat ümitsiz olmak için tek bir sebep mevcut değildir. Aman evladım, kendini bundan sakın, daha acı, daha mahsun ol, fakat sevincin ve ümidin pırıl pırıl parlasın. İşte bu kadar." (Prof. Dr. GAMZE YÜCESAN ÖZDEMİR - BirGün Gazetesi)




   Geçenlerde Karl Marx'ın daha önce rastlamadığım bir söylemini okudum bir makalede. Şöyle diyor:
  " Her şey o kadar umutsuz ki içimde umut yeşeriyor!"
   Umutsuzluğun umudu yeşertmesi Marksist diyalektik düşünceye göre olağan bir süreçtir. Çünkü doğada ve hayatta her gelişme kendi sonunu getirecek karşıtını da yaratıyor. (DENİZ KAVUKÇUOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi) 










Merhaba!

13 Aralık 2015 Pazar

ALIN TERİNİNDİR YARINLAR





İBRAHİM BALABAN





Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;
Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;
Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,
Ayın onbeşi;
Biz olmasak Taşova'nın tütünü, Kütahya'nın çinisi,
Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi
Güzel değildir.

ENVER GÖKÇE








   Karl Marx, Komünist Manifesto'da (1848) geleceği görerek şöyle demişti: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti! Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için ittifak kurdular."
   25 Aralık 1991'de Kremlin'deki kızıl bayrak indirilene kadar dünya burjuvazisi bu hayaletin nefesini ensesinde hissetti. Elbette bu kovalamacanın dünya halkları için olumlu sonuçları da oldu. Bugüne kadar dünya işçi sınıflarının bütün hakları sosyalizm mücadelesi, daha doğrusu dünya burjuvazisinin komünizm korkusu sayesinde kazanılmıştır. Orta sınıflar bu korku sayesinde var olmuşlardır. Komünizm korkusu dünya burjuvazisinin, özellikle 20. asrın ortalarında sosyal demokrasiyi güçlendirmesini sağladı. II. Enternasyonal'in mirasını sırtlayan sosyal demokrasinin burjuvaziyle izdivacı "refah devleti" anlayışını doğurdu. Kârları artırmak, ekonomiyi sürekli büyütmek tehlikeliydi; "toplumsal kalkınma", "refahın tabana yayılması", yanı sıra insanların eğitim, sağlık, güvenlik ihtiyaçlarını kısmen de olsa karşılamak gerekiyordu. Aksi halde "kaos/anarşi" çıkardı; siyasi grevler olur, ipin ucu kaçarsa işçiler silahlanır, maazallah komünizm hayaleti ufukta belirirdi; zira Lenincilik, Maoculuk kapitalist ülkelerde kol geziyor, gençliğin zihnini tutuşturuyordu.
   Sosyalizmin varlığı kapitalizmi ehlileştirmiştir.
   O beğenmediğiniz "Berlin Duvarı" yıkıldıktan sonra dünya burjuvazisinin korkuları sona erdi. Willy Brandt, François Mitterand gibi adamlar sahneden çekilirken, Tony Blair gibi alçakların "üçüncü yol" numaraları nasıl ortaya çıktı sanıyorsunuz? Her şeyin maddi ve siyasi bir temeli vardır.
   Bugünün dünyasında komünizm hayaleti yok. Kapitalizmin vahşi piyasaları milyonları öğütüyor; orta sınıflar yok olmak üzere; meslek sahibi hızla proleterleşiyor; Akademi çürümüş; sosyal hayat sanal alemlere taşınmış, insanlar yüz yüze görüşecek ya da kitap okuyacak yerde internet bağımlısı olmuş. Kapitalizm insanların zihnini ele geçirmiş. Kazanılmış bütün haklar birer birer geri alınıyor. "Sosyal refah, kalkınma" falan hikaye! Şu gelir eşitsizliğine, silahlanma yarışına, paylaşım savaşı iştahına bakın! Güçlü bir uluslararası sosyalist akım olsaydı emperyalizm mazlum milletlere bunca alçaklığı yapabilir miydi?
   Paris komünü iki ay, insanlığın Ekim Devrimi'yle başlayan sosyalizm deneyimi ise aşağı yukarı bir asır sürdü. Fakat tarih devam ediyor. Yine korkacaklar! (YAVUZ ALOGAN-Aydınlık Gazetesi)






Alın terinindir yarın
Yok olup gitmenin telaşında katiller
Durduramaz savaş ortasında yürüyüşü
Saflarda düşenler

SENNUR SEZER










Merhaba!

13 Eylül 2015 Pazar

ÖNCE EKMEKLER BOZULDU




"Kapitalizm, er ya da geç kendi krizini yaratacaktır."


KARL MARX







   Birleşik Amerika, özel teşebbüsün gücüne inanan yalnız kovboyunu; onun hayalperest ve iyimser bireyciliğini; aslında uluslararası sermaye örgütlenmesini rahatlatmak için, çocukluğundan başlayıp, herkese aşılıyordu.
   Bulmacanın çözümü, medyayı - sinema dahil - krema burjuvazi dışındaki kalabalığı avutmak ve oyalamak için, usturuplu kullanabilmekte yatıyordu: Eğer halk, eğitim ve öğretimde, 'akıllı' yöntemlerle 'cahil' bırakılırsa; gözden ve kulaktan alacağı telkinler, onu 'Amerikan Rüyası' na inandıracaktı.




ATTİLA İLHAN







İnsan olmanın suç sayıldığı karanlık ormanda,
Sevenin eli sevilenin elini elyordamıyla arayıp buldu.
Görür dedi, gözün görmediğini ozanın sözü,
Gördü Marx'ın gördüğünü: Önce ekmekler bozuldu.

HÜSEYİN HAYDAR
(Oktay Akbal için)


OKTAY AKBAL








   M'ba, Afrika 'milliyetçisi' piyano siyahı o zenci kız, Montparnasse'daki Dupont'un orta katında oturur, bardağını pembe avcunda  ısıtarak, akşam yemeğinden sonra, bir Calvados içerdi; o zamana kadar, hemen hiç kafa yormadığım, yeni sömürgecilik bahsinde, hayli kitap karıştırmıştı; sık sık derdi ki:
   "...eskiden, toprağı sömürge edinirdi bunlar, Üçüncü Dünya'nın uyanışından sonra, ülkeyi değil pazarı sömürge ediniyorlar! Arada fark çok: ikincisinde sen kendini 'hür' ve 'bağımsız' sanıyorsun: hatta, 'kalkındığına' bile inandırabilirler: Pazar, bütünüyle ona bağımlı olduktan sonra, 'kalkınmışlığın' ne yazar: malı onlar götürüyor!"
   Nüansı, epeyce sonra anlayabildim: pazarı sömürge edinmek, zaten senin bir miktar kalkınmışlığını gerektiriyor; onu, orman ve gıda, turizm ve tekstil gibi hantal endüstrileri sana bırakarak sağlıyorlar; tabir-i meşhuruyla 'bölgenin manavı, kasabı, bakkalı oluyorsun', son zamanlarda, 'tuhafiyecisi' ve 'manifaturacısı'; peki, bunların getirdiği dövizi sana bırakırlar mı, yağma yok, işte o zaman onlar için senin pazarın bir sömürgeye dönüşüyor; çünkü kazandığın dövizleri, onlardan ithal edeceğin mallara yatırıyorsun!
   O 'mallar' neler? Ülkenin gerçek kalkınmasına gerekli 'yatırım malları'mı? Elektronik, petro / kimya, sibernetik ya da uzay teknolojisi üretmek için araç gereç mi? Bekle! Seni, alacağın şeyler için de 'şartlandırıyor', bu maksatla kullandığı en büyük alet, media dediğimiz o yanar-döner dünya: sinema, televizyon, şov ve pop dünyası, hatta renkli ve lüks baskılı dergiler, magazin basını vs. Söylemiştim ya, bizim nesil, coca-cola'yı filmlerde gördü, pizza yemeyi oradan öğrendi; 'araba merakını', 'beyaz perde'den kaptı. Çocukluğumuzda, Henry Ford'un fabrikalarında günde bilmem kaç araba üretildiğini, bizim gazetelerimizde okur, şaşardık, bunları kim alır diye; meğer, bizim çocuklarımız ya da torunlarımız alacakmış! Üstelik, kendi toprağımızda üretildiği için, kendi malımızdır zannederek!
   ABD Ticaret Bakanlığı'nın iki yıl süren büyük bir araştırmadan sonra, Türkiye'yi en çok gelişen 'stratejik pazarlar' arasında saydığını yazmıştım değil mi?




ATTİLA İLHAN
(4 Mart 1998)







"Yabancılarla içli dışlı oldunmu, sana milli politika güttürmezler.
Direnmeye başlarsan, birini musallat edip yenik düşürürler."


KEMAL TAHİR








      MUHAMMED MUSADDIK, İran'da petrolün millileştirilmesini sağlayan başbakandır. Başbakanlık yaptığı süre içinde maaş almadığı gibi başbakanlık kurumunun masraflarını da bizzat üstlenen Musaddık, XX. yüzyıl İran tarihinin en önemli devlet ve siyaset adamlarındandır. Musaddık'ın başbakanlıktaki ilk icraatı petrolün millileştirilmesiyle ilgili kanunu uygulamaya koymak oldu. İngilizler'in tehditlerine boyun eğmeden İran petrollerini elinde tutan Anglo-İranian Oil Company'yi tasfiye ederek İngiliz teknisyenlerini yurt dışına çıkardı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Lahey Adalet Divanı'nda icraatını savunan konuşmalar yaptı; bu başarılarından dolayı Time dergisi tarafından yılın devlet adamı seçildi. 17 Temmuz 1952'de çıkar çevrelerinin baskısı sonucu istifa etmek zorunda kaldı. Milliyetçilerin ve komünist Tudeh Partisi'nin başlattığı isyanlar üzerine 22 Temmuz günü tekrar başbakanlığa getirildi ve Savunma Bakanlığı da onun uhdesine verildi. Musaddık ordudaki muhalif subayları görevinden uzaklaştırdı; Şah da 16 Ağustos 1953'te Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin gizli planlarına uygun olarak onu azlettiğine dair bir kararname yayımladı. Musaddık, halkın desteğiyle bu kararı akamete uğratıp Şah'ı Roma'ya kaçmak zorunda bıraktıysa da sokak gösterilerinin üçüncü günü Amerikan ve İngiliz istihbarat örgütleriyle iş birliği yapan General Fazlullah Zâhidi'nin düzenlediği bir hükümet darbesiyle iktidardan düşürülerek tutuklandı (20 Ağustos 1953); Şah da yeniden İran'a döndü. Yargılanan ve 21 Aralık 1953 tarihinde önce idam cezasına çarptırılan, ardından cezası üç yıl hapse çevrilen Musaddık 5 Mart 1967'de Tahran'da vefat etti ve Ahmedâbâd'daki evinin bahçesinde toprağa verildi.




MUHAMMED MUSADDIK








Bir suda iki balık kavga ediyorsa bilin ki oradan bir süre önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

(Kızılderili atasözü)










Merhaba!