Hüseyin Haydar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüseyin Haydar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2017 Pazar

BİLGE ADAMLAR





"Bilgeliğin yolu bilmekten daha çok dinlemekten geçer. Bu yüzden dünyamızda az bilge çok ukala vardır."










"Karınları tok hatiplerin, konferansçıların, ahlâkçıların teorik sözleri bir para etmez. 
Sefilliğin felsefesini açlıkla kıvrananların, nefesleri kokan ağızlarından dinlemelidir."


HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
(Ben Deli miyim?)








   1942 ile 1948 yılları arasında Köy Enstitüleri'nde saz eğitmeni olarak görev alan Aşık Veysel arkadaşı Aşık Küçük Veysel ile köylerine dönme isteklerini İsmail Hakkı Tonguç ve Sabahattin Eyüboğlu'na açarlar. Onlar da "Varın gidin köyünüze, yakınlarınızla koklaşın, özlem giderin" derler.
   Köylerine dönmek için hazırlıklarını yaparlar ve Ankara Garı'nın yolunu tutarlar...Sabahattin Eyüboğlu ve Mehmet Başaran, Ankara Tren Garı'na gelirler. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel Erkılıç'ı trende bütün kompartımanlarda aralar, bir türlü bulamazlar. Tren kalkmış, Eyüboğlu ve Başaran arkadaşlarını bulamamışlar, vedalaşamamışlardır. Trenin son bölümünde işçilerin, köylülerin bulunduğu bölümün kapısı sonuna kadar açıktır. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel onların ortasına oturmuş, saz çalıp türkü söylemektedirler...
   Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Başaran'a dönerek şöyle der: "Biz Veysel'i iyi tanımamışız, onu yanlış yerde aramışız, o ait olduğu yerde." (KADİM ÜLKER - Aydınlık Gazetesi Köy Enstitüleri Eki)


Resim: ORHAN PEKER








   "Halk yığınlarının dertleri ve meseleleri, türküleri, maceraları, Fikret'in ağzında, kaleminde, fotoğraflarında ve fırçasında öyle bir renklilikle biçimlenir ki, Fikret'in sanatını değil, Fikret'in sanatında onları seyredersiniz." (ÇETİN ALTAN)


Fotoğraf: FİKRET OTYAM









Canlar canını bulan, canını yağma veren,
Balbal taşı gibi Akdeniz'i bekleyen,
Gökyüzünü tuval yapmış, yeryüzü palet,
Kurtarıyor sürek avından sürmelileri Fikret.
Peki, bu sen yeli, nasıl esiyor benden içeri?

HÜSEYİN HAYDAR









FİKRET OTYAM










Merhaba!

7 Ağustos 2016 Pazar

İLHAMİ BEKİR'İN ŞİİRLERİ




Kara bir dam altı,
çok şey istemiyorum,
ta kenar mahallelerde
kara bir dam altı...
Görmesin zararı yok
göğü caddeyi denizleri.
Bir ev ki her karışında parmak izleri,
bir ev ki
kapısı kalın tokmakla çalınır.
masamda isli bir lamba yansın,
masamda, açık kapalı kitaplarım tozlansın.
 siz bana odaların birinde
eski bir şilte serin
buna baş konur diye
patiska kılıflı bir yastık verin.
Hele sonra,
hele sonra,
benimki şöyle uzansın yanımda.
Ben onun nefeslerini duyayım canımda.
24 saat, 360 gün, 50 sene.
Ama benimki olsun o
benimki olsun o
benimki.
Başka  şey istemem...

İLHAMİ BEKİR TEZ 







   Mutsuz çocukluk döneminden, kendi deyimiyle Öksüzler Yurdu, daha sonraları otel odalarında çile çekerek yaşamını sürdüren İlhami Bekir için "Ev" sözcüğü ne kadar kutsaldı ve özlem duyduğu bir sözcüktü bilmiyorum.
   Haftanın belirli günlerinde babam (Behzat Ay), İlhami Bekir'i otel odasından alıp, evimize getirirdi. Akşam yemeğimizi Cemal Süreya'nın "Afrika Aslanı" olarak nitelediği İlhami Bekir'le birlikte yerdik.
   Hep hüzünlü bakışları, çekingen bir yapısı vardı. Sanırım iki kızı vardı. Ve onlarla küs bir hayat sürdürmüştü. Bu nedenle kız çocuklarına hep özlem duymuştu. O yıllar ilkokula giden bir kız çocuğuydum. İlhami Bekir, bize her gelişinde benimle sohbet eder, hüzünlü gözleriyle bana bakarak, "Benim kızlar ne yapıyor acaba, iyiler mi, hastalar mı?" derdi.
   Gözlerinden gözyaşları yerine, hüzün akan şair-yazardı o! (AYDAN AY-Gerçek Edebiyat)





   TUNCA ARSLAN(Aydınlık Gazetesi):

   Ali Özgentürk'ün "At" (1981) filmini seyretmiş olanlardan anımsayanlar vardır mutlaka... Oğlu Ferhat'la birlikte köyünden kalkıp İstanbul'a gelen; daha iyi bir yaşamın, oğlu için bir okulun peşindeki gariban Hüseyin'in trajik öyküsü anlatılır filmde. Baba-oğul, Haydarpaşa'da trenden inip kendilerine yardımcı olacak köylülerini bulmak için vapurla karşıya geçmektedirler. Denize, İstanbul'a bakarlar uzun uzun. O sırada yorgun görünümlü, üzerinde eski bir ceket ve elinde bazı kitaplar bulunan, yaşlı bir adam şiir okumaya başlar yolculara hitaben.
   Şiir bitince, "İlhami Bekir'in şiirleri...Hediyesi çok ucuz. Ucuz..."der yorgun bir sesle.
   Türk şiirinin önemli adlarından, çileli bir yaşam sürmüş olan İlhami Bekir Tez'dir görüntüdeki adam. Gerçekten de o yıllarda vapurlarda şiir kitaplarını satmaya çalışarak ayakta durmaya çalışmaktadır. Satacak başka şeyi yoktur çünkü. Okuduğu, "Unuttum" şiirinden bir bölümdür:


İstemem toprağa gömüldüğümü,
Yakın beni ve savurun külümü,
Baharda badem ağaçlarının üstüne,
Ben yine döneceğim yeryüzüne!


   "Ölüm düşüncesi bana acı vermiyor. Hakaretten korkarım ben. Bütün isteğim öldükten sonra aleyhime bir şey söylemesinler. Ne söyleyeceklerse şimdi yaşarken söylesinler ki ben cevabını verebileyim."

 

İLHAMİ BEKİR TEZ


   Tunca Arslan'nın deyişiyle "Ardından aleyhinde tek bir söz bile edilmemiş olan sosyalist şair", "Unuttum" şiirinin son dörtlüğündeki gibi bir mart sonu, bademler çiçeğe dururken hayata elveda dedi. 
   Zincirlikuyu'da bedeni toprağa kavuşurken şair Hüseyin Haydar, bir demet badem çiçeğini yüreğinin üzerine bırakırken okumuştu son dörtlüğü.

   Tarih 29 Mart 1984 idi...O günden beri bir badem ağacı çiçeklerini sermekte mezarı üzerine...(REFİK DURBAŞ-BirGün Gazetesi)




Merhaba!

13 Eylül 2015 Pazar

ÖNCE EKMEKLER BOZULDU




"Kapitalizm, er ya da geç kendi krizini yaratacaktır."


KARL MARX







   Birleşik Amerika, özel teşebbüsün gücüne inanan yalnız kovboyunu; onun hayalperest ve iyimser bireyciliğini; aslında uluslararası sermaye örgütlenmesini rahatlatmak için, çocukluğundan başlayıp, herkese aşılıyordu.
   Bulmacanın çözümü, medyayı - sinema dahil - krema burjuvazi dışındaki kalabalığı avutmak ve oyalamak için, usturuplu kullanabilmekte yatıyordu: Eğer halk, eğitim ve öğretimde, 'akıllı' yöntemlerle 'cahil' bırakılırsa; gözden ve kulaktan alacağı telkinler, onu 'Amerikan Rüyası' na inandıracaktı.




ATTİLA İLHAN







İnsan olmanın suç sayıldığı karanlık ormanda,
Sevenin eli sevilenin elini elyordamıyla arayıp buldu.
Görür dedi, gözün görmediğini ozanın sözü,
Gördü Marx'ın gördüğünü: Önce ekmekler bozuldu.

HÜSEYİN HAYDAR
(Oktay Akbal için)


OKTAY AKBAL








   M'ba, Afrika 'milliyetçisi' piyano siyahı o zenci kız, Montparnasse'daki Dupont'un orta katında oturur, bardağını pembe avcunda  ısıtarak, akşam yemeğinden sonra, bir Calvados içerdi; o zamana kadar, hemen hiç kafa yormadığım, yeni sömürgecilik bahsinde, hayli kitap karıştırmıştı; sık sık derdi ki:
   "...eskiden, toprağı sömürge edinirdi bunlar, Üçüncü Dünya'nın uyanışından sonra, ülkeyi değil pazarı sömürge ediniyorlar! Arada fark çok: ikincisinde sen kendini 'hür' ve 'bağımsız' sanıyorsun: hatta, 'kalkındığına' bile inandırabilirler: Pazar, bütünüyle ona bağımlı olduktan sonra, 'kalkınmışlığın' ne yazar: malı onlar götürüyor!"
   Nüansı, epeyce sonra anlayabildim: pazarı sömürge edinmek, zaten senin bir miktar kalkınmışlığını gerektiriyor; onu, orman ve gıda, turizm ve tekstil gibi hantal endüstrileri sana bırakarak sağlıyorlar; tabir-i meşhuruyla 'bölgenin manavı, kasabı, bakkalı oluyorsun', son zamanlarda, 'tuhafiyecisi' ve 'manifaturacısı'; peki, bunların getirdiği dövizi sana bırakırlar mı, yağma yok, işte o zaman onlar için senin pazarın bir sömürgeye dönüşüyor; çünkü kazandığın dövizleri, onlardan ithal edeceğin mallara yatırıyorsun!
   O 'mallar' neler? Ülkenin gerçek kalkınmasına gerekli 'yatırım malları'mı? Elektronik, petro / kimya, sibernetik ya da uzay teknolojisi üretmek için araç gereç mi? Bekle! Seni, alacağın şeyler için de 'şartlandırıyor', bu maksatla kullandığı en büyük alet, media dediğimiz o yanar-döner dünya: sinema, televizyon, şov ve pop dünyası, hatta renkli ve lüks baskılı dergiler, magazin basını vs. Söylemiştim ya, bizim nesil, coca-cola'yı filmlerde gördü, pizza yemeyi oradan öğrendi; 'araba merakını', 'beyaz perde'den kaptı. Çocukluğumuzda, Henry Ford'un fabrikalarında günde bilmem kaç araba üretildiğini, bizim gazetelerimizde okur, şaşardık, bunları kim alır diye; meğer, bizim çocuklarımız ya da torunlarımız alacakmış! Üstelik, kendi toprağımızda üretildiği için, kendi malımızdır zannederek!
   ABD Ticaret Bakanlığı'nın iki yıl süren büyük bir araştırmadan sonra, Türkiye'yi en çok gelişen 'stratejik pazarlar' arasında saydığını yazmıştım değil mi?




ATTİLA İLHAN
(4 Mart 1998)







"Yabancılarla içli dışlı oldunmu, sana milli politika güttürmezler.
Direnmeye başlarsan, birini musallat edip yenik düşürürler."


KEMAL TAHİR








      MUHAMMED MUSADDIK, İran'da petrolün millileştirilmesini sağlayan başbakandır. Başbakanlık yaptığı süre içinde maaş almadığı gibi başbakanlık kurumunun masraflarını da bizzat üstlenen Musaddık, XX. yüzyıl İran tarihinin en önemli devlet ve siyaset adamlarındandır. Musaddık'ın başbakanlıktaki ilk icraatı petrolün millileştirilmesiyle ilgili kanunu uygulamaya koymak oldu. İngilizler'in tehditlerine boyun eğmeden İran petrollerini elinde tutan Anglo-İranian Oil Company'yi tasfiye ederek İngiliz teknisyenlerini yurt dışına çıkardı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ile Lahey Adalet Divanı'nda icraatını savunan konuşmalar yaptı; bu başarılarından dolayı Time dergisi tarafından yılın devlet adamı seçildi. 17 Temmuz 1952'de çıkar çevrelerinin baskısı sonucu istifa etmek zorunda kaldı. Milliyetçilerin ve komünist Tudeh Partisi'nin başlattığı isyanlar üzerine 22 Temmuz günü tekrar başbakanlığa getirildi ve Savunma Bakanlığı da onun uhdesine verildi. Musaddık ordudaki muhalif subayları görevinden uzaklaştırdı; Şah da 16 Ağustos 1953'te Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin gizli planlarına uygun olarak onu azlettiğine dair bir kararname yayımladı. Musaddık, halkın desteğiyle bu kararı akamete uğratıp Şah'ı Roma'ya kaçmak zorunda bıraktıysa da sokak gösterilerinin üçüncü günü Amerikan ve İngiliz istihbarat örgütleriyle iş birliği yapan General Fazlullah Zâhidi'nin düzenlediği bir hükümet darbesiyle iktidardan düşürülerek tutuklandı (20 Ağustos 1953); Şah da yeniden İran'a döndü. Yargılanan ve 21 Aralık 1953 tarihinde önce idam cezasına çarptırılan, ardından cezası üç yıl hapse çevrilen Musaddık 5 Mart 1967'de Tahran'da vefat etti ve Ahmedâbâd'daki evinin bahçesinde toprağa verildi.




MUHAMMED MUSADDIK








Bir suda iki balık kavga ediyorsa bilin ki oradan bir süre önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

(Kızılderili atasözü)










Merhaba!