Aşık Veysel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşık Veysel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2026 Pazar

TOPLUMSAL ADALETSİZLİK: BALA TUZ KATMAK !

 


Çağımıza uymak zorundayız palavrasına da hiç mi hiç inanmıyorum.

Eğer yaşadığım çağın en yüce ideali köşeyi dönmekse;
eğer yaşadığım çağ toplumsal adaletsizlik üstüne kuruluysa;
eğer yaşadığım çağ inandığım her şeyi yadsıyorsa;
eğer yaşadığım çağa bayağılık ve çirkinlik egemense;
ben böyle bir çağa neden ayak uydurmak zorunda kalayım?

Tam tersine başkaldırırım, direnirim böyle bir çağa karşı.

(MİNA URGAN - Bir Dinozorun Anıları)


***


Kimi yaya kimi atlı
Kimi uçar çift kanatlı
Dünya şirin baldan tatlı
Eyvah balı tuza katmış


AŞIK VEYSEL


***

"17-18 yaşlarımda bende sol düşünce belirmeye başlamıştı. Sanatım onunla tay gitti, yani paralel. Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine: Halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım."


(...) Uyumuş uyanmamış, şu vatan üstünde bizimle birlikte yaşayan, kardeşlerimiz dediğimiz insanları düşünüyorum. Bir lokmaya muhtaç eylediğimiz, elinde avucunda ne varsa aldığımız, derisine kadar, Avrupalı, Amerikalı kapitalistle bir olup soyduğumuz, sömürdüğümüz, iliklerine kadar sömürdüğümüz insanları düşünüyorum. Ve insanlığımdan utanıyorum. Vatan, diyorlar, bir kulağımdan girip bir kulağımdan çıkıyor. Millet, diyorlar, yaaa, millet ha... Bu yoksul, bu yaralı toprak üstünde... Ve Türkiye'de oturan burjuvalar... Konuşuyorlar, gülüşüyorlar, yiyorlar, içiyorlar, milyonları milyonların üstüne koyuyorlar. Şu yaralı toprakta, yoksulu daha yoksul, açı daha aç, hastayı daha hasta, perişanı daha perişan ederek peri padişahı hayatı yaşıyorlar. Bir de millet var. Yüzyılların onurlu bir milleti. İşte onun onuruyla oynuyorlar. Peri padişahı hayatları sürüp gitsin diye dünya önünde onun onurunu beş paralık ediyorlar.
(...)
Şöyle düşünüyorum da yoksullar, perişan olmuş, bitmiş, ezilmiş halkımız. Ve bir harabe ülke. Beri yanda da sofrasında kuş sütü bile olan, peri padişahı hayatı yaşayan bir azınlık geliyor aklıma. Sonra kahroluyorum, utanıyorum. Sonra sonra, bu memleketi sevenlerin hepsi, hepsi Çanakkale'de mi, Dumlupınar'da mı kaldı diyorum. (1. 8. 1967)

(YAŞAR KEMAL - Baldaki Tuz)


***


"Bir toprağın talihli olabilmesi için bereketli topraklar, hava, su, deniz, güneş;
böyle topraklar üzerinde insanların talihli olabilmesi içinse özgürlük, eşitlik, adalet gerekir."

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)







Merhaba!

7 Temmuz 2019 Pazar

AHMED ARİF: "DOSTUNA YARASINI GÖSTERİR GİBİ"





 Siesta 
(VINCENT VAN GOGH)




   Hollanda'ya gittiğimde orada Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda'daki coğrafyanın yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini arttırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.
   Aynı şekilde, Erzurum toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Âşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, bir yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış çılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif'in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan türünde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arif'i okurken.
   Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
   Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.

   "Dostuna yarasını gösterir gibi."  

   Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalnayak ve ayakları yanarak. 
   (CEMAL SÜREYA, Papirüs - 1969)




Çarpmış,
Paramparça etmiş,
Kara sütü, kara sevdayla seni...
Ve kara memelerinde dişlerin âsi,
Karadır, upuzun yattığın gece,
Felek, âh ettirir, boynun kıl - ince...
Cihanlar, çocuklar, kuşlar içinde
Sızlar bir yerlerin
Adsız ve kayıp
Sızlar, usul - usul, dargın,
Ve kan tadında bir konca,
Damıtır kendini mısralarınca...

De be aslan karam,
De yiğit karam,
Hangi kalemin yazısı,
Zorlu yazısı,
Belanda?

Anadan doğma nişan mı,
Sütlü barut damgası mı,
Bir gece parçası mı kaburgandaki?
Kız kâkülü, ne hal eylermiş teni,
Ellerin, deli hoyrat,
Ellerin, susuz, yangın,
Ellerin ooooy alarga...

De be aslan karam,
De yiğit karam
 Hangi güzelin diş yeri,
Mavi diş yeri,
Sevdanda?

Vurmuş,
Demirlerin çapraz gölgesi,
Alnın galip ve serin.
Künyen çizileli kaç yıldız uçtu,
Kaç ayva sarardı, kaç kız sevişti,
Gelmemiş, kimselerin...

De be aslan karam,
De yiğit karam,
Hangi zehirin meltemi,
Saran meltemi,
Hülyanda?

Hakikatlı dostun muydu,
Can koyduğun ustan mıydı,
Bir uyumaz hasmın mıydı,
"Ooooof" de bunlar olsun muydu?

De be aslan karam,
De yiğit karam,
Hangi kahpenin hançeri,
Saklı hançeri,
Yaranda?







   Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. "Daha deniz görmemiş" çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. (CEMAL SÜREYA, Papirüs - 1969)





Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?

Ruhum...
Mısrâ çekiyorum, haberin olsun.
Çarşıların en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o ölüm namussuzu...
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği...
Ağlıyor yeşil.











Merhaba!


28 Ekim 2018 Pazar

ŞAMAN ŞAİR






   Şiirin daha çok insan olmak için gerekliliği fikrine Osman Konuk'ta da rastladım. Çok eski arkadaşım, çok sevdiğim bir şair. Bu fikri paylaştığımıza da sevindim, gerçi daha çok insan olmayı kim istemez ki! Daha çok insan olmak, bugün var olan insan anlamında değil elbette, asıl olarak "insan olmak", "insan" dediğimiz bedenin mayasının tutması, adaletten merhamete, eşitlikten özgürlüğe, barışa ve diğerkâm olmaya kadar, insanı insan yapacağına inandığım değerlere hem bir ruh hem de eylem olarak ulaşmak. Şiiri yalnızca bir metin olarak görmüyorum, bu edebiyat için geçerli olabilir ama "Biz üzüm yaratılmadan önce sarhoştuk" sözünün doluluğu ve doğruluğu gibi şiir de yazıdan ve edebiyattan öncedir, insandan da öncedir, doğayla ikizdir. Bu nedenle de hem tabii hem hayatidir. Şairi de Şamanın devamı, elçisi, torunu, soyu olarak gördüğüm için onun insanı doğaya yaklaştırması, yakınlaştırması göreviyle, yitirdiği benliğine geri dönmesi, kavuşması için yardımcı olduğunu düşünüyorum, hatta buna inanıyorum.



HAYDAR ERGÜLEN
(Söyleşi: GÖKHAN BAKAR - Cumhuriyet Kitap)











Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır

Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sâdık yârim kara topraktır

Âdem'den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yedirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sâdık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sâdık yârim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sâdık yârim kara topraktır

.......
.......

Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır



Fotoğraf: ERGUN ÇAĞATAY


   Gönül gözü açık olan ve doğayı, insanı tasvir ederken görenden daha iyi sözler kullanan Aşık Veysel, köyünde bir tek meyve ağacı olmadığı halde Sivrialan'da ilk bahçeyi kendisi yapar. Elma, kiraz, kayısı... Kardeşleriyle beraber ilk bahçeyi yapmaya başladığında köylüler "Atalarımız bunca yıl böyle bir iş yapmamışlar şu kör adam onlardan daha mı iyi bilecek ki böyle bir işe girişti" der. Birkaç yıl sonra ağaçlar meyve verir ve aynı köylüler söylediklerinden utanarak "O kör değilmiş meğer! Kör olan bizmişiz!" derler. (BURÇAK ÖKSÜZ DOĞAN - Marmara Life)












Merhaba!



6 Ağustos 2017 Pazar

BİLGE ADAMLAR





"Bilgeliğin yolu bilmekten daha çok dinlemekten geçer. Bu yüzden dünyamızda az bilge çok ukala vardır."










"Karınları tok hatiplerin, konferansçıların, ahlâkçıların teorik sözleri bir para etmez. 
Sefilliğin felsefesini açlıkla kıvrananların, nefesleri kokan ağızlarından dinlemelidir."


HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
(Ben Deli miyim?)








   1942 ile 1948 yılları arasında Köy Enstitüleri'nde saz eğitmeni olarak görev alan Aşık Veysel arkadaşı Aşık Küçük Veysel ile köylerine dönme isteklerini İsmail Hakkı Tonguç ve Sabahattin Eyüboğlu'na açarlar. Onlar da "Varın gidin köyünüze, yakınlarınızla koklaşın, özlem giderin" derler.
   Köylerine dönmek için hazırlıklarını yaparlar ve Ankara Garı'nın yolunu tutarlar...Sabahattin Eyüboğlu ve Mehmet Başaran, Ankara Tren Garı'na gelirler. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel Erkılıç'ı trende bütün kompartımanlarda aralar, bir türlü bulamazlar. Tren kalkmış, Eyüboğlu ve Başaran arkadaşlarını bulamamışlar, vedalaşamamışlardır. Trenin son bölümünde işçilerin, köylülerin bulunduğu bölümün kapısı sonuna kadar açıktır. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel onların ortasına oturmuş, saz çalıp türkü söylemektedirler...
   Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Başaran'a dönerek şöyle der: "Biz Veysel'i iyi tanımamışız, onu yanlış yerde aramışız, o ait olduğu yerde." (KADİM ÜLKER - Aydınlık Gazetesi Köy Enstitüleri Eki)


Resim: ORHAN PEKER








   "Halk yığınlarının dertleri ve meseleleri, türküleri, maceraları, Fikret'in ağzında, kaleminde, fotoğraflarında ve fırçasında öyle bir renklilikle biçimlenir ki, Fikret'in sanatını değil, Fikret'in sanatında onları seyredersiniz." (ÇETİN ALTAN)


Fotoğraf: FİKRET OTYAM









Canlar canını bulan, canını yağma veren,
Balbal taşı gibi Akdeniz'i bekleyen,
Gökyüzünü tuval yapmış, yeryüzü palet,
Kurtarıyor sürek avından sürmelileri Fikret.
Peki, bu sen yeli, nasıl esiyor benden içeri?

HÜSEYİN HAYDAR









FİKRET OTYAM










Merhaba!

6 Kasım 2016 Pazar

GÜLMESİNİ BİLENLER




   Lütfi Akad, "Işıkla Karanlık Arasında" isimli kitabının bir yerinde hayatının en büyük dersini nasıl aldığını anlatır. Yıl 1946. Şakir Sırmalı "Domaniç Yolcusu" isimli filmini çekecek. Lütfi Akad'ın görevi bir çeşit uygulayıcı yapımcılık. Adapazarı'na gitmeden önce bazı siparişler vermek üzere birileriyle buluşacak. Randevu öncesi kötü gözüken ayakkabılarını boyatmak ister. Taksim Sahnesi'nin önüne sıralanmış boyacılardan birine gider ve sandığa ayakkabısını koyarak. "Çabuk" der, "Acelem var, şişir gitsin!"
   Boyacı eliyle arkadaki boyacıyı işaret eder:
  "Arkadaki arkadaşa geç beyim."
  "Neden, ne oldu ki?"
  "Ben ayakkabı boyarım beyim, bu benim işim. Şişirme istiyorsan arkaya geç!"
   Lütfi Akad. "Hayatımın dersini alıyordum o anda" der ve ayağını çekmeden:
  "Buyur, bildiğin gibi boya, hakkını ver" der...(ERCAN KESAL- BirGün Gazetesi)


ÖMER LÜTFİ AKAD






   Rıfat Ilgaz, oturduğu kahvehaneden Babıâli yokuşunu seyre dalar bir akşamüstü. Hayaller kurduğu esnada, kolkola girmiş iki kişinin ağır aksak hareketlerle, tramvaya yetişmekte olduğunu fark eder. Birbirlerine tutunarak yürümeye çalışanlar, Âşık Veysel ve Yaşar Kemal'dir. Ilgaz neden sonra tanır... Bir tebessümle bakar gidenlerin ardından. "Yarabbim" der "İki adama bir gözü anca vermişsin..." (ERK ACARER- BirGün Gazetesi)


AŞIK VEYSEL
VE
YAŞAR KEMAL



                  




   Vedat Türkali, "Öldüğüm zaman benden hem şair hem de Bir Gün Tek Başına'nın yazarı olarak söz edecekler, canım sıkılıyor buna" dediğinde şaşırmıştım doğrusu. On yıldan fazla zaman geçirdiği Londra'da benim de neredeyse hiç çıkmadığım Finsbury Avenue'daki o evde sohbet ettiğimiz bir akşam böyle demişti. "Neden" diye sormama gerek kalmadan açıklayıverdi: "Şiir yazdım, doğru. Ama benim şiirimize en büyük katkım, zamanında şiir yazmayı bırakmam olmuştur." (MUSTAFA K. ERDEMOL- BirGün Gazetesi)


VEDAT TÜRKALİ






Gülmek kutsaldır. 
Babam Nazizm gelmeden önce her şeyi anlamıştı; 
"Gülmek nedir bilmeyen bir toplum, tehlikeli olmaya başlar" derdi.


DARİO FO









Merhaba!

27 Mart 2016 Pazar

SEVDAYA DAİR




  Fuzuli'ye sormuşlar, en güzel şey nedir diye. Sevmek demiş.
Ya sonra demişler; sevilmek demiş.
Neden önce sevmek demişler.
Fuzuli demiş ki;
İnsan sevdiğinden emindir ama sevildiğinden hiç bir zaman emin değildir...






   Anadolu'nun orta vilayetlerinden bir köyde, yavaş yavaş güneş batmaya, hava kararmaya başlar. Karanlık iyice çöker köyün üzerine. Evlerden birinde bir kadın ve adam yatma hazırlığı yapmaktadır.Erken yatıp yarın sabaha, güneş ışığına erken uyanılacaktır. Adam üzerini değiştirir, yatağa yönelir. Evin penceresinden; karanlık bahçeye vuran ışıkta ağaçların arasında bir gölge belirir. Kadın pencereden dışarı bakar ve gülümser. Kadının sevgilisi bahçededir... Tam sözleştikleri gibi, sözleştikleri saatte ve yerde adam onu beklemektedir.
   Kadın kocasının uyumasından emin olunca, sessizce yataktan kalkar, üstünü giyer ve pencereden aşağıya atlar. Başka bir adam için, kadın kocasını terk eder. Koşarlar iki sevgili... Kaçıyorlar. Tarlaları, ovaları aşarlar... Anadolu'da bir köy nasıl koşmasınlar ki. Arkalarından onları kovalayacak onca şey vardır. Namus belası, töre cinayetleri, yoksulluk, cefa, korku. Arkalarında bunlar varken nasıl durabilirler. Köyden uzaklaştıklarına iyice emin olunca soluklanmak için dururlar. Kadın duraksamayı fırsat bilip nefes nefese der ki:
   'Evden çıktığımdan beri, ayakkabımın içinde bir şey var beni rahatsız ediyor.'
   Çıkarıp bakar ki...ayakkabısının içinde bir tomar para!!! Kocası her şeyin farkında. Biliyor ki gidecek.
   'Beni terk edecek ama bunca yıl çorbasını içtim, çamaşırlarımı yıkadı, ütüledi. Bana emeği geçti.'
   Yaban elde muhtaç olmasın diye!!! O yoksul köylü; bütün parasını; başka bir adam için kendisini terk eden karısının, giderek kendinden uzaklaşan adımlarını attığı ayakkabısının içine koydu. O güzel insanı, o onurlu davranışı sergileyen, o terk edilen adamı hepiniz tanıyorsunuz... Çünkü O; bir dizesinde bize yürekten seslendiği gibi uzun ince bir yoldaydı ve gidiyordu gündüz gece...
  Evet o kişi Aşık Veysel'di...


SUNAY AKIN
(Bir Çift Ayakkabı)




Güzelliğin on para etmez,
Bu bendeki aşk olmasa.

AŞIK VEYSEL










Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zeka ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.
Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.
Sersem sersem bakınıp durma bir yol seç.

ÖZDEMİR ASAF










Merhaba!

31 Ocak 2016 Pazar

BU KALP SENİ UNUTUR MU?


"Kimi ölümlerle dünyadan bir kişi eksilmez; yaşamın renkleri solar."

TANJU CILIZOĞLU





   Yaz aylarında Bodrum'daki teknesinde yaşardı...
   
   
   Günün birinde teknesine atlamış, Mikis Theodorakis'in adasına yanaşmış. Söylediğine göre, accaip zenginmiş bu Mikis (baksana, adası var, diğer yandan da komünist partisi milletvekili).
  "Ben balıkçıyım, fırtına beni bu tarafa sürükledi" demiş. Mikis de onu konuk etmiş üç gün boyunca saray yavrusu evinde. Kış ya da sonbahar olmalı, şömine başında siyasî sohbetler falan, Mikis şaşıp kalıyormuş Türk balıkçısının genel kültürüne, akıcı konuşmasına. Ha babam "işçi kardeşlerim" mavrasıyla bizim "balıkçı"yı  pohpohluyormuş.
   Sular seller gibi Fransızca konuşan Türk balıkçısı (yani Fikret Kızılok) bir ara şöminenin yanında duran gitarı sanki merakından kurcalarmış gibi eline alıp birkaç tane de şanson patlatınca Mikis iyice apışmış kalmış, işçi sınıfına olan hayranlığı kat be kat artmış.
   Ama Fikret Kızılok durur mu, üçüncü gün tartışmalar alevlenmeye başlamış ve sonunda bizim "kültürlü balıkçı" Theodorakis'e "ulan, hem komünist geçiniyorsun, hem de burada padişah hayatı sürüyorsun! " diye şarlayınca misafirlik de sona ermiş. (NECDET ŞEN)




   

uzun ince bir yoldayım
gidiyorum gündüz gece
bilmiyorum ne haldeyim 
gidiyorum gündüz gece

dünyaya geldiğim anda
yürüdüm aynı zamanda
iki kapılı bir handa
gidiyorum gündüz gece






hiç inceye inmedin mi canım oy
dert nedir hiç bilmedin mi canım oy
fikre gönül vermedin mi canım oy

benim aşkım beni geçti canım oy
damla damla gönül deşti canım oy
ben değil o yolum seçti canım oy






   Benim kuşak daha onlu yaşlarını sürerken, Fikret Kızılok bu ülkenin en ünlü şarkıcılarından biriydi. (diğerleri Cem Karaca, Timur Selçuk, Barış Manço, Selda, Erkin Koray, 3 Hürel falan; haa bir de Moğollar tabiiki...) Onun yeşil asker parkasına özenip, biz de benzerini bulup geçirmiştik sırtımıza.
   Ama Fikret Kızılok şöhretten çabuk sıkıldı. Çok genç yaşında Aşık Veysel'den el almıştı, Anadolu-Pop akımını başlatanlardan birisi de oydu, Veysel ölünce gitti sazını Veysel'in mezarı başında kırdı ve "ben bu işi bıraktım arkadaş" dedi... (NECDET ŞEN)

















Merhaba!