Haydar Ergülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haydar Ergülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2026 Pazar

ŞAİRİN BAVULU

 


Kara bir dam altı,
çok şey istemiyorum,
ta kenar mahallelerde
kara bir dam altı...
Görmesin zararı yok
göğü caddeyi denizleri.
Bir ev ki her karışında parmak izleri,
bir ev ki
kapısı kalın tokmakla çalınır.
Masamda isli bir lamba yansın,
masamda, açık kapalı kitaplarım tozlansın.
Siz bana odaların birinde
eski bir şilte serin
buna baş konur diye
patiska kılıflı bir yastık verin.
Hele sonra,
hele sonra,
benimki şöyle uzansın yanımda.
Ben onun nefeslerini duyayım canımda.
24 saat, 360 gün, 50 sene.
Ama benimki olsun o
benimki olsun o
benimki.
Başka bir şey istemem...

(İLHAMİ BEKİR TEZ)


***


"Bavul"u sözlük, "içinde giysiler olan ve yolculukta kullanılan büyük çanta" diye tanımlıyor ama [Haydar] Ergülen'in [Şairin Bavulu / Portreler - SRC Kitap,2024] adlı kitabında söz konusu olan bavulun mecaz olarak kullanıldığını belirtmeye gerek yok: Burada söz konusu olan şairin şiir yolculuğu sırasında kullandığı bavul.
Şiir yolculuğunda kullanılan bavulun içinde neler var? Öncelikle şairin şiircesi (poetikası) var, günlük yaşamı var, edebiyat yaşamı var, çevresi var, ilişkileri var, anıları var... Anlatılan şair konusunda bilinenler var kısacası ama Ergülen bilinip de üzerinde durulmayanları ve bilinmeyenleri de gündeme getiriyor, bilinir kılıyor.
Ergülen, artık aramızda olmayan şairleri konu etmiş. Bu durumda, şair bavulunu kapatıp gittiğine göre içindekilerden artık bir şey eksilip artmayacak bavullar söz konusu. Acaba öyle mi?

(Bavulu açılanların hepsi bizim şairlerimiz ama yalnızca biri yabancı şair: Lorca. Bu şairi seçmesinin nedenini de yazısının başında açıklıyor: "Bizim Lorca"...)

Şairin Bavulu'ndaki şairler Yunus Emre (1240-1322) ve Tevfik Fikret (1867-1915) ile başlıyor, yaşadığımız yılda (2024) yitirdiğimiz Süreyya Berfe'ye kadar geliyor. Kitapta 48 şairin "bavulu" söz konusu! Gelgelelim Yunus Emre'ye "heybe"yi, Gülten Akın'a "valiz"i, küçük İskender'e "waliz"i, yakıştırmış yazar. "Garip'in Bavulu" başlıklı yazıda "Garipçiler" (Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat) topluca değerlendiriliyor ama sonra üçü için de ayrı yazı var. "Bir Okurdan Onat'a Mektup" yazısı Onat Kutlar'ın Bavulu'nun tamamlayıcı parçası gibi. 
(...)
"Hiçoğlu'nun Bavulu'nda Neyzen Tevfik için "Hiç bavulu olmamış adam" demiş Ergülen. Bu niteleme bana İlhami Bekir'i çağrıştırdı. İlhami Bekir, tam tersine "bavulu" olan bir şairdi. Ömrünün son yıllarını otellerde yaşayarak geçirdiydi. Yakından tanıdığım için biliyorum, her şeyi tek bavulunun içindeydi: Giysileri, şiir ve yazı müsveddeleri, yayımlanmış kitaplarından bir iki tanesi, çıkarmakta olduğu SEK adlı kitap/derginin bazı sayıları... Belki de gerçek bavul sahibi tek şairimiz İlhami Bekir'di...

(ERAY CANBERK - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***


Ne mi çıkar bir şairin bavulu açılırsa?

Göçmenin bavulundan çıkan her şey
çıkar onunkinden de,
yarattığı gerçekliklerin yalancısı 
olmak dışında.

(AYTEKİN KARAÇOBAN)


***


(Şair, yazar, öğretmen, İlhami Bekir, Vecdi Ahmed, Herhangi Biri.

Libya'nın Trablus şehrinde 1906 yılında doğdu. Şiir ve yazılarında "İlhami Bekir", "Vecdi Ahmed" ve "Herhangi Biri" müstear isimlerini de kullandı. Berberî asıllıdır. Küçük yaşta, subay olan dayısıyla birlikte İstanbul'a gitti (1911). Dayısının ölümü üzerine Darüleytam'a verildi. İlköğretmen okulunu bitirdi (1926). 1954'e kadar Bolu, Düzce, İzmir, İstanbul gibi şehirlerde öğretmenlik yaptı. Cumhuriyet, Vatan, Son Posta ve Tan gazetelerinde çalıştı. 
Nâzım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Vâlâ Nurettin gibi isimlerin çevresinde bulunan İlhami Bekir, sosyalist düşüncenin önde gelen edebiyatçılarından biri olmuştur. Tuna Baltacıoğlu hatıralarında İlhami Bekir'in portresini şu cümlelerle çizmektedir:
"İlhami Bekir Tez'le Yeni Adam günlerinde ve sonrasında yakın ilişkimiz oldu. Yumuşak, sevecen bir insandı. Görünümü bir Habeş'i andırırdı. Yüzünden eksik olmaya gülüşüyle ve sıcak yaklaşımıyla sizi kolaylar, her konuyu rahatça tartışabilirdiniz."
İlhami Bekir 1955'ten itibaren, eşinden ayrıldığı ve ailesinden kimsesi kalmadığı için, yalnız olarak otellerde yaşadı. Son yıllarını İstanbul Bağcılar Huzurevi'nde geçirdi ve 29 Mart 1984 tarihinde burada öldü.)
(Türkiye Yazarlar Sendikası)  







Merhaba!  
   

19 Nisan 2023 Çarşamba

23 NİSAN

 


(Karikatür: HİCABİ DEMİRCİ)



  TBMM'nin kuruluşunun 100. yılını kutlarken tüm çocuklara eşit haklar, eşit yaşam koşulları ve eşit sevinçler dilemişim. Ne güzel olurdu bu dileğim gerçekleşiverseydi; tıpkı masallardaki gibi... Savaşları besleyenleri utandırsaydı güvercinler, haramiler özür dileseydi dağdan taştan, kurttan kuştan, en çok da çocuklardan. Sihirli bir değnek dokunsaydı çocuklara uzak yakın, öteki beriki demeden. Ve gülseydi çocuklar rengârenk... Ben dileğimi yineleyeyim, bakarsınız bu kez tutuverir, gökten düşer elmalar, hepsini çocuklar toplar. (ÇİĞDEM GÜNDEŞ - Cumhuriyet Kitap)


***


"Çocukluk gibi bir şey bu gökyüzü
hiçbir yere gitmiyor" demiştiniz Edip Bey,
o dediğiniz bizim üst kat komşumuzmuş meğer,
100 yıldır yukardan bize gülümseyip duruyormuş,
kapımıza süt koyar gibi her sabah güneşi yolluyormuş,
ve akşamları ay oluyormuş, yıldız doluyormuş, geceleri rüya...
Ben de oturmuş 23 Nisan şiiri yazıyorum güya,
yazmış işte gök, deniz, güneş, ay ve dünya,
ona ekleyebileceğim ne var, olsa olsa,
ey aydınlık, ey mavi, ey ışık ülkesi bin yaşa,
ve Cahit Külebi'nin şiirindeki gibi 
"Sen de Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin" 
demek o çocuğa.

(HAYDAR ERGÜLEN)






Merhaba!

16 Ekim 2022 Pazar

İSTANBUL'UN ŞAİRİ

 

Fotoğraf: ARA GÜLER


   Ara Güler de en çok gözüyle şair. Tabii nasıl ve ne türden şair olunursa olunsun, her şeyden önce ve hep sabır gerekir. Sabır da zamanın şiiridir, şiir halidir. Ya sabır ya sabır! Ara Güler de doğrusu sabır ehlidir, ki bunca görmeye ne göz dayanır ne vakit! Bakmış, görmüş, beklemiş, çekmiş ve onları da 'al gözüm seyreyle' diyerek dünyayla paylaşmış.

   Şair deyişimin bir nedeni de bu. Büyüklenmiyor, kendisini yaratıcı görmüyor, var olanın içinden seçiyor ve sunuyor. Üstelik bunu da abartmadan yapıyor.

  Şiir anlatmaz, her şeyi anlatmaz. Ara'nın fotoğrafları da iyi şiirler gibi çok etkileyicidir ve yine iyi şiirlerin hep okunduğu gibi hep bakılan, hep okunan, boşlukları doldurulan, hatta yeniden yazılan resimlerdir. Fotoğrafla şiir buluşunca ortaya çıkan ve adına ancak siyahbeyaz resimler diyebileceğim yapıtlardır. Böyle olduğu için de Ara, klasik şair tavrı gösterip kıskançlık yapmaz, tam tersine mirası da, başlangıcı da kendisinin olduğu bir sanat yolunda çırak gibi çalışır, işte onun 'foto muhabirliği' dediği budur, yani bir nev'i çıraklık hali. 




   Ara'nın İstanbul'u var, Anadolu'su var, başka coğrafyaları var, ama asıl mekanı insanlar. İnsan yüzleri, bakışları, duruşları. Ara'nın insanları var, Ara'nın mekanı, evi, yurdu, iki gözü insanlar. Edip Cansever, şiiri için 'insan araştırması' diyordu, Ara Güler de bir şair olarak zoru, yani insanı göze alanlardan. Şiir, insanın yalın haliyse, Ara'nın fotoğrafları da, kederiyle, neşesiyle insanın doğal hali.

   (HAYDAR ERGÜLEN / BirGün Gazetesi - 2018)


***



ŞAKİR ECZACIBAŞI


   Ara Güler, gazetecilik ve fotoğrafçılığı sanatçılık mertebesinde birleştirmiş, yaptığı işin kalitesinin de farkında, burnundan kıl aldırmayan biri. Kendisinden takvim yapmak için fotoğraf istemişler, bir tane yollamış. "Birkaç tane yolla da seçelim" demişler, "Siz kim oluyorsunuz da benim fotoğraflarımdan birini seçeceksiniz?" diye diklendiğini anlatırdı! Şakir Eczacıbaşı da sanata meraklı, ama Eczacıbaşı ailesinden, varlıklı, patron. Ara Güler'den bir iş için fotoğraf istemiş. Onun getirdiği fotoğrafları da eleştirmiş! Ara Güler çok sinirlenmiş. "Çok biliyorsan git sen çek!" deyince ne olmuş?

   Şakir Eczacıbaşı hemen gidip bir fotoğraf makinesi almış ve fotoğraf çekmeye başlamış, yıl 1960! Ara Güler'i de saygı ve sevgiyle anıyorum, iyi ki de kızdırmış onu. 

   (YAZGÜLÜ ALDOĞAN / Cumhuriyet Gazetesi - 2020)






Merhaba!


10 Ocak 2021 Pazar

EDEBİYAT DÜŞÜNDÜRMELİ



   Orhan Kemal, 'Arka Sokaklar' kitabı dolayısıyla yargılanırken yargıç, Neden hep konularını fakir fukaradan alıyorsun? diye sorduğunda, 

  "Ben gerçekçi yazarım. En iyi bildiğim konuları alırım. Varlıklı yurttaşların yaşayışlarını bilmiyorum, nasıl yaşadıklarından haberim yok" demiştir.


***


   Sait (Faik) ile Sabahattin (Ali) de böyledir benim için. İkisi de insana ve yazıya inanır. Çocuklara, yoksullara, düşkünlere, dışarlıklı olanlara, hayat kadınlarına-bu da ne sözdür ama, sokaktakilere, köylülere, alttakilere merhametle, şefkatle yaklaşırlar, sözcüklerinin gelişinden bellidir daha. Biri İstanbul'dan bakar, biri Anadolu'dan, ama aynı yerlere, aynı insanlara, aynı acılara, sevinçlere bakar ikisi de. (HAYDAR ERGÜLEN - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)


***


Resim: SEDAT GİRGİN


AYRAN

   (...) Kocaman ve altı çivili kunduralarını çıplak ayaklarına geçirmiş olan küçük Hasan, sağ koluna aldığı güğümü, ara sıra dinlenerek sürüklemeye çalışmaktaydı. Bazan sol elindeki çinko maşrapayı yere bırakarak ağır yükünü vücuduna daha az ağrı verecek bir şekilde kavramak istiyordu. Ağzına kadar ayranla dolu olan güğümün alt kenarı her adım atışta dizlerine vurmakta ve dirseğine kadar geçirdiği sapı, kolundan kurtulup önüne yuvarlanmak ister gibi, ileri hamleler yapmakta idi. Kunduralarının arka tarafı o kadar dışarı doğru eğilmişti ki, çocuğun topukları ayakkabının ökçesine değil, doğrudan doğruya çamura basıyordu.

   Yaz, kış, her gün gitmeğe mecbur olduğu bu iki saatlik yol bu sefer daha uzamış gibiydi. Tam yarı yolda bulunan küçük ve kuru söğüt ağacı henüz ufukta ve sisler içindeydi.

   (...)

   Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu. Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek, geri dönmek mecburiyeti...

   Uzun bir ağlamanın sonundaymış gibi içini çekti. Maşrapayı tuttuğu elinin çatlaklarla örülü üst tarafı ile burnunu sildi. Gözlerini ileri çevirince istasyona yaklaştığını gördü.

   (...)

   Küçük Hasan güğümü yerin ıslak kumları üzerine bırakarak rayları seyre daldı. Her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirlerin arasında, gelip geçen lokomotiflerin bıraktığı siyah yağ lekeleri görülüyordu.

   Keskin bir düdük sesiyle irkildi. İstasyona gelen tren, kendini haber veriyordu. Lokomotif tam yağ lekelerinin üstüne geldi ve durdu. 

  Küçük Hasan, kurulu bir makine gibi, güğümü ve maşrapayı yakalayarak trenin boyunca koşmaya ve başını pencerelere kaldırarak:

   "Ayran, ayran, temiz ayran!" diye bağırmaya başladı.

   (...)

   Bir baştan bir başa üç kere koştu. Güğümün keskin kenarlı dibi ince bacaklarına çarpıp acıtıyor, fakat o, azıcık yüzünü buruşturarak:

   "Ayran, temiz ayran!..." demeğe devam ediyordu.

  Dört bardak, hiç olmazsa dört bardak sayabilseydi. Buna mukabil alacağı on kuruşla eve bir kara ekmek götürebilirdi. Onun gelmesini, aç bir uyuşukluk içinde dörtgözle bekleyen iki küçük kardeşinin hayali gözünden şimşek gibi gelip geçiyor ve o hep bağırıyordu:

   "Temiz ayran... Temiz!..."

   Annesi hizmetçi bulunduğu yerden haftada bir kere, birkaç saat için geliyor, yanında biraz yufka, birkaç soğan, bazan da yarım desti pekmez getiriyordu. Fakat bunlar, üç tane aç mideye iki gün bile yetmiyordu... Ondan sonra iki kardeşi beslemek vazifesi küçük Hasan'a düşüyordu.

   (...)

   Çok akşamlar, koltuğunun altında getirdiği ekmeği ortaya koyarak ayran boşaltmak için bir toprak çanak getirmek üzere ocağın yanındaki köşeye gider, sofra başına döndüğü zaman o balçık gibi ekmekten ortada bir şey kalmadığını dehşetle görürdü. O zaman kendisi bir çanak ayran içer, açlığa alışmış olan midesinin hafif ezilmelerine kulak asmadan, eski bir pösteki üzerinde yatan kardeşlerinin yanına, delik deşik ve yağlı bir yorganın altına sokulurdu.

   Onu asıl dehşete düşüren; kardeşlerinin bu kuyu gibi daima yutan ve hiç doymayan mideleri değildi; eli boş olarak döndüğü zaman, bu iki sıska mahlûkun kendisine nasıl parlak ve büyümüş gözlerle ve nasıl sonsuz bir kinle baktığını hatırlayınca tüyleri ürperiyordu. Şimdi de bu korkuyla avazı çıktığı kadar bağırdı:

   "Ayran... Ayran!..." 

    (SABAHATTİN ALİ - Yeni Dünya)


***


   Edebiyat, estetik bir ifade etme sanatı değildir yalnızca; olay, his ve hayal dünyamızın bir harmanıdır. Kavrayışımı süsleyen ayrıntılardır zihnimde bu kurgunun doğuşunu sağlayan. Yazın dünyası ne yazıktır ki evrensel sorunlara değinmekten epey uzak artık. Haliyle mayalı sözlerin ticarete katık edildiği bir döneme tanıklık ediyoruz. 

   Popüler kültürün parçası olmaktansa doğru bildiklerimi, söylenmesi gerekenleri kaleme almayı seçiyorum daima ve beni buna zorlayansa içimdeki insandır, yayın programları değil asla.

   (...)

  Bir yazar söylenmesi gerekenleri dökmelidir kâğıda. Edebiyat bir aynadır ama son dönemde elime aldığım yeni nesil romanların çoğunda samimiyetsizlik var. Güllük gülistanlık ilişkiler, nostaljik motifler ve tertemiz aşklarla süslü romanlar. Başınızı kitaptan kaldırıp gerçeklerle yüzleşene dek kandırabiliyorsunuz kendinizi ancak... (AYHAN ÜN - Söyleşi: CAN GAZALCI - Cumhuriyet Kitap)


***



Dickens'ın Rüyası 
(Ressam: ROBERT WILLIAM BUSS)


   (Edebiyat) Eğlencelik bir sanat değildir, eğlencelik olmalıdır ama insanı düşünmeye, sorular sormaya yönlendirmelidir aynı zamanda. Ruhsallıkla ilgili, ülkesiyle, yaşadığı hayat ile ilgili sorular sormalıdır. Sunulan her şeye kuşkuyla bakmaya yönlendiren bir sanat olmalıdır. Bütün büyük yazarlar toplumların aynasıdır. C. Dickens, İngiliz işçi sınıfının sefaletini anlatmıştır. Asıl tarih resmi tarih değil, romandır, edebiyattır. (İNCİ ARAL - Cumhuriyet Gazetesi)



  
   (...) Gerçi bir yoksullar evinde doğmak, insanoğlunun başına gelebilecek en hayırlı, en özenilecek bir şeydir, diye tutturmaya niyetim yok. Ancak bu koşullarda Oliver Twist için bundan daha hayırlısı olamazdı demeye pekâlâ niyetim var. Doğrusu şu ki, soluk alma görevini üstlenmesi için Oliver Twist'i kandırmak adamakıllı güç olmuştu. Solunum... Zorlu bir iş! Ne yaparsınız ki çabasızca var olabilmemiz için gelenekler bunu zorunlu kılmış... Oliver, bir süre yün şiltede ağzı açık, soluma güçlüğü içinde yattı. Bu dünyayla öteki dünya arsında dengesiz bir salınım durumundaydı ve ağırlık belirgin olarak öteki dünyadan yanaydı. İmdi, bu kısa dönem içinde çevresi özenli ninelerle, kaygılı teyzelerle, yardımcı halalarla, deneyimli hastabakıcılarla ve son derece usta doktorlarla dolu olaydı, kuşku yok, Oliver'ın göz açıp kapayıncaya kadar öteki dünyayı boylaması önlenemezdi. Gelgelelim yavrunun başında, birayı çokça çektiğinden kafası biraz dumanlanmış yaşlı bir yoksul kadından ve bu işleri sözleşmeyle yapan belediye doktorundan başka kimse bulunmadığından Oliver ile doğa, sorunu kendi aralarında çözümlediler. Sonuçta Oliver azıcık çabadan sonra soluk alabildi, şöyle bir hapşırdı ve derken belediyenin omuzlarına yeni bir yükün daha yüklenmiş olduğunu yoksullar evindekilere duyurmaya koyuldu. Ses denen o pek yararlı araçtan üç dakikadan fazla yoksun kalan yeni doğmuş bir oğlan çocuğundan da ancak bu kadarcık bir bağırma beklenebilirdi!
  Oliver, ciğerlerinin kendiliğinden ve düzgünce işlemekte olduğunun bu ilk kanıtını vermeye başlayınca, demir karyolanın üzerine rastgele atılıvermiş olan yama işi yorgan hışırdadı; genç bir kadının soluk yüzü yastıktan halsizce kalktı ve cılız bir ses, yarım-yamalak, "Çocuğu göreyim de öleyim!" sözlerini fısıldadı.
   (...)
   Doktor yavruyu ananın kucağına verdi. Genç kadın o bembeyaz, buz gibi dudaklarını ateşli bir sevgiyle yavrunun alnına bastırdı; gözlerini vahşi, çılgın bir bakışla çevrede dolaştırdı; baştan ayağa ürperdi ve öldü. Göğsünü, ellerini, şakaklarını ovdular ama kanı bir daha ısınmamak üzere soğumuştu. Umut ve avuntudan konuştular, oysa genç kadın çoktandır bunlardan uzaktı.
   En sonunda doktor, "Her şey bitti hanım teyze!.." dedi.
  Bakıcı kadın, çocuğu kaldırmak için eğildiği zaman yastığa düşmüş olan şişe tıpasını alarak, "Evet, öyle!" dedi. "Zavallıcık. Vah, zavallı tazecik!" Doktor eldivenlerini büyük bir özenle giyerek, "Çocuk ağlarsa beni çağırmana gerek yok teyze!" dedi. "Epey mızıklanacaktır sanırım. Böyle zamanlarda biraz yulaf lapası veriver." Şapkasını giydi, kapıya giderken karyola başında duralayarak, "Güzel de bir kızcağızmış," dedi. "Nereden gelmişti?"
   İhtiyar kadın, "Dün gece getirdiler," diye yanıtladı. "Kâhya göndermiş. Sokakta baygın bulmuşlar. Uzun yol yürümüş besbelli. Kunduraları paramparçaydı çünkü. Ama nereden gelip nereye gidiyordu... kimsecikler bilmiyor." 
   (...)

   (CHARLES DICKENS - Oliver Twist)    






Merhaba!

 

16 Şubat 2020 Pazar

SANAT VE AŞK




  Aşk dünyanın en güzel duygusu. Güne başlamak, hayatı sürdürmek, yeşertmek ve üretmek için büyük bir motivasyon sağlıyor. Öte yandan bir yanı da oldukça zordur. Ayrılık da, kaybetmek de, kopuş da aşka dahil.
   Hüzün üç parçadan oluşur, geçmiş, gelecek ve gelmeyecek. Aşk şimdi burada olandır. Değilse hüzündür. Güzel bir ihtimal olarak kaldığında ise, leziz bir hüzün. (ZEHRA ÇELENK - Söyleşi: CAN UĞUR/BirGün Gazetesi)



ZEHRA ÇELENK



***



Bir kere üzüm: üzüm
iki kere üzüm: şarap
üç kere üzüm: şiir
üzüm üzüm üzül: aşk!


HAYDAR ERGÜLEN
(İdilikler)



***




   Aşk sanatla çok bağlıdır. Aşkın tacını takmış olan şiirdir. Çünkü en yoğun ve laf kalabalığı yapmadan aşkın en vurucu yanına nokta koyar şiir. 'Ben sana mecburum' dizesini sayfalarca anlatsanız bu etkiyi yaratamazsınız. Neruda'nın bir şiirini aldım kitaba, "Ne uzundur unutuş, ah ne kısadır aşk" bunu ancak şiirle anlatabilirsiniz. Onun için aşkın tacı şiirdir. (İNCİ ARAL - Söyleşi: BURAK ABATAY/BirGün Gazetesi)


İNCİ ARAL



***



   Aşk, yaşanılır yanıyla özelleşip hayatımıza anlam katıyor. Ne var ki bunu olgusal, kavramsal boyutta çağlar aşırı besleyen müzikten resme, tiyatrodan sinemaya, edebiyata, sanat yine de. Edebiyat deyince de şiir, öykü, roman kuşkusuz...



M. SADIK ASLANKARA
(Cumhuriyet Kitap)



***



   Önce aşk vardı, sanat sonra doğdu. Aşksız roman olmaz, sanat olmaz. Müthiş iniş çıkışlarla yaşanan, insana özgü bütün duyguların sergilendiği bir insanlık hali aşk. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak tüm sanatların en önemli malzemelerinden biri oldu. Mitlere, söylencelere, trajedilere kaynaklık etti. Edebiyatın, şiirin, romanın temel kaynağı oldu. Resim, müzik, heykel sanatçılarına ilham verdi. Sinema zaten aşksız çıplak kalır. (İNCİ ARAL - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR/Cumhuriyet Kitap)


İNCİ ARAL








Merhaba!







23 Haziran 2019 Pazar

ŞİİR DENİZDİR!




Şiir yazmak kutsal bir şeydir.
Diğer taraftan da sokak işidir, serseriliktir.
Yüce ve serseri.
Şiir hatırladıklarımızdır.


HAYDAR ERGÜLEN




***




ağzının kenarında biraz Samatya kalmış
deyip siliyor annem camları
sırtlarken çınlıyor kulaklarım sur
çizip boyarken ahşap
evlerde uyku yarım perdeler tastamam
kaplıyor hayatı kapıdan geçen eskici
iki büyük leğen eder
deyip değiştiriyor annem geceyi.


MAHİR KARAYAZI




***




   Zaman gece yarısını çoktan geçmiş, tepemizdeki topalak ay, karşı kıyıdaki Rumelihisarı'nın üzerine yaklaşmaya başlamıştı. 

(Güz başlar, dolunayın mehtabı da Delisu'nun üzerini bir cibinlik gibi örtmeye başlar.)

   "Bu gece şairliğim tuttu reisim."
   Reis yüzüme boş gözlerle baktı. "Sırası mı, nereden çıktı şimdi bu?" der gibiydi bu bakış.
   "Öylesine konuşuyorum işte!" diyerek boynumu büktüm.
   Reis üzüldüğümü sandı.
   "Sen şiir yazıyor musun?"
   "Eh işte, arada sırada karalıyorum."
   "Anladığımdan değil de... Ezberinde varsa okur musun?"
   Söylediği bu son kelimelerdeki ses tonu, gönlümü almanın bahanesiydi.
   "Peki!" dedim, "geçen gün yazdığım ezberimde..."
   "Tamam, oku işte ve daha fazla kafa ütüleme!" Bu kez sesi sertti.
   "Tamam, okuyorum:

Sarhoşum Hisar biliyor musun?
Kafamın içi bihisar olmuş,
Ben belki de şairim.

Bir gülümserim, dağılır bulutlar,
Deniz değişir.

Karadeniz, Marmara,
Ege, Akdeniz,
Hepsi birbirine karışır."

   Reis yüzüme aval şaşkın bakıyordu. Bir şey anlamadığı aşikârdı.

(Söylenildiği zaman, anlaşılamayan sözlere şiir deniliyor Reisim.)

   Şiir okunmuştu ya, suskunluk oldu!
   Coşmuştum bir yol ve iri laflar etmiştim, şiirle karışık, denize dair. Reis manidar baktı bana.
  "Burası ırmak kardeşim! Boğaziçi ırmağı... Burada deli deli akar su. Delisu'dur Boğaz. Bunu böyle bil ve böyle davran ona."
   "İyi de ne yapayım?"
   "Ne mi yapacaksın? Bunu da bana mı soruyorsun?"
   "Evet!"
   "Peki söyleyeyim sana. Kulağını aç da dinle. İyi belle dediklerimi.
   Avcunun içini bilmesen de olur ama Boğaz'ın huyunu, suyunu ve balıklarını çok iyi bileceksin. Balıklar denizlerin ahalileridir. İçini, dışını, dibini karış karış, yosun yosun, midye midye bileceksin...
   Rüzgârını da bileceksin. Çıkmışsa hangisidir, çıkmamışsa hangisi çıkacaktır ki ketenpereye gelmeyesin sularda!
  Akıntının artmışını, artacağını, anafora yakalanmamayı, oltacıların, ağcıların hangi balıkları av verdiğini pek iyi bildiği gibi sen de gelincik sepetleri nereye fundalanır, onu pek iyi bileceksin...
  En çok kürek çekmeyi seveceksin. Iskarmoz meşini yağlanmamış kürekten nefret edeceksin. Küfredeceksin karadaki sandalın altındaki feleklere. Ve omurlarının altından suların eksik olmaması için dua edeceksin sandalına.
   Küreğe geçtin mi tasalarını unutmalısın, kendini bularak neşeni yerine getirip ritmini bulmalısın. Küreklerin batıp çıkacağı ânı bil ve kayığın burnunu pürüzsüz bir çizgi yap ki Boğaz'ı bir tüccar makasının ipek atlası yardığı gibi yar, geç git...
   Velhasılıkelam, sandalınla giderken onun üzerinde, dünyayı yanından geçir...
   Ver bana şimdi sevdalı bir çift kürek, gör bak nasıl gidiyorum onun suyunda...
   Anladın mı şimdi ne yapacağını, andavallı!"
   İşte! Gerçek şiir Reis'in söyledikleri olmalıydı.

(Reis şairmiş de haberim yokmuş!)

   Gözlerine baktım. Deniz gibiydi. 


VECDİ ÇIRACIOĞLU
(Son Voli)




***




denizi düşünürdüm zerdali ağacının altında,
dergilerde resmini gördüğüm denizi.

ikindi nasıl sarmalardı o büyük suyu?
ya okyanusu?

sökün ederdi sorular
okuduğum sözcüklerden süzülerek:

denizin tuzu nereden gelir,
gözyaşlarından mı denizkızlarının?

yakamoz
anıları mıdır balıkların?

ÜLKÜ TAMER



"Şiir her sabah kalkar, kelimelerini tarar, yola çıkar, işe gider.
Yokluğu bir şeyi değiştirmese de ondan kalan boşluğu hüzün doldurur."






***




   "Bir şiirin içinden bakmak dünyaya" neyi değiştirir?

   Bakış açımızı değiştirdiğimizde dünyayı yorumlama ve anlama biçimimiz de değişir. Şiir yaşantısı bir insanın dünyasını zenginleştiren ve güzelleştiren bir yapıya sahiptir. Bugün insanlığın karşılaştığı birçok sorun dünyanın ve hayatın yanlış yorumlanması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Hayatında en az bir şiiri gerçekten okumuş ve hissetmiş bir kişinin başka bir insana veya başka bir canlıya zarar vermeyi aklının ucundan bile geçiremeyeceğini düşünüyorum. Bu da çok şeyi değiştirir. Şiirin estetik boyutu, kelimelerle yarattığı sihirli atmosfer, Herbert Marcuse'ün "Tek Boyutlu İnsan" kitabında eleştirdiği modern bireyin içinde bulunduğu anlam kaybını ortadan kolaylıkla kaldırabilir. Geçenlerde vapurda yanıma bir anne ile küçük çocuğu oturdu. Çocuk çok geçmeden cebinden son model büyük ekranlı bir cep telefonu çıkardı ve küçük parmaklarından beklenmeyen bir maharetle dokunmatik ekranı bazen dikey bazen yatay tutarak kullanmaya başladı. Derken ekranda ağır makineli bir tüfek belirdi. Çocuk bu sanal silahla sanal insanları vurmaya başladı. Annesi hiç oralı değildi. "Kötü bir oyun oynuyorsun," dedim. Çocuk başını ekrandan kaldırmadan "Görev gereği," dedi iki kere, "Görev gereği! Belli ki yaptığı işe şartlanmıştı. Annesi hiç ilgilenmiyordu. Canım sıkıldı. Vapurun camından dışarı baktım. Manzara insana huzur veriyordu. Güneş batmak üzereydi. Martılar o solgun kızıllıkta uzak bir gezegenden gelen uzay kuşları gibi süzülüyorlardı. Denizin mavisi göğün laciverdiyle takım elbise olmuştu sanki. Uzaklarda adaları aradı gözlerim. "Adalar!" dedim birdenbire çocuğa dönerek yüksek sesle: "Bak birazdan adalar görünecek!" Bunun üzerine başını ekrandan ilk kez kaldıran çocuk yüzüme dik dik baktı. Sonra sanal silahıyla sanal insanları öldürmeye devam etti... O çocuk şiir okuyor olsaydı ne demek istediğimi anlardı. Şiirin toplumsal işlevi işte tam da burada başlıyor. Her şey aslında yanı başımızda olup bitiyor. Ve müdahale etmek için hiçbir zaman geç değil. Toplumsal şiddeti kaynağında kurutmak bir demet şiirle mümkün... 

           
VOLKAN HACIOĞLU
(Söyleşi ve fotoğraf: KADİR İNCESU - BİRGün Gazetesi) 




***




İnsanı kinden, nefretten, hırstan, öç alma duygularından kurtaracak,
edebiyattan ve genel olarak sanattan başka nasıl bir sihirli güç olabilir ki?"


FEYZA HEPÇİLİNGİRLER




***





İllüstrasyon: ALIREZA DARVISH









Merhaba!

23 Nisan 2019 Salı

ÇOCUKLAR NASIL ÖĞRENİR?




  " Ne öğrenirsek, yaptığımız hatalara bakarak öğrenebiliriz; ancak yanıla yanıla ustalaşır insan."


AHMET ERTAN MISIRLI






 ... Dünyanın kendi kötü değil aslında... Onu kötü yapan bizleriz. Biz insanlar... Eğer çocuklarımızı kötülükten korumak istiyorsak, ayıklama yapmasını da bilmeliyiz. Yaban otlarını, zehirlileri çekip çıkarmalıyız topraktan... Tekrar çıkacaklarını bile bile hem de...
    Edebiyat, bir "ilaç", bir "aşı" değildir. Yalana şu kitap, korkuya şu kitap iyi gelir diyemeyiz. Öteden beri "kötü" olmuştur ve olacaktır kitaplarda... Yeter ki zemin sağlam olsun. Çocuklarda bir "edebiyat terbiyesi", bir "dil bilinci" gelişmiş bulunsun... Karanlıkta yollarını bulur onlar! (NURGÜL ATEŞ - Aydınlık Kitap)







Senin şiirin yok mu kelimelerden başka
Senin yağmurun yok mu annenden başka
Senin çocukluğundan başka yabancın yok mu  


HAYDAR ERGÜLEN 









   "Çocukluğundan sağ çıkmayı başarabilmiş biri, gelecek hayatında kendine yetecek kadar bilgiye sahip olmuştur."


FLANNERY O'CONNOR






Bir keresinde futbol oynayacak ayakkabım olmadığı için ağlamıştım,
sonra ise ayağı olmayan bir adamla tanıştım.


ZİNEDİNE ZİDANE









ULUSAL EGEMENLİK ve ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN!


7 Nisan 2019 Pazar

ACİL SOSYALİZM!




   24 Mart 2019

   Batı Afrika ülkelerinden Mali'nin, kabileler arası etnik çatışmaların yaşandığı orta kesimlerinde, silahlı bir grubun saldırısına uğrayan Peulh kabilesine mensup 134 kişi hayatını kaybetti. Katliam Mopti bölgesindeki Egossagou köyünde meydana geldi. Bölgeden gelen ilk raporlara göre, ülkenin merkezinde bulunan Peulh kabilesine ait bir köye düzenlenen saldırıda 134 kişini Dogon kabilesi milislerinin kıyafetlerini giyen silahlı adamlar tarafından katledildiği bildirildi. 
   Fulani Derneği Tabital Pulaaku Başkanı Abdulaziz Diallo, Dogon kabilesi milislerinin sabah saatlerinde Egossagau köyüne saldırısı sonucu aralarında hamile kadınlar ve çocukların da olduğu onlarca masum kişinin yaşamını yitirdiğini söyledi. 
   Ağırlıklı olarak Mali'nin orta kesiminde yaşayan ve çoğunluğu çoban olan Fülaniler, son yıllarda bölgede yaşanan cihatçı terör olaylarıyla bağlantılı oldukları iddialarıyla çeşitli saldırıların hedefi oluyor.
   2018 yılında benzer gerekçelerle düzenlenen saldırılarda 200'den fazla sivil öldürüldü, binlerce kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı, bölgede yoksulluk ve açlık yükseldi. İnsan hakları örgütlerinin raporlarına göre ölenlerin çoğu Dogon ve Bambara kabilelerine ait "öz savunma grupları"nın hedefindeki Peulh kabilesi üyeleriydi.
   İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün Aralık 2018 tarihli bir raporuna göre, şiddet olaylarının yaşandığı bölge Mali'nin orta kesimlerinde bulunan Mopti bölgesi. Buradaki Bambara ve Dogon kabileleri çiftçilikle uğraşıyor, Peulh toplulukları ise daha çok çobanlık yapıyor. Bu kabileler arasındaki ihtilaf ise cihatçı örgütlerin çıkışının çok öncesine dayanıyor. Rapora göre, daha önceden de kabileler arasında su kaynakları ve toprak nedeniyle anlaşmazlık bulunuyordu ve bu anlaşmazlıklar yine kan dökülmesiyle sonuçlanıyordu. Ancak 2015 yılından itibaren, cihatçı örgütlerin de etkisini artırmasıyla şiddet yükseldi ve ölümlerin sayısı arttı, 2018 yılında ise "alarm" boyutuna ulaştı.
   Mali, eski bir Fransız sömürgesi ve Fransız emperyalizminin hâlâ ülke üzerinde siyasi etkisi bulunuyor. Bu durumu geçtiğimiz temmuzda "Fransa'nın Afganistan'ı: Mali" başlıklı yazısıyla analiz eden Le Monde Yazarı Christophe Ayad'a göre Mali'deki Fransız işgali cihat yanlılarını daha da güçlendirdi. Yazar bir yandan ülkenin "teröre karşı yalnız bırakılamayacağını" savunurken bir yandan da "Mali, bizim Afganistan'ımız. Fransız ordusu oraya daha çok angaje oldukça oradaki durum daha da kötüye gidiyor ve savaşmaya geldiği o gücü daha da kuvvetlendiriyor" dedi. 
   Fransa, Mali hükümetinin de davetiyle, bölgeye 2012 sonbaharında gönderdiği 100'den fazla özel kuvvet askeri ve ardından Ocak 2013'te gönderdiği birlikleriyle müdahale etti. 
  Fransız müdahalesinin bir nedeninin de bölgedeki uranyum madenleri olduğu da gündeme geldi. Fransa'nın elektriğinin çoğunu ürettiği 59 nükleer reaktörü bulunuyor ve nükleer enerjinin hammaddesi ise uranyum. (www. evrensel. net)









   Israrla vurgulamak gerek: Batılı, Hıristiyan, beyaz ve zengin adam için; demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, özgürlük gibi kavramlar, kendisi içindir. Asyalı, Afrikalı, Müslüman, güneyli, kara derili, çekik gözlü, yoksul halklar için değil. Güçlünün güçsüzü, beyazın siyahı, Hıristiyanın Müslümanı, Avrupalının Afrikalıyı ezmesini doğal sayar. O nedenle Fransa'nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterand, "Oğlunuz Jean-Christophe, Afrika'ya yasadışı yollardan silah komisyonculuğu yapıyor" diyen Fransız istihbaratçıya şu yanıtı vermiştir: "Söz konusu Afrika olduğunda insan hakları kavramının pek anlamı yoktur." Fransa'nın Cezayir'i işgal ettiği yıllarda içişleri bakanlığı yapan, sonradan cumhurbaşkanlığına kadar yükselen Sosyalist Partili Mitterand'ın yanıtı, emperyalist siyasetin örneğidir. Batı'da yaygın, güçlü ve örgütlüdür. (BARIŞ DOSTER - Cumhuriyet Gazetesi)










   ...1895 yılında İngiliz siyasetçi ve iş adamı Cecil Rhodes'in sömürgeciliğe neden ihtiyaç duyduklarını anlattığı veciz sözlerini hatırlamakta fayda var: "Dün East-End'deydim. İşsizlerin yaptığı bir toplantıda bulundum. Orada ateşli konuşmalar dinledim. Bunların hepsi tek bir çığlıktan ibaretti; ekmek! ekmek! Birleşik Krallığın 40 milyon nüfusunu kanlı bir iç savaştan kurtarmak için bizler, sömürge politikacıları, fazla nüfusu yerleştireceğimiz fabrikalarımızın ve madenlerimizin ürünleri için yeni pazarlar elde etmek zorundayız. Her zaman söylerim, İmparatorluk bir mide meselesidir. İç savaştan kaçınmak istiyorsanız emperyalist olmak zorundasınız."



-Bu sizin işiniz!
(GISBERT COMBAZ-1916)


   Dünya tarihini derinden sarsan 1. Dünya Savaşı küresel ölçekte kitlesel yıkımların başlangıç noktasıydı. 1914-1918 yıllarını kapsayan savaş, sınırların yeniden şekillenmesine, kaynakların yeniden bölüşümüne, devrimlere, ulusal kurtuluş hareketlerine ve milliyetçilik olgusunun gelişimine neden oldu. Öte yandan devrimler ve kitle hareketleriyle derinden sarsılan yaşlı ve yorgun Avrupa, Marksizmle tanışan ve 1905 Rus Devrimiyle güç toplayan emekçi sınıfların dinamizmini dizginlemek için yollar aramaya başladı. Kitlelerin sınırları aşan güçlü haykırışları karşısında burjuvazi, milyonlarca insanın ekmek ve iş taleplerine kulak tıkayamaz hale gelmiş, ortaya çıkan yıkıcı gücün etkilerini azaltmak için reformlara, yeni sömürgelere ve pazar arayışına girişmişti. Bu durum bankaların, kartellerin ve tröstlerin devrinin başlangıcı anlamına geliyordu. Yeni pazarların paylaşılması için kıran kırana savaşılacaktı. Elbette bu savaşta en ön cepheye işçiler sürülecekti!.. (GÜRER MUT - Cumhuriyet Kitap)









   Kapitalist sistem bir kez daha bunalımda, emperyalizm ise sahip olduğu yok edici silahlar bakımından da her zamankinden daha tehdit edici ve saldırgan konumdadır. Bu tehdit sadece şu ya da bu ülke için değil, bütün dünya için söz konusudur. Bütün bir insanlığın, bütün ülkelerin ve her insan tekinin siyasi ahlaki , felsefi bir yol ayrımında, iki yol ağzında bulunduğunu kendi payıma apaçık görebiliyorum.
   Yollardan biri, her ülke bakımından farklı görünümlerde de olsa kölelik hukuku, yani hukuksuzluktur... Hem toplumsal hem ahlaki ve felsefi olarak boyun eğmeyi, baskıyı, sömürüyü, sonuçta da kulluğu, köleliği, gerçekdışı hayaller ve beklentiler içinde yok olup gitmeyi kabul etmektir bu... Bu yolun sonucu sadece kişiler ve ülkeler bakımından değil, bütün insanlık için yok oluştur.
   Emperyalizm her alanda, sanatta, kültürde, felsefede, siyasette, ekonomide, santajla, baskıyla, tehditle, yalanla, güç kullanarak ve sürüleştirerek insanlığı bu yola sürme çabasında...
   Ötekisi, özgürlüğe, özgür düşünceye, özgürce çalışıp yaratmaya, aydınlığa, her alanda ve her anlamda daha çok insan olmaya açılan özgürlük yoludur. Sanatın, şiirin, felsefenin, ahlakın, siyasetin savaşımları, çatışkıları hep bu iki yol ağzında olmuştur...
   Ya köle, ya özgür insan olacaksın...
   Bunun orta yolu yoktur... 



ATAOL BEHRAMOĞLU
(Cumhuriyet Gazetesi)










   Benim meramım insanların birbirine gözlerinin değmesi. Göz de çünkü kalbe dahildir. Yalnızca gözümüzle bakmayız, kalbimizle de bakarız. O yüzden iyi bakmak, güzel bakmak kalpten gelir. Her zaman anlaşamayız, böyle bir şey de pek olası değildir, hatta bazen Attilâ İlhan'ın dediği gibidir, "olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması" , ne var ki yine de buna çalışmamız gerekir! Dünyanın bugünü dününden beterdir, böyle giderse yarın da bugünden beter olacaktır. Dünyaya gelmek, yaşamak bir tür intihar sayılacaktır. Bu nedenle ötekisi olmayan toplumlar yaratmak, sınıfsız topluma dönmek için çabalamak, nice deneylerden, acılardan, olumlu ve olumsuz her şeyden sonra, insana, hayvana, doğaya en uygun yaşama sanatı olan sosyalizmi yaşamak, yaşatmak zorundayız. Ütopyayı, rüyayı, düşlediğimiz ne varsa hepsini bir bir yaratmak ve cenneti bu dünyada yaşamak, yaşatmak gibi güzel bir işimiz var!..


HAYDAR ERGÜLEN
(Söyleşi: ROZERİN DOĞAN - Aydınlık Kitap)












Merhaba!