Ataol Behramoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ataol Behramoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

HAYATIMIZ GÜZELDİR !

 

"İsyanım adaletsizliğe, yalana, sömürüye, yurt ve insan sevgisizliğine, 

genel olarak da yaşam düşmanlığınadır."


Yıl: 1983. Tren iki saat kadar rötar yaptığı Kapıkule'den ayrılmak üzere. Polis, pasaport kontrolü yapıyor. Yolcular arasındaki bir adama dikkatlice bakıyor. Ona "Türkçe biliyor musunuz?" diye soruyor, Fransızca "Anlamadım" diye yanıt alıyor. Bu defa İngilizce soruyor. Belli ki bir şeylerden kuşkulanıyor; nedense üstelemiyor. Bir lahmacuncu dolaşıyor kompartımanlar arasında. Bu defa yolcu çok az parası olmasına rağmen belki de uzun yıllar yiyemeyeceğini düşündüğü lahmacundan istiyor, bir yandan da içinden gülüyor: "Türk olduğum anlaşılır mı acaba?" Cebinde sahte İspanyol işçi kimliği. Yakalanırsa öldürüleceğini, hatta mezarının bile bulunamayacağını biliyor. Tıpkı Sabahattin Ali gibi. Bir süredir kaçak. Önce soğuk kış günlerinde Ege kasabalarında ısınmasız evlerde kalmış. Sonra İstanbul'da bir arkadaşının evine sığınmış. Son geceyi ise yakın dostu Oktay Arayıcı'nın evinde geçirmiş, bu sayede kızı Barış'a sarılabilmiş: 

"Uzun bir ayrılık var önümüzde
aylarca belki yıllarca sürecek olan"

dizeleri dökülmüş dudaklarından.   

Bıyıklı ve gözlüklü adamın adı: Ataol Behramoğlu. Barış Derneği davasından sekiz yıl hapis cezası almış. Hakkında açılan TKP davası ise sürüyor. 80 darbesi sonrası 141 ve 142. maddelerden iki kere ceza alanlar idamla yargılanıyor.
***
Bu anı okuru yanıltmasın! Okan Toygar'ın Ataol Behramoğlu'yla gerçekleştirdiği nehir söyleşi kitabı "Hayatımız Güzeldir" yalnızca şairin hayatta kalma eşiğini, tesadüfi de olsa geçme başarısını anlatmıyor bize. Kitap şairin özyaşamöyküsünü anlatan oylumlu söyleşi değil. Türkiye tarihini sorgulayan, ülkemizin 60'lı yıllardan günümüze düşünsel ve siyasal atmosferini mercek altına alan özgün bir çalışma. Bu nedenle de bir yaşamöyküsünün sınırları aşılıyor, bu sayede toplumsal kırılma, çatışma hatta ayrışma anlarıyla yüzleşen sıradışı bir metin çıkıyor karşımıza. 
***
Yine yıl: 1983. Behramoğlu, Türkiye'den çıkmış ve Atina'ya varmıştır. Amacı bir an önce Paris'e gitmektir. Atina'da kendisini oğlu gibi gören şair Yannis Ritsos, onunla buluşmaya gelir ve yaşamı boyunca unutamayacağı şu sözü söyler: "Hayatımız güzeldir!" Ritsos, "hayat" değil, "hayatımız" diyerek çoğul bir yerden bakmış, bir bakıma tüm devrimcilerin hayatı güzeldir demek istemiştir. Gerçekten de bütün devrimcilerin hayatı güzel ve onurludur! İşte kitabın başlangıç noktası tam da buydu! O "ömür ki hayata sunulmuş bir armağan" dı. Ve "hayat sunulmuş bir armağan" dı insana.

(EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Devrimcilik gibi şairlik de
İnen darbeyi duyabilmektir
Kaslarının liflerinde
İster copların darbesi olsun
İster bilincin."


CAN YÜCEL







Merhaba!

14 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLE BENİ

 


İkinci Dünya Savaşı'nda ordu gazetesi Kızıl Yıldız'ın ve Savaş Bayrağı'nın savaş muhabiridir Konstantin (Mikhailovich) Simonov.
Askerliğini gazeteci olarak yapar. Cepheden cephe gerisindeki Sovyet halkına savaşla ilgili haberleri ulaştırıp durur. Bu haberler ona Stalin Ödülü'nü kazandırır.
Savaş, cephe izlenimlerini, lirik ve epik şiirler yazar. İkinci Dünya Savaşı yıllarının unutulmaz şiiri "Bekle Beni", cepheye savaşmaya gönderilen gençlerin geride kalanlara içten seslenişidir.
(...)
Romanlarıyla da ülkemizde tanınan Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlar. Nazi ordusu Moskova'yla Stalingrad kentlerini kuşatır. Simonov'un çalıştığı Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazeteleri onu savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderir. 
Simonov, İkinci Dünya Savaşı'nın en kanlı günlerinde yaşananları cephe gerisindeki halka duyurur yazılarıyla, haberleriyle. O yalnızca bir gazeteci değil, yarbay rütbeli bir askerdir de. 
Dünyanın en tanınmış, en bilinen, savaşı anlatan; cepheden sevdiğini, Valentina Serova'yı düşüne düşüne, onu özleye özleye yazdığı "Bekle Beni" şiirinin yazılış öyküsüne gelince:
Cephede, savaşın en soluk kesici biçimde sürdüğü, mermilerin havada uçuştuğu, çığlıkların, ölümlerin, yaralanmaların alıp başını gittiği bir gece, 25 yaşındaki Simonov hep olduğu gibi sevgilisinin yanında olmasını ister, onu düşünür, özler.
Çıldırmak üzeredir savaş ortamından, gecenin dayanılmazlığından. Bunu önlemenin tek bir yolu vardır: Sevdiği kadınla konuşmak! Günün birinde geri dönecek, sevgilisine kavuşacaktır, buna yürekten inanır. Günü gelir, döner de. Sevdiğiyle de evlenir. Uzun mutlu bir yaşamları olur sonu ayrılık da olsa. 
Savaş yıllarının o ünlü şiiri "Bekle Beni" o korkunç, dehşet saçan gece doğar, yazılır. Simonov, sevgilisi Valentina'yla birlikte yaşamayı düşlediği yılları da düşünür bu şiiri onunla konuşur gibi yazarken:

"Bekle beni, döneceğim
Bütün gücünle bekle.
Bekle, sarı yağmurlar
Hüzün getirdiğinde.
Bekle karda, tipide
Bekle bunaltırken sıcak
Bekle, kimseler beklemezken
Geçmişi unutarak.
Bekle, uzak yerlerden
Mektup gelmez olduğunda,
Bekle, birlikte bekleyenler
Beklemekten usandığında."

Simonov, izne çıkan bir askere şiirini verir çalıştığı gazeteye bırakması için. Savaş tüm hızıyla sürer, ölümler, acılar, korkular sürer de sürer. Sonra da savaşın acımasızlığı her yeri kuşatır.
Simonov, şiirinde herhangi bir haber alamaz ama şiirin etkisi almış başını gidiyordur bütün ülkede. 
Herkesin dilindedir şiir. Cephede oğlu, sevgilisi, eşi olanlar adeta bu şiire sığınırlar. Beklemekten başka çaresi olmayanlar bu şiirle güç bulurlar bir bakıma.
"Bekle Beni", savaşın zorluklarını ve insan ilişkilerini yalın bir dille anlatır:

"Döneceğim, bekle beni
Ve iyilik dileme
Artık unutmak gerektiğini
Söyleyenlere.
Varsın oğlum ve anam
Yok olduğuma inansınlar.

Varsın, yorulup beklemekten
Otursun ateşin başına dostlar
İçsinler o acı şaraptan
Rahmet dileyerek yitene
Bekle. O şaraptan 
İçmekte acele etme.

Bekle beni döneceğim
Tüm ölümlerin inadına.
Varsın, beklemeyenler
Yorsunlar bunu şansa.
Anlayamayacak onlar
Nasıl ortasında ateşin
Kurtardı beni
Senin bekleyişin.
Nasıl sağ kaldığımı
İkimiz bileceğiz sadece:
Başardın beklemeyi sen,
Kimsenin bekleyemediğince."

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

14 Temmuz 2024 Pazar

MAYAKOVSKİ: AYNI KAVGANIN İÇİNDE

 


"Şiir yazmalı" diyor kendisine, yazmalı da ama elinden gelmiyordur ki. Yaptığı denemeler başarısızdır, içler acısıdır. O da şiiri bir yana bırakıp resme yönelir. Resim yapmaya başlar. Sonra yine şiire başlar. Çünkü o şairdir. "Şiir yazmalı" der kendisine, "Şiir yaz". Bir gün, bir şiirin "hakkından" gelir. Gece... Sokakta... Arkadaşı şair David Burliuk'a birkaç dize okur. Bir arkadaşının şiiri olduğunu söyler. Arkadaşı durur, "Sizsiniz bunu yazan!" diye bağırır. Sonra da "Dâhi bir şairsiniz siz!" der. Bu yargıya pek sevinir Mayakovski. O akşam "şair olup" çıkar. "Lal rengi ve beyaz", "meslekte" basılan ilk şiiridir. "Vladimir Mayakovski" trajedisi almaya başladığı yolun en güzel örneğidir. Bir isyan trajedisidir bu. Şiirlerindeki can alıcı imgeler kıyımların, ölümlerin iç yüzünü göstermek için vardır. İnsanların güçlerine, akıllarına, iradelerine, dünyayı yeniden kurma yeteneklerine gönülden inanır. Şiirlerinde "aşk" ve "öfke" iç içedir. Ekim Devrimi'ni "Marşımız", "Devrime Övgü", "Sol Marşı" şiirlerinde kucaklar. Mayakovski yenilikçi, direnişçi, sosyalizme yürekten inanmış, onun için savaşan bir şairdir. O, toplum için yazan bir şairdir. "Ben" derken "biz" diyordur. "Sokaklar fırça, alanlar paletimizdir" diyerek sanat ordusuna çağrıda bulunur.
Başkaldıran, yenilikçi şiirlerini meydanlarda okur. Meydanlar hınca hınç dolar. İsyancı tavrı, burjuvaları yerden yere vuruşu, özel mülkiyete karşı duruşu şiirlerinde büyük yer tutar.

Pelteleşmiş beyninizde
kirden parlayan bir kanepede yan gelip yatan semiz bir uşak gibi
hayal kuran düşüncenizi,
kanlı bir yürek parçasıyla tedirgin edeceğim,
dalga geçeceğim, geberesiye küstah ve zehir dilli.

(Pantolonlu Bulut, Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)


Mayakovski hem şiirde hem de pankartta, resimde, çizimde yepyeni bir üslup yarattı, ortaya koydu. Hiçbir söz kıvırtması bulunmayan, özgün, kolay anlaşılan bir dil, yapı oluşturdu.
Pankartları ajitasyon içindir. Bu pankartlarda, çocukluğundaki çok sevdiği halk masallarını, koşmaları, türküleri imgelerinde hep kullanır.
Atasözlerini değiştirerek, deforme ederek yeniden dolaşıma sokar. Beyaz Ordu generali Denikin'i ele alan pankartın altında şu yazar: "Rus, domuzla dost değildir."
Kimi zaman çocuk şarkılarından da yararlanır: "Kanaryacık-geyikçik nerde kaldın?" şarkısının sözlerini, devrim düşmanlarını alaya alarak şöyle değiştirir: "Vrangel Vrangel, nerde kaldın? / Lloyd George'tan tank mı aldın?"
Şair, ajitasyon pankartlarında pek çok düşmanla savaşır: "Churchil, Beyaz Ordu generalleri, Amerikan emperyalizmi, toprak ağaları, çarlık düzeninin geri gelmesi için savaşan bankerler, papazlar ve başkaları..."


1. İşten her kaytarışın
2. Düşmanı mutlu eder
3. Bir emek kahramanı ise
4. Burjuvalar için darbedir. (1920)


Ahmet Oktay, Yol Üstündeki Semender (1987) kitabında intihar eden şairleri ele alırken şiiri "devrimden başka bir şey olmayan" Mayakovski üzerine de ışık düşürür:

Bir kez daha kucakla beni
kara-büyüsüyle bağlandığım gece;
mağma ve kemik tayfunları,
yağmur sularında sürüklenen bir mektubun
sar'alı yazısı gibi silikleşen ün;
ölümün tunçtan dökülme flütü
akkora kesmiş yüreğimi titretmiyor;
Gece,
uçurumlarında belleğin
kılık değiştiren hayalet,
- insan bir tansık
diye yinele;
çünkü sözcüklerin külünden doğdu
yaralı oğlun.


[Mayakovski,] Yesenin'in intiharını eleştirir ama 20 yıllık emeğini ortaya koyan sergisinin açılışından 15 gün sonra o da intiharı seçer. En bilineni Nâzım Hikmet olmak üzere pek çok şairin yolunu açmış, esin kaynağı olmuştur.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)


Kim daha üstün, şair mi,
yoksa insanlara
pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek bir motordur çünkü
ve ruh onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde.

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)


VLADİMİR MAYAKOVSKİ
(19 Temmuz 1893 - 14 Nisan 1930)









Merhaba!

4 Nisan 2024 Perşembe

İNSANLIĞIN LÜZUMU YOK !


(Fotoğraf: AKGÜN AKOVA)


Hayvan dünyası bizim insan dünyamızdan çok çok çok daha masumdur.
Öyleyse diyeceksiniz, iki dünya arasındaki en önemli fark bu mudur?
Yani hayvan dünyasının bizim insan dünyamızdan daha masum oluşu...
Bir bakıma evet. Ama ben başka bir şey söyleyeceğim. İnsanla hayvan arasındaki en önemli, en belirgin fark, bana kalırsa, hangi türü olursa olsun hayvan dünyasının belli bir "standart"ı olduğu, insanın ise yükselmesinin ya da alçalmasının bir sonu, sınırı olmadığıdır.
(...)
Hayvan dünyasını küçümsemeyelim. Alçak hayvan yoktur. Ama insan alçaklığının, alçak insanın ne yazık ki sürüsüne bereket!

(ATAOL BEHRAMOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)

 


TOMBİLİ


Hiç hayvan güler mi, gülmek ağlamak insanlara mahsustur. Vay ahmak insanoğlu vay, asıl gülmeyi unutan insanlardır. Şu dünyada dostu, arkadaşı olmayan, bir sıcak elin tadına, bir bakışın güzelliğine artık bundan sonra varamayan, varamayacak olan da insandır. Umutsuz olan, nankör olan insandır. Dünyanın güzelliğini yadsıyan artık salt yaşamanın tadına varamayan insandır, altında yaşadığı göğü, üstünde gezdiği toprağı, akan suları göremeyen insandır. Görkemli doğa ortasında görmeden dolaşan, bakarkör olan insandır. Yunuslar, balıklar, kuşlar, kurtlar, tilkiler, ne pahasına olursa olsun, hem de börtü böcekler bu dünyanın tadını çıkarırlar.
"Hayvan olmak bu çağda insan olmaktan daha mutluluktur," dedi Selim balıkçı.

(YAŞAR KEMAL / Deniz Küstü - Yapı Kredi Yayınları)




"Doğaya daha yakından bak, o zaman her şeyi daha iyi anlayacaksın."



ALBERT EINSTEIN







4 Nisan Dünya Sokak Hayvanları Günü

5 Haziran 2022 Pazar

MÜŞTAK ERENUS


  "(...) Yıl 1914. Osmanlının tükenmiş imparatorluğu. Babam anamı seviyor. Vermiyorlar. Boşnak makinist babam da Afyon'da trenin terkisine atıp anamı Şam'a kaçırıyor. Şam'da bir güzel sevişiyorlar. Ben oluyorum. (...)"




 "Şiire gelince" diyor Müştak Erenus, "ömrümü adadığım bu renkli çile. Türkçenin efendisi. Aydınlık pencerem. Güzelim. Şiire ne zaman ve nasıl başladığımı bilemiyorum."
  İlk şair dostu Celal Sılay. Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli, Behçet Kemal Çağlar, daha sonra Bedri Rahmi Eyüboğlu öteki şair arkadaşları.
  (...)
  Müştak Erenus'un şiirinin eksenini insan sevgisi oluşturuyor. Katıksız bir insan sevgisi. Bu insan sevgisinin beslediği yurt, toplum ve "zilli" olmayan "milli günler"in coşkusu karışıp kaynaşarak karşımıza yalın bir şiir olarak çıkıyor. Yalın ama slogan olmayan toplumcu bir şiir.


Gergefte kırmızı bir gül gibiyiz
Umutlu ve keyifli.
Onurluyuz bu kavgamızla
Öyle bir güç taşıyoruz ki
Kime ne zaman nerede demeden
İşte buradayız.
Bir çelik ki bu zincirin halkaları
Bilek bilek korkusuz
Yılmayan bu yürek güzelliğinde
Böyle elele.

  O, ekmeğini yediği bu halkın, Anadolu'nun şairi. Onun için de, halkın sorunlarına kayıtsız değil. Zaman zaman hepimizin her gün yaşadığı günlük sıkıntıları şiire döküyor.
   Müştak Erenus'un diğer güzel bir yanı da, başka şairlerle alıp veremeyeceği bir şeyin olmamasıdır. O, ortaya kayda değer bir şeyler koyan her şairi sever. En yakın arkadaşı Bedri Rahmi Eyüboğlu için ressamların "resmini bilmeyiz ama, şiirlerine diyecek yok", şairlerin de "şiirini bilmeyiz ama, resimlerine diyecek yok" demelerine çok bozulur. Sanatçıların birbirlerini çekememelerine üzülür.
  Müştak Erenus, sadece kendi halkının şairlerini değil, bütün dünya şairlerini de kardeşi bilir. Onlar için üzülür, sevinir. "Lorca Kardeşim" adlı şiiri bunlardan biridir. Ataol Behramoğlu bir yazısında "bu hengame içinde kaçımız farkında olduk?" diye sorar bu güzel şiir için. (ABDÜLKADİR PAKSOY -  Pireotu / Yazılar)


LORCA KARDEŞİM

Ölmek istemiyorum diyordu içinden
İri taşlı kirli bir duvar önünde
Fazla bekletilmeden
İki beyaz bulut geçti
Ve iki beyaz kelebek
Mavi bir diken üstünde
Sevişemeden uçtular.

Her şey ortada soğuktu
Ve güneş
Sabahları bilerek dikine çıkıyordu.

Biz bütün bu olanları
Anlaşılmaz bir uzaktan seyrettik
Kapılarımız inadına üzerlerimize çiviliydi.
Korkak sokaklarda sarı ışıklar
Geceler boyu çekinmeden umutları yedi.
Bilinen bir dua için eğri çıkıyorlardı tepeyi.
Berikiler orta yerde durup
Bir başka şarkı tutturdular
Ve sabahları boşuna erkende
Budalaca düşlerini anlatıyorlardı.
Biri bir kuyu dibinde
Dipten yukarı ışıklara bakıyordu
Yukarda çırpınan bir böcek
Boşuna suyu karıştırıyordu.

İki beyaz bulut
Ve iki beyaz kelebek
Mavi bir diken üstünde
Sevişemeden uçtular
Gün ertesi
Çirkin bir ışıkta
O yıkık taşlı kirli duvar önünde
Koca kafalı bir koyun otlattılar.



  Toplum içinde yaşadığının farkında olan her yaratık, taşıyacağı yükümlülüklerin de farkındadır ve farkında olacaktır. Bu büyük gerçek düpedüz insanın namusudur ve bu namusun gereği de aydın sınıfının ve toplum içindeki yazar çizerlerin omuzlarına yüklüdür. 
  Bir yazar, bir şair insanlarının nerden gelip nerelere gittiğimi bilerek, onlara bu kargaşada reva görülen çamur haksızlıkların karşısında yerini alacaktır. Bugün bir avuç kalan bu gariban dünyanın patronu olmak sapık gayretindeki, namustan habersiz kişilerin türlü çeşitli oyunları içindeyiz. Hele şu tükenesi zıkkım petrolün bizlere taşıdığı bu aklımız dışındaki çilede, nefesimizi aldığımız havadan, yutabildiğimiz lokmamıza kadar her nesnenin mafyası nöbettedir. Esasta, hâşa min huzur, bu çamur oyunun sahibi tektir ve de bu haşmetli patronun dinli dinsiz, donlu donsuz bir yığın uşağı vardır.
  İşte batıp da çıkası böyle bir dünyada yaşayan bir yazar ve bir şair olarak yükümlülüğümüzü biliyoruz. İnsan aklına, insan namusuna tarih boyunca oynanan bu oyunun bir sonu olması gerektiğine inanıyoruz. Şiirimizden, elimizden geleni yaparız. (MÜŞTAK ERENUS - mustakerenus.com)






Merhaba!

22 Mayıs 2022 Pazar

DOST ŞAİRLER

 


ULDİS BERZİNS


 Riga, 20 Mart 2021

  Şair Ataol Behramoğlu (doğumu 1942) son on yıllarda hep birlikte Nâzım Hikmet'in oğulları diye adlandırılan Türk şairleri arasında en parlak ve tanınmış kişiliktir.
  Onun şiirsel inancı 20. yüzyılın ikinci yarısının incelikle işlenmiş Avrupa modernizmi, estetik ve toplumsal ideali birbirini izleyen dünyasal ve toplumsal hümanizmdir.
   Bu idealin kökleri ortaçağ Türk ve Fars düşünürlerinin belirgin dünyasal idealleriyle iç içedir.
  Ataol Behramoğlu şu anda Türkiye'nin en popüler şairidir. Türk interneti Ataol'un şiirleri ve Türk bestecilerin onun şiirlerinden yaptıkları şarkılarla dolup taşıyor. 
  Boğazın kıyısında, Avrupa yakasında, Belediyenin yönetim alanındaki Şairler Parkı'nda onun esaslı bir heykeli dikilmiş.
  Bol yapraklı ağaçlar altındaki öteki şairler, önceki on yılların İstanbul şiirinin ilahları olan Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil'dir.
   Bu sonuncusunun taş ve insan hakkında dillerde dolaşan bir dörtlüğü vardır: "Gidecek yeri olmayan biri / Aslanları görmeye parka gitti. / Aslanlar taştan o bir insan, / Nasıl anlaşırlar? / Anlaştılar!"
  Bu parka gidebilecek tek kişi Ataol şimdi, hem aslanlara hem kendisine. Orada şiir dinlemek için sık sık toplananlara gidiyor.
   Nâzım gibi Ataol da Avrupa ve Asya'nın ortasında duruyor. Siyasal savaşımın acımasız gerçekliği onu da sık sık ve uzun süre ayırdı en değerlisinden, çocuğundan.
  Maris Çaklkays'ın Letoncaya çevirisinde, "Memet Memet" diye seslenmek için Bulgaristan'ın Karadeniz kıyısında ağır ağır yürüyen Nâzım gibi, kızı Barış'a seslenmek için günden güne şiir sayfalarında dolaştı. 
   Dostum ve kardeşim Ataol Behramoğlu'nun Letonca'daki ilk kitabıyla mutluyum.


***


  Kısa bir süre önce yitirdiğimiz şair Uldis Berzins,
Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil gibi 
Türk şiirinin ilahlarına da hâkim büyük bir şairdi.
Anısına saygıyla...

 1972'de Moskova'ya ilk kez ayak bastığımda tanışmıştık. İki yaş küçüğümdü. Demek ki ben otuz o yirmi sekiz yaşlarındaymışız.
  Böylece 2022'de olduğumuza göre dostluğumuz bir yıl eksiği ile yarım yüz yıl sürmüş oluyor.
  Bir yıl eksiği ile, çünkü onu geçen yıl 24 Martta kaybettik.
 Benden çevirdiği şiirlerin kitabına 20 Mart 2021'de önsöz yazdıktan dört gün sonra. 2021'in sonlarına doğru yayımlanan, üzerinde onca çalıştığı, yıllarca emek verdiği kitabı göremedi.
  İstanbul'da ya da Riga'da buluşarak bu ortak ürünümüzün kitap olarak karşımıza çıkışını kutlama şansımız artık yok.
  Olağanüstü, olağan dışı insanlar vardır. Uldis onlardandı. Tanıştığımız ilk günlerden en son günlerine kadar bir dil ve şiir okyanusuna dalıp çıkan bir adamdı.
  Anadili Letonca'nın yanı sıra Rusça onun için kuşkusuz ikinci bir anadildi. Öteki Baltık ülkelerinin dillerini de biliyordu. Batı ülkelerinin diyebilirim ki hepsini ya biliyor ya anlıyordu.
  Türk olmayan Türkologlar içinde sadece Türkiye Türkçesini değil, Azerbaycan Türkçesini, yanı sıra da Orta Asya'daki Türkçe kökenli (Kazakça, Kırgızca vb.) dilleri bilen, anlayan, üzerlerinde düşünen bir dil bilimciydi.
  Tanıştığımızda Dağlarca'yı Letoncaya çevirmişti. Türk şiirinin bilgisine diyebilirim ki en az benim kadar sahipti. Zaman içinde Letoncanın en büyük, en özgün şairleri arasında yer aldı. 
    Bütün dinlere eşit uzaklıktaydı. Kuran'ın Letonca'ya ilk çevirmeni oldu!
  Bu konuda ne yazık ki ayrıntılı konuşmadık. Fakat çeviriyi mutlaka Arapça aslından yapmıştır, başka türlüsü olamazdı. 
  Uldis aynı zamanda bir yaşama ustası, bir hayat çılgınıydı. Olağanüstüydü, olağan dışıydı, fakat dev gövdesi üzerinde taşıdığı muhteşem kafasındaki yüzde bir çocuk masumiyeti, gülüşünde mizahla karışık bir saflık, mavi gözlerinin ışıltılarında yaşama sevinci, sevgi, bütün insanlara ve insanlığa karşı iyilik dolu bir bağlılık vardı.
  Oğluna Antes adının yanı sıra Ataol adını da koyacak kadar yakın dosttuk. Fakat asıl önemli olan Türkiye'nin ve Türkçenin bu büyük dostunu ülkemizin tanıması, gelmiş geçmiş ve günümüzdeki başkaca büyük Türkologların adlarıyla birlikte onun adını ve eserini de değerlendirip yaşatmamız gerektiğidir. (10 Şubat 2022 - Cumhuriyet Kitap)



ATAOL BEHRAMOĞLU







Merhaba!

16 Ocak 2022 Pazar

HAYAT

 

"Geceyi seyrede seyrede öğrendim ki ışık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne vurmuyor."

(ŞÜKRÜ ERBAŞ)


***


Hayat bir hikâye gibidir. Ne kadar uzun olduğu değil ne kadar güzel olduğu önemlidir. 

(LUCIUS ANNAEUS SENECA)


  Ama eninde sonunda bir hikâyenin de sonu gelmelidir. Neden, sonu gelmeyen hikâye hayata benzer de onun için. Hayatsa sıkıcı bir şeydir. İnsanın, işte hayatı dinlerken esneyesi gelir. İsteyen kavga etsin, isteyen savaşsın, birbirinin canını çıkarsın, isteyen kıyıda köşede at gibi sevişsin, ne yaparsa yapsın, hikâyeye göre hayat sıkıcıdır. (FARUK DUMAN - Sus Barbatus! 2 / Yapıkredi Yayınları)








  Edebiyatın bir "özelliği", gerçekten de belli bir döneme tanıklık etmesidir. Toplumsal meselelerle ilgilenmeyen büyük yazarlar da vardır. Ancak yazar aynı zamanda bir aydınsa olup bitenle içtenlikle ilgilenmemesi olanaklı değildir. İşte onu tanıklığa zorlayan kendi içinde acısını hissettiği, neredeyse kendi yaşantısı gibi deneyimlediği toplumsal olaylardır. (ERENDİZ ATASÜ - Cumhuriyet Kitap)



Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

ATAOL BEHRAMOĞLU


***


"İyi şairlerin yüzü her daim insana dönüktür. Dünyaya, insanlık durumlarına oradan bakarlar."

FERİDUN ANDAÇ




Merhaba!

11 Nisan 2021 Pazar

OKU! İNSAN SANATLA YAŞAR!



Bağırırlar şaire: 

"Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.

Şiir de ne?

Boş iş.

Çalışmak, harcınız değil demek ki..."

 Doğrusu

bizler için de 

en yüce değerdir çalışmak.

Ve kendimi

bir fabrika saymaktayım ben de.

Ve eğer 

bacam yoksa

işim daha zor demektir bu.

Bilirim

hoşlanmazsınız boş lâftan

kütük yontarsınız kan ter içinde.

Fakat

bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:

Kütükten kafaları yontarız biz de.


VLADİMİR MAYAKOVSKİ

                                                                   (Çeviri: ATAOL BEHRAMOĞLU)


***


   Nazilerin 1933 yılından itibaren toplu kitap yakma eylemlerine hız verdiği, 1945 yılına dek de bu tarihe geçecek utanç verici pratiği sürdürdüğü biliniyor. Bilinen en büyük "yakma organizasyonlarından" biri 10 Mayıs 1933 günü gerçekleşmişti. Bu, kitapların yalnızca öylece ateşe atıldığı bir eylem değil, neden belli yazarın ve belli kitapların seçildiğine dair bildirilerin okunduğu, etraflı bir organizasyona sahip toplaşmalardan biriydi. Örneğin, Erich Maria Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok 'u, "savaştan kaçan askerleri betimlediği" gerekçesiyle yakılmıştı. Freud'un yapıtları ise "cinselliğe aşırı derecede vurgu yaptıkları" gerekçesiyle kara listeye girmişti. (sabitfikir.com)


***


   "Ne kadar ilerledik bilemem ama ortaçağda olsak beni yakarlardı, şimdi kitabımı yakıyorlar."

SIGMUND FREUD

(Portre: SALVADOR DALİ)


***


"Çocuktuk, büyüdük. Kitapları seçtik, başka şeyleri seçen insanlar arasında..."

ENİS BATUR

(Fotoğraf: ARA GÜLER)


***


"Çocukken kitapların tılsımlı olduklarına inanırdım, büyüdüğümde kesinlikle tılsımlı olduklarına ikna oldum."           (SENTA URGAN - Cumhuriyet Kitap)


***


   Yaşam başka türlü yaşanmıyor. Eğer düşleriniz varsa ömrünüzü uzatabilirsiniz. Bir insanı sevmekle nasıl çoğalabildiğinizi görürsünüz. Ve onun için yaşamayı göze alırsınız. 

   Sevince, tıpkı okurken ki gibi, ilerler insan. Zihninin kalıpları kırılır, yeni algılar edinir. Irmaklar yaratır kendine, kuyular açar, atlaslar kurar, dağları aşma gücünü kuşanır... Yetinmeyen bir duyguyla kendini amber kokulu çarşılara taşır. İnsan sesine, insan sözüne erdirir her bir bakışını. Günü dokur, zamanı eğitir, gözlerini soldurur bir kitabın sayfalarında. (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***


   İnsan sanatla yaşar. Muhakkak ki barınma, beslenme, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel gereksinimlerimiz geliyor akla ama onlar yaşamak için. "İnsan" olmak için, "insan" gibi yaşamak için gereksindiğimiz öncelikle sanat. (KORKUT AKIN - Cumhuriyet Kitap)


***


"Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır."

ANDREY TARKOVSKİ




Merhaba!  

13 Eylül 2020 Pazar

SANATÇI HALLERİ





ORSON WELLES


   Orson Welles, bir karakış akşamı, söyleşi için davet edildiği salona ulaştığında, salonu ancak onda biri dolu bulmuş karşısında... "Ben..." demiş, "Orson Welles'im... Yazarım, ozanım, besteciyim, ressamım, tiyatro sanatçısıyım, karikatüristim, set dekoratörüyüm, sanat eleştirmeniyim, seslendirme sanatçısıyım, kostüm tasarımcısıyım, öykü yazarıyım, radyo oyunları yazarıyım, prodüktörüm, senaristim, yönetmenim... Karşımda, sizler ne kadar azsınız!" (TARIK DURSUN K. - Geçti Akşam Suları)



***




LUDWIG VAN BEETHOVEN


   Ludwig van Beethoven, Appassionata Sonatı'nı besteledikten sonra bir akşam notaları yanına alıp, kendisine arada bir sınırlı maddi destek sağlayan Prens Lobkowitz'in evine gitmişti. Kötü bir rastlantı, o akşam prensin evinde o sıralarda Viyana'yı işgal etmiş bulunan Fransız ordusunun ileri gelen subayları yemekteydi. Israrları reddedemeyen Beethoven mecbur olmuş, yemek masasına oturmuştu. Fransız subaylar bir süre sonra ondan piyano çalmasını rica ettiler.
 Ne var ki, Beethoven bunu hiç istememişti ve isteği reddetti. Fransız subayların ısrarları giderek tehdide dönüşmekteydi. Sonunda Beethoven kalktı ve oradakilere hiç çekinmeden şu sözleri söyledi:
 "Siz soylular, prensler, prensesler, kontlar, subaylar... Siz öyle doğduğunuz için bu sıfatları taşıyorsunuz. Konumunuz bir rastlantıdan ibaret. Başka bir özelliğiniz yok ve sizden o kadar çok var ki... Ama Ludwig van Beethoven yalnızca bir tane var..."
  Sonra kalkarak çıktı. Ev sahibinin gitmemesi için yaptığı ısrarlı ricalar sonuç vermedi. Beethoven o geceki fırtınalı, yağmurlu havada evine gitmek için bir araba bulmak ümidiyle yürüdü, yürüdü... O sırada elinde bulunan notalar ıslanıp mahvolmuş, bir kısmı uçmuş gitmişti. Besteci daha sonra sonatı yeniden notaya alacaktı. (LEVENT ÖZÜBEK - soL GAZETE)  



***



Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım. 

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir..

Üstü kalsın..



CEMAL SÜREYA


   59 yaşında koskoca Darphane Müdürü ve Maliye Müfettişi öldü. O yıllardaki moda deyişle, bir dikili ağacı bile yoktu.
    O şimdi bir yerlerden övünüyordur bunun için.
    Cemal Süreya'yı sevmekle güzel bir sevinç yaşayabilir insan okurken. Biz tanırken o sevinci yaşadık.
    Son şiirinin adı "Üstü Kalsın". Sanki son yudumda bir ders verirmiş gibi...
  "Üstü Kalsın" diye bir şiir yazarsan, çok geçmeden ölmeyi bilmek gerekir. Yok, eğer ölmez de yaşamayı sürdürürsen, madara olursun. (NECATİ TOSUNER - BirGün Gazetesi)



***



ATAOL BEHRAMOĞLU'dan
TARIK AKAN'a

Onu bir şeye benzet deseler
Derdim ki farksızdı yanardağdan
Dışardan sakin, dingin, suskun
İçi ateşle dolup taşan




TARIK AKAN


   Benim için ağır bir kayıptı, hep eksikliğini hissettim ve hissedeceğim. Tarık Akan iyi bir oyuncu ve iyi bir insandı. Bazı insanlar önemlidir ama hiç değerli değildir, Tarık ise hem önemli hem de değerliydi. İlke adamıydı, düşüncelerinin arkasında durmayı bildi. Tarık'ın unutulduğunu zannedenler cenazesinde şaşkınlığa uğradılar. Unutulmaz böyle insanlar... (MÜJDAT GEZEN - Cumhuriyet Gazetesi) 



***



"Sanatçının büyüklüğü, sahneye çıkarken değil, sahneden inerken anlaşılır."


AYDIN BOYSAN







Merhaba!

8 Aralık 2019 Pazar

GERÇEK ŞAİR, GERÇEK ŞİİR




   "Şair de yaşadığı toplumda çalışması gereken, evine ekmek götürmek zorunda olan biridir. Öbür insanlarla birlikte acı da çekebilir. Yazdığı dizeler şairin kendini ayrıcalıklı bir yere koymasını gerektirmez." (BERRİN TAŞ - Söyleşi: KADİR İNCESU/BirGün Kitap)



   Çok bilmişlerden
dinlemesini bilmeyenlerden uzak dur
az bilenler iyidir
onlar hep anlamak ister
kibirden kurtulmuşlar
sana insanlığını anımsatır
çok bilmişlere boşuna
kendini anlatmaya kalkma anlamazlar
susmak
boş konuşmaktan iyidir
kimileyin susmak da konuşmak anlamına gelebilir



BERRİN TAŞ
(Geceyarısı Şiirleri)



***




   "Çalçene şiircikler, bir kaşık suda gargara.
 Şiir bir durum, bir sorun üzerinde ölçülü konuşan, 
susunca da bizim düşünmemizi bekleyen bir olgunluktur."


BEHÇET NECATİGİL
(Bile/Yazdı)



***



   "Yaşamda bolca şiir var. Ne zaman isterse çıkar gelir. 
Ben yalnızca hayata daha dikkatli bakmaya, yeni geleni bulmaya çalışıyorum."


ARİFE KALENDER
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR/Cumhuriyet Kitap)



***





CEYHUN ATUF KANSU
(Karikatür: MUSTAFA BİLGİN)




   ATAOL BEHRAMOĞLU - Cumhuriyet Kitap:

   Benim için Ceyhun Atuf Kansu "Kızamuk Ağıdı"dır.
   "Gamlı, donuk kış güneşi"nin ağzından, kızamık gibi bugün sıradan bir hastalıktan can veren bebelerin, yoksul köy çocuklarının ağıtını yazan şair-hekimdir.

Bir köy gördüm tâ uzaktan,
Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,
Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,
Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz.

Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,
Çocukları kızamuk döküyor,
Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,
Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.

(...)

Ali'lerin kızı Emine'yi gördüm,
Öldü... Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,
İkindiye doğru, evlerine vardım,
Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü.

Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,
Ah, güllü Gülizar öldü,
Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,
Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü.


   Türk şiirinde belki de bir ilktir bu... Bir şiirde ölen çocukların adlarının sıralanması... Tek tek sayılan bu isimlerin gerçek kişilerin adları olduğundan da kuşku duymam.
   Ceyhun Atuf Kansu hem şair hem bir çocuk hekimi olarak, ilaçsızlıktan, çaresizlikten ölüp giden bu çocukların acısını yüreğinde hep taşımış olan kişidir...

Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım,
Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye,
Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım,
Nasıl dönecektim aynı köye?

İniyor ve karaltında örtüyordum,
Bu çocukları, bu habersiz çocukları,
Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum.
Bir şey demek için açılmıştı dudakları.

   Bu kahredici acıların tanığı "Gamlı, donuk kış güneşi", çocuk hekimi-şair, duyarsız toplumun duyarsız aydınlarına şu acıtıcı soruları yöneltir:

Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden
Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.

O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?
Ben perişan, utanmış... bu köyün üstünde,
Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?

Ben, bir günde yirmi üç küçük ölünün,
Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,
Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,
Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.



***




   "Sanatçı her insanın olması gerektiği gibi kendisine saygısı olan adamdır. Ama yeteneği imtiyazı değildir. Üstelik daha fazla sorumluluk yükler sahibine. Ve taraftır. Vicdanın, onurun, haysiyetin ve mazlumun tarafındadır."


ERCAN KESAL
(Söyleşi: SELÇUK ÖZBEK - BirGün Gazetesi)



***



   "Başarı, muafiyet arayan sanatçıyı bir kaçağa dönüştürür, dönemlerinden kaçanlar da, o dönemle birlikte ilk unutulanlar olurlar. Efendileri ölmeden devrini tamamlayan dalkavuklara benzerler."


JOHN BERGER



***



Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında
Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında
Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.


JOSE MARTİ
(Çeviri: ATAOL BEHRAMOĞLU)









Merhaba!