Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2026 Pazar

COMANDANTE CHE GUEVARA

 


[Küba'daki sosyalist devrimin liderlerinden Arjantin asıllı Che Guevara 50. ölüm yıldönümünde Küba'nın başkenti Havana'da düzenlenen etkinliklerle anılıyor.
Euronews'in haberine göre; Havana sokaklarındaki reklam panoları Guevara'nın resimleriyle donatılırken birçok yerli ve yabancı turist ünlü devrimcinin figürlerinin olduğu hediyelik eşyalardan aldı. -Sözcü Gazetesi, 9 Ekim 2017]

Deniz kıyısına oturup da denize girmediğim, içki içtiğim günler. Kolombiyalı arkadaşım Luis Ospina'dan bir mektup almıştım. 1965-66 yılları Paris'inden, eski günlerden, Küba'ya gitmeyi hayal ettiğimiz günlerden söz ediyordu. O zamanlar kendime şu soruları sormuştum: Otomobil ve motosiklet kullanabilir misin, ata iyi binebilir misin, iyi yüzebilir misin, günde 12 saat yürüyebilir misin gibi sorular. Bunların hepsine cevabım "Hayır!" olduğu için bu devrimci hayalden vazgeçmiştim.
Ama düştüğüm keder kuyusu içinde, okuyacağınız iki şiiri yazmıştım:

1968 Günleri

Çamurlu kaldırımda bulduğun
o yazısı turası silinmiş nikel para  
denizin kumsala attığı
ağzı perdahlı cam kırığı
parmağına dar gelen nişan yüzüğü
düğmeleri kopmuş keten gömlek
güneşte sararmış defter sayfası
sahaflara sığınmış bir elyazması
bir evden sızan hüzzam faslı
bir akşam içkiden dönerken
terekende bekleyen borç senedi

Sierra Maestra, Casa Caramina,

ışık alıp kararmış fotoğraf kâğıtları
sesi tarçınlaşmış kasetler
asfaltla gizlenmiş parke sokaklar
hasta yürek, hasta dişetleri
bilgisayarlı Yuppiler, parkalı militanlar
ve evvel zaman çocukları
açık denizde bulduğun son ganimet
kendine armağan saydığın bir eksik hayat
nasıl da hırpalamıştı çürümüş kenti.

Bir bahar tek başına ölmez diyor
umur görmüş haneberduş şaman,
birlikte götürür öteki mevsimleri.

***

Comandante Che Guevara

Bir kent var, dilimi konuşmayan
Comandante Che Guevara

Bir gece var, uykumu uyumayan
Comandante Che Guevara

Bir tezgâh var, bezimi dokumayan
Comandante Che Guevara

Bir kapı var, denize açılmayan
Comandante Che Guevara

Bir çatı var, gökyüzünden çok uzak
Comandante Che Guevara

Bir hayat var, ayağıma dar gelen
Comandante Che Guevara

Bir ölüm var, ölmekle bitmiyor
Comandante Che Guevara

Düşün son menzilinde bir durak
Comandante Che Guevara


Kapitalizm onun anısını turistik eşya yapsa da devrim tarihini değiştiremez. "Che" Sierra Maestra'dan her an inebilir. 


ÖZDEMİR İNCE
(Cumhuriyet Gazetesi)



Karikatür: SAİT MUNZUR








Merhaba!

22 Nisan 2026 Çarşamba

ÇOCUK VE ŞAİR

 

Gerçek ya da düş

Çetrefil sorunları

Çocuklarla ozanlar çözer anca

(OKTAY RİFAT)


***

Şairler, evrenin ortasında oyuncakları ellerinden alınmış çocuklar gibidir. Her yaratma ediminin özünde bu bulup yitirme oyunu vardır çünkü şair iyi bilir ki şiir, Heraud'un da söyleyişiyle "bir kazanma, yitirme oyunudur" ve her gerçek şair de bu yeryüzünden ayrılana değin hep yitiren kişidir. Özlenene duyulan istek, bazen de isteğin tutkusu, şairi zorla elinden alınan oyuncaklarını düş yoluyla ele geçirme çabasının yamacında bırakabilir. Bu, kuşkusuz çoğu zaman "zorla denize sokulan bir çocuğun umarsızlığı"ndan başka bir durum değildir. 
Gerçeğe erişmek için izlenen yolda, kurulan görkemli ve hiçbir zaman da gerçekleşmeyecek düşlerde şair, şiirinde bir çocuğun yaptıklarında çok ayrı eylemlerde bulunmaz, çoğunlukla bir çocuk gibi davranır. Sözcüklerle kurduğu ilişkide, onların tozlarını aldığı içlerini parlatmaya çalıştığı zamanlarda -yalnızlık anlarında- onu şiire götüren patika, hep merakla, kuşkuyla ve bunları düze indirecek sorularla örülüdür. Böğürtlenlerin ve zakkumların arasında şair, üstü başı kan içinde, içindeki o ağlayan ve gülen çocuğa söz geçirmeye, onu eğitmeye çalışır. "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır." Ama iç erincini sağaltmaya uğraşan her şair, o "büyük çocuğu" sonsuza değin yalnız bırakmıştır artık. Yine de kendisi için yazdığını söylediği anlarda bile, ayrımında olmadan, susturamadığı, boğamadığı o çocuğun acısıyla hep kendinden büyük o çocuk veya çocuklar için yazar.
(...)
Freud da şairin "düşsel evreni" ile çocuğun "kendine özgü evreni" arasındaki bağıntıyı belirtirken, eylemlilik ve gerçeklik olgularını bu yönde değerlendirir: "Şiirsel eylemin ilk izlerini çocukta arayabiliriz. Çocuğun en sevdiği, en uğraştığı şey oyundur. Kendine özgü bir dünya yarattığına, içinde yaşadığı dünyanın eşyalarını kendine en uygun şekilde yeni bir düzene soktuğuna göre, oynayan her çocuk, şair gibi davranıyor demektir. Şair de çocuğun yaptığını yapar, düşsel bir dünya yaratır kendine."
Doğal ki çocuğun kıra döke tanıdığı ve onardığı oyuncakların yerini, şairde sözcükler alır.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi) 

***

"Ustalık kazanılır ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur."


İLHAN BERK







ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN !

21 Mart 2026 Cumartesi

ŞİİRSİZ ASLA !

 

"Şiir insanları sevmeye yarar."

(METİN ALTIOK)

***


AFŞAR TİMUÇİN

Afşar'ın şiiri düpedüz insana dairdir. Ona göre şiir, insan olmanın/olmamızın yolunu gösterir.

Afşar'a göre şiir, kim olduğumuzu göstererek yapar bunu. İnsan için ne yapmamız gerektiğinin yolunu çizer. Çünkü şiir, kimseyi öldürmez, kendi için bir şeyler elde etmek istemez, insanlığı üçe, dörde, beşe bölmeyi düşünmez. İnsana güzelim yüceliğini duyururken aç yatan çocuklar için, işsiz babalar için, acılı anneler için daha doğru bir dünya kurmaya çalışır. Şiir, insan olmanın ve insana adanmanın bilincidir. Şiir ışıktır, umuttur, savaştır, inanıştır.

(ADNAN ÖZYALÇINER - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)

***

biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir

ama yine de
matarasında suyu
torbasında ekmeği
ve kemerinde kurşunu kalmamışları
ayakta tutabilir.


HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL

***

"Sağlıklı bir insan birkaç gün yemeksiz kalabilir ama şiirsiz asla!"

(CHARLES BAUDELAIRE)







Dünya Şiir Günü Kutlu Olsun!

14 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLE BENİ

 


İkinci Dünya Savaşı'nda ordu gazetesi Kızıl Yıldız'ın ve Savaş Bayrağı'nın savaş muhabiridir Konstantin (Mikhailovich) Simonov.
Askerliğini gazeteci olarak yapar. Cepheden cephe gerisindeki Sovyet halkına savaşla ilgili haberleri ulaştırıp durur. Bu haberler ona Stalin Ödülü'nü kazandırır.
Savaş, cephe izlenimlerini, lirik ve epik şiirler yazar. İkinci Dünya Savaşı yıllarının unutulmaz şiiri "Bekle Beni", cepheye savaşmaya gönderilen gençlerin geride kalanlara içten seslenişidir.
(...)
Romanlarıyla da ülkemizde tanınan Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlar. Nazi ordusu Moskova'yla Stalingrad kentlerini kuşatır. Simonov'un çalıştığı Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazeteleri onu savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderir. 
Simonov, İkinci Dünya Savaşı'nın en kanlı günlerinde yaşananları cephe gerisindeki halka duyurur yazılarıyla, haberleriyle. O yalnızca bir gazeteci değil, yarbay rütbeli bir askerdir de. 
Dünyanın en tanınmış, en bilinen, savaşı anlatan; cepheden sevdiğini, Valentina Serova'yı düşüne düşüne, onu özleye özleye yazdığı "Bekle Beni" şiirinin yazılış öyküsüne gelince:
Cephede, savaşın en soluk kesici biçimde sürdüğü, mermilerin havada uçuştuğu, çığlıkların, ölümlerin, yaralanmaların alıp başını gittiği bir gece, 25 yaşındaki Simonov hep olduğu gibi sevgilisinin yanında olmasını ister, onu düşünür, özler.
Çıldırmak üzeredir savaş ortamından, gecenin dayanılmazlığından. Bunu önlemenin tek bir yolu vardır: Sevdiği kadınla konuşmak! Günün birinde geri dönecek, sevgilisine kavuşacaktır, buna yürekten inanır. Günü gelir, döner de. Sevdiğiyle de evlenir. Uzun mutlu bir yaşamları olur sonu ayrılık da olsa. 
Savaş yıllarının o ünlü şiiri "Bekle Beni" o korkunç, dehşet saçan gece doğar, yazılır. Simonov, sevgilisi Valentina'yla birlikte yaşamayı düşlediği yılları da düşünür bu şiiri onunla konuşur gibi yazarken:

"Bekle beni, döneceğim
Bütün gücünle bekle.
Bekle, sarı yağmurlar
Hüzün getirdiğinde.
Bekle karda, tipide
Bekle bunaltırken sıcak
Bekle, kimseler beklemezken
Geçmişi unutarak.
Bekle, uzak yerlerden
Mektup gelmez olduğunda,
Bekle, birlikte bekleyenler
Beklemekten usandığında."

Simonov, izne çıkan bir askere şiirini verir çalıştığı gazeteye bırakması için. Savaş tüm hızıyla sürer, ölümler, acılar, korkular sürer de sürer. Sonra da savaşın acımasızlığı her yeri kuşatır.
Simonov, şiirinde herhangi bir haber alamaz ama şiirin etkisi almış başını gidiyordur bütün ülkede. 
Herkesin dilindedir şiir. Cephede oğlu, sevgilisi, eşi olanlar adeta bu şiire sığınırlar. Beklemekten başka çaresi olmayanlar bu şiirle güç bulurlar bir bakıma.
"Bekle Beni", savaşın zorluklarını ve insan ilişkilerini yalın bir dille anlatır:

"Döneceğim, bekle beni
Ve iyilik dileme
Artık unutmak gerektiğini
Söyleyenlere.
Varsın oğlum ve anam
Yok olduğuma inansınlar.

Varsın, yorulup beklemekten
Otursun ateşin başına dostlar
İçsinler o acı şaraptan
Rahmet dileyerek yitene
Bekle. O şaraptan 
İçmekte acele etme.

Bekle beni döneceğim
Tüm ölümlerin inadına.
Varsın, beklemeyenler
Yorsunlar bunu şansa.
Anlayamayacak onlar
Nasıl ortasında ateşin
Kurtardı beni
Senin bekleyişin.
Nasıl sağ kaldığımı
İkimiz bileceğiz sadece:
Başardın beklemeyi sen,
Kimsenin bekleyemediğince."

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

16 Kasım 2025 Pazar

YEVTUŞENKO İÇİN 'ŞİİR'

 


YEVGENİ YEVTUŞENKO
(Fotoğraf: SASHA KRASNOV)

"Şiir aldanmaz... Şiir yalanı bağışlamayan kıskanç bir kadındır." 
Ve elbette şiir "yoğun bir biçimde hayattır"

Yevgeni Yevtuşenko, şiir üzerine şu yorumla şiir dünyasının kapılarını açıyor:
"Benim şiirimde dile getirdiğim yeni düşünce ve duyuşlar ben daha şiir yazmaya başlamadan önce Sovyet toplumunda yer etmişti ama henüz şiire dökülmemişlerdi. Ben olmasam bir başkası yapacaktı o işi."
Devamı da şöyle:
"Hem ben ben olayım hem de başkalarının henüz dile getirilmemiş fikirlerini gün yüzüne çıkarayım. Varım ben buna. Bütün hayatım boyunca. Biliyorum çünkü, ben ben olamadım mı o fikirleri gün yüzüne çıkarma gücü de benim olmayacak."
Peki ama o kim?

Ah! şiirim de
bana benzesin isterim:
benim gibi farklı, çoğul ve değişken,
nice acılara katlansam da uğruma.
Ama, ne olursa olsun,
pençesindeyim sanatın
çoktan.
Bu yüzden başkalarının yapıtında
ilk önce kendimi ararım.
Yakın akrabalarımdır
Yesenin'le
Walt Whitman..
(...)
Çılgınca kitap okurum
ve odun taşırım.


(Fotoğraf: SASHA KRASNOV)

1952'de ilk şiir kitabı Geleceğin Madencileri'ni yayımlar. Kitabının ardından yazdıklarının kimseye bir yararı olamayacağını görür. "Güzel kafiyelerim, çarpıcı benzetmelerim, hep, boşlukta süsler gibiydiler. Biçim arama çabama öyle dalmıştım ki yolun sonuyla, yolu birbirine karıştırmıştım. Öyle iyi yazıyordum ki hiç iyi değildi."
Kazandığı ilk telifini Moskova Nehri'ne atar, kabullenemez. Bir süre şiir yazamaz ama sonra değişerek yazmaya başlar, şaşırtır etrafındakileri, okurları.
Rusya'da "Şairler fabrika fabrika, şantiye şantiye gezip dolaşıyorlar, lakin makineleri işleten insanları değil, makinelerin şiirini yazıyorlar" dır. "Makineler şiir okusaydı, o şiirleri herhalde ilginç bulurlardı. İnsanlar hiç de ilginç bulmazlar" bu şiirleri.
Yevtuşenko için "şiir": "Şiir / bir barış sığınağı değildir. / Şiir / yaratıcı gücü savaşın."
(...)
Nâzım Hikmet'in, yaşamında ve şiirinde nasıl derin izler bırakan bir yeri olduğunu "Nâzım'ın Kalbi" şiirinde açıkça, gurur duyarak dünya âleme şöyle duyuruyor:

"Usandığım zaman gerçeklerin yalanından
kaygan küstah baskıdan
tunç Nâzım'ı hatırlarım
ve sesini
biraz hançeri:
"Merhaba kardeşim... Ne o neden suratın asık öyle?
Boş ver!
Yoksa şiir takıldı mı bir yerde?
Gel beraber bitirelim.
Para mı yok?
Çaresine bakarız dert değil.
Sevgili mi yok?
Aldırma buluruz..."
Oysa asıl kendisinde bir şey var
içini yaralayan
yüzünün buruşuklarından dehşetle akan:
"Hepsi iyi ya
şu kalp ağrısı...
Adam sen de
ağrıyadursun yaşıyoruz ya..."

[Yevtuşenko]'ya göre şiir, yaşamın yoğunlaşmış halidir! Haklı değil mi?

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

9 Ağustos 2025 Cumartesi

ŞİİR ÇIKMAZDA MI? (YA DA ŞİİR Mİ ÇIKMAZDA OLAN?)

 



Dönmeyi unutan dünyada, aklına gelince de yanlış dönen dünyada, yanlış yaşayan ve yaşlanan dünyalılar arasında "şiir" belki de şairine rağmen hâlâ sihrini koruyorsa bunun yapısal bir nedeni olmalı.
Paradoks gibi görünse de ben, devletlere ve milliyetçiliğe kesin kayıt yaptırıp "şiirlerine yenilen şairden" değil şiirden ümit kesmeyenlerdenim.
(...)
Şair ile şiirin, şiir ile sokağın, diller ile dillerin yanlış iliklendiği zamanlardayız. Buna şairin, anlamın evcilleşmesini ve hakikat kaybını da eklediğimizde derdimizin ve dersimizin ne denli büyük olduğu anlaşılabilir. Buna rağmen kişi başına düşen şiir ve anlam katsayısını çoğaltmak olmazsa olmazımız... Bunun yolu ise, şairin şaire, şairin şiire, şairin okura devlet olmadığı yeni bir dil ve poetikanın gerektiğidir.
Sosyalizm bahsine dair birkaç cümle ile bitireyim: "Benden önceki filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler aslolan onu değiştirmektir" mealindeki Marx'ın 11. Tezi'nden hareketle şunu söylemek isterim: Dünyayı yorumlamak ve değiştirmek siyasete, bir örgüte, merkez komitesine bırakılmayacak kadar ciddi bir uğraştır.

(SEZAİ SARIOĞLU - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***



Sadece şiirin değil çağdaş modern sanatın tarihsel ilişkileri, 
kapitalist toplumun piyasa ilişkileridir ve en asıl olan tüm bu ilişkileri ortadan kaldırılmanın gerektiğidir.
 
Geçtiğimiz 200 yıl boyunca üretimdeki temel değişiklikler, kâr arayışına verilen önem ekonomiyi, politikayı, sanatı ve kültürü dönüştürdü. "Burjuvazi onca zamandır onurlu sayılan ve önünde hüşûyla eğilinen her faaliyeti çevreleyen hâleyi söküp atmıştır. Hekimi de hukukçuyu da rahibi de şairi de bilim insanını da kendi ücretli işçisi yapıp çıkmıştır." Kapitalizm evrenselleştikçe sanat ve ekonomi arasındaki "ayrım" ortadan kalktı.
Sanatta yapıt genel olarak tek veya sınırlı olduğundan daha değerli olur ve bu da piyasa değerine yansır. Sanat ve ticaretin bu birleşimi, derinlikten, değerden yoksun bir kültürle sonuçlandı ve günümüzde estetik üretim, meta üretimiyle bütünleşmiş bir hâle geldi. Yine günümüzde okur sayısındaki mütevazı artışlara rağmen şiir, "kültürel sermayeye" bağımlı tür olmaya devam ediyor. Piyasa güçlerinin edebi kalite ya da saygınlık gibi "modası" geçmiş kavramlar karşısında giderek daha fazla ayrıcalık kazandığı bir ortamda, şiirin itibarının azalması kaçınılmazdı.
Turgut Uyar'ın "Şiir çıkmazdadır" yazısının hâlâ önemli ve güncel olduğunu düşünüyorum: "Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır, toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor."
Uyar, "Çıkmazın Güzelliği" yazısını "aslında çıkmazın, çıkmazı zorlamanın insaniliğini, güzelliğini göstermek için" yazmıştır.
Ben yukarıda aldığım satırlarının bugün daha bir anlamlı olduğunu düşünüyorum. Şair/şiir bize içinde yaşadığımız dünya hakkında gerçekte ne anlatıyor? "Bu poetik-politik akışta şiir ve insanlık ülkede, dünyada nereye doğru gidiyor?" sorusu "şair nereye gidiyor"da düğümleniyor. 
Dünyamız, eşi benzeri görülmemiş boyutlarda savaşlar, kanlı katliamlar, etnik temizlik ve vahşetle parçalanıyor. Günümüzde, yeni tiranların doğuşuna tanık oluyoruz; diktatörlerin, silah baronlarının, uluslararası sermayenin, patronların dünyaya hükmettiği bir süreçte şairlerin bu konuda ne düşündüklerini çok merak ediyorum doğrusu. Hâsılı "Şiir çıkmazdadır" ama artık "Şair çıkmazdadır". Bu, şairin/şiirin amacının geri dönülemez biçimde kaybolduğu anlamına mı geliyor? Hayır. Bütün tarihin diyalektiği, sanatın doğası gereği devrimci olduğunu göstermektedir. Sadece şiirin değil çağdaş modern sanatın tarihsel ilişkileri, kapitalist toplumun piyasa ilişkileridir ve en asıl olan tüm bu ilişkileri ortadan kaldırmanın gerektiğidir.

(CENGİZ KILÇER - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)







Merhaba!   

20 Temmuz 2025 Pazar

HALKIN ŞAİRİ (ŞAİRİN GÖREVİ)



"İsyanı olmayan bir insandan, kavgası olmayan bir insandan 'insan' olabilir mi?" diyor Nihat Genç. Ahmet Telli de "kavgadan uzak kalmışsan/sevdadan da uzaksın demektir" der. İsyan ve kavga hali, insanın kendi doğasında olan duygular. 
Uyuklayan halkı uyandırandır şair. Görevidir. Hugo'nun "Şairin Görevi"nde dediğidir şair: 

"ışık saçıyor şair sonsuz gerçek üstüne
ışık saçıyor şair, saçıyor alevlerini
olağanüstü bir aydınlıkla ruhumuz için
ışıl ışıl parlatıyor gerçekleri"

Bugün Türk şiirinde isyanın kaynağı en başta yoksulluk olmalıdır, sömürülen emek olmalıdır, insan onuru olmalıdır, ulus bilinci olmalıdır, adalete açlık olmalıdır, gericiliğin kıskacı olmalıdır. Peki var mıdır, bana sorarsanız yoktur. İşte o yüzden Türk şiiri halktan kopmuştur. Çünkü şair görevini yerine getirmemektedir.

(MEHMET SÂDIK AMAN - Cumhuriyet Kitap) 


***


"Şiir yaşamaktan ayrı bir şey değildir!"


"Sosyalistim. 
Şiir, sosyalizm ve yalandan sakınma bana kişiliğimin temel direkleri gibi görünür.
Bana kalırsa şiirin bir ayağı toplumda, bir ayağı kişinin içindedir."

"İnsana inanırım, insana inandığım için de kendime güvenirim."

Sevinçle çırpınır
Kavak yelleri eser insanın başında
İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır
Halk için girişilen savaşta
O korkulu sevincin
Öfkenin kıymetini bil
Bil ki bu
Budur işte
Güneş yalnız dirileri ısıtır
Güneşin kıymetini bil.

İstediği kadar güzel söylenmiş olsun, insanlık sevgisine, uğraş sevgisine, hürriyet sevgisine aykırı düşüncelerle, duygularla yazılmış bir şiirin bizi ta gönülden kavramasına imkân var mıdır?
(...)
Şiirin güzelliği söylenişinden geliyor. Doğru söze ne denir! Ama iş bu kadarla bitmiyor. Şiirin arkasında birini arıyor gözlerimiz, müşterek derdimizi dert bilen, bizi bu dertten kurtarmak için çırpınan birini.

(OKTAY RİFAT - Şiir Konuşması)


***


"Yazdıklarına yüreğini koymayan yazar kandırsa da doyurmaz, seslense de uyarmaz..."

"Kitabına ciğerini koyanın kellesi koltukta gerek..."


SABAHATTİN EYÜBOĞLU








Merhaba!

15 Temmuz 2025 Salı

ŞİİR - ŞAİR

 



"Şiir, bir savaş uçağını düşüremez ama pilotunun düşüncelerini değiştirebilir."

MAHMUD DERVİŞ


***


Şair: Hayal adasındaki uykusuz fener.

Dünya hasarlı ve ağır yaralı, bu bilinir. İnsanlık sürekli kan kaybediyor. Hâl böyleyken şairlerin yazacağı, yapacağı çok şey vardır hayat ve dünya adına.
Sevgisi ve ruhu bedeninden söküp alınmış iki yüzlü bir çağda yaşıyoruz. Herkesi aynı kılmak çabası, herkesi diğer arkadaşına düşman kılma çabası korkunç bir şey. Dünyanın başı ağrıyor bu yüzden! Dil denen tanrının ibreleriyle, ayarlarıyla oynandı, kavramlar çarpıtıldı, dünyaya öfke ve zulüm egemen oldu. Ve bu korkunç yabancılaşmadan ne yazık ki şiir de nasibini alacaktı elbette.
İnsanlık neredeyse sedyeyle yoğun bakıma götürülecek kadar trajik ve ölümcül bir halde zor nefes alıp veriyor. Geleceği karartılmış bir ülkede yaşamak istemiyorsak şairler de kalemlerini kuşanmalılar.


ENGİN TURGUT
(Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)







Merhaba!


23 Mart 2025 Pazar

UMUT VE DİRENİŞ

 


SENNUR SEZER

İlk şiirinden son şiirine şair, "şiir ömrü"nü "insanın ömrü"yle sınadı. Umutla yazdı, aşkla düşledi, şairin özgürlüğünün yeryüzünün özgürlüğü olduğuna inandı. Özgürlükleri için yazdığı insanlar, yalnız kendi ülkesinin işçileri, emekçileri, yoksulları değildi. "Bir sözle kuruldu dünya; hep o sözü aradım ve buldum: Emek." dedi ve "emeğin şiiri"ni usul, ipeksi, içten, sabırlı, direngen, taze, gündelik sözcüklerle işledi. İnsanın kötülüğünü ancak böyle bir şiirin silip süpüreceğine, korkunç acılarla kıvrandığımız günleri, geceleri sevdayla ve şiirle kısaltacağına inandı.

 (Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


Burda ya da Angola'da hep aynıdır insanlar
Sevilmek ister kadın,
Çocuk doymak, korunmak,
Erkek iş ister ellerine
Ve dinlenebilmek
Eve dönünce
Burda ya da Angola'da
İnsan insanca yaşamak ister sözün kısası.
Oysa sayın bayım,
Ölüler verdiniz
Ölüler veriyorsunuz her gün bize
Açlık ve dayak ölüleri
Kurşun ölüleri
Ağlayalım diye.

Bakın bayım,
Gök her yerde mavi
Orda ya da burda.
İnsan sever alabildiğine göğü görmeyi
Oysa mavi kalmıyor bize
Hapisanelerimizde, iş yerimizde ve evimizde
Sizin duvarınız yüzünden sanırım
Ya da balkonlarınız kapatıyor mavimizi.

Adı bilinen bilinmeyen her ülkede
İnsan bir gariptir bayım
Siz pek bilemezsiniz sanırım
İnsan hep aynıdır,
Önce küser mavisiz ve ekmeksiz
Sonra kızar işsizliğe ve ölülere
Yaşamaya mecbur değildir elbet
Ama yaşamaya mecbur olmasa bile
Yaşatmalıdır çocuklarını
İnsan düşünmeye başlar bayım
İnsan konuşmaya başlar
Ve alışır direnmeye...

(SENNUR SEZER)

***

"Kapitalizmin dünyasında yaşıyoruz.
Gücü sarsılmaz ve kaçınılmaz gözükebilir.
Ama bir zamanlar, kralların ilahi hakları da öyle görünüyordu.
İnsan eliyle yaratılan her güç, insan eliyle değiştirilebilir."


(URSULA K. LE GUIN) 






Merhaba!

23 Şubat 2025 Pazar

ZULMÜN ÖNÜNDE DİMDİK TUT ONURUNU

 

"Kırkıncı yaşımı doldurduğum gün yazıyorum bu şiiri /Gün ışığından özgürlükten uzak" diye başlamış seslenişlerine.. "Kederli yağmur, usulca düşen akşama / Çığlık. Bir çocuk yüzü. Dayalı cama.." Bir hayaldir, babayı bekleyen küçük bir çocuk. Her akşam yüzü cama dayalı sokağın köşesini gözler. Geldi gelecek döndü dönecek!..
(...)
İki buçuk yaşındaki bir kız gelir babasını görmeye. Baba bir süredir uzaklardadır. Yakın bir uzaklıkta, ama elle dokunulmaz bir yerde... "Ulaşmak istedi bana çocuğum /Kafese çarpan bir kuş duygusuyla!.." "Saklanma baba dedi çocuğum / Sitemle çırpınan bir bakışla / Çocuğumla bir uçurum konuldu aramıza / Sevinci nefretten kesin çizgilerle ayıran bir uçurum.." Ataol'un baba yüreği nasıl da çarpıyor, nasıl da iki buçuk yaşındaki bir varlıkla kendisini bütünleştirmiş, küçük kızının yaşamasında bulmuş gerçek yaşamasını...
Bir Struga öğle sonrasını anımsıyorum. 1979 Ağustosunda yağmurlu bir gün. Pazarları çarşıları dolaşmışız, halkla konuşmuşuz, çevreyi tanımışız. Derken bir sağanak... Kendimizi bir yapının saçakları altına atmışız. Yazlık giysilerimizi korumak gerek, çünkü akşama köprü başında tören var, Ataol kürsüye çıkıp şiir okuyacak. Yağmur dinmiyor. Birden sarışın bir genç kadınla küçük çocuğu da gelip sığınıyorlar aynı çatının altına. Bir dostluk başlıyor aramızda, ben çocuğu seviyorum, Ataol sarışın kadınla Rusça konuşuyor. Moskova'dan gelmiş, kocası Sırpmış, Üsküp'te yaşıyorlarmış.. Birkaç dakikada bir yaşam öyküsü. Çocuk ıslanmasın diye aramıza alıyoruz, üç yaşındaki kızı yağmurdan, rüzgârdan koruyoruz. Sonra gece, törende Ataol bembeyaz giysiler içinde Türk şiirinin sesini gücünü duyuruyor dünyanın dört bir yanından gelmiş şairlere, toplanan kalabalığa. Ben halkın içine karışmışım, Türk, Makedon, Arnavut kökenli Strugalıların arasındayım, sıradan bir yurttaş gibi dolaşıyorum. Uzaktan seyrediyorum dostumu, halk üzerindeki etkisini; beğeniyorlar, işte Türk şairi diyorlar, dizeleri anlıyorlar, ben de sevinç duyuyorum.
Kapatmalı anıların penceresini. Geçmiş günlere fazla dalmak tehlikelidir. Ele geçmez anların güzelliği, gelecekteki güzel yaşamaların kurulmasını önlememeli! Her zaman insanoğlu daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu kurar, yaratır. Umutsuzluk ise yıkar bitirir kişiyi, tabii toplumları da... Mademki Ataol en güzel dizeler kurabilmekte, yaratabilmekte, bugün de yarın da yaşayacak demektir. Hele yalnızca sevgiyi, dostluğu, insanca duyguları yazmışsa...

(OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek)



"Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil kızım
Zulmün önünde dimdik tut onurunu
Sevginin önünde eğil kızım."


ATAOL BEHRAMOĞLU








Merhaba!
     

5 Ocak 2025 Pazar

BERFE

 

Gitsem bulur muyum

görsem hatırlar mıyım

ev ekmeği kokan ikindileri

ilkel bir resim gibi dolaşan at arabasını?



1965 yılının bahar aylarıdır. Altunizade'de tiyatrocular ile şair ve yazarlar çift kale maç yapmaktadırlar. Kimler yoktur ki takımlarda: Memet Fuat, Haldun Taner, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Adnan Özyalçıner, Murat Belge, Erdal Öz, Orhan Kemal, Turgut Uyar, Hikmet Süreyya Kanıpak...
Yenilen takım yenen takıma Salacak'taki Arabın Yeri'nde yemek ısmarlayacaktır.
Hikmet Süreyya Kanıpak'ın babası Acıbadem'de bir Anadolu lisesinde öğretmendir. Yakında emekli olacaktır.
O sırada H. Süreyya Kanıpak'ın "Yön" dergisinde bir şiiri çıkar. Öğrencileri "Bu şair sizin neyiniz oluyor?" diye sorunca Süreyya'nın babası şiiri okuduktan sonra "Böyle biri yok bizim ailede" diyecektir. 
Ve Süreyya, babasına bir şey söylemeden soyadını değiştirmeye karar verir.
Yine Altunizade'deki bir maç sonrası toplanılır. Süreyya kararını açıklar. Herkes bir soyadı önerir. Ülkü Tamer "Şenşiir" der, Cemal Süreya "Berfe"...
Berfe'de karar kılınır.
"Berf" Kürtçede "kar" demektir. Berfe de karlı dağlarda, güneş doğmadan, şafak sökmeden önceki ilk, hafif ışık anlamına gelmektedir. 
Süreyya bu soyadını kullanacaktır ama Cemal Süreya, Ahmed Arif'ten izin alınması gerektiğini söyler. Çünkü Ahmed Arif bir gün evlenip de oğlu olursa, adını Berfe koyacaktır.
Süreyya Ahmed Arif'i arar, durumu anlatır, "Senin yüzünü kara çıkarmam, namussuzluk, ahlaksızlık, deyyusluk, sululuk, yalakalık etmem" der. Ahmed Arif'in yanıtı da "Al ulan, tepe tepe kullan, senin olsun" olacaktır.

(REFİK DURBAŞ - BİRGün Gazetesi, 2016)


Nereye bakıyorsun
İşte yaralı insanların fotoğrafları
İşte yangından çıkarılan çocuk cesetleri
Bu, savaşmış bir atlının sakat kalan ayağı
Bu kesik kol, önemsiz bir iş kazası.

Kime bakıyorsun
İşte bacağından alınan üç parça kemik
İşte bombardımandan sonraki yaralılar
Bu, sınırı geçemeyenin aldığı yara
Bu yarım adam, küçük bir işkence hatası.


Berfe'nin ölümünün ardından (9. 1. 2024) PEN Yazarlar Derneği bir mesaj yayımladı:

"Uzatmak istemezdi, uzun şiirden en kısasına geldi, şairlerin yanlarından tabiatın kırlarına çekildi. Kimi sözcükleri de yanına aldı, onlarla yeniden aşık, yeniden genç, yeniden bilge ve hep yeniden şiir oldu. "Yavaş Yavaş Bilemiyorum" yalnızca son kitabının adı değildi, tüm yaşamını, şiirini bu dizeye, bu duyguya sığdırmasını bildi. Huysuz ve tatlıydı, çünkü yüzüne karşı söylesek kızıp homurdanacağı şeyi, şimdi söyleyebiliriz, büyük şairdi. Yıldızlar, ovalar, sular, gökler, dağlar, mevsimler, kırlar, yeryüzü hem yoldaşı hem şahidi olsun, devridaim olsun. Süreyya Berfe tabiata karıştı."


Sümerlerden bu yana şiir yazılıyormuş

Bakıyorum dünyanın haline

Yazılmasa da olurmuş.








Merhaba!

29 Eylül 2024 Pazar

BİR İHTİMAL DAHA VAR

 

William Shakespeare ağdalı İngilizcesiyle yazarken hüzünlü "to be or not to be, that is the question" satırını acaba düşünmüş müdür Türklerin Hamlet'i okuyacağını? "To be or not to be"nin çevirmenin becerisiyle bir Türk Sanat Müziği şarkısının tınısını taşıyacağını? Can Yücel şairliğinin yanı sıra çevirmenlik yapmış vakti zamanında. Shakespeare sonelerini çevirmiş, daha doğrusu kendi deyimiyle Türkçe yeniden söylemiş, yeniden yazmış. "Olmak veya olmamak işte bütün mesele bu" olarak birebir çevirisi yapılabilecek dizeyi Yücel Türkçeye uyarlamış, dizeye yeniden hayat vermiş bu toprakların diliyle: "Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin."

(MEHMET YAKIN - T24, 2014)


***


Daha önce bin kez okuduğum şiir kitaplarının önüne geldim ve gözlerimi kapayarak bir kitap seçtim. Brecht! "Fena seçim değil," dedim kendime. Demek bugün Ahmet Cemal okuyacağız.
Romanları çevirisinden okuyabilirsiniz. Okuduğunuz eser tabii ki orijinal dilindeki gibi olamaz, ama roman çevirisi bir nebze olsun aslına yakındır. Şiir ise...
Çeviriden okumak imkânsızdır. Okuduğunu zannetmek ise -kusura bakma- dangalaklıktır. Şairin dilini öğrenmediğiniz sürece onun şiirini okuyamazsınız. Her bir çeviri yazılmış başka bir şiirdir. Bu sebeple benim de okuyacağım şiirler, Brecht diye adlandırılsa da aslında Ahmet Cemal'in eserleridir. "Madem çeviri şiir okunmaz, bu kitabı neden aldın?" diye soracaksan, Ahmet Cemal iyi bir şairdir.
Brecht'i orijinal dilinden okuyabilirdim. Almancam da Fransızcam kadar yeterlidir. Bu kitabın orijinali de kütüphanemde Almanca eserlerin bulunduğu raftaydı. Mamafih Brecht, piyeslerinde ulaştığı mana ve dil ustalığından, şiirinde yoksundu. Filvaki Ahmet Cemal, Brecht'ten katbekat daha iyi bir şairdi.
Neyse...

(FATİH GEZER / Ölüler Kıraathanesi - Everest Yayınları)  


***


"Devrim şiir gibi oğlum, başka dile çevrilmesi güç iş."


VEDAT TÜRKALİ
(Yalancı Tanıklar Kahvesi)







Merhaba!

13 Nisan 2024 Cumartesi

HANGİSİ ?

 

"Sözle söyleneceklerin en âlâsı şiirle anlatılır."


HALİKARNAS BALIKÇISI
(Mavi Sürgün)


***


"Sözcüklerin elleri vardı
Bir çizgiydi belki
Belki de sessiz bir çığlık
Sözcüklerin elleri vardı
Sonsuzluğa bırakılan bir resim, bir şiir, bir müzik."

Sözcükler, zamanın damıtarak anlamlandırdığı iletişim araçlarımız. Ya olmasalar...
İlk sözcük; ilk çizgi, ilk renk insanın sığındığı mağara duvarlarına çizdikleri olsa gerek. Sanatın başladığı ilk an'lar... Ne denli yakın o denli uzak. Çizginin dilini öğrenmek, dilin çizgisini oluşturmak ne zorlu bir uğraş.
İlk "şiirlerimi" paylaştığım Aziz Nesin "Yanlış yerden başlamışsın, yazmak değil okumak zor" demiş ve eklemişti: 
"Felsefe okuyacak, diğer sanatların dilini öğrenecek en zor olana, şiire ulaşacaksın, yine de 'Seni seviyorum'dan güzelini yazamayacaksın..." Hiç unutmadığım ama sonrası kavrayabildiğim sözler...

(MEHMET ÖZ - Cumhuriyet Kitap)


***


"Şiir her şeyden önce halk için vardır ve onun dilinde ifadesini bulur."


GUILLAUME APOLLINAIRE


***




Orhan Veli'nin ünlü şiiridir:

"Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum.

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam."

Şairin sonradan eklediği o son dize var ya! Pişman olduğu söylenir. Çünkü şiirin önüne geçip fazla ünlenmiştir. Kaç kişi bilir o dizenin eklenme nedeni sadece Ahmet Haşim'in "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirine, lirizmine meydan okumak olduğunu... Hani var ya:

"Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam; 
Üstümde sema kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!"

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Hangisi ?