Oktay Akbal-Yaşayıp Görmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oktay Akbal-Yaşayıp Görmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2025 Pazar

ÇOCUKLAR İNANIN, İNANIN ÇOCUKLAR

 

Çocukluk yıllarımızda yaşadıklarımız kırk elli yıl sonra 'düşte' yaşanmışa döner.

Kendimiz de öyle!..

Anlattıklarımıza inandırmak zordur gençleri...


OKTAY AKBAL
(Yaşayıp Görmek)


***


Bir arsa vardı da çok devedikenleri doluydu orası, o çocuk yaşamının ince, duygulu özgürlüğünü ne güzel derleyip topluyordu o arsalar; bu kente ne oldu bilemiyorum, çocuklara arsaları bırakmadılar...

(FÜRUZAN - Parasız Yatılı)


***


O çocuk okulun karşısındaki yer yer yıkılmış, bir zamanlar kalenin uzantısı olmuş tarihi surlar karşısında da zaman zaman bir şeyler duyumsamış olmalıydı. Taşların yaşadıklarına, tanıklıklarına kafa yormuş muydu peki? Çocukluk, bölük pörçük ışıklı anlardan kurulu kocaman kara bir boşluktu aslında ve o bu boşluğu sadece bugünün bilgisiyle aydınlatabiliyordu, boşluğu bütünüyle doldurmak ise imkânsızdı sanki. Dilini bilmediği, puslu, yağmurlu havasını sevemediği bir şehirde ilk kez tarihi bir kalıntıya dokunurken, onun geniş kapısından geçerken neler hissettiğini, neler gördüğünü niçin hatırlayamıyordu? Aklın henüz soyut olandan uzak, gözün görebildiği somutla sınırlı olmasına yorabilirdi bunu. Belki bu yüzden, çocukluğunun geçtiği şehri düşündüğünde -aslında çok ender olurdu bu- ilk aklına gelen kale ve kalenin ağzında meyve sebze satan kadının tezgâhı olurdu. İnsanların elmayı, armudu tek tek, domatesi, patatesi, soğanı ise ancak ikili üçlü satın aldığı bu tezgâhta duran, etine dolgun kırmızı yanaklı kadın yaz kış hep aynıydı.

(MENEKŞE TOPRAK / Temmuz Çocukları - Doğan Kitap)


***


Çocuklar

Çarşılarda bir şey
Biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı.

Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar
Hep de tenha saatleri seçerler
Sonra yavaş bir sesle
Çocuk için hasta kaç gündür yemiyor
Biraz et biraz meyva isterler.

Sevdiği bir reçeli gün aşırı yalnız ona
Kaşıklarla beraber büyür bir üzüntü
Yağların şekerlerin çayların
Uykularda bile bitiyorsa
Annelere düşündürdüğü.

İnsanlara tezgâhlara kâğıtlara kolaydı
Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı.


BEHÇET NECATİGİL
(Arada, 1958)







Merhaba!

23 Şubat 2025 Pazar

ZULMÜN ÖNÜNDE DİMDİK TUT ONURUNU

 

"Kırkıncı yaşımı doldurduğum gün yazıyorum bu şiiri /Gün ışığından özgürlükten uzak" diye başlamış seslenişlerine.. "Kederli yağmur, usulca düşen akşama / Çığlık. Bir çocuk yüzü. Dayalı cama.." Bir hayaldir, babayı bekleyen küçük bir çocuk. Her akşam yüzü cama dayalı sokağın köşesini gözler. Geldi gelecek döndü dönecek!..
(...)
İki buçuk yaşındaki bir kız gelir babasını görmeye. Baba bir süredir uzaklardadır. Yakın bir uzaklıkta, ama elle dokunulmaz bir yerde... "Ulaşmak istedi bana çocuğum /Kafese çarpan bir kuş duygusuyla!.." "Saklanma baba dedi çocuğum / Sitemle çırpınan bir bakışla / Çocuğumla bir uçurum konuldu aramıza / Sevinci nefretten kesin çizgilerle ayıran bir uçurum.." Ataol'un baba yüreği nasıl da çarpıyor, nasıl da iki buçuk yaşındaki bir varlıkla kendisini bütünleştirmiş, küçük kızının yaşamasında bulmuş gerçek yaşamasını...
Bir Struga öğle sonrasını anımsıyorum. 1979 Ağustosunda yağmurlu bir gün. Pazarları çarşıları dolaşmışız, halkla konuşmuşuz, çevreyi tanımışız. Derken bir sağanak... Kendimizi bir yapının saçakları altına atmışız. Yazlık giysilerimizi korumak gerek, çünkü akşama köprü başında tören var, Ataol kürsüye çıkıp şiir okuyacak. Yağmur dinmiyor. Birden sarışın bir genç kadınla küçük çocuğu da gelip sığınıyorlar aynı çatının altına. Bir dostluk başlıyor aramızda, ben çocuğu seviyorum, Ataol sarışın kadınla Rusça konuşuyor. Moskova'dan gelmiş, kocası Sırpmış, Üsküp'te yaşıyorlarmış.. Birkaç dakikada bir yaşam öyküsü. Çocuk ıslanmasın diye aramıza alıyoruz, üç yaşındaki kızı yağmurdan, rüzgârdan koruyoruz. Sonra gece, törende Ataol bembeyaz giysiler içinde Türk şiirinin sesini gücünü duyuruyor dünyanın dört bir yanından gelmiş şairlere, toplanan kalabalığa. Ben halkın içine karışmışım, Türk, Makedon, Arnavut kökenli Strugalıların arasındayım, sıradan bir yurttaş gibi dolaşıyorum. Uzaktan seyrediyorum dostumu, halk üzerindeki etkisini; beğeniyorlar, işte Türk şairi diyorlar, dizeleri anlıyorlar, ben de sevinç duyuyorum.
Kapatmalı anıların penceresini. Geçmiş günlere fazla dalmak tehlikelidir. Ele geçmez anların güzelliği, gelecekteki güzel yaşamaların kurulmasını önlememeli! Her zaman insanoğlu daha iyiyi, daha güzeli, daha doğruyu kurar, yaratır. Umutsuzluk ise yıkar bitirir kişiyi, tabii toplumları da... Mademki Ataol en güzel dizeler kurabilmekte, yaratabilmekte, bugün de yarın da yaşayacak demektir. Hele yalnızca sevgiyi, dostluğu, insanca duyguları yazmışsa...

(OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek)



"Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil kızım
Zulmün önünde dimdik tut onurunu
Sevginin önünde eğil kızım."


ATAOL BEHRAMOĞLU








Merhaba!
     

11 Ağustos 2024 Pazar

DÜŞÜNMEK - ANLAMAK

 

Anlama, çok az kimse tarafından anlaşılan bir kavramdır."

(FRIEDRICH SCHLEIERMACHER)


***



PAUL VALÉRY

Paul Valéry'nin "Çok tehlikeli bir durum: Anladığını sanmak" sözünde ise bambaşka bir anlam var. Bir konuyu 'iyi anlamak' için onu 'iyi bilmek' gerektiği... Söz gelişi "sizi anladım, bu konuyu anladım" derken kişinin yanlışlar batağına yuvarlanacağını belirtmek istiyor. Kolay iş değildir 'anlamak' diyor. Kişi kendini bile anlayamaz, tanıyamaz. Bir ömür boyu 'kendisi' diye bambaşka birini 'anlar'. Son soluğunda belki kendine gelir, ama iş işten geçmiştir artık!
Yine Paul Valéry der ki: "Bizim için söylenen her söz yanlıştır. Ama bizim kendimiz için düşündüklerimizden daha yanlış değil." Valéry'ye göre "Kişi, düşüncesine oranla çok daha karmaşık" bir yaratıktır. Paul Valéry'nin 'Defterler'inde, böyle binlerce 'düşünce' vardır. André Gide, "Valéry'nin 'Defterler'inin yanında benim 'Günce'm önemsiz kalır" derken hiç de yanlış bir şey söylememiş. 
Bugün de 'anlamak' konusundaki sözleri beni aldı götürdü bir yerlere... Anlamak için önce düşünmek gereklidir. Düşünmek, belli bir bilgi, bir deneyim, belli bir çaba ile gerçekleşir. Herkes 'düşünemez', ama 'düşündüğünü' sanır. En çok kötü politika adamlarında görülür bu 'düşündüğünü sanma' olgusu... Ağzına geleni söyler, nasıl olsa karşısındaki kalabalık dinlemektedir. Ama 'anlamak'ta mıdır? Neyi anlasın? Gerçek bir düşüncenin ürünü olmayan laf kalabalığının anlaşılacak bir yanı yoktur ki! Bu tür sözlerin, konuşmaların 'anlam'lı bir niteliği bulunmaz. Halk dinler, belki alkışlar ama sonra kendi kendine sorar, ne dedi, ne istedi? Nereye varmaktı amacı, bize ne gibi bir katkısı oldu ya da olacak? Uçmuş gitmiştir o sabun köpüğü sözcükler... Bir anlamsızlık, bir düşüncesizlik, bir 'zamanı geçirme' boşluğu kalmıştır geriye...
Öte yandan "Anlamak, hep anlamak, ama ben anlamak istemiyorum" der Jean Anouilh'un bir kahramanı... Ne olacak 'anlayacağız' da?.. Kendimizi ya da başkalarını! Keyfimiz kaçabilir, canımız sıkılabilir. Gelmiş gidiyoruz işte! Anlasak ne olur, anlamasak ne olur? Bu da kişinin bir yanıdır, 'boş veren, aldırmayan' bencil yanı... Aragon da bir dizesinde "Anlamak için çok zaman harcadım" demez mi? Demek ki 'anlamak' bir çaba işi, yorucu, üzücü, zaman zaman da kızdırıcı, bıktırıcı bir uğraş... Ne kendimizi, ne başkalarını, ne olayları, ne gidişi, ne çıkışı... Hiçbir şeyi anlamaya bakmamalı öyleyse! Bizden istenen, hep istenen budur, anlamadan benimsemek sözleri, istekleri, buyrukları... Düşünmeden, anlamaya kalkışmadan...
Ama gerçek bir 'insan' isek olacak iş değildir bu! İnsanoğlu düşünür, düşünmeyi öğrenmek ister, önüne ne denli engeller dikseler, ne gibi cezalar verseler de düşünme çabasından döndüremezler onu... Descartes "Düşünüyorum, var oluyorum" demişti. Valery ise düşünmenin zorluğunu bilen bir yazar olarak, şöyle düzeltmiş bu ünlü sözü: "Bazan düşünüyorum, bazan var oluyorum."

(OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek)






Merhaba!     

9 Haziran 2024 Pazar

ZORBALIK

 

Nedir zorbalık? Eflâtun'un bu konuda bir sözü var. Zorbayı şöyle tanımlamış iki bin dört yüz yıl önce yüce filozof: "Zorba, gözünü dört açıp kimlerde yürek, kimlerde üstünlük, akıl, güç olduğunu bir bakışta görmek zorundadır. İstesin istemesin bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. Sonunda devleti temizler hepsinden... Evet, hekimlerin başvurduğu temizlemenin tam tersi. Onlar bedende kötü ne varsa atıp yalnız iyiyi bırakırlar, zorba ise iyilikleri atıp kötüleri bırakır. Yapabileceği iki şey birbirinden beterdir: Ya yaşamaktan vazgeçecek, ya çoğu kendisini sevmeyen aşağılık insanlar arasında yaşayacak."

Görüyorsunuz, "zorba" binlerce yıl geçmiş, ona has niteliklerini hep korumuş! Düşman olduğu değerler belli; yüreklilik, üstünlük, akıl!.. Hepsini temizleyecek ki kendisi gibi irili ufaklı zorbalarla topluma, devlete egemen olabilsin. Bir toplumda ne kadar erdem varsa hepsini kökünü kazıyacak ki kendini huzurlu, güvenli bulsun!

Zorbalığın ana kuralları var, hiç değişmeyen, yüzyıllar sonra bile yürürlükte, ayakta kalan. Bunları da Aristo şöyle özetlemiş: "Zorbalık kuralları şunlardır: En önemli kişileri elden geldiğince alçaltmak. İşten en iyi anlayanları devletten uzaklaştırmak. Halkın dernek kurmasını, şenlik yapmasını, okuyup öğrenmesini önlemek, ruhu yükselten ve insana güvenlik veren her şeyi engellemek, okula gitmelerini, toplanıp eğlenmelerini yasak etmek, insanlar arasındaki ilişkiler onlara güven verdiği için, yurttaşların birbiriyle düşüp kalkmasını  önlemek için her çareye başvurmak, gece gündüz sokaklarda devriyeler gezdirip kapıları dinletmek, herkesin mahrem hayatını açığa vurmak. İnsanlar böylece yavaş yavaş köleliğe alışırlar. Her yerde casuslar bulundurulur yapılan ve söylenen her şeyi öğrenmek için. Hieron'nun Sirakuza'da yaptığı gibi toplantılar yapılan her yere curnalcı ve iftiracılar salınır." Aristo zorbalığın ayakta kalmak için başvurduğu önlemleri sıralarken şunları da ekliyor: Yurttaşları yoksul bırakmak, savaş açmak... 

Değişmiyor, hedefinden şaşmıyor, yeni yöntemler aramıyor, hep aynı çizgide, hep aynı kesin kurallarla çalışıyor zorbalık!.. Halkı sindirmek, önemli kişileri elden geldiğince aşağılatmak, halkı parçalamak, köleleştirmek... Eskiden bir "zorba" bunu tek başına yapardı, tabii yardakçıları ile... Şimdi aşırı sağcı partiler, dernekler, politikacılar toplumu tek bir zorbanın buyruğuna sokmak için aynı yolu yöntemi izliyorlar. Her şeyden önce yasaları ayaklar altına almaktır başlıca tutumları. 


Fransız sosyalist lideri Jean Jaurés, zorbalıkla savaşmanın yolunu "yasalara bağlı olmakta" bulur... "Yasalara körü körüne bağlı değilim. Yasaların ne kötü çıkmazlara düştüğünü gördük. Ama yine de işçilere yasa yolundan ayrılmamalarını salık veririm. Çünkü zorbalık, güçsüzlüğün belirtisidir, uzun da sürmez."

(OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek, 1983)






Merhaba!

13 Mayıs 2024 Pazartesi

SANATSIZ OLMAZ

 

"Dün halkçı olarak nitelenen, artık bugün halkçı sayılamaz, çünkü halk da dünkü halk değil."



Bertolt Brecht'in "Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum" kitabını okuyorum bir süredir. Sosyalist gerçekçilik, yıllardır bizde de tartışılan bir konudur. Kitabın önsözünde de denildiği gibi, "Brecht gibi bir ustadan bu soruna ilişkin çok şey öğrenebileceğimize inanıyoruz. Niye? Marksçı kurama inanmış, sosyalist gerçekçi bir yazardır Brecht, ürününü özdeşleştirmiştir. Yazılarında laf olsun diye söylenmiş tek bir şey yoktur."
"İnsan olmak büyük bir şeydir" der Brecht. O bir sosyalist olarak insana taşıdığı olanaklar açısından bakar, öyle değerlendirir. Bu kitapta toplanan yazıları böyle bir ana ilkeden yola çıkıyor. İnsandaki olanaklar ortaya çıkarılmalı, geliştirilmeli, daha iyiye doğru yöneltilmelidir. Kültürdür bunun da tek yolu... Gerçek bir kültüre ulaşmak... Bilmek, yandaşı olduğun düşünce kadar, karşı çıktığın düşünceyi de...
(...)
Biçimcilik Brecht'in karşı çıktığı bir tutumdur. Belirli biçimlere, kalıplara, önyargılara bağlanırsak, sıkı sıkı sarılırsak "biçimciliğe karşı yürüttüğümüz kavga umutsuz bir biçimciliğe dönüşebilir çarçabuk."
Brecht'in "gerçekçilik" ve "halkçılık" üzerinde ayrıntılarıyla durduğunu görüyoruz bu yazılarda... Halkçılık kavramı çağla birlikte anlam değiştirmiştir. Halk değişmektedir, dünün halkçıları ise çağın gerisinde kalmaktadır. Brecht "halkçı"nın şu anlama geldiğini yazıyor: "Kitlelerce anlaşılabilir olmak, halkın anlatım biçimini almak ve zenginleştirmek, onların bakış açılarını kabullenmek, ama kuvvetlendirerek ve düzelterek."
(...)
Gerçekçilik kavramını da kullanmadan önce iyice gözden geçirmeliyiz der Brecht. Edebiyatta gerçekçi yazma biçiminin değişik örnekleri vardır. "Bu değişikliği belirleyen, o yapıtın hangi sınıf için, nasıl ve ne zaman yazıldığıdır"... Brecht'e göre gerçekçilik şu anlama gelir: "Toplumun nedensel karmaşalarını açıklığa çıkarmak. Egemen bakış açılarını, egemen sınıfın bakış açıları şeklinde ortaya koymak. Yenilmesi gerekli güçlüklere karşı çözümler getirebilecek, insandan yana bir toplumu oluşturabilecek bir sınıfın açısından sorunlara bakmak. Gelişmenin etmenlerini vurgulamak. Somutu ve soyutlamayı olabilirleştirmek." Görülüyor ki "gerçekçilik" çok yönlü bir kavramdır. Yalnız gözün gördüğünü, kulağın duyduğunu yazmak değildir.
(...) 
Brecht, sanat üzerine kafasını yormuş bir kişi. Yalnızca Marksçı kurama bağlı kalmamış, sanatın kendi kurallarına da uymuş... Halkçılığı da böyle anlıyor. Basitleştirmek, işi propagandaya dökmek, ucuzluğa, kolaya, slogana başvurmak olarak değil... Halk yığınları ilerlemektedir, bilinçlenmektedir, gerçekçiliğin, halkçılığın bilinegelen, alışılmış anlamları da hızla değişmektedir. Çünkü emekçi yığınları en iyiye, en güzele layıktır...

(OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek)  


***


   "Edebiyat eksik kaldığında yaşam, insani özelliklerinden kaybediyor bana kalırsa. 
Dolayısıyla edebiyatla içli dışlı olmayan bir siyasi pratik için de benzer bir şey söyleyebilirim. 
Şiiri, romanı, öyküsü olmayan bir mücadele düşünemiyorum."

(VOLKAN ALGAN - soL Haber)



Merhaba!

11 Şubat 2024 Pazar

DİKENLİ YOLUN YOLCULARI

 


Karikatür: TAN ORAL



Tan Oral'ın karikatürü ne kadar güzeldi: Tuşları dikenli bir yazı makinesinde elleri yara bere içinde kalmış bir kişi yazı yazmaya çalışmakta...
Tuşlara her basışımda bu acıyı çekiyorum ben de. Her sözcük içimizden bir şey koparıyor. Yazmak, büyük bir sorumluluk yüklenmektir. Seçilen her sözcük, seçilmeyen nice sözcüğün hesabına konuşmak zorundadır. Dönem dönem bu tür güçlükleri yaşıyoruz. Yazar olmak, hele her gün konuşmakla görevli bir yazar olmak, dikenli bir yolda yürümekten de beter...

 (OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek)


***
 

Otursam bir deniz kıyısında bir şiir söylesem. Hem de şiir olduğu için değil, çocuklar söylediği için şiir olan bir şiiri. Belki de dünyadaki tek arı şiiri:

Çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım.

Top oynamış ufacık bir çocuğun acıkması gibi bir açlıkla yaşadı bütün yazarlar. Hele geri ülke yazarları... Daima mutluluğa, insanlığa, anlayışa acıkarak ve daima da aç kalarak...
Geri ülkelerde yazar olmak, mezbahada ressam olmak gibi bir şeydir. Koyunlarla kasaplar dünyasında sanat göstereceksin. Sürüler kesilmeye gelirken tuvalini devirecek, kasaplar kanlı ellerinin bıçaklarını paletinde temizlemeye kalkacaklar...
Ve sen fırçanla mutlu dünyalar çizmeye uğraşacaksın.
Kalkınmış sermaye ülkelerinde yazarın bir yeri vardır, sosyalist ülkelerde de yazarın bir yeri vardır. Geri ülkelerde yazarın yeri kalabalık bir otobüse zar zor binmiş bir yolcunun yeri kadardır. Bir arkadan, biri önden, bir, yandan iter... 

 (ÇETİN ALTAN / Kopuk Kopuk - Bilgi Yayınevi)





Merhaba!