Çetin Altan-Kopuk Kopuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çetin Altan-Kopuk Kopuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2024 Pazar

ÇİNGENELER ZAMANI

 

Bayramyerinin her kuşkudan arınmış gürültüsüne karışan kara çarşaflı anneler çocuklarının ellerini sıkı sıkı tutarlardı. Arkada kurulmuş çadır tiyatrosunun önündeki çalgıcılar grubunu herkes izlerdi. Çalgıcılar bir keman, bir zurna, bir ut'du. Keman çalan çingene o denli duygulu sesler çıkarırdı ki çalgısından, bu sesler başıboş gürültüleri aşsa en etkili şey olabilirdi her bayramda. Çingene kuru güzel parmaklarındaki seçkin hüneri bilir, kendini kendi yarattığı seslere bırakırdı. Koyu, dingin yüzündeki biçimli burnuyla sanki kimselerin duymadığı ender kokuları çekerdi havadan.

(FÜRUZAN - Parasız Yatılı)


***



Çingenelere Roman demeye bir türlü alışamadım. Çingene sözcüğünün zihinde yüzlerce renk uçuşturan bir melodisi var. Yüzlerce yıllık aşağılanmaya, itilip kakılmaya inat, eksilmeyen bir yaşama sevinci, müziğin ruhunu ele geçirmişlik, çiçeklerin tanrısı-tanrıçası olmuşluk, bu yalan, bu adaletsiz, bu "bat dünya bat" dünyanın kıçına bir tekme vurmuşluk, her şeye rağmen neşe içeriyor.

(Fotoğraf ve yazı: AYFER TUNÇ - kadınbedensahnedünya)


***


Epey hareketli ve didişmeli geçen bir haftadan sonra, dün akşam dostlarla, hanımların da gelebildiği bir meyhaneye gittim. 

Masalarda birbirlerine yüksek sesle nükteler yapan kadınsız genç erkek grupları, baş başa mırıl mırıl konuşan çiftler, eşleriyle, sevgilileriyle cümbür cemaat gelmiş zengince suratlı kalabalık kimseler vardı. 

Biraz sonra kapı açıldı, üç tane çocuk girdi içeri. İkisi on iki on üç yaşlarındaydı. Birinin elinde bir keman, ötekinin elinde bir darbuka vardı. Üçüncüsü daha ufaktı, ötekiler çaldıkça o oynuyordu...

Kemancıya bakıyordum. Esmer yüzlü, asi siyah saçlı, kavun kafalı, zayıfça bir şeydi. Renksiz bir gömlek vardı sırtında, ayağında da öylesinden bir pantolon. Kemanı, çenesinin altından çok omzuna dayıyor, sopadan yaptığı arşesiyle gıcır gıcır alaturka bir şeyler çalıyordu. 

Darbukacı da esmerdi. Onun da saçları asiydi, o da zayıfçacıktı. Gömleğinin üstüne eski bir kazak giymişti. Arkadan bakınca darbukayı sıkıştırdığı kolu yönünde, vücudu hafif çarpık görünüyordu. Çalıyor ve bir ağızdan şarkı söylüyorlardı. Sekiz yaşındaki kabak kafalıydı, o da söylüyor ve oynuyordu.

Abidik gubidik twist diye de çalıyorlardı, o zaman hep birlikte şeytan gibi twist yapıyorlardı.

Bir yandan da masaları süzüyorlardı. Çalarken kendilerini kaptırıp coşmuş gibi görünmelerine rağmen profesyoneldiler. İş çıkarıp çıkaramayacaklarını gözetliyorlardı. Ustaca masaların yanına sokuluyorlardı. Sekiz yaşındaki alnına para yapıştırılsın diye arkaya doğru da eğiliyordu. 

(...)

Bizim hanıma döndüm:

- Bizim çocukların da böyle olmasını ister misin? -dedim.

Hemen tahtaya vurdu:

- Aman Allah korusun. -dedi.

Kime sorsam aynı şeyi söyleyecekti.

Hayatın bu çocuklara reva gördüğünü kimse kendi çocuğuna reva görmezdi.

Kendi çocuklarımız başkaydı, kendilerimiz de başkaydık. Toplumda olup bitenler bizi fazla ilgilendirmezdi.

Bu böyleydi, ama aslında pek geri bir düşünce, pek toplum dışı, pek bencil bir düşünceydi. Üstelik de küçücük çocukların bu şartlar içine düşebileceği bir toplumda bizim çocuklarımız içinde çok fazla bir garanti yoktu.

Bu şartları değiştirmek için uğraşmak, çok daha güven sağlardı hepimize. Ne çare ki böyle düşünmeye, toplumca düşünmeye alışmamıştık. 

Bir sefil ve iç karartıcı manzara görünce, tahtaya vuruyorduk:

- Aman biz olmayalım! -diyorduk.

Bizim kendi paçamızı kurtarmamız mutlu olmamıza yetiyordu. Ve bazen kurtarabiliyorduk paçamızı, bazen kurtaramıyorduk...

Oysa paça kurtarmak derdinin olmadığı sağlam güvenler içinde yaşamak daha rahat değil miydi?

Bu güveni el birliğiyle aramak; hayır ille de kendimizi kurtarmak, gerisiyle ilgilenmemek, daha ötesi acıyıp geçivermek...

Tehlikeye düşmemeye uğraşmaktansa, tehlikeyi kökünden herkes için yok etmek, asıl mesele bu, ama kime anlatacaksınız, ötekini daha kolay zannediyor herkes...


ÇETİN ALTAN
(Kopuk Kopuk - Bilgi Yayınevi, 1970)


***


Çay demlendi. Sahanda yumurta hazır. Ekmekleri sobanın üzerinden alırken ellerim yanıyor. Şakacıktan azarlanıyorum.

"Sana o ellere dikkat edeceksin, demedim mi?"

Müziğe karşı istisnai yeteneğimin harcanmaması için konservatuvara gitmem konusunda ısrarcıydı. Fakat nasıl gideyim? O da biliyor ne yaparsak yapalım bizden bir şey olmayacağını. Belki de o yüzden anlatıyor, yaşamak dediği şakayı.

(NEDRET KILIÇ / Stalingrad'da Kar Topu - Remzi Kitabevi)


***


Gören var mı çingenelerden başka, bir şaka olduğunu yaşamın?

(ERDAL ALOVA)








Merhaba!

11 Şubat 2024 Pazar

DİKENLİ YOLUN YOLCULARI

 


Karikatür: TAN ORAL



Tan Oral'ın karikatürü ne kadar güzeldi: Tuşları dikenli bir yazı makinesinde elleri yara bere içinde kalmış bir kişi yazı yazmaya çalışmakta...
Tuşlara her basışımda bu acıyı çekiyorum ben de. Her sözcük içimizden bir şey koparıyor. Yazmak, büyük bir sorumluluk yüklenmektir. Seçilen her sözcük, seçilmeyen nice sözcüğün hesabına konuşmak zorundadır. Dönem dönem bu tür güçlükleri yaşıyoruz. Yazar olmak, hele her gün konuşmakla görevli bir yazar olmak, dikenli bir yolda yürümekten de beter...

 (OKTAY AKBAL - Yaşayıp Görmek)


***
 

Otursam bir deniz kıyısında bir şiir söylesem. Hem de şiir olduğu için değil, çocuklar söylediği için şiir olan bir şiiri. Belki de dünyadaki tek arı şiiri:

Çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım.

Top oynamış ufacık bir çocuğun acıkması gibi bir açlıkla yaşadı bütün yazarlar. Hele geri ülke yazarları... Daima mutluluğa, insanlığa, anlayışa acıkarak ve daima da aç kalarak...
Geri ülkelerde yazar olmak, mezbahada ressam olmak gibi bir şeydir. Koyunlarla kasaplar dünyasında sanat göstereceksin. Sürüler kesilmeye gelirken tuvalini devirecek, kasaplar kanlı ellerinin bıçaklarını paletinde temizlemeye kalkacaklar...
Ve sen fırçanla mutlu dünyalar çizmeye uğraşacaksın.
Kalkınmış sermaye ülkelerinde yazarın bir yeri vardır, sosyalist ülkelerde de yazarın bir yeri vardır. Geri ülkelerde yazarın yeri kalabalık bir otobüse zar zor binmiş bir yolcunun yeri kadardır. Bir arkadan, biri önden, bir, yandan iter... 

 (ÇETİN ALTAN / Kopuk Kopuk - Bilgi Yayınevi)





Merhaba!
 

19 Kasım 2023 Pazar

GERÇEĞİ, YALNIZ GERÇEĞİ

 

  Edebiyat, resim, sinema fark etmiyor; sanatın değil, reklama dünden razı sanatçının pazarlandığı dönemde yaşıyoruz. Che gibi kapitalizmle savaşan birinin adını tişört, bira, çorap markası olarak pazarlayanlardan, onları tüketenlerden ne beklenebilir?

    (GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)


***


   Şiire, edebiyata, sanata meraklı dostlar sık sık derler ki:

  Her şey, toplumun düzen meselesi, ekmek sıkıntısı, istismarı önleme savaşı, fakirlik, zenginlik ve iktisat mıdır? Bunun yanında insanı insan yapan güzel duygular, müzik, ormanda kuşların ötüşü, çayırlarda kuzuların meleyişi, denizin maviliği, bulutun beyazlığı yok mudur? Bir yazar daha çok bunlardan söz açmamalı mıdır?

   Günümüzdeki gerçekçi ve akılcı yazarlara karşı yöneltilen bu tenkide en güzel cevabı, çağımızın büyük düşünürü Jean-Paul Sartre vermektedir:

   "... Biz bir belâya uğramış hayvanlarız. Ama, birden anladım ki, insanın insanlıktan çıkması, insanın insanı sömürmesi, aç kalması gibi dertlerin yanında metafizik dertler bir lükstür. Ortada açlık diye bir dert var mı, var..."

   "... Aç bir dünyada edebiyatın işi nedir? Kimden yana olacak? Ahlâk gibi edebiyatın da evrensel olması gerekir. Eğer yazar herkese seslenmek ve herkesçe okunmak istiyorsa, çoğunluğun yanında, açlıktan ölen milyarlardan yana olmalıdır. Bunu yapmadıkça, mutlu bir azınlık hizmetindedir ve onun gibi sömürücüdür..."

   "... Yazar, aç milyarlar için yazmadıkça hep bir tedirginlik duygusu altında ezilecektir..."

  Sartre, Fransa gibi çok ileri bir ülkede, yazarların her şeyden önce dünyadaki sömürülen aç kalmış milyarlarca insanı düşünmesi gerektiğini söylerse, Türkiye gibi çok geri ve çok düzensiz bir ülkede kalem işçisine düşen görev nedir? 

  Ormanda kuşların ötüşü, çayırlarda kuzuların meleyişi, denizin maviliği, bulutun beyazlığı güzeldir. Ama bu güzellikler insanlığı insanlığa lâyık bir seviyeye eriştirmeye yetmiyor. Hatta bu çeşit bir edebiyat böyle bir çaba göstermeden kaçınanların hem şahsen avunmasına, hem de etrafını avutmasına sebep oluyor.

  Dava, avunmak veya avutmak değil, gerçekleri ortaya koymak ve halkı bazı gizli kapaklı, sahte yaldızlarla paketlenmiş ahlâksızlıklara karşı uyarmaktır. Bunu etkili şekilde yapabilmek, bir anlamda sanatın en büyüğüdür.

    (ÇETİN ALTAN / Kopuk Kopuk - Bilgi Yayınevi)   


***


   Ben tek bir şeye inanıyorum, gerçek diyelim bunun adına, çok büyük bir şey bu, onu keşfetmemiz gerek. Sanatçının varlık nedeni bu, gerçeğe bağlı kalmak, onu neredeyse bulup ortaya çıkarmak. 


KATHERİNE MANSFIELD


***


"Hayatta, dilde, anlatıda, insanlıkta her şey yolundaysa, yazılacak ne var?"

(ADALET AĞAOĞLU)







Merhaba!


27 Temmuz 2023 Perşembe

BÜYÜK İNSANLIĞIN AMOK KOŞUSU




   AKBELEN DİRENİŞİ, TÜM İNSANLIK ADINA

  Akbelen Ormanı'nda, pazartesi günü sabahın saat 05.30'unda, kesim motorları, askeri araçların, jandarmanın korumasında, kesime direnen köylüleri aşarak çamları kesmeye başladılar. Bu orman kıyımı, rejimin yalnızca halka değil "büyük insanlığa" da düşman olduğunu bir kez daha gösteriyordu. 
    Küresel iklim krizinin en önemli bileşenlerini Akbelen'de görüyoruz. 
    Hidrokarbona dayalı yakıtlar; kömür: Küresel ısınmaya öncelikle atmosfere salınan CO2 ve ikincil olarak metan gazı neden oluyor. Kömür tüketimi bu gazları atmosfere salan etkinliklerin başında geliyor. 
   Sermaye: Atmosferdeki CO2 gazının tarihsel gelişmesine bakınca iki önemli eşik görülüyor. Atmosferdeki CO2 miktarı tarih boyunca 1800'lere kadar değişmiyor. Sonra kapitalizmin Sanayi Devrimi aşamasına geçmesiyle birlikte hızlanarak artmaya başlıyor. Bu artış 1980'lerde kapitalizmin "yapısal krizini" yöneten neoliberal küreselleşme ve finansallaşma ile hızlandırılan tüketim ve üretim altında büyük bir ivme kazanıyor. 2000'li yıllara geldiğimizde küresel ısınma, aşırı sıcaklık dalgalarıyla, hemen her yıl rekorlar kırmaya başlıyor. Küresel çapta ortalama yıllık sıcaklık Sanayi Devrimi'ne kıyasla 2.5 derece artarsa insanlığın geleceği tehlikeye giriyor. Ancak, 2.5 C'nin altında kalabilmek için alınması gereken önlemlere karşı sermayenin direnci bu sınırın da aşılmak üzere olduğunu gösteriyor. 
   Orman: Uygarlık tarihi boyunca orman alanları giderek azalırken orman alanı kaybının yarısından fazlası 1800'den sonra, kapitalizm altında gerçekleşmiş. Halbuki, ormanlar kömür ve petrol gibi hidrokarbonların, sanayide ve günlük yaşamda tüketilmesiyle salınan CO2 gazlarını emerek oksijene çevirme kapasitesine sahip en önemli doğal kaynak. Bu nedenle, bir ülkedeki ormanlar, aslında tüm insanlığın geleceğine aittir.
  "Büyük insanlık": Sermayenin bu felakete doğru "Amok" koşusu "büyük insanlığın" bilincine çıktıkça, küresel ısınmaya, ormanların kesilmesine karşı küresel çapta, giderek kapitalizmi de sorgulayan bir direniş başladı. Akbelen direnişi, yalnızca her yıl orman alanları yok edilerek karbon salınım kaynağı beton yığınlarına dönüştürülen, toprakları çölleşen, ölümcül sıcaklık dalgalarıyla boğuşan Türkiye halkının değil, tüm insanların geleceğini korumak içindir.

    (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi) 


***


   Doğumla ölüm arasında ne halt ettiğini bilmeden yaşayarak gidenler!

Ben senden üstünüm, padişahım, kralım.
Ben zenginim, büyüğüm, kuvvetli ve kudretliyim.
Dize gelin önümde, keseyim başınızı.
Kölem olun karşımda, vereyim aşınızı.
Ben idare edeyim ne olur hepinizi.
Ben rahat olayım da satayım topunuzu.
Ben diyenler bu yana.
Biz diyenler bu yana.
Özgürlük ben demektir.
Özgürlük biz demektir.
   Plebler, Patrisyenler, köleler, Romalılar. Emreden, emir alan, iş veren, işe giden. Papazı, nutukçusu, kızıp kafa tutucusu; zindanda tırnakları sökülen, bir dilim ekmek için sokaklara dökülen; öldürdükçe anlanıp şanlananlar, duvar dibinde kurşunlananlar.
En güzel kadın benim olmalı.
Ben kadınsam, güzelsem her dediğim olmalı.
   Polis, yasa, mahkeme. Atomu, tankları, uçakları. Kahramanı, kaçakları. Atla gezeni, yatla gezeni; doğup doğup ölürler, sevişip sevişip ölürler, korka korka ölürler.

   Ve insancıklar doğup doğup ölmüşler, doğup doğup ölmüşler. 
Onların bu hallerini gören börtü böcek, kuş, tırtıl 
kahkahayla gülmüşler, kahkahayla gülmüşler. 

(ÇETİN ALTAN - Kopuk Kopuk)


***


   "Biz" kelimesini "biz dünyalılar" anlamında kullanmadığımızda taraflaşma kılıcını çektik demektir. 
Ne dersek diyelim, oyunumuzu nasıl oynarsak oynayalım kendimizi abartıyoruz. 
Gezegenin varlığı bizden sonra da sürecek.

(GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)






Merhaba!