Ergin Yıldızoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ergin Yıldızoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2026 Pazar

BAŞKA BİR DÜNYA

 

Münih Güvenlik Konferansı'nın 2026 raporunun ismi "Yıkım Altında" (Under Destruction) oldu. Kapakta bir fil görseli görülüyor. "Filler tepişir, çimenler ezilir" atasözünü akıllara getiren bu fil görseli, aynı zamanda ABD Cumhuriyetçi Parti'nin de simgesi. (Odatv)


Konferansta yaşananları konuşmadan önce, ABD'yi düşünerek hazırlanmış yıllık rapora ilişkin izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Batı'nın şu andaki güvenlik ortamını "yıkım güllesi politikası", "yıkıcı adamlar" metaforlarıyla betimleyen rapor, bir "Zerstörungslust" (yıkma şehveti) egemen diyor. 
"Zerstörungslust" salt bir liderin kaprisi değil, derin bir toplumsal ruh halinin semptomu: İlerleme, (giderek daha da iyileşme) masallarına inanç sarsılmış, reform vaadi ikna gücünü yitirmiş. İnsanlar, "Hayatım artık daha iyiye gitmiyor" duygusu içinde. G7 ülkelerinde toplumun önemli bir bölümü hükümetlerin gelecek kuşaklara daha iyi bir yaşam bırakacağına inanmıyor; çoğunluk yaşamın daha da bozulmasını bekliyor. "Kendimi çaresiz hissediyorum" diyenlerin oranı birçok ülkede yüzde 60'ların üzerinde. Demokratik kurumlar, uluslararası kurumlar, bürokratik, işlevsiz, artık "bizden yana" olmayan yapılar olarak algılanıyorlar. 
"Zerstörungslust" tam da burada devreye giriyor: İnsanlar yalnızca statüko karşıtı değiller; aynı zamanda, önce "Tamamen yıkalım, sonra bakarız" duygusuna bir tür hazla bağlanıyorlar. "Sağ popülist" liderlerin zincirli testerelerle verdiği imajlar bu arzunun estetiği. Rapor, bu yıkımın şu anda en çok yoksulları, göçmenleri, kadınları, çocukları ezdiğini de gösteriyor: Eşitsizlikler derinleşiyor, temel gıda ve sağlık programlarının kesilmesiyle milyonlarca "önlenebilir ölüm" gerçekleşebiliyor.
Liberal uluslararası düzenin ideolojik hegemonyası çökmüş. Kimse "biraz daha serbest ticaret, biraz daha teknokrasi" paketinin sorunları çözeceğine inanmıyor. Bu, solun yıllardır işaret ettiği yapısal krizlerin ana akım tarafından da kabulü anlamına geliyor. Kapitalizmin, "herkesi zengin edecek küreselleşme" vaadi tükendi, yerini kaba kuvvetin çıplak diline bıraktı; sömürü ilişkileri artık daha iyi görülüyor.

'KOŞULLAR MÜKEMMEL'

G7'den BRICS ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada çoğunluk, "Gelecek daha iyi olacak" anlatısını artık satın almıyor. Üstelik pek çok ülkede seçkinler, küresel sorunların çözümünü artık ABD liderliğine bağlı görmüyorlar; yeni ittifaklara ve kurumlara açıklar.
Sağın (özellikle faşist sağın) yıkıcı projeleri çelişkilerle dolu. Trumpçı "otoriter" ırkçı milliyetçilik, bir yandan küresel elitlere ve kurumlara saldırırken diğer yandan toplumun en zenginlerini kayıran vergi rejimlerini, hidrokarbon kapitalizmini, militarizmi derinleştiriyor. "Ulusun çıkarı" adına yürütülen ticaret savaşlarının maliyetini, fiyat artışları ve işsizlik olarak emekçiler ödüyor. İklim kriziyle daha da sertleşen bu çelişkiler, egemen "siyaset rejiminde", solun, kapitalizmden çıkarak "başka bir dünya" yaratmak için kullanabileceği derin çatlaklar açıyor. Yeter ki "bu mükemmel koşullarda" sol, yeteri kadar radikal ve somut bir "kurucu vizyon sunabilsin.
Militarist emperyalist bir konferans için hazırlanan raporun sonunda dile getirilen "daha cesur inşacılar" çağrısı ise aslında ironik. Bu çağrıya en gerçekçi cevabı ancak sol verebilir, her yıl Münih konferansında toplanan kapitalizmin seçkinleri değil.  
Münih raporu, farkında olmadan, bize Mao'nun ünlü sözünü hatırlatıyor: Evet, bir "kaos" var ve bir büyük dönüşüm için "koşullar mükemmel"... Ancaaak... Yalnızca sol için değil, kopuş dönemi canavarları (faşizm) için de... Diyalektik işte! 

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 16 Şubat 2026)


Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu'nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor. Tarih karşımıza, bir çöküşün semptomları olarak Caligula'yı anımsatan Trump'ı, Platon'un "pleonexia" dediği "doyumsuz açgözlülüğü" trilyoner Elon Musk'ı çıkarıyor. 
(...)
Platon'a göre, ideal bir cumhuriyette en zengin vatandaşın serveti en yoksul vatandaşınkinin dört katını geçmemeliydi. Musk'ın serveti, tipik bir Amerikan ailesinin net servetinin 5 milyon katı. Bu yurttaşlık kavramını da anlamsızlaştıran müstehcen bir eşitsizlik.
Bu arada, keyfi bir savaşın patlattığı enerji fiyatları, ortalama Amerikalı işçinin bir buçuk yıllık ücret artışını silip süpürüyor. Ulusal gelir içinde ücretlerin payı dibe vurmuş durumda, düşmeye devam ediyor. Amerikalıların yüzde 60'ı maaştan maaşa yaşıyor. Trump'ın Caligula gibi siyaseti tiyatroya çevirdiği, başta Musk olmak üzere teknoloji baronlarının, her gün yani bir servet artışı rekoru kırdığı bu ülkede emekçiler, prekarya bir yana, orta sınıf bile kendini terk edilmiş hissediyor.
Bu tablo, Sokrates'in uyarısını haklı çıkarıyor: Aşırı zenginlikle aşırı yoksulluğun yan yana bulunduğu bir toplum, artık tek bir toplum değildir. Bir tarafta Musk'ın 250 milyon dolarlık seçim harcamalarıyla, teknoloji, kripto milyarderlerinin milyonlarca dolar bağışlarıyla siyaseti satın alması, diğer tarafta emeklilik, sağlık sigortası endişesiyle uykuları kaçan milyonlar. 
Roma, öncelikle, içeriden çürüdüğü için çöktü, dış düşmanlar yüzünden değil. Vatandaşlar sistemin kendileri için çalışmadığını anladığında, cumhuriyeti savunma isteği öldü. Bugün Amerikalıların yüzde 60'ı "Ekonomi benim için çalışmıyor" diyor. Bir "imparatorluğun" yurttaşları geleceğe ilişkin umutlarını yitirdiklerinde, hegemonyası da söner. Financial Times'ta Martin Wolf, "yönetim yozlaşmış, beceriksiz ve en önemlisi kurucu norm ve değerlere düşmandır... Trump tiranlığa özeniyor" diyordu.
Roma yanarken Neron lir çalıyormuş, bugün Trump, balo salonu yapmak için Beyaz Saray'ın bir kanadını yıktı, anıt havuzu da yeşil bir bataklığa çevirdi. Roma'da çürüme ve çözülme iki yüz yıl sürmüştü, bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 25 Haziran 2026)







"Bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor"
Yurdumuzda ve tüm dünyada!  
 

11 Ocak 2026 Pazar

GERÇEK NEDEN

 



ABD özel güçleri Maduro'yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump "Ülkeyi biz yöneteceğiz" diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika'yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini'ne atıfla "Donroe Doktrini" olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, "ağır-acı" denen, özel rafinelerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir "ganimet" değil. Bu petrole göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil. 
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. "Ağır-acı" petrolü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezuela da dolar egemenliğini tehdit eden bu ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu. ABD'nin yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkın tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK

Bu bağlamda ABD, kaynaklarına çökmeye, dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı Venezuela'yı, adeta bir "uzaktan kumandalı sömürge" modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor, ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler, yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor. 
"Demokratik muhalefet" lideri Maria Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro'yu seçmiş olduğu zımmen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro'nun ekibinden Delcy Rodriguez görevi devraldı. 
Trump yönetimi Rodriguez'i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle "hizaya getirilebilir" bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden, bu tablo, "sakın Venezuela'da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır'ı, Cezayir'i anımsatır biçimde) Maduro'yu feda etmiş olmasın" sorusunu akla getiriyor. Bu "tuhaf ortaklık" da Venezuela halkı için yeni bir "uzaktan kumandalı sömürge" statüsü anlamına geliyor. 

BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ ?

Venezuela'da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun "devrime" bağlılık vurgusu, "Bolivarcı milislerin" seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas'ta değil Washington'da yaşanıyor.
Venezuela, Kongre'nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirilmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, [Yüzü aşkın güvenlik görevlisi ve sivil katledildi], devlet başkanı kaçırıldı. ABD'de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, "olağanüstü hal rejiminin" yerleştiğini, "süreç olarak faşizmin" hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD'nin başvurduğu bu "özel operasyonlar", yalnızca Latin Amerika'yı değil, bizzat ABD'nin kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içerde faşizmi hızlandırıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)




Dünya söyleniyor... Trump eğleniyor!

MUSTAFA BALBAY 
(Cumhuriyet Gazetesi)







SAVAŞA HAYIR !

26 Ekim 2025 Pazar

KRALLARA HAYIR !

 

İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.



'GELECEK' TÜKENDİĞİNDE

Geçtiğimiz aylarda, küreselleşmenin, neoliberalizmin dağılması hızlanır, yeni bir finansal kriz olasılığına ilişkin tartışmalar yoğunlaşırken Madagaskar'dan Nepal'e, Bangladeş'e, Sri Lanka'ya, Endonezya'ya, Fas'tan Kenya'ya, Peru'ya, Paraguay'a, hatta Arjantin'e sokaklarda isyan havası esiyordu. Gençler (Z  kuşağı) hemen her yerde, işsizliği, yolsuzlukları, adaletsizlikleri, düzenin bir "gelecek vaat edememesi"ni protesto ediyorlar. Bu eylemlerde, çoğunlukla Japon mangası One Piece'ten alınan hasır şapkalı kuru kafalı bayrak dikkati çekiyor. O bayrak, yaşlı, yorgun iktidarların gölgesinde doğan bir kuşağın isyanını simgeliyor.
Bu öfkenin ekonomik kökleri derin. Genç işsizliği, borç, düşük ücret, kamu hizmetlerinin çöküşü... Teknoloji onlara dünyayı gösteriyor, kendi yaşamlarıyla kıyaslama olanağı sunuyor ama o dünyanın kapılarını açmıyor; yoksunluk duygusunu küreselleştiriyor; "Z kuşağı" artık sadece kendi ülkesindeki değil, bütün bir sistemin çürümüşlüğüne itiraz ediyor. Madagaskar'da elektrik kesintileri, Nepal'de sosyal medya yasağı, Fas'ta Dünya Kupası harcamaları, Arjantin'de neoliberal yıkım... Tetikleyici nedenler farklı olabiliyor ama yöntem aynı: kitlesel protesto, mizah, müzik, görüntü ve parodiyle harmanlanmış bir başkaldırı dili.
Kurulu düzenin seçkinleri, bu genç kuşağın adalet arzusunu, ironik dilini anlamakta, cevap vermekte zorlanıyor. Sol siyasi hareketlerde özgün dinamiklerini... Bu isyanların, lidersiz, merkezsiz, saniyeler içinde örgütlenebilen, TikTok ve Discord gibi dijital ağlarla birbirine dokunan biçimi, geçen yüzyıla damgasını vurmuş, merkeziyetçi-bürokratik siyasi geleneklerin mirası olan yapılara sığmıyor.


(Fotoğraf: KAMİL KRZACZYNSKİ, Getty İmages)

KRALLARA HAYIR

ABD'nin 50 eyaletine yayılan, "Krallara Hayır" (No Kings) eylemleri de bu küresel dinamiğin bir parçasıydı. 7 + milyon kişi, Trump rejiminin otokratik gücüne (süreç olarak faşizme) karşı renkli kostümler, mizah dolu pankartlar, müzikli yürüyüşlerle sokağa çıktı. O yürüyüşlerde "One Piece" bayrağı yoktu ama adalete ilişkin benzer talepler vardı.
Bu isyanlar salt politik tepkiler değil, yaşlanan iktidarlara / "adamlara" karşı, kuşaklar arası bir sınıf savaşının kültürel ekoları.
Bu hareketlerle eşzamanlı olarak, merkez ekonomilerde, dünyanın geri kalanını da etkilemeye aday bir kriz dinamikleri güçleniyor. Warren Buffett ve The Economist geçen hafta zengin ülkelerin "borç içinde boğulduğuna" işaret ediyorlardı: "Devletler borçlarını sessizce eritmenin yolunu yine enflasyonda" arayacakmış. Bu tercih, orta sınıfın birikimlerini, genç kuşakların geleceğini tüketiyor. Ekonomik düzlemde yaşanan bu en zenginlerden yana sessiz yeniden bölüşüm, siyasal düzlemde gençlerin (işçi sınıfının bu kesiminin) öfkesini tetikliyor. Onlar kendilerinin sadece politik sistemin değil, ekonomik düzenin de dışına itilmiş hissediyorlar.
Türkiye'de de bu dalgaların yankıları hissediliyor: Üniversite mezunu işsizliği, artan kiralar, gelecekte hayat kurma olanaklarının giderek daralması, kültürel baskılar, yargıya güvensizlik, ifade, yaşam tarzı özgürlüğünün kısıtlanması... Gençler, sık sık umutsuzluğu, mizaha çevirerek, fırsat bulduğunda sokaklara çıkarak, bu yılın başından bu yana CHP mitinglerine katılarak direniyor. 
Bu kuşak henüz neyi istediğini tam formüle edemiyor ama kalıplaşmış, çürümüş güç-adalet ilişkilerini, "adamların" yukarıdan buyruklarını istemediğini iyi biliyor. Bu paradoks belki bir zayıflık ama yeni bir tahayyül alanı açtığı da bir gerçek.
Bugün hem ekonomik hem siyasal düzen, kendi ağırlığı altında çatırdıyor. Kurulu düzenin korunma refleksi "süreç olarak faşizmi" besliyor. Tarih yine, bir büyük hesaplaşmaya doğru akıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)



Karikatür: MUSA KART







Merhaba!

12 Ekim 2025 Pazar

"İLERLEME"

 


Bir mum yetmedi. Bir tane daha yaktım. Birden koptum çağımdan sanki. Her şey başka türlü görünüyor mum ışığında.
(...)
Mum ışığı oynuyor hep. Yetmiyor koca odayı aydınlatmaya iki mum. Bir tane daha yaktım, oldu üç. Yarın yenilerini almalı. Şimdi üç incecik mumun ışığı azıcık daha aydınlattı odayı. Çağlar öncesindeyim sanki. Mumu ilk bulan insanın şaşkınlığını, sevincini yaşıyorum. Kitaplarım yanımda olsa açar bakardım, mum ilk kez nerde bulundu, kim buldu? İnsanoğlu hep karanlıkla savaşmış tarihi boyunca. Durmadan en güzel ışığı aramış. Mum ilk başkaldırıştır karanlığa. İşte yanıyor, uzun süre dayanıyor, az ama bir aydınlık veriyor gene de. İleriye doğru bir adım atınca insanoğlu, sonunu getirir. Bir, bir daha, bir, bir daha. Adımlar izler birbirini. Mumdan gelirsin atom bombasına! İlerleye ilerleye insanlık en ilkel çağına da geri gidebilir! Teknik, insana egemen olursa -ki gelişmeler o yolda biraz- duyarlık ortadan kalkarsa, acıma, sevme, ilgi duyma gibi "incelikler" yok olursa "teknik" bir canavar kesilir başımıza. Kafa uygarlığı ile kalp uygarlığını birlikte yürütemezsek, bir olumlu senteze ulaşamazsak, makinenin tutsağı durumuna düşersek... 

(OKTAY AKBAL - İstinye Suları,1973)


***



Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi "bugünden daha iyi" (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı. Artık başka şeyler konuşuluyor. Geçen hafta Anglosakson dünyanın saygın yayınlarında (Foreign Policy, Project Syndicate, New Statesman, New York Times) yine bu "şeyler" vardı: Küreselleşme ve teknoloji, özgürleşme yerine dağılma, yıkım getiriyor; toplumlar parçalanmış, demokrasiler yorgun; tanık olduğumuz şey, yalnızca ekonomik ya da siyasal bir çöküş değil, modernitenin çözülmeye başlamasıdır. Küreselleşme, yerinden edilmenin, kutuplaşmanın ve öfkenin motoru haline geldi. Çin şoku, finansallaşmanın sınır tanımazlığı, tedarik zincirlerinin kırılganlığı, derinleşmeye devam eden gelir dağılımı uçurumu altında "ilerleme" ("Her şey daha iyi olacak") inancı yerini "Hiçbir şey eskisi gibi değil" duygusuna bıraktı; "Batı artık yıkılıyor".
Aydınlanmadan bu yana kapitalizmin merkezlerinde, "ilerleme" seküler bir inanç gibi yaşandı: Gelecek bugünden iyi olacak; akıl, bilim ve serbest piyasa insanlığı cehaletten kurtaracak. İki yüz yıldan fazladır, "kapitalist gerçekçilik" kurumları, siyaseti, bireysel hayalleri biçimlendirdi. Bugün, gelecek artık umut vermiyor; tehdit ediyor.
Tarihçi Christopher Clark'ın dediği gibi, kriz "gözlerimizin önünde, kafalarımızın içinde" yaşanıyor. Modernitenin zihinsel mimarisi çöktü. Bilgiye, piyasaya ve teknolojiye duyulan güven yerini bir tür medeniyet yorgunluğuna bıraktı. Bir zamanlar ilerlemenin güvencesi olan dinamikler, şimdi kaygının ve çöküşün kaynağı.  
(...)

Başka bir gelecek...

Peki, "ilerleme inancı öldüyse geriye ne kalır?" Bir yaklaşım, daha doğrusu "kapitalist gerçekçilik" kayıplarla yaşamayı öğrenmeyi öneriyor. Bu yaklaşıma göre, "Sürdürebilirlik politikaları -sağlık sistemini, demokrasiyi, gezegeni korumak- sınırsız büyüme fetişinin yerini alabilir, ekolojik bilinç de sınırları kabullenmeyi bir gerileme değil, olgunlaşma biçimi haline getirebilir." Sorunların kaynağı, kapitalist üretim tarzını veri alan bu yaklaşım, aslında bir çözümsüzlüğü sergiliyor.
Aydınlanmanın, modernitenin tükendiğine ilişkin savlar ise bu iki akımın, dinamizmini sınıf çelişkilerinden alan bir kapitalist tarih içinde şekillendiğini; bir karanlık yüzlerinin de olduğunu görmek istemiyor. Söz konusu krizler, "tükenişler", umutsuzluk, aslında bu "karanlık yüzün" bir yüz yıl sonra emperyalist savaşlarla, faşizmle, soykırımla yeniden öne çıkmaya başlamasının semptomlarıdır.
Modernitenin "yarın bugünden iyi olacak" inancı çözülürken moderniteye içkin isyan ve yenilenme dinamikleri şimdi "Yarın başka bir dünya olmalıdır" demeyi gerektiriyor. Bu başka dünyada, Aydınlanmanın birey, verimlilik ve kâr merkezli aklını terk ederek, doğaya, insan ve topluma ilişkin farklı ve koruyucu bir aklı benimsemek gerekiyor. Kapitalist uygarlığı aşarak uygarlığın önünü açmanın yolu bu "karanlık yüzle" hesaplaşmaktan geçiyor. Kapitalist gerçekçilikten çıkamazsak "yarın, asla bugünden daha iyi" olmayacak!

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 9 Ekim 2025)






Merhaba! 
  

7 Eylül 2025 Pazar

KAPİTALİZMİN SONUNU HAYAL ETMEK



Silah ve ilaç sanayi devleri
ellerini ovuşturuyorlar,
daha çok savaş,
daha çok ölüm!
Sanki 
koskoca dünya bir uzay gemisi
ve biz içindeyiz.
Tehlike düğmeleri de
kırmızı kırmızı yanıp
yok olma sinyali veriyor.

IŞIL ÖZGENTÜRK
(Cumhuriyet Gazetesi)




(İllüstrasyon: ALİREZA KARİMİ MOGHADDAM)


Artık savaşların yol açtığı yıkımı yalnızca insani ya da jeopolitik terimlerle değil, iklimsel etkileriyle de düşünmek gerekiyor. Çünkü her patlayan bomba, sadece binaları değil, gezegenin karbon bütçesini de delik deşik ediyor. Yine de bu ekolojik felaketin ortasında bile, ülkeler savaşları sürdürebilirken, iklim kriziyle mücadele önlemlerini erteliyor. Emperyalist kapitalist uygarlık kuyruğunu yemeye devam ediyor. 
Frederic Jameson, bir keresinde, "Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay" demişti. Zor olanı, kapitalizmin sonunu hayal etmek gerekiyor ama sanırım, nostalji ve melankoliye takılıp kalmış bir amnezi hayal kurmayı engelliyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!


19 Ocak 2025 Pazar

ACİL DURUM !

 


ABD Başkanı seçilen Trump, yayılmacı hedeflerini tek konuşmada gösterdi.
Panama ve Grönland tehditlerini sürdürdü, 
Kanada sınırlarını sorguladı, 
Meksika Körfezi'nin adının değişmesini istedi.

ABD Başkanı seçilen Donald Trump, Florida'da düzenlediği kapsamlı bir basın toplantısında, dış politikanın yanı sıra Amerika ve Ortadoğu'ya olası askeri müdahale konusunda birtakım ipuçları verdi.
Trump'ın en önemli açıklamaları dış politikayla ilgiliydi. Yeni ABD Başkanı, dünya genelindeki ülkeler için sonuçları olacak kapsamlı yayılmacı emellerinden bahsetti. 
Hamas'ın Gazze'de tuttuğu rehineler göreve başlamadan önce serbest bırakılmazsa "cehennemin yeryüzüne ineceğini" vurgulayan Trump, Panama Kanalı, Grönland ve Kanada'nın ABD tarafından kontrol edilmesi arzusunu da yineledi. 

"Askeri veya ekonomik güç kullanmayacağım diyemem"

Trump, muhabirlerle yaptığı görüşmede, Panama Kanalı'nın ve özerk bir Danimarka toprağı olan Grönland'ın kontrolünü ele geçirmek için askeri veya ekonomik güç kullanımını dışlama ihtimalini reddetti. "Bunu taahhüt etmeyeceğim" diyen Trump, önce Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan ana ticaret yolu olan Panama Kanalı'na değindi: "Bir şeyler yapılması gerekebilir. Panama Kanalı ülkemiz için hayati önem taşıyor."
Panama Kanalı'nı Çin'in ele geçirdiğini iddia eden Trump, kanal hakkında şöyle devam etti: "Panama Kanalı ordumuz için inşa edildi. Bakın, Panama Kanalı ülkemiz için hayati önem taşıyor. Çin tarafından işletiliyor. Çin! Ve Panama Kanalı'nı Panama'ya verdik, Çin'e vermedik."
Trump, hemen ardından Grönland tartışmasına geçerek, "Ulusal güvenlik amaçları için Grönland'a ihtiyacımız var" ifadelerini kullandı. Danimarka'ya karşı ekonomik misilleme tehdidinde bulunan Trump, direnmesi durumunda "Danimarka'ya çok yüksek bir oranda gümrük vergisi uygulayacağını" belirtti. 
Bu arada, Trump'ın konuşması sırasında, oğlu Donald Trump Jr. da, Grönland'ın başkenti Nuuk'a iniş yaptı. Burada, yalnızca turist olarak ziyaret ettiğini iddia etmesine rağmen, "Grönland'ı Tekrar Büyük Yap" şapkaları dağıttı. 
Hem Grönland hem de Danimarka başbakanları, büyük Arktik adasının ABD kontrolüne devredilmesi olasılığını reddediyor.
Panama hükümeti de, Washington'un 1999'da eski ABD Başkanı Jimmy Carter'ın müzakere ettiği bir anlaşmanın ardından kontrolü bırakmasından bu yana olduğu gibi kanalın Panama'da kalacağını savunuyor. 
Trump ayrıca ABD'nin en büyük ticaret ortaklarından biri olan Kanada'ya yönelik niyetleri hakkında da açıklamalarda bulundu. 
Son haftalarda, ABD ile 8 bin 891 kilometrelik bir sınır paylaşan ülkenin ABD'nin 51. eyaleti olması gerektiğini öne süren Trump, dünkü (8 Ocak) basın toplantısında, geleneksel olarak yakın bir müttefik olan Kanada'ya karşı askeri güç kullanmayacağını ifade etti. 
Ancak ülkeye dönük ekonomik güç kullanacağına dair mesajlar da veren Trump, ABD-Kanada sınırına atıfta bulunarak, "Yapay olarak çizilen çizgiden kurtulursunuz ve neye benzediğine bir bakarsınız, ulusal güvenlik için de çok daha iyi olur" dedi.
Önceki gün (6 Ocak) görevinden istifa ettiğini açıklayan Kanada Başbakanı Justin Trudeau, sosyal medyada bu açıklamaya hemen yanıt verdi. Trudeau, "Kanada'nın, Amerika Birleşik Devletleri'nin bir parçası olma ihtimali cehennemde bile yok" diye yazdı. 
Bu arada Trump, düzensiz göçü ve ABD'ye uyuşturucu kaçakçılığını durdurma taleplerini yerine getirmezlerse Meksika ve Kanada'ya "önemli tarifeler" uygulama sözünü yineledi.
Trump, daha önce iki ülkeyi yüzde 25 gümrük vergisi uygulamakla tehdit etmişti.
Trump, bölgesel haritayı değiştirmeye ilişkin bir diğer göndermede de, Meksika Körfezi'nin "Amerika Körfezi" olarak adlandırılması gerektiğini söyledi, "Kulağa hoş geliyor" diye espri yaptı.

(soL Haber)


(Karikatür: BOB ENGLEHART - Caglecartoons.com)


***


ABD'li milyarder Elon Musk, kendisine ait sosyal medya platformu X'te aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif Partisi'nin (AfD) başbakan adayı Alice Weidel ile sesli bir canlı sohbet gerçekleştirdi.
Göçmen karşıtı AfD'ye övgüler yağdıran Musk, "Weidel Almanya'yı yönetmek için önde gelen adaydır" ifadelerini kullandı.
Almanya'daki herkesin AfD'yi desteklemesi gerektiğini savunan Musk, "Almanya'yı sadece AfD kurtarabilir. İşin özeti bu. İnsanların gerçekten AfD'nin arkasında durması gerekiyor, aksi takdirde Almanya'da işler çok, çok daha kötüye gidecek" şeklinde konuştu. 
Musk. "Durumdan memnun değilseniz değişim için oy vermelisiniz. Bu yüzden insanlara şiddetle AfD'ye oy vermelerini tavsiye ediyorum" dedi. 

(Cumhuriyet Gazetesi)

***


"Dün" Amerika'da teknolojik gelişmenin başını Henry Ford çekiyordu. Bugün Elon Musk çekiyor. O da Ford gibi faşist hareketleri destekliyor. Bu benzerlik bize bir şey daha söylüyor: Bilimsel teknolojik gelişme kendiliğinden toplumsal ilerlemeye açılmıyor; çoğu kez faşizme, savaşlara açılıyor. Artık esas sorun, üretici güçlerin serbestçe gelişememesi değil, gelişmesi, karmaşıklasması giderek hızlanan üretici güçleri, siyasi ve ahlaki denetim altına almaktır.

Tarih tekerrür ediyor

Almanya'da Nazi partisinin iktidarını desteklemek için yapılan bir toplantıda 1 milyar Mark'tan fazla yardım toplayanlara bakınca karşımıza dönemin bilimsel teknolojik gelişmesinin öncüsü, kimya-ilaç, elektronik, makine imalat, ağır sanayi şirketleri çıkıyor. Aynı yıllarda ABD'de, otomotiv endüstrisinde devrim yaratarak yeni bir birikim rejiminin gelişmesine öncülük eden Ford azılı bir Yahudi düşmanı, bir Nazi hayranıydı; komplo teorilerini yaymak için gazete çıkarıyordu.
Bugün, X'te 200+ milyon takipçisi olan Elon Musk ırkçı faşist komplo teorilerinin yayılmasını kolaylaştırıyor; geçen hafta, "Almanya'yı yalnızca AfD kurtarabilir" dedi; İngiltere'de İşçi Partisi hükümetini, sosyalist olduğunu ileri sürerek şiddetle eleştirdi; Reform adıyla bilinen faşist eğilimli partiye 100 milyon dolar yardım yapacağından söz ediliyor. Musk, ABD seçimlerinde de Trump'ı desteklemişti; şimdi adeta gerçek başkanmış gibi devletin yapısını şekillendirmeye çalışıyor.
Son ABD seçimlerinde Musk'ın yanı sıra, bilgisayar teknolojisi, yapay zekâ geliştiren dev şirketlerin, sosyal medya ve alışveriş platformlarının temsilcileri Trump'a büyük mali destek verdiler. Washington Post tarihinde ilk kez, büyük hissedarı Amazon'un sahibi Bezos'un baskısıyla, tarafsız kaldı. Kimi araştırmalar, Twitter, Facebook algoritmalarının seçmen tercihlerini Trump'tan yana yönlendirmeye çalıştıklarını gösteriyor.
Tarih tekerrür ediyor ama bu kez, Musk'ın Almanya ve İngiltere siyasetini şekillendirmeye çalışmasının da gösterdiği gibi ABD ile sınırlı değil. Twitter, Facebook gibi sosyal medya platformları küresel ölçekte işliyorlar. Bunların algoritmaları küresel çapta siyasi gelişmeleri etkileme gücüne sahip; hemen her zaman muhafazakâr, hatta Brezilya'da Bolsonaro, Arjantin'de Milei, Fransa'da LePen, Hindistan'da Modi gibi faşist politikacıları destekliyorlar.
Bilimin, üretici güçlerin kapitalizm altında hızlı gelişmesinin, karmaşıklaşmasının getirdiği başka ağır sorunlar da var. 
Bu sorunların başında küresel ısınma ve iklim krizi geliyor. gezegen hızla yaşanmaz hale geliyor ama teknolojik, bilimsel gelişmenin öncüsü dev şirketler, milyarderler ekonomik siyasi güçlerini çözüm üretmek için değil, küresel ısınmayı reddetme eğiliminde olan faşistleri desteklemek için kullanıyorlar. Yapay zekâyı besleyen "veri depolama hangarları", bilgisayarlarını soğutmak için dünyanın tatlı su stoklarını baş döndürücü bir hızla tüketiyorlar. 
Bu teknolojik gelişmeler, kapitalist devleti, oligarşiyi koruyan kitle denetim, gözetim ve manipülasyon araçlarını da güçlendiriyorlar. Böylece demokratik-ekonomik hakları korumak, "süreç olarak faşizme" direnmek giderek daha da zorlaşıyor. 
Bu teknolojik gelişmelerin üzerinde yükselen Amazon gibi alışveriş platformları, sosyal medya alanını işgal eden kişiye özel reklamlarla, kaynakları zaten hızla tükenmekte olan bir gezegende tüketimi daha da hızlandırıyorlar.
Nihayet, demokratik yaşamın, genel seçimler, siyasi partiler gibi kurumlarının metalara, popülist hatta faşist ideolojilerin "gösteri" / "şov" sahnelerine dönüşmesiyle siyasetin estetik bir boyut kazanması, Nazi döneminin görkemli gösterileriyle kıyaslanacak oranda hızlanıyor.
Bu teknolojiler devletlerin, kültür endüstrisinin vatandaşları korkutarak, krizler yaratarak sürekli bir "acil durum" içinde tutarak manipüle etmeyi kolaylaştırıyorlar. Faşizm ilk kez yükselirken benzer kaygıları dile getiren, Walter Benjamin'i anımsarsak: 
"Ezilenlerin geleneği bize içinde yaşadığımız 'acil durumun' istisna değil kural olduğunu öğretir. O zaman gerçek bir 'acil durum' yaratmak bize düşüyor... 'Gerçek acil durum', tarihin kontrolsüz, yıkıcı gidişatına müdahale etmeyi içeriyor."  

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

24 Aralık 2023 Pazar

PARADOKS

 


(2023 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı)


   Küresel ısınmanın yol açtığı iklim krizi tüm canlıların ve uygarlığın geleceğini tehdit eden en önemli gelişmedir. Bu gelişmeyi ve krizin derinleşmesini durduracak önlemleri tartışmak için Dubai'de 30 Kasım-12 Aralık arasında 198 ülkenin, binlerce delegenin katılımıyla gerçekleşen COP28 zirvesi bir kaytarma operasyonu olarak tamamlandı. Anlaşılan 2024 yılında da dünya geri dönülmez noktaya doğru ısınacak, iklim krizi derinleşmeye devam edecektir.
    Birleşmiş Milletler iklim panelinin ısrarla vurguladığı gibi bugünkü durumu koruyabilmek için bile küresel sıcaklık artışının Sanayi Devrimi düzeyine göre 1.5 derecenin altında kalması gerekiyor. Bunun için 2030 ya da en hiç olmazsa 2050 yılına kadar, yıllık karbon emisyon artışı "0" düzeyine inmeli. Üretimi ve tüketimi atmosfere CO2 ve çeşitli zehirli gazlar salan fosil yakıtlara aşamalı olarak son vermek, yoğun tarım ve hayvancılıktan kaynaklanan CO2 ve metan gazı emisyonlarını hızla azaltmaya başlamak gerekiyor.
   1997'de benimsenen Kyoto Protokolü hedefleri konusunda COP28 zirvesine kadar, elle tutulabilir bir gelişme kaydedilemedi. Sonuç olarak bugün dünyada yaşam ve uygarlık, Grönland ve Batı Antarktika buz tabakasının çökmesi, "kalıcı don" alanların (permafrost) erimeye başlayarak, atmosfere, CO2'den 20 kez daha zararlı metan gazını salmaya başlaması, giderek ısınan okyanus sularındaki mercan resiflerinin ölmesi ve Kuzey Atlantik'te Golfstrim Akıntısı'nın çökmesi gibi bir seri yaşamsal kırılma noktasına doğru hızla ilerliyor. Dahası bu kırılma noktaları birçok açıdan birbiriyle ilişkili. Bir noktada başlayan bir çöküşün ötekilerin üzerinde domino etkisi yaratma riski var. Bu koşullarda, tarım ürünlerinin rekoltesinde gıda krizlerine yol açacak sert düşüşlerin, kimi bölgelerde ekosistemin çökme, kitlesel göçlerin, toplumsal huzursuzluklar ve savaşların sıklaşma olasılığı da son derecede güçlü. tekrar vurgularsak bu felaket senaryolarının gerçekleşmemesi için küresel sıcaklık artışının 1.5 derecenin altında kalması gerekiyor. 
   Bugünkü küresel ısınma eğilimi, sıcaklık artışının 2030 yılına kadar 2.5-3 derece düzeyine ulaşma olasılığını gittikçe güçlendiriyor. COP28'deki manzara ne yazık ki bu acil durumla uyumlu değildi. 


   COP28 zirvesine BAE'nin ulusal petrol şirketi Andoc'un başkanı Sultan el Caber başkanlık ediyordu. Caber'in başkan olması ABD, Avrupa ve G77 (gelişmekte olan ülkeler) tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. Açış konuşmasını, dünyanın en büyük toprak sahiplerinden İngiltere Kralı Charles yaptı. Zirveye 97 bin delege katıldı, fosil yakıt şirketleri 2500 delege ile temsil edildi. Çoğu özel uçaklarla gelen bu delegelerin toplam 200 bin tondan fazla, COP28 toplantısının da 2.4 milyon tona yakın CO2 emisyon ürettiği hesaplanıyor. Dahası gelen devlet başkanlarının çoğunun özel jet uçağı, makam arabası filoları var. Brunei Sultanı'nın 300'ü Ferrari olmak üzere 7 bin lüks otomobili varmış. 
   COP28 toplantısına giderken gazeteler el Caber'in "fosil yakıtların küresel ısınmaya yol açtığına ilişkin iddianın arkasında bilimsel kanıt yok" sözlerini, BAE'nin, COP28 zirvesini  doğalgaz ve petrol tüketiminin küresel çapta teşvik edilmesine yönelik lobi etkinlikleri için bir platform olarak kullanmaya hazırlandığını aktarıyorlardı. COP28 biterken Caber ve petrol lobileri, sonuç bildirgesinden "fosil yakıtlara dayalı enerji kullanımını sonlandırmak" ifadesini çıkartmak için büyük mücadele verdiler, tartışmaları uzadı ve sonunda, "sonlandırmak" yerine "kademeli olarak uzaklaşmak" ifadesi kondu. Alınan kararların bir bağlayıcılığı olmadığını da ekleyelim!
   Özetle, küresel ısınmayı engellemek için yapılan COP28 zirvesi, fosil yakıt üreten şirketlerin, egemen sermayenin, büyük toprak sahiplerinin, küresel ısınmaya karşı alınacak önlemleri engellemeyi amaçlayan bir kampanya platformuna, kaytarma operasyonuna dönüşmüş oldu. Paradoks da işte buradaydı.

   (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)





Merhaba!
      

26 Kasım 2023 Pazar

GELECEK İPTALİ

 

  The Economist, küresel ısınmayı önlemek için alınması gereken önlemlere karşı tepkilerin, bunların olası ekonomik maliyetinin, yaşam tarzlarını etkileme potansiyellerinin ve komplo teorilerinin etkisiyle, dünya çapında yükselmeye başladığını yazıyordu. Hem de dünyayı rekor sıcaklıklarla kavuran, 1.5 ºC sınırını ilk kez aşan bir yaz geride kalırken. İnanılacak gibi değil ama dünya gözleri kapalı uçuruma doğru yürüyor. Türkiye'de dinci rejimin inşaat hummasının, orman kıyımlarının sonuçları da kendilerini, kuraklıklarla, kentleri basan sellerle gösteriyor. "Geleceği iptal edilmiş" (Mark Fisher) bir uygarlık, anlaşılan artık boş verdi...

    Bu arada, bu Titanik'in güvertesinde, "şezlong kapma yarışında" bir yavaşlama yok.

  Türkiye bu güvertenin ortasında: Kuzey batıda Ukrayna-Rusya, kuzey doğuda Ermenistan-Azerbaycan, batıda Kosova-Sırbistan, Doğu Akdeniz'de enerji rekabeti.

   (...)

   Bir kere "Gelecek iptal edilmesin", aklın yerini fanteziler alırken tarihin türlü canavarları da inlerinden çıkıp, diz boyu kan içinde, dünün yıkıntıları, geleceğin molozları üzerinde dolaşmaya başlıyorlar. 

   (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)     


***


   Birlik, eğitim, üretim olmayan toplumlarda huzur da olmaz, sağlık da güç de dirlik de...

   Olsa olsa, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu modern köle, emperyalizmin uşağı, kartellerin en makbul tüketicisi, rant peşinde koşan siyasi iktidarların işbirlikçisi olunur. Zaten siz ne olduğunu anlayana kadar iş işten geçer. Bir de bakasınız ki sadece emeğiniz değil, beyniniz, sağlığınız, hatta geleceğiniz sömürülmüş.

    (SEMA SOYKAN / Öteki Şeylerin Tarihi - Alfa Basım Yayım)


***


   İnsan doğası değişir mi? Değişir. Neyle? Kültürle. Kültürse, öyle şıp diye elde edilen bir şey değil. Çaba ister, zaman ister. Dünyanın gidişine bakılırsa, olacak gibi değil bu. Ama, olacak. Umutsuz da yaşanılmaz ki!

VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken
(Karikatür: SEMİH POROY)


***


   Kültür dediğimiz varlık doğada hazır bulunmuyordu, keşfedilen, kazılıp ortaya çıkarılan bir şey değildi. İçinde insanın var olduğu, düşünsel, sanatsal ya da politik eylemlerle, bakış açılarıyla yaratılan ve yaşanan bir gerçeklikti, doğanın insanlaştırılma biçimiydi kültür. Yaratılan atmosfer, bir halkı evlerden dışarı çıkaran, eylemlere, mitinglere, protestolara, konser salonlarına, sinemalara, tiyatrolara, sergilere, müzelere çağıran yüzlerce dış sesten, bunlara kulak veren algılardan oluşuyordu.

    Sanata geçit vermeyen dar sokaklarımızı geçiriyordum aklımdan.

    (GÖNÜL ÇATALCALI / Hamdüsena Sokağı Kadınları - Tekin Yayınevi)


***


   Hayvanlar, yaşanan dramların, trajedilerin pek farkında olmadıkları için insanlardan daha mı şanslılar acaba?.. Gerçi insanların çoğu için de dramların, trajedilerin hiçbir önemi yok, yeter ki ucu kendilerine dokunmasın. Onlar bu yüzden bu tür hikâyelerin komik versiyonlarını daha çok tutuyorlar. 

   Yaşananların farkında olanlar da oturup işi şiire, öyküye, romana döküyorlar. Sanat zaten daha çok trajedilerden beslenmiyor mu? Zorlayıcı koşullar, olumsuz durumlar karşısındaki acizliğimizin, çaresizliğimizin yegâne avuntusu belki de! Sanat, metaforların dünyası...

    Carl Sagan'a göre 'Hepimiz yıldız tozuyuz'.


(CEM SAVRAN / Av - Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık)







Merhaba!

26 Ağustos 2023 Cumartesi

HEPİMİZİ İLGİLENDİRİYOR

 

(Fotoğraf: Anadolu Ajansı)


   Anthroposen, yeni bir kavram değil. Sovyet bilim insanları bu kavramı 1960'larda insanın gezegen üzerindeki etkisini tanımlamak için kullanıyorlarmış. Anthroposen, yeni bir jeolojik dönemin adı olarak henüz resmileşmedi ama son yıllarda giderek daha sık kullanılıyor, kabul görüyor. Bir yaklaşım, bu dönemin başlangıç tarihi olarak sanayi devrimini almaktan yana. Bir başka daha genel kabul gören yaklaşım, insanın geri çevrilemez etkisinin başlangıç sınırı olarak 20. yüzyılın ortasını benimsiyor.

    Kanada'nın Ontario eyaletindeki Crawford Gölü'nde yapılan sondaj çalışmalarının geçen ay açıklanan bulguları, nükleer denemelerin atmosferdeki etkilerinin, plastiklerin ve insan ürünü kimyasalların ilk kez rastlandığı bir sedimantasyon tabakasının, kesin bir ayrım çizgisi olarak alınabileceğini düşündürüyor. Anthroposen kavramının resmileşme olasılığı giderek artıyor.

   Ancak başlangıç noktası olarak, ister Sanayi Devrimi'ni alalım, ister 20. yüzyılın ortasını (nükleer bombayı, plastikleri), karşımıza bunların hepsini kendinde birleştiren, kültürü ve öznellikleri de şekillendiren bir başka etken çıkıyor: Kapitalizm. Dolayısıyla, gezegenin jeolojik yapısını değiştirmeye başlayan, 40.000+ yıllık insan etkinliği değil, bu etkinliğin 17. yüzyılda başlayan kapitalist biçimi ve bu biçimin 20. yüzyılda üretmeye başladığı geri çevrilemez yıkıcı süreçler. Bu nedenle, Kapitalosen (sermaye çağı) kavramının daha uygun olduğunu savunan çalışmalar da var.

   "Polycrisis", Kapitalosen içinde bir aşamada ortaya çıkan karmaşık bir olguyu betimliyor: Birbirini besleyen, finansal, ekolojik (iklim krizi: su gıda sıkıntıları), patojenik (virüsler) ve Ukrayna, Nijer gibi "sıcak" noktalarda büyük güçleri karşı karşıya getiren jeopolitik krizler bir "toplu durum" oluşturuyorlar. Tarihçi, Adam Tooze'un çalışmalarıyla yaygınlaşan Polycrisis son aylarda, Davos çevresinde, Financial Times gibi yayınlarda giderek daha sık kullanılıyor. Bu bağlamda polycrisis içinden çıkılması şimdilik imkânsız, Lenin'in bir zamanlar "kapitalizmin son krizi" dediği gibi bir duruma da işaret ediyor.

   ABD hegemonyası, onun projesi küreselleşmenin yanı sıra, kapitalist uygarlığın kültürel zeminini oluşturan liberalizm hatta Aydınlanma geleneği gibi tarihsel dinamikler de çözülüyorlar. Bu çözülmenin bir semptomu olarak dinci faşizm ivme kazanarak yükseliyor. Bunlar, bir tarihsel dönemin bittiğini, insanlığın, kapitalist uygarlığın son durağına geldiğini gösteriyor. Bu durakta, kapitalizmin kendi çözümünü üretmesini ümit edenleri büyük bir düş kırıklığı bekliyor. Kılıçdaroğlu-İmamoğlu CHP'sinden değişim dönüşüm bekleyenleri de...

    (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 21/8/2023)


***


   Bize öyle geliyor ki karşı çıkmak en iyisi

Ve en küçük bir sevinçten bile vazgeçmemek

Ve kovmak yeryüzünden acıyı yaratanları

Ve sonunda yaşanır hale getirmek dünyayı.

(BERTOLT BRECHT)  





Bu arada Ergin Yıldızoğlu'nun yazısının başlığını unutmayalım:

Tarihin Son Durağında mıyız?


27 Temmuz 2023 Perşembe

BÜYÜK İNSANLIĞIN AMOK KOŞUSU




   AKBELEN DİRENİŞİ, TÜM İNSANLIK ADINA

  Akbelen Ormanı'nda, pazartesi günü sabahın saat 05.30'unda, kesim motorları, askeri araçların, jandarmanın korumasında, kesime direnen köylüleri aşarak çamları kesmeye başladılar. Bu orman kıyımı, rejimin yalnızca halka değil "büyük insanlığa" da düşman olduğunu bir kez daha gösteriyordu. 
    Küresel iklim krizinin en önemli bileşenlerini Akbelen'de görüyoruz. 
    Hidrokarbona dayalı yakıtlar; kömür: Küresel ısınmaya öncelikle atmosfere salınan CO2 ve ikincil olarak metan gazı neden oluyor. Kömür tüketimi bu gazları atmosfere salan etkinliklerin başında geliyor. 
   Sermaye: Atmosferdeki CO2 gazının tarihsel gelişmesine bakınca iki önemli eşik görülüyor. Atmosferdeki CO2 miktarı tarih boyunca 1800'lere kadar değişmiyor. Sonra kapitalizmin Sanayi Devrimi aşamasına geçmesiyle birlikte hızlanarak artmaya başlıyor. Bu artış 1980'lerde kapitalizmin "yapısal krizini" yöneten neoliberal küreselleşme ve finansallaşma ile hızlandırılan tüketim ve üretim altında büyük bir ivme kazanıyor. 2000'li yıllara geldiğimizde küresel ısınma, aşırı sıcaklık dalgalarıyla, hemen her yıl rekorlar kırmaya başlıyor. Küresel çapta ortalama yıllık sıcaklık Sanayi Devrimi'ne kıyasla 2.5 derece artarsa insanlığın geleceği tehlikeye giriyor. Ancak, 2.5 C'nin altında kalabilmek için alınması gereken önlemlere karşı sermayenin direnci bu sınırın da aşılmak üzere olduğunu gösteriyor. 
   Orman: Uygarlık tarihi boyunca orman alanları giderek azalırken orman alanı kaybının yarısından fazlası 1800'den sonra, kapitalizm altında gerçekleşmiş. Halbuki, ormanlar kömür ve petrol gibi hidrokarbonların, sanayide ve günlük yaşamda tüketilmesiyle salınan CO2 gazlarını emerek oksijene çevirme kapasitesine sahip en önemli doğal kaynak. Bu nedenle, bir ülkedeki ormanlar, aslında tüm insanlığın geleceğine aittir.
  "Büyük insanlık": Sermayenin bu felakete doğru "Amok" koşusu "büyük insanlığın" bilincine çıktıkça, küresel ısınmaya, ormanların kesilmesine karşı küresel çapta, giderek kapitalizmi de sorgulayan bir direniş başladı. Akbelen direnişi, yalnızca her yıl orman alanları yok edilerek karbon salınım kaynağı beton yığınlarına dönüştürülen, toprakları çölleşen, ölümcül sıcaklık dalgalarıyla boğuşan Türkiye halkının değil, tüm insanların geleceğini korumak içindir.

    (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi) 


***


   Doğumla ölüm arasında ne halt ettiğini bilmeden yaşayarak gidenler!

Ben senden üstünüm, padişahım, kralım.
Ben zenginim, büyüğüm, kuvvetli ve kudretliyim.
Dize gelin önümde, keseyim başınızı.
Kölem olun karşımda, vereyim aşınızı.
Ben idare edeyim ne olur hepinizi.
Ben rahat olayım da satayım topunuzu.
Ben diyenler bu yana.
Biz diyenler bu yana.
Özgürlük ben demektir.
Özgürlük biz demektir.
   Plebler, Patrisyenler, köleler, Romalılar. Emreden, emir alan, iş veren, işe giden. Papazı, nutukçusu, kızıp kafa tutucusu; zindanda tırnakları sökülen, bir dilim ekmek için sokaklara dökülen; öldürdükçe anlanıp şanlananlar, duvar dibinde kurşunlananlar.
En güzel kadın benim olmalı.
Ben kadınsam, güzelsem her dediğim olmalı.
   Polis, yasa, mahkeme. Atomu, tankları, uçakları. Kahramanı, kaçakları. Atla gezeni, yatla gezeni; doğup doğup ölürler, sevişip sevişip ölürler, korka korka ölürler.

   Ve insancıklar doğup doğup ölmüşler, doğup doğup ölmüşler. 
Onların bu hallerini gören börtü böcek, kuş, tırtıl 
kahkahayla gülmüşler, kahkahayla gülmüşler. 

(ÇETİN ALTAN - Kopuk Kopuk)


***


   "Biz" kelimesini "biz dünyalılar" anlamında kullanmadığımızda taraflaşma kılıcını çektik demektir. 
Ne dersek diyelim, oyunumuzu nasıl oynarsak oynayalım kendimizi abartıyoruz. 
Gezegenin varlığı bizden sonra da sürecek.

(GÜNDÜZ VASSAF / Ressamın İsyanı - Everest Yayınları)






Merhaba!

2 Mart 2022 Çarşamba

ÖLÜM ALANI ŞİMDİ UKRAYNA

 



Konu savaşsa Batı ikiyüzlüdür

  İnsan toplumunda savaştan daha yıkıcı bir güç yoktur. Savaş günbegün ilerledikçe, insan yaşamını paramparça eder. Okullar kapanır, ulaşım durur, sokaklar boşalır. Savaşın dev dalgaları bir yere ulaştığında öyle bir korku yaratır ki bunu ancak savaş alanında bulunanlar anlayabilir. Bomba sesleri, evinizin yanı başından gelen yıkım görüntüleri, kan ve ölüm. Savaş, organize cinayettir.
  Ukrayna'da milyonlarca insan bu tehlikeyle karşı karşıya. Putin'in istilası ve yanında getirdiği cinayetler taviz vermeksizin kınanmalı. Konu çatışma oldu mu, bağlamı anlamak önemlidir fakat egemen bir ülkeye tanklar ve savaş uçakları ile girmenin meşru bir gerekçesi olamaz.
  (...)
  Irak 2003 yılında hiçbir provokasyon olmaksızın işgal edildi ve yüz binlerce insan öldü. Yalanlar söyleyerek savaşa sebep olanlar cezasız kaldı. Kariyerleri ve lüks yaşamları hiçbir şey olmamışçasına devam etti.
  2011 yılında NATO liderliğinde başlatılan Libya savaşı ülkeyi paramparça etti ve savaş lordlarının eline teslim etti. Yemen'de Suudi Arabistan tarafından başlatılan savaş İngiliz silahlarıyla sürdürülüyor. Birleşmiş Milletler savaşta 377 bin Yemenlinin öldüğünü tahmin ediyor. 
  Bu yaşamların her biri Ukraynalıların yaşamları kadar önemli. Bu savaşların hepsini bitirmek ve yeni savaşların yaşanmaması için mücadele etmeliyiz.
  (...)
  Batılı liderler için Ukrayna halkı jeopolitik satranç tahtasında piyonlardan ibaret. Hükümetlerimiz adalet, demokrasi ve barışı temsil etmedikçe kimse eylemleri için hesap vermeyecek. 
  2008 yılında NATO, Gürcistan ve Ukrayna'yı birliğe katılmaya davet etti. Yanı başlarında giderek güçlenen askeri süper güç ile karşı karşıya duran iki ülke için seçenekler gayet netti. Peki, Batı ne tür bir oyun oynuyordu? NATO üyeliğinin gerektirdiği üzere, bu ülkelerden biri işgal edilirse savaşa girmeyi mi planlıyorlardı? Rusya Gürcistan'ı işgal ettiği gün yanıt netlik kazanmıştı. Şimdi daha da net.

  (RONAN BURTENSHAW / Tribüne Mag - Çeviren: Fatih Kıyman)


***


  ABD, Soğuk Savaş bitiminde 14 üyesi olan NATO'yu, SSCB'yle anlaşmasına rağmen, sürekli Rusya'ya karşı genişletiyor. NATO şimdilik 30 üyeli. Ukrayna, Gürcistan, Moldova, Bosna, İsveç ve Finlandiya'yı da üye yaparak üye sayısını 36'ya çıkarmaya çalışıyor. 
  Bu tabloyu analiz etmeden, neden sonuç ilişkisi kurmadan, 30 yılı görmeyip 24 Şubat 2022 sabahına bakarak, "Rusya saldırdı" sonucu çıkarmak, bir saptama değildir, ânın fotoğrafıdır sadece. Çünkü bu tablo analiz edildiğinde, Ukrayna'nın bir sonuç olduğu ama ABD'nin NATO'yu genişletme stratejisinin ise neden olduğu görülecektir.
  Soğuk Savaş bitmesine ve rakibi Varşova Paktı ortadan kalkmasına rağmen NATO'nun varlığının neden sürdüğünü sorgulamayan, dahası NATO'nun, varlığını Rusya'nın boğazını sıkmak için doğuya doğru sürekli genişletmesine itiraz etmeyen tutum ve tavırların, Rusya'nın askerî harekâtı karşısında "savaşa hayır" sloganı atması ise ne yazık ki pasif bir hümanist yaklaşım sergilemekten öteye gitmeyecektir. 
  Pasif "savaşa hayır" tutumunun, sloganın kapsadığı içeriği kazanması ancak "ABD'ye/NATO'ya hayır" tutumuyla mümkündür. Çünkü 1945 yılından bu yana dünyamızda meydana gelmiş askerî saldırganlıkların yüzde 81'inin doğrudan Amerikan saldırganlığı olduğu çağımızın gerçeğidir.  
  Rusya'nın tutumu, en sonunda etrafı sarılmış, boğazına yapışılmış birinin, büyük bedel ödememek için yumruk atmasıdır... Yumruğu yiyenin (Ukrayna) alması gereken ders, mahallenin kabadayısı (ABD) adına neden komşusunu kuşattığını ve boğazına sarıldığını sorgulamaktır.
  Tablonun bu gerçeğine aktif müdahale edecek siyasal tutumlar almadan, salt "savaşa hayır" diyerek pasif bir konumda kalmak, insani görünür ama sonuç değiştirici değildir.
  NATO bir kültür derneği değil, askerî bir organizmadır, büyük bir savaş makinesidir. Bu savaş makinesini ABD dün hangi amaçla kullandıysa bugünkü amacı da aynıdır. Dünya düzenini korumanın, Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürmenin, Çin ve Rusya'ya diz çöktürmenin aracı olarak kullanıyor.
  Ve güç dengeleri adım adım değiştiği için bugün hedef alınan ülkeler, boğazına yapışan ellerden kurtulmaya çalışıyor.
  Anlamamız gereken şudur: NATO'nun varlığı, savaş riskidir; NATO'nun varlığını sürekli genişletmesi daha büyük savaş riskidir. Savaş istemeyenin mücadele etmek zorunda olduğu, asıl budur. Hümanizm bunu gerektirir.
  Unutulmamalı: NATO'nun kırılan her dişi, büyük insanlığın geleceğinin ve barışının teminatıdır.

  (MEHMET ALİ GÜLLER - Cumhuriyet Gazetesi)






  "Lebensraum" Almanca Yaşam Alanı demek. Hitler'in en sevdiği bu kelime Doğu Avrupa'da Almanya sınırları dışında yaşayan Alman azınlıkların Almanya'nın hâkimiyetinde birleştirilmesi ve Alman nüfusun bu topraklara yerleştirilmesi politikasıydı. Naziler bu gerekçeyle önce Avusturya'yı ilhak etmişler ve ardından Çekoslovakya'yı ve Polonya'yı da işgal ederek II. Dünya Savaşı'nı başlatmışlardı.
  Putin Rusya'sı da lebensraum/yaşam alanı stratejisini uyguluyor. Zaten ABD'nin Başkanı Biden ve aslında her Başkanı "hür dünya" adına aynı stratejiyi hep uygulamaktaydı. ABD ve Rusya için şimdi lebensraum Ukrayna. Güçlü olanların nüfuz alanı pahasına güçsüz nüfuslar yok ediliyor. 
  Herkes görüyor ki ABD'nin yediği haltlar Rusya'yı, Rusya'nın yediği haltlar ABD'yi haklı çıkarmıyor. Sadece, kendileri için yaşam alanı olarak ilan ettikleri Ukrayna'yı bu ülkenin insanları için ölüm alanı haline getirmiş oluyor.
   Ukrayna'yı yönetenler, ABD'nin Ukrayna için savaşacağını ummuş olabilirlerdi, ama ABD 2014'te Rusya Kırım'ı ilhak ettiğinde de seyretmekle yetinmişti. Çünkü ABD'nin derdi kendi lebensraum'unu pekiştirmek. Eski Sovyet ülkelerini NATO'ya katarak bir kuşatma başlatmıştı. Şimdi bunu Avrupa'nın diğer ülkelerini yeniden kendi arkasına dizerek ve Rusya kuşatmasını sürdürerek gerçekleştiriyor. Yine de çoğu AB ülkesinin Rusya'ya enerji bağımlılığı söz konusuyken Putin de yaptırımları yaptırımsız düzeyinde değerlendirecek.
  Neler olduğuna bakıp neler olacağını görebiliyoruz. Ukrayna dirense bile, bir şekilde Rusya Ukrayna'yı yutmuş olacak. En azından Ukraynalıların "yönetimde" olduğu Rus yanlısı bir ülke haline getirilecek. Çünkü Rusya'ya karşı hiçbir ülke Ukrayna yanında savaşa girmiyor, girmeyecek. Şimdilik tablo böyle görünüyor.
  ABD ve AB sütü dökülmüş kedi gibiler. Mağdur edilmesinde kendilerinin oldukça payı olan Ukrayna yanında yer almış gibi yapınca mağdura oynamış oluyorlar.
  Bir de dünyaya gaz veriyorlar: Putin Sovyetleri yeniden kurmak peşindeymiş! Bu iddiayı Biden hep tekrarlıyor. Putin, Biden'dan daha sıkı antikomünist ama Biden hâlâ antikomünizm ekmeğini yemek istiyor. Ve Putin, Sovyetleri değil Çarlık Rusyası'nı ihya etmek istediğini hiç saklamıyor. "O bölgeler, Çarlık Rusyası'nda bizimdi!" diyor. Zaten Vladimir Putin'in rol modeli de Ukrayna'nın kaderini tayin etmesine vesile olduğu için kızdığı Vladimir İliç Ulyanof (Lenin) değil, Çar 1. Petro'dur. Ki o da Rusya'yı üç yüz yıl önce Avrupa'nın doğusunun hâkimi kılan bir zaferiyle "Büyük Petro" unvanını almıştı. Osmanlı tarihçileri ise ona "Deli Petro" adını vermişlerdi. Putin'e ikinci unvan daha yakışıyor gibi.
  (...)
  Emperyalizm bir nevi küresel mafyalıktır. NATO da onun tetikçisidir. Adeta "azdan az çoktan çok gider" hallerindeler. Bu klişeyi, mafya film repliklerinde sıklıkla duyarız. Azdan az ölür, çoktan çok ölürmüş. Ama bunların raconu da bozuk! Azdan çok gidiyor, çoktan az gidiyor. Şimdi gücü az Ukrayna çok kaybediyor, gücü çok ABD ve Rusya az kaybediyor.

  Ne yazık ki halkların lebensraum'u sadece kendi ülkeleri olana kadar bu hep böyle olacak.

  (MELİH PEKDEMİR - BirGün Gazetesi)






  21. yüzyıl dünyası, ilk kez bu denli büyük bir savaş tehdidiyle karşı karşıya. Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı, önceki bölgesel çatışmalardan ve vekâlet savaşlarından çok daha riskli bir tablo çıkardı ortaya. Son otuz yılın yapay dengesi bozuldu, alevler yaşlı kıtanın üzerinde oturduğu barut fıçısına yaklaştı.
  Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana kıta Avrupası, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki çatışmalarda ABD ile Rusya'nın satranç oyununu uzaktan izliyordu.
 Emperyalist paylaşım kavgasının içindeydi, silah satıyor, büyük kârlar elde ediyordu; ancak göçmen krizini tetiklemesi dışında, Irak'ta, Suriye'de ya da Libya'daki ateşin Avrupa için herhangi bir yakıcılığı yoktu. Avrupalı liderler emperyalist müdahalelerle yıkılan şehirleri, hayatlarını yitiren sivilleri gerçek manada hiç dert etmediler. Ne de olsa savaş kendilerinden kilometrelerce uzaktaydı.
 Rusya-Ukrayna Savaşı böyle değil. Çünkü bu savaş, Avrupa'nın eski Soğuk Savaş korkularının üzerinden yükseliyor, krizden krize koşan neoliberal dünyanın karanlık yüzünü ortaya çıkarıyor. Doğu Avrupa bir kez daha geniş bir cepheye dönüşmenin arifesinde. Rus yayılmacılığına şimdilik ancak dolaylı yoldan cevap vermeye çalışan ABD ve Batı Avrupa, Doğu Avrupa'ya silah ve mühimmat yığmaya devam ediyor. Macaristan'dan Letonya'ya birçok ülke çılgınca bir hevesle bu silahları kabul ediyor, emperyalizmin ihraç ettiği militarist politikaları kendileri için bir güvence olarak görüyor. Her iki dünya savaşının da fitilinin bu bölgede yakıldığı düşünülünce karşımıza çıkan tablo çok daha ürkütücü bir hal alıyor.

  Savaşın ve siyasetin baronları, barut kokusuyla sarhoş oluyor.

  (GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN - BirGün Gazetesi)


***


  (...) Tabii bu felaketlerden kârlı çıkacak olanlar da var. En başta silah sanayisini sayabiliriz. Avrupa şimdi, panik içinde ve ABD'nin de teşvikiyle daha fazla silahlanmaktan, NATO'yu güçlendirmekten, "stratejik egemenlik" bağlamında kendi ordusunu inşa etmekten söz etmeye başladı.

  (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)


***


  Tarih tekerrür ediyor. Savaşa sebep olan hükümetler, Ukraynalılara sığınmacı vizesi vermeyi reddediyor, mülteci karşıtı yasalar yürürlüğe koyuyorlar. Otoriter rejimlere silah satmayı sürdürüyorlar. Asla korumayacağı ve umursamayacağı insanlara hayaller satan Batı'nın, özgürlük ve demokrasi savunucusu olduğu efsanesi de sürüp gidecek.

  (RONAN BURTENSHAW/Tribune Mag - Çeviren: FATİH KIYMAN)









SAVAŞA HAYIR!