Semih Poroy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Semih Poroy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2023 Pazar

GELECEK İPTALİ

 

  The Economist, küresel ısınmayı önlemek için alınması gereken önlemlere karşı tepkilerin, bunların olası ekonomik maliyetinin, yaşam tarzlarını etkileme potansiyellerinin ve komplo teorilerinin etkisiyle, dünya çapında yükselmeye başladığını yazıyordu. Hem de dünyayı rekor sıcaklıklarla kavuran, 1.5 ºC sınırını ilk kez aşan bir yaz geride kalırken. İnanılacak gibi değil ama dünya gözleri kapalı uçuruma doğru yürüyor. Türkiye'de dinci rejimin inşaat hummasının, orman kıyımlarının sonuçları da kendilerini, kuraklıklarla, kentleri basan sellerle gösteriyor. "Geleceği iptal edilmiş" (Mark Fisher) bir uygarlık, anlaşılan artık boş verdi...

    Bu arada, bu Titanik'in güvertesinde, "şezlong kapma yarışında" bir yavaşlama yok.

  Türkiye bu güvertenin ortasında: Kuzey batıda Ukrayna-Rusya, kuzey doğuda Ermenistan-Azerbaycan, batıda Kosova-Sırbistan, Doğu Akdeniz'de enerji rekabeti.

   (...)

   Bir kere "Gelecek iptal edilmesin", aklın yerini fanteziler alırken tarihin türlü canavarları da inlerinden çıkıp, diz boyu kan içinde, dünün yıkıntıları, geleceğin molozları üzerinde dolaşmaya başlıyorlar. 

   (ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)     


***


   Birlik, eğitim, üretim olmayan toplumlarda huzur da olmaz, sağlık da güç de dirlik de...

   Olsa olsa, kapitalizmin ihtiyaç duyduğu modern köle, emperyalizmin uşağı, kartellerin en makbul tüketicisi, rant peşinde koşan siyasi iktidarların işbirlikçisi olunur. Zaten siz ne olduğunu anlayana kadar iş işten geçer. Bir de bakasınız ki sadece emeğiniz değil, beyniniz, sağlığınız, hatta geleceğiniz sömürülmüş.

    (SEMA SOYKAN / Öteki Şeylerin Tarihi - Alfa Basım Yayım)


***


   İnsan doğası değişir mi? Değişir. Neyle? Kültürle. Kültürse, öyle şıp diye elde edilen bir şey değil. Çaba ister, zaman ister. Dünyanın gidişine bakılırsa, olacak gibi değil bu. Ama, olacak. Umutsuz da yaşanılmaz ki!

VEDAT GÜNYOL - Giderayak Yaşarken
(Karikatür: SEMİH POROY)


***


   Kültür dediğimiz varlık doğada hazır bulunmuyordu, keşfedilen, kazılıp ortaya çıkarılan bir şey değildi. İçinde insanın var olduğu, düşünsel, sanatsal ya da politik eylemlerle, bakış açılarıyla yaratılan ve yaşanan bir gerçeklikti, doğanın insanlaştırılma biçimiydi kültür. Yaratılan atmosfer, bir halkı evlerden dışarı çıkaran, eylemlere, mitinglere, protestolara, konser salonlarına, sinemalara, tiyatrolara, sergilere, müzelere çağıran yüzlerce dış sesten, bunlara kulak veren algılardan oluşuyordu.

    Sanata geçit vermeyen dar sokaklarımızı geçiriyordum aklımdan.

    (GÖNÜL ÇATALCALI / Hamdüsena Sokağı Kadınları - Tekin Yayınevi)


***


   Hayvanlar, yaşanan dramların, trajedilerin pek farkında olmadıkları için insanlardan daha mı şanslılar acaba?.. Gerçi insanların çoğu için de dramların, trajedilerin hiçbir önemi yok, yeter ki ucu kendilerine dokunmasın. Onlar bu yüzden bu tür hikâyelerin komik versiyonlarını daha çok tutuyorlar. 

   Yaşananların farkında olanlar da oturup işi şiire, öyküye, romana döküyorlar. Sanat zaten daha çok trajedilerden beslenmiyor mu? Zorlayıcı koşullar, olumsuz durumlar karşısındaki acizliğimizin, çaresizliğimizin yegâne avuntusu belki de! Sanat, metaforların dünyası...

    Carl Sagan'a göre 'Hepimiz yıldız tozuyuz'.


(CEM SAVRAN / Av - Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık)







Merhaba!

14 Kasım 2021 Pazar

KÖYLÜLER

 


Resim: SÜLEYMAN KARAKUL



   Atatürk ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı "kurtuluş savaşlarının babası" olarak tanımlayan Ceyhun Atuf Kansu'nun, "Kurtuluş, Uyanış, Direniş" adlı kitabındaki en dikkat çeken makalelerden biri olan "Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Köylüler"deki şu saptaması çok önemli:
   "Ulusal kurtuluş savaşlarının evrensel iki gerçeği vardır: Bu savaşların vurucu, savaşçı gücü yurtsever aydınlarla birlikte, köylülerdir. Ve bu köylüler, bağımsızlıkla birlikte toplumsal bir değişim, gerçek bir kurtuluş adına savaşmaktadırlar." (BARIŞ DOSTER - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   "Köy Enstitüleri dünyada tektir"

    (Köy Enstitüleri) Kırsal kesim için sadece öğretmen yetiştirmedi. Aynı zamanda üreten, araştıran, kurulu sömürü düzenini sürdürmek isteyen sermayeye, büyük toprak ağası ve tefeci-bezirganlara karşı savaşım veren; halkı bilinçlendiren bir "eylem insanı" yetiştirdi.
    Enstitü mezunu öğretmenlerin görevi, bulundukları köylerde öğrencileri yetiştirmekle sınırlı değildi. Yürekleri insan ve vatan sevgisiyle çarpan bu inançlı öğretmenler, umutsuzluğa ve yoksulluğa karşı tek başına savaş verdikleri gibi; genç kuşakların da daha iyi bir dünyanın kurulmasına yardım etmeleri için, onlara inanç ve cesaret vermeye çalıştı.
   Çok yönlü yetişmiş, halkın her türlü sorunlarıyla yakından ilgilenen ve çözüm yolları üreten, aydın, yurtsever devrimci ve sosyalist bir "önder" yetiştirdi. Dünyada hiçbir ülkede öğretmen yetiştiren kurumlar, Türkiye'de enstitülerde olduğu gibi, çok yönlü bir "önder" yetiştirmedi.
   Enstitülerdeki eğitim anlayışını, sosyalist ülkelerde uygulanan eğitim anlayışından ayıran tek özellik, sadece öğrencilerine ders veren öğretmen değil; kırsal kesimin ve toplumsal yapının her türlü gereksinmelerine yanıt verecek çok yönlü bir "önder" yetiştirmesidir. Böyle bir öğretmen yetiştirme sistemi, dünyanın hiçbir ülkesinde ne önce ne de şimdi yaşama geçirilmedi. (Prof. Dr. ALİ ARAYICI - BİRGün Gazetesi)


***


   Meclis Başkanı Karabekir hop oturup hop kalkıyordu:
   "Aman arkadaşlar, köy şehir ikiliği yaratmayalım. Anadolu'nun saf temiz halkını bozmayalım. Köylüsü şehirlisi bu memleketin evlâdı değil mi? Sırasında omuz omuza savaşmıyorlar mı cephede? Yalnız köy çocuklarını okutan mektep olmaz. İkilik yaratmaktır bu... Memleket için çalışalım..."
  Bu gerekçeyle köy çocuklarının okutulmasına, köy eğitimi sorununun çözümüne karşıydı. Tehlikeli buluyordu köylünün uyanmasını...
   Demokratlar yırtınıyordu alanlarda:
   "Köylü vatandaşlara sırtlarıyla taş taşıtarak okul yaptırmak ne demek? Zulümdür bu... Angarya insanlığa aykırıdır. Demokrasii... İnsan hakları... Hürriyet!.."
   Sanırdınız ki Karabekir de, Demokratlar da, o zamanki iktidar partisinin sağ kanadıyla, bu kanadın Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin de köylü için, memleket için çırpınıyorlar. Sanırdınız ki niyetleri tüm vatandaşları eşit haklara, nimetlere kavuşturmak...
   Yirmi yıldan fazla bir zaman kaybından sonra en ağır işleyen kafalar bile azmaya başladı. İmam Hatip okulculuğu, İslâm enstitücülüğü, "birlik"çilik ne demek biliniyor. Nutuklarda köylüden yana görünmenin ağızdaki lokmaya göz dikmiş tilki nağmeciliği olduğu anlaşıldı. Hâlâ hastane, okul, hükümet kapılarında canlarını terleyenler köylerine politikacı sokmama yolunda...
   Karabekirler, Reşat Şemsettinler, Demokratlar memlekete yapacaklarını yaptılar... 
   (MEHMET BAŞARAN - Tonguç Yolu: Köy Enstitüleri: Devrimci Eğitim / Varlık Yayınları - 1974)


***


Karikatür: SEMİH POROY



   Mehmet Başaran'ın öğretmenliği de köy enstitülerinin akıbeti de en çiçekli en meyveli zamanlarında filiz kıran fırtınasının gadrine uğramadılar elbet! Miskin Adem oğulları tarafından filizleri, yeşil yeşil dalları da kırılmadı! Demokrat Parti'nin ağaları, vekilleri tarafından başlarına pişmiş tavukların başlarına gelenlerden daha beteri getirildi. Öğretmenler, öğretmen adayları apar topar askere alındılar, suçlularmış gibi sürüldüler, kelepçe vuruldular, yedek subaylık hakları "görülen lüzum üzerine" ellerinden alındı. Yokluktan, yoksulluktan kendi elleriyle yaptıkları okulları, işlikleri, uygulama bahçeleri, kütüphaneleri tarumar edildi.
   (Mehmet Başaran'ın kitabı) Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi, Türkiye'nin aydınlanma mücadelesinin nasıl örselendiğinin anlatıldığı öykülerden oluşuyor. 
   Bu dünyada Olimpos'ta oturduklarını sananların rahatlarını kaçıran ateşi, aydınlığı halka taşıyan Anadolulu genç Prometeusların öyküleri...
    Topraktan öğrenip, kitapsız bilenlerin öyküleri...
   Tarlaları sürenlerin, ekin biçenlerin, kızgın ateş karşısında demir dövenlerin, nasırlı elleriyle ekmek yoğuranların, dağa bele yol döşeyenlerin, yerin yedi kat altından maden çıkaranların, makineleri yürütenlerin...
   Çocukları okutulmak istenmeyen, düzgün evlerde, insanca işlerde, hastaneli, bahçeli, okullu kentlerde yaşatılmak istenmeyen, parasız ameliyat edilmek istenmeyenlerin öyküleri...  
   Ağaların, beylerin Anadolu halkını köleleştirememelerine duydukları öfkeyi, pırıl pırıl köy çocuklarının enstitülerden oyunlarla, hilelerle horlanmalarının öyküleri... Bu taşa, bu toprağa, bu garip başa diye saçtığı tohumlardan ekmeklik buğdayını dahi çıkaramayıp, silkim zamanı zeytin ırgatlığına gidenlerin yokluk, mecbur insanlık öyküleri... 
   (ÜMİT CİNGÖZ - Cumhuriyet Gazetesi)  


***


BAŞAKÇILAR

   Silkim sona ermiş, aylardan beri duyulan sırık sesleri dinmişti. Başlarına gümüş pullu yazmalarını sarmış, etekleri püsküllü, alacalı önlüklerini bellerine dolamış Türkmen kızları, solgun çarşaflı göçmenler, ırakların perişan kılıklı, yorgun yüzlü garipleri zeytin arasında görünmüyordu gayrı. Suyu çekilmiş değirmen ıssızlığı çökmüştü kırlara yeniden.
  Biçilmiş buğday tarlaları gibi, bomboş uzanıp gidiyordu zeytinlikler. Toplanan taneler sıkılmaya başlayalı epey olmuştu. Tayfalar az önce geçmişçesine, yaprak, dal döküntüleri içindeydi yerler. Öğlen yemeği yenmiş bazı ağaçların dibinde, soğan kabukları, kirli çaput parçaları görünüyordu.
    Başak, ovanın başak vaktiydi şimdi...
   Birer gölge gibi dolaşanlar vardı iç yanlarda. Bir şeyler yitirmişçesine telaşlıydılar. Her taşın, oyun, yaprağın dibini yokluyorlardı heyecanla. Yoksul erkekler, yaşlı kadınlar, ikide bir ellerini hohlayan okul çağında çocuklardı bunlar. Kiminin elinde bir sepet, kiminin de kirli bir torba vardı. Gömü bulacakmışçasına, yerleri tırım tırım arıyor, bir ağacın dibinden öbürüne, birbirlerinden önce varmaya çalışıyorlardı. "Başakçı" deniyordu onlara. Tayfaların unuttuğu, görmediği taneleri topluyorlardı. Çakıldan çakıla sekiyorlardı umutla...
   Küçük de olsa, önemliydi işleri. Üç oradan, beş buradan, bakarsın bir iki yöğmiye doğrultulabilirdi. Ha n'olurdu biraz daha fazla döküntü bıraksaydı şu tayfalar! 
   (...) yılda bir kez başakçıların oluyordu koca zeytinlik. Bir acı zeytin tanesi, hiçbir zaman onların avucundaki kadar değerli olmamıştır... 
   (MEHMET BAŞARAN - Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi / Yazko - 1983)






Merhaba!

11 Temmuz 2021 Pazar

ŞİİRE HAYATINI KOYMAK

 


CEMAL SÜREYA
(Karikatür: SEMİH POROY)



   1991 tarihli bir yazıda (Özdemir İnce - Tabula Rasa, İmge Kitabevi) şöyle soruluyor: "Cemal Süreya neyi biliyordu?" Divan ve Halk Şiiri'ni biliyordu örneğin. Kendi şiirini kurarken önceki biçimleri reddetmemiş, onlardan faydalanmayı bilmişti. Maliye müfettişi idi; matematik, iktisat, ekonomi bilirdi. Geçinmek için devlet dairesinde kullandığı bu bilgilerin, şiir yazarken Marksist olanlarını rehber edinirdi. Coğrafya bilirdi. Çok sevdiği ülkesini, hani derler ya, avcunun içi gibi, işte öyle. Sosyal bilimler ve felsefe bilgisi onun yazdığı her üründe kendini belirgin olarak gösterirdi. 
  Tarihe, mitolojiye, efsanelere özel bir ilgisi vardı. Bugünkülerin yaptığı gibi mistik havuzlarda yüzerek ruhunu dünyadan ve dünyevi olandan arındırmak için değil; geçmişin masallarını ders alınacak meseller biçimiyle aktarmak "kendine bir insan edinmek" için. 
   (Cemal Süreya) "en önemlisi, dünyaya bakmasını ve görmesini biliyordu." "Cemal Süreya böyleydi işte, gözleri görmekle doymazdı, kulakları işitmekle dolmazdı." Dünyaya bakmasını ve görmesini bilmek... Bu cümleler onun şiirde başardığı şeyin tam ifadesine yaklaşmıştı ama ne yazık ki ayan beyan bir gerçeğin üzerinden atlamak, yazıyı idealist bir çözümlemenin içine çekecekti: "Cebinizde yeni yazılmış bir şiirle karşı kaldırımdan geçin, Cemal Süreya bu şiiri duyumsar. Cemal Süreya'nın şiirsel anten ve radarları metafizik düzeyde duyarlıydı, bir şiir medyumuydu."
   Cemal Süreya'nın dünyaya sosyalizmin penceresinden baktığını söylemekten çekinildiği anda, onun şiiri üzerinde idealist / metafizik bir çözümlemeye yönelmekten başka bir yol kalmaz. Cemal Süreya'nın otuz birinci ölüm yıl dönümünde daha yüksek sesle söylemeliyiz ki; o bir Sosyalistti, o Marksist bir aydındı. Kurduğu sıra dışı şiir dilinde, şeyleri birbiriyle ilişkilendirirken diyalektik materyalizmin yöntemlerini kullanırdı. Evet, nesnelliğe gerçeklikten ziyade romantik bir tutumla yaklaşırdı. Fakat biraz eşelemeye başlayınca, onun Marksist yöntemi şiirinde yeni bir biçimde uygulayarak yarattığı her imgenin, işçi sınıfı safında "izdüşümler" bıraktığı görülecektir. Başka bir ifadeyle, Cemal Süreya'nın şiiri burjuva romantizmine değil işçi sınıfının temsil ettiği "iyiye ve güzele" içkindir. 
   Otuz bir yıl sonra Cemal Süreya'yı bir kez daha selamlarken, Özdemir İnce'den öz-biçim-dil arasındaki ilişkiye dair şairin Marksist özünü son derece isabetli tarif eden şu tanımı paylaşalım: "Evrenin ve nesnelerin dilini insanların diline çevirmek ve insanların dilini daha çok insanlaştırmak. Cemal Süreya, insanların arasında kendi lehçesiyle konuşuyordu ve insanlar onu anlıyordu."
   Ne vakit genç bir şairden bahsetseler: "Şiire hayatını koymuş mu?" diye sorarmış. Bu sorunun "devrimci şaire" yöneldiğini hiç unutmayacağız. (AYŞE ŞULE SÜZÜK - soL Haber)


***

Durakta üç kişi
Adam kadın ve çocuk

Adamın elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş

Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel

Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi güzel







Merhaba!
     

4 Temmuz 2021 Pazar

GÖZYAŞINI GÜLMECEYE ÇEVİREN SİMYACI



 
   Aziz Nesin konuşsun, o anlatsın biraz da. Elitliğin tillahını anlatsın. Yanlış kelimeler kullanmayan, anlam kaypaklıkları yapmayan, neyse onu apaçık söyleyen elit Aziz Nesin. 1960 yılında Darüşşafakalılar Günü'nde anlatıyor:
   "Aşınmış basamaklarından çıkıyorum. O basamakları aşındıran binlerce küçük ayaktan biri de benimkilerdi. Salonda eski Darüşşafakalılar toplanmış. Her şey otuz üç yıl önceki gibi. Boğazıma bir yumruk geldi oturdu. Konuşmak için beni mikrofon başına çağırdılar. İçim doluydu, söyleyecek sözlerim çoktu. Darüşşafaka beni iki yıl bağrına basmasaydı, şimdi ben okuryazar bile değildim. Ben Darüşşafaka'ya babasız olarak girdim. Ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. On bir yaşımın küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bir şey söyleyemeden Darüşşafaka'dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip biraz rahatlıyorum. Onun için Darüşşafaka'ya borcum sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakalıyım, bu da benim büyük eksikliğimdir. Bu itiraftan sonra bir hıçkırık boğazımı tıkadı. Ben gittim. Benim yerime, mikrofonun başına on bir yaşındaki 917 numaralı Darüşşafakalı Nusret geldi. Dudaklarım büzüldü, ağlamaya başladım." 

    Sessizlik, lütfen. Biraz susalım. Susalım...

    Define peşinde koşan babanın izini kaybettirdikten yıllar sonra dönüp gelivermesi yüzünden hakkı olmayan bir şeyi almış gibi hisseden mini mini bir Aziz Nesin. Babası olmayan çocukların kabul edildiği Darüşşafaka'da okurken babasının eve dönmesi ile yalancı gibi hisseden, babasız bir çocuğun hakkın yediğini düşünerek okuldan kaçan ve bu yükü ömrü boyunca taşıyan bir güzide, elit... (AYŞE ŞULE SÜZÜK - soL Haber) 


***


   İnsanı güzellemenin beşiği olan toprağımızın 20. yüzyılına damga vuran bu büyük kahramanlardan biri de, "Ulusunu, halkını, insanı ve bütün dünyayı sevmiş olmanın bedelini ödeyen insanların ne ilkiyim ne de sonuncusu..." (Bir Tutam Aydınlık) diyen Aziz Nesin'dir.
    Ülkemiz hâlâ onun sesine, tavrına, çığlığına, korkusuzluğuna gereksinim duyuyor. O, örnek bir aydının, öncü bir yazarın, dirençli bir edebiyatçının, sevdalı bir yaşam ustasının, ölümsüzlük ve özgürlük arayışının önemli bir doruğudur.
    O, bir aydınlık öncüsüdür ve onun örnek yaşamından süzülen yapıtları aydınlığımıza eklenen en zengin gıdalardır.
    O, gözyaşını gülmeceye çeviren bir simyacı gibi ömrü boyunca hep aydın olmanın gereklerini yerine getirdi. 
  Yaşadığı yıllar boyunca halkına borçlu olduğunu, borcunu ödemek zorunda olduğunu hiç unutmadı. Tüm yazdıklarında görülen bu borçluluk düşüncesi, ülkesine hizmet etmeyi kendisine borç bilen bir aydının düşünceleridir. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)     


Karikatür: SEMİH POROY




Merhaba!

24 Ocak 2021 Pazar

"TATLI" DİL

 


Karikatür: CARLOS LATUFF



   Bir delikanlıyı yaşını büyüttürerek idam ettiren darbeci Kenan Evren, Türk Tarih ve Dil kurumlarının özerkliğini kaldırıp sıradan devlet dairesine dönüştürmeyi kafasına koymuştu. 
   Bunu yasal yolla yapıyor görünmek için 1982'nin mayıs ayında üniversitelileri, eğitimcileri, bakanlık temsilcilerini, gazetecileri MEB Şûra Salonu'nda bir araya getirir.
   Burada sözü, katıldığı toplantı ortamını ayrıntısıyla anlatmayı boynunun borcu sayan TDK uzmanı, aynı zamanda Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı asistanı Tayyibe Uç'a bırakıyorum:
  "Salon TDK karşıtlarıyla doluydu. Biz savunucular azınlıktaydık. Hocam Doğan Aksan, Sözlük Kolu Başkanı Kemal Demiray, Terim Kolu Başkanı Emin Özdemir, Dil Devrimi'nin başarılı sonuçlarını örneklerle kanıtlamayı kararlaştırmıştık. 
  Ben, 'Dil Devrimi'nin geriye dönüştürülemezliğini terimlerle, ad ve soyadlarımızdan bile anlayabiliriz' diyerek başladım. 'Örneğin çağrışımın Osmanlıcası ne?' diye salona soru yönelttim. Birkaç dilci hoca, 'tedai' diyebildi, 'Peki, solungaçınki ne?' dediğimde, salondan ses çıkmadı. 'Çağrışım, solungaç, bilinçle türetilmiş terimler; Türk halkına çağrışım yapan sözcükler' dedim. 
   Soyadı örnekleriyle savımı desteklemeye çalışırken, 'Erdem, Örnek, Ülkü, Ünlü, Ulus, Yıldız, Güneş soyadı olmuştur; ama Osmanlıca eşanlamlıları fazilet, misal, mefkûre, meşhur, millet, sitare, şems ya da hurşit olmamıştır' gibi bir dizi kanıtla savımı örneklemeye çalışıyordum ki ön sıralarda, gazetecilerin çoğunlukta olduğu yerden yükselen bir ses, 'Kim bu velet?' dedi. Adım, soyadım, üniversitem söylendi.
   O an fişlendiğimi biliyorum. 6 Kasım 1982'de sözleşmem yenilenmedi.  



 
   Konuşmacı Emin Özdemir söz alıp, Türk Dil Kurumu'nun söz varlığımıza kazandırdıklarını anlatmaya kalkıştığında TDK karşıtı, yaşlı bir militan sözünü kesip, 'Ağzımızı bozdunuz, dilimizi bozdunuz!' dedi. Emin Bey'in cümlesini tamamlatmama kararlılığıyla Ahmet Kabaklı da hem sesini yükselterek hem de sıra kapaklarını vurarak 'Ağzımızı bozdunuz, dilimizi bozdunuz, dili -sal, -sel'ler götürdü!' diye bağırdı. 
   Emin Özdemir, 'Biz sizin ağzınıza...' dedi ve sustu! Salonda çıt çıkmıyordu. O kısacık zaman öyle uzadı ki... Hocam Doğan Aksan, alt dudağını ısırarak duygularını dışa vururken, Kemal Demiray, hem de Özdemir'in öğretmeni, diliyle dişi arasından 'Tüh!' diye fısıldadı.
   Salon kulak kesilmişti. Sözünü tamamladı Emin Özdemir: 'Biz sizin ağzınıza, Türkçenin balını çaldık!'
   Salon alkıştan çınlıyordu..." (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)  


***


"En kolay öğrenilen dil, tatlı dil!"


AZİZ NESİN
(Karikatür: SEMİH POROY)





Merhaba!