Mehmet Başaran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Başaran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2026 Cumartesi

YÜREĞİN SESİ ZEYTİN ÜLKESİ





Köyde doğup toprağı sevmeyen var mıdır? Mehmet Başaran iliklerine kadar toprak kokuyor!

Mehmet Başaran'ın, Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün arkasından Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra ülkesine duyduğu sorumlulukla çağcıl insan olmanın sancılarını yaşayarak yarattığı bir yolculuk bu. 
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra rahat verilmeyen bir aydının her şeye karşın ülkesi için yaratmaya, çalışmaya ara vermemesinin, onun kişiliğini oluşturan Köy Enstitülerinin ne denli çağcıl okullar olduğunun da kanıtı.

Şiirle yürümeye başladığı yazın yaşamında benim belleğimde kalan ilk kitabı Gönen İlköğretmen Okulu'nda Kitap Haftasındaki sergide gördüğüm Nisan Haritası'ydı. 
O günlerde okumaya zaman bulamamıştım. Nisan Haritası'nı Başaran'ın ilk kitabı sanıyordum. Şiirlerine bakarken Ahlat Ağacı'nın ilk şiir kitabı olduğunu gördüm.
Sabahattin Eyüboğlu'nun önsözüyle çıkan kitabın ilk şiiri, Başaran'ın dünyaya bakışını gösteren dizelerle başlıyor:

"Görebildiğin kadar mavi
Sürebildiğin kadar toprak
Sarabildiğin kadar kadın
Bu dünya
                                   Güvenebildiğin kadar dost
                                  Düşünebildiğin kadar güzel
                                  Yaşayabildiğin kadar dünya."

İnsan, doğduğu, büyüdüğü toprağın kokusuyla, havasıyla, suyuyla var oluyor. Doğanın en büyük güç olarak biçimlendirdiği bir yaşam, kendi sözcükleriyle anlatıyor kişiye kendini. 

"Tabanlarımda hâlâ sızın
Sırtım terli
Bak nasıl yanıyor avuçlarım
Kara toprak seni seviyorum."

Emin Özdemir, "Adanmışlığın, bir ülküye, bir ilkeye bağlanmışlığın ürünüdür bu şiirler. Üreten, yaratan, yaşamı daha güzel, daha yaşanılır kılmaya yönelik her çabayı ululayan bir yaşamın ürünüdür" diye tanımlar onun şiirini. (Başaran'ın şiir evreni, Koca Bir Troya Dünya).
Her kitabında hem kendi gerçekliğini hem de ulusumuzun yaşadığı siyasal dönemlerin acılarını, sıkıntılarını öyküleştirir Başaran. Çarığımı Yitirdiğim Tarla, Aç Harmanı öykü kitaplarında kendi köyünden, ailesinden, Trakya'dan toprak insanlarının öykülerini anlatır. Hep sıkıntı, hep yoksulluk, hep çile, hep umut... 

Bütün Köy Enstitülülerin derdi köyler, köylülerdir.

Yerel sözcüklerle, yerel söyleyişlerle bezeli öyküleri kendi yöresinin dilini taşır bize. Gerçeği, ülkemiz insanının yüzlerce yıldır değişmeyen yazgısını gösterir. 
Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi, "Ocak Tüttüreceğiz" öyküsüyle başlar. Köy Enstitülü öğretmenlerin, bu okulları savunan aydınların başına gelenlerin tanıklığıdır bu öykü. 
Göreve giderken demokrasi inancını, karşısında biri varmış gibi kendi içinde sorgular: "Aman kardeşim dikkatli ol, yerin de duvarların da kulakları vardır bu ülkede... Köşebaşlarındaki gizli gözler, yüzünü incelerler; alnındaki çizgilerden, gözlerinden, aklından geçenleri izlemeye çalışırlar..."
"Ama demokrasi... Çok partili yaşam!"
"Çocuksun be, hâlâ akıllanamadın... Karnını doyuramayana gezi özgürlüğü... Okuma yazma bilmeyene, düşünce söz özgürlüğü... Hadi canım sen de!
Bu, gerçekte bir aydının kendi özünü ezmesidir.

Eylünün Kızgın Soluğu, evde Berlin'e gitmeye hazırlanan yazarın, beklentilerinin birer birer nasıl söndüğünü, ülkedeki aydın kıyımının boyutlarını yaşadıklarından yola çıkarak anlatan bir roman.
Yasaklı romanı, akıl almaz bir engellerle, gizli ellerin acımasızca Yüksek Köy Enstitüsü'nden çıkan bir aydının yine bir pasaport verilmeyişinin dayanılmaz sıkıntılarını anlatır. Yasaklı için kendisi de alt başlık olarak Acının ve Sevginin Yurttaşı demiş.
Öyle ki pasaport veriliyor ama otuz yıl kadar önce köyünde kurulan bir derneğe haberi olmadan adının yazılmasının gerçeği, ilgililerce bir türlü anlaşılamaz. 
Gizemli bir suçlu havasında elinde pasaportuyla bindiği uçaktan indirilecek denli eziyet edilir Başaran'a.
Tüm bunlara kaşın o, bu ülkeyi de insanlarını da toprağımızı da sevmekten vazgeçmez. Öylesine sevgiyle yazar yazdıklarını. 
Önüne çıkarılan engellerin hiçbiri bu ülkeyi, insanlarını sevmekten alıkoyamaz onu. O engelleri çıkaranların onun yurt sevgisiyle yarışamayacaklarını bilerek direnir.
Bir yazar yapıtlarını oluştururken konusunu kurgular. Mehmet Başaran'ın konusunu kurgulamasına gerek kalmıyor. Çektiği sıkıntılar, eziyetler sırasıyla anlatıldığında zaten bir roman, öykü, anı olarak kendi kurgusuyla çıkıyor karşımıza.
Temiz Türkçesiyle içtenlikle anlatıyor yaşadıklarını, gözlediklerini. O bir yandan da Türkçemizin yılmaz bir "Mehmetçiği"dir. Onunla konuşurken kullanacağınız bir yabancı sözcüğe hemen dikkat kesilir, Türkçesini söyleyip konuşanı uyarırdı. Buna çok kez, çok kişi tanık olmuştur.

1979 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan Memetçik Memet, "Köy Enstitülerini millileştireceğiz" diyen Reşat Şemsettin Sirer'in, onun gibi Köy Enstitüsü düşmanlarının yetkilendiği 1947 sonrası eğitimde de ülkenin baş aşağı gitmeye başladığı yılların romanıdır. 
Hasan Âli Yücel bakanlıktan ayrılmış, İsmail Hakkı Tonguç görevden alınıp resim öğretmeni olarak bir okula verilmiştir. Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış, Köy Enstitülerinin izlenceleri budanmaya başlamış, bu güzelim okulları bitiren öğretmenler, ağaların, politikacıların, kendilerini milliyetçi sanan ilgililerin zulmüyle sınanır olmuştur. 1947'den sonra 19 Yüksek Köy Enstitülü öğretmen; yedek subaylık hakları ellerinden alınıp kıtaya er olarak yollanır.
Ülkedeki siyasal havanın etkisinde kalan, Köy Enstitüleri konusunda da Cumhuriyetin Aydınlanma devrimi konusunda da dahası Atatürk'ün yüreğinde taşıdığı yurt ülküsü konusunda da en küçük bilgisi olmayan kimi "milliyetçi" subaylar, bu aydın insanlara eziyet etmeyi yurtseverlik sanırlar. 
Bu bakımdan Başaran'ın Memetçik Memet'i bir dönemin tarihçilerine de ışık tutacak bir romandır.
Başaran, öykülerinde de romanlarındaki yolu izler. Onun kurguya gereksinmesi yoktur.

(HİDAYET KARAKUŞ - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!
  

14 Kasım 2021 Pazar

KÖYLÜLER

 


Resim: SÜLEYMAN KARAKUL



   Atatürk ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı "kurtuluş savaşlarının babası" olarak tanımlayan Ceyhun Atuf Kansu'nun, "Kurtuluş, Uyanış, Direniş" adlı kitabındaki en dikkat çeken makalelerden biri olan "Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Köylüler"deki şu saptaması çok önemli:
   "Ulusal kurtuluş savaşlarının evrensel iki gerçeği vardır: Bu savaşların vurucu, savaşçı gücü yurtsever aydınlarla birlikte, köylülerdir. Ve bu köylüler, bağımsızlıkla birlikte toplumsal bir değişim, gerçek bir kurtuluş adına savaşmaktadırlar." (BARIŞ DOSTER - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   "Köy Enstitüleri dünyada tektir"

    (Köy Enstitüleri) Kırsal kesim için sadece öğretmen yetiştirmedi. Aynı zamanda üreten, araştıran, kurulu sömürü düzenini sürdürmek isteyen sermayeye, büyük toprak ağası ve tefeci-bezirganlara karşı savaşım veren; halkı bilinçlendiren bir "eylem insanı" yetiştirdi.
    Enstitü mezunu öğretmenlerin görevi, bulundukları köylerde öğrencileri yetiştirmekle sınırlı değildi. Yürekleri insan ve vatan sevgisiyle çarpan bu inançlı öğretmenler, umutsuzluğa ve yoksulluğa karşı tek başına savaş verdikleri gibi; genç kuşakların da daha iyi bir dünyanın kurulmasına yardım etmeleri için, onlara inanç ve cesaret vermeye çalıştı.
   Çok yönlü yetişmiş, halkın her türlü sorunlarıyla yakından ilgilenen ve çözüm yolları üreten, aydın, yurtsever devrimci ve sosyalist bir "önder" yetiştirdi. Dünyada hiçbir ülkede öğretmen yetiştiren kurumlar, Türkiye'de enstitülerde olduğu gibi, çok yönlü bir "önder" yetiştirmedi.
   Enstitülerdeki eğitim anlayışını, sosyalist ülkelerde uygulanan eğitim anlayışından ayıran tek özellik, sadece öğrencilerine ders veren öğretmen değil; kırsal kesimin ve toplumsal yapının her türlü gereksinmelerine yanıt verecek çok yönlü bir "önder" yetiştirmesidir. Böyle bir öğretmen yetiştirme sistemi, dünyanın hiçbir ülkesinde ne önce ne de şimdi yaşama geçirilmedi. (Prof. Dr. ALİ ARAYICI - BİRGün Gazetesi)


***


   Meclis Başkanı Karabekir hop oturup hop kalkıyordu:
   "Aman arkadaşlar, köy şehir ikiliği yaratmayalım. Anadolu'nun saf temiz halkını bozmayalım. Köylüsü şehirlisi bu memleketin evlâdı değil mi? Sırasında omuz omuza savaşmıyorlar mı cephede? Yalnız köy çocuklarını okutan mektep olmaz. İkilik yaratmaktır bu... Memleket için çalışalım..."
  Bu gerekçeyle köy çocuklarının okutulmasına, köy eğitimi sorununun çözümüne karşıydı. Tehlikeli buluyordu köylünün uyanmasını...
   Demokratlar yırtınıyordu alanlarda:
   "Köylü vatandaşlara sırtlarıyla taş taşıtarak okul yaptırmak ne demek? Zulümdür bu... Angarya insanlığa aykırıdır. Demokrasii... İnsan hakları... Hürriyet!.."
   Sanırdınız ki Karabekir de, Demokratlar da, o zamanki iktidar partisinin sağ kanadıyla, bu kanadın Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin de köylü için, memleket için çırpınıyorlar. Sanırdınız ki niyetleri tüm vatandaşları eşit haklara, nimetlere kavuşturmak...
   Yirmi yıldan fazla bir zaman kaybından sonra en ağır işleyen kafalar bile azmaya başladı. İmam Hatip okulculuğu, İslâm enstitücülüğü, "birlik"çilik ne demek biliniyor. Nutuklarda köylüden yana görünmenin ağızdaki lokmaya göz dikmiş tilki nağmeciliği olduğu anlaşıldı. Hâlâ hastane, okul, hükümet kapılarında canlarını terleyenler köylerine politikacı sokmama yolunda...
   Karabekirler, Reşat Şemsettinler, Demokratlar memlekete yapacaklarını yaptılar... 
   (MEHMET BAŞARAN - Tonguç Yolu: Köy Enstitüleri: Devrimci Eğitim / Varlık Yayınları - 1974)


***


Karikatür: SEMİH POROY



   Mehmet Başaran'ın öğretmenliği de köy enstitülerinin akıbeti de en çiçekli en meyveli zamanlarında filiz kıran fırtınasının gadrine uğramadılar elbet! Miskin Adem oğulları tarafından filizleri, yeşil yeşil dalları da kırılmadı! Demokrat Parti'nin ağaları, vekilleri tarafından başlarına pişmiş tavukların başlarına gelenlerden daha beteri getirildi. Öğretmenler, öğretmen adayları apar topar askere alındılar, suçlularmış gibi sürüldüler, kelepçe vuruldular, yedek subaylık hakları "görülen lüzum üzerine" ellerinden alındı. Yokluktan, yoksulluktan kendi elleriyle yaptıkları okulları, işlikleri, uygulama bahçeleri, kütüphaneleri tarumar edildi.
   (Mehmet Başaran'ın kitabı) Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi, Türkiye'nin aydınlanma mücadelesinin nasıl örselendiğinin anlatıldığı öykülerden oluşuyor. 
   Bu dünyada Olimpos'ta oturduklarını sananların rahatlarını kaçıran ateşi, aydınlığı halka taşıyan Anadolulu genç Prometeusların öyküleri...
    Topraktan öğrenip, kitapsız bilenlerin öyküleri...
   Tarlaları sürenlerin, ekin biçenlerin, kızgın ateş karşısında demir dövenlerin, nasırlı elleriyle ekmek yoğuranların, dağa bele yol döşeyenlerin, yerin yedi kat altından maden çıkaranların, makineleri yürütenlerin...
   Çocukları okutulmak istenmeyen, düzgün evlerde, insanca işlerde, hastaneli, bahçeli, okullu kentlerde yaşatılmak istenmeyen, parasız ameliyat edilmek istenmeyenlerin öyküleri...  
   Ağaların, beylerin Anadolu halkını köleleştirememelerine duydukları öfkeyi, pırıl pırıl köy çocuklarının enstitülerden oyunlarla, hilelerle horlanmalarının öyküleri... Bu taşa, bu toprağa, bu garip başa diye saçtığı tohumlardan ekmeklik buğdayını dahi çıkaramayıp, silkim zamanı zeytin ırgatlığına gidenlerin yokluk, mecbur insanlık öyküleri... 
   (ÜMİT CİNGÖZ - Cumhuriyet Gazetesi)  


***


BAŞAKÇILAR

   Silkim sona ermiş, aylardan beri duyulan sırık sesleri dinmişti. Başlarına gümüş pullu yazmalarını sarmış, etekleri püsküllü, alacalı önlüklerini bellerine dolamış Türkmen kızları, solgun çarşaflı göçmenler, ırakların perişan kılıklı, yorgun yüzlü garipleri zeytin arasında görünmüyordu gayrı. Suyu çekilmiş değirmen ıssızlığı çökmüştü kırlara yeniden.
  Biçilmiş buğday tarlaları gibi, bomboş uzanıp gidiyordu zeytinlikler. Toplanan taneler sıkılmaya başlayalı epey olmuştu. Tayfalar az önce geçmişçesine, yaprak, dal döküntüleri içindeydi yerler. Öğlen yemeği yenmiş bazı ağaçların dibinde, soğan kabukları, kirli çaput parçaları görünüyordu.
    Başak, ovanın başak vaktiydi şimdi...
   Birer gölge gibi dolaşanlar vardı iç yanlarda. Bir şeyler yitirmişçesine telaşlıydılar. Her taşın, oyun, yaprağın dibini yokluyorlardı heyecanla. Yoksul erkekler, yaşlı kadınlar, ikide bir ellerini hohlayan okul çağında çocuklardı bunlar. Kiminin elinde bir sepet, kiminin de kirli bir torba vardı. Gömü bulacakmışçasına, yerleri tırım tırım arıyor, bir ağacın dibinden öbürüne, birbirlerinden önce varmaya çalışıyorlardı. "Başakçı" deniyordu onlara. Tayfaların unuttuğu, görmediği taneleri topluyorlardı. Çakıldan çakıla sekiyorlardı umutla...
   Küçük de olsa, önemliydi işleri. Üç oradan, beş buradan, bakarsın bir iki yöğmiye doğrultulabilirdi. Ha n'olurdu biraz daha fazla döküntü bıraksaydı şu tayfalar! 
   (...) yılda bir kez başakçıların oluyordu koca zeytinlik. Bir acı zeytin tanesi, hiçbir zaman onların avucundaki kadar değerli olmamıştır... 
   (MEHMET BAŞARAN - Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi / Yazko - 1983)






Merhaba!

16 Ağustos 2020 Pazar

ÖYKÜNÜN İŞİ




   Maya Angelou, yazınsal türler arasında gezinirken bir yazar arkadaşından şu bilgiyi edinir: "Roman yazmak imkânsızdır. Gel de bana sor. Şiir de öyle. Langston'a ya da Countee'ye sor. Baldwin ise makale yazmanın imkânsızlığından söz edecektir sana. Ama herkes, iyi bir öykü yazmanın asla ama asla başarılamayacağı konusunda hemfikirdir." 


MAYA ANGELOU - Bir Kadının Yüreği
(Fotoğraf: GARY FRIEDMAN)



***



   Öykünün işi; 
"Hem bir saat gibi içinde yaşadığı zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü"
göstermektir.


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA



***



HİŞT! HİŞT!

   Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze deve dikenleriyle karabaşlar, erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
   -Hişt hişt, dedi.
   Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş, "hişt hişt" ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki, "hişt hişt" diyen. 
   -Hişt, dedi yine.
   Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım, Çalıların arasında biri saklanıyormuş gibi geldi bana.
   Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi; ağzı, dişleri, kulakları, boynu ne güzel. Otluyor. Otları âdeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi "hişt hişt" diye duymuşumdur? Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
   -Hişt hişt hişt, dedi.
   Hani bazı, kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses, isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
   Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar "hişt" desin, sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma "hişt" diyen bir divane olayım ben, aldırmayacağım.
   Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur. 
   İyisi mi ben kendim "hişt hişt" derim. O zaman tamamı tamamına pek "hişt hişt" seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

  
SAİT FAİK ABASIYANIK
(Alemdağ'da Var Bir Yılan)



***



   İnsan sıcaklığını iletme, insanı insana açmadır öykünün işi de; ama daha yoğun, daha çarpıcı biçimde yapar bunu. İster olay anlatmayı, ister hava yaratmayı, isterse bir kişiyi, bir durumu vermeyi yeğlesin, en önemliyi, en gerekliyi seçmesini bilir. Bir "can alıcı" noktasından sokulur yaşama, konularına; sözü uzatmadan vardığı vurucu, şaşırtıcı yerden daha ötelere bakmayı, öncesini, sonrasını algılamayı sağlar.
   Sait Faik'in "Hişt! Hişt!"ini okuyan, kolay kolay unutamaz o sesi, yaşamın şiirsel tadı yankılanır gider içinde. Çehov'un "Acı"sı, derdini beygirine döken arabacının yakıcı yalnızlığını duyurmakla kalmaz; o yalnızlığı yaratan koşulları, bir şeylerin değişmesi gerektiğini de düşündürmeye başlar. Böyledir; düşünceleri, duyarlıkları biler, kişiyi kımıldatır gerçek öykü. 


MEHMET BAŞARAN
(Türk Dili Dergisi - Temmuz 1975)



***



   "Arpanın parasını bile çıkaramadım" diye düşünür. "Kederim hep bundan. İşini bilen, atını doyuran insan her zaman rahattır." Genç bir arabacı, bir köşeden kalkar. Uyku sersemliğiyle yıkıla yıkıla boğazını temizler. Su dolu kovaya uzanır, Iona:
   -Su mu içeceksin? der.
   -Evet, su.
   Eh, afiyet olsun. Benimse kardeş oğlum öldü. Haberin var mı? Bu hafta, hastanede... Olur şey değil. 
   Iona, bu sözlerin ne tesir bırakacağına bakar. Ama hiçbir tesir bırakmadığını görür. Genç arabacı kafasını yorganın altına sokup hemen uyur. İhtiyar, ah çeker, başını kaşır... Genç arabacı nasıl su içmek isterse, o da öyle konuşmak ister. Oğlu öleli neredeyse bir hafta olacak. O ise bu hikâyeyi daha kimseye gereği gibi anlatamadı. İyice, rahat rahat anlatması lazım. Oğlunun nasıl hastalandığını, nasıl acı çektiğini, ölmeden önce neler söylediğini, nasıl öldüğünü anlatmak lazım. Cenaze merasimini, rahmetlinin elbiselerini almak için hastaneye gidişini anlatmak lazım. Köyde, kızı Anisa kaldı. Onun sözünü etmek lazım. Daha anlatacak neler var, neler. Dinleyen ah çekmeli, oflamalı, puflamalı. Kadınlarla daha da iyi konuşulur. Budaladırlar ama iki sözle ağlamaya başlarlar, Iona: "Gidip beygire bakayım" diye düşünür. Uyumak için her zaman vakit bulunur. Giyinir, beygirin bağlı olduğu ahıra gider, arpayı, samanı, havayı düşünür. Yalnızken oğlunu düşünemez. Ancak başka biri olduğu zaman konuşabilir. Ama kendi kendine düşünüp onu gözlerinin önüne getirmek, kendine dayanılmaz bir acı verir. Iona, beygirinin parlak gözlerini görünce:
   -Yalanıyor musun? der. Yalan! Yalan! Arpanın parasını çıkaramazsak saman yiyeceğiz... Evet... Artık ihtiyarladım, arabayı sürecek takatim kalmadı. Arabacılık etmek benim değil, oğlumun harcıydı... O tam arabacıydı... Ne olurdu yaşasaydı... Kısa bir zaman susar, sonra devam eder: Öyle işte kardeşim kısrak... Kuzma Ioniç yok artık... Allah rahmet eylesin... Boşu boşuna gitti işte... Düşün bir kere. Senin bir tayın var, onun öz annesisin... Bir de bakıyorsun, birdenbire tay ölüveriyor... Acımaz mısın?
   Beygir, yalanır, dinler, sahibinin ellerine doğru solur...
   Iona dalar, ona her şeyi anlatır...
       

ANTON ÇEHOV
(Acı)



***



"Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir."


JULIO CORTAZAR








Merhaba! 

27 Ekim 2019 Pazar

DÜŞÜNCE NAMUSU




   

FAKİR BAYKURT


  Nâzım'la Vera, evlendiklerinin ikinci yılında Roma'ya giderler. İtalyan PEN Kulübü, Nâzım'la ilgili bir toplantı düzenlemiştir. Nâzım, coşar, şiirler okur. Konuşur. Bu toplantı aynı zamanda orada iki dilli basılan Memleketimden İnsan Manzaraları' nın kutlamasıdır. 
   Roma'da öğrenim gören iki Türk gelip kendilerini tanıtır. Nâzım gençlerle ilgilenir. "Türkiye'de ne var, ne yok? Bana biraz yeni yazarlardan, kitaplardan söz eder misiniz?" der. Gençlerden biri Yılanların Öcü' den söz eder.
   Vera, notlarını yazdığı defterden okuyor:
   "Konusu nedir bu romanın?"
   Gençler anlatıyor.
   "Getirebilir misiniz onu bana? Okur geri veririm!"
   O kitap o gece otele geldi. Nâzım, okumaya başladı. Ben uyandım o hâlâ okuyor. Ertesi sabah kahvaltıdan önce okudu. Sonra okudu. Program çok yüklü. Yine bir toplantıya katılması gerekiyor. Bıraktı öyle. Ertesi gece sabaha kalmadan bitirdi. Kahvaltıda kitap elinin altında:
   "Veracığım, bu delikanlı dünyaya benim baktığım gibi bakıyor. İşi de benim bıraktığım yerden almış. Ama başka türlü yazıyor. Yetenekli olduğu belli. Bizim hükümet böyle yazarlara çok baskı yapar, bilmem dayanabilir mi? Dayanamazsa ya bırakır yazmaz ya da alkolik olur. İki halde de Türk yazınına yazık olur."
   Nâzım'ın korktuğu olmaz, Fakir bütün sürgünlere, açığa almalara, cezaevlerine tıkmalara karşın çalışkanlığıyla, direnciyle, bilgeliğiyle "Fakir Baykurt Destanı" nı yazar. Gerçekten bir destandır onun yaşamı kahramanı kendi olan. (HİDAYET KARAKUŞ - Cumhuriyet Kitap)



***



  Bir yazınızda dikkat çektiğiniz Borges'in "Şair başına gelen her şeyi kendine verilmiş bir şey olarak görmelidir; bahtsızlığı bile," sözünüzü yazının her türü için geçerli sayabilir miyiz?

   Yazı da sanat gibi, bir kişilik yansımasıdır. "Üslup, insanın kendisidir" sözü doğruluyor bunu. Yazının hangi türü olursa olsun, iki satırlık mektupta bile kişiliğinin izleri vardır. Mutlu yazar yoktur; şair, bir şiiri yazmak için iç gerilimlere girer; her çağda onun bunun sözcüsü olmamayı seçtiği için hiçbirinin yaşamında rahat bir döneme rastlanmaz. İnsan sevgisini, gerçeği coşkularla, lirik bir söylemle dile getiren Nâzım Hikmet bile, toplumu etkileyici gücünü köreltmek için hapsedilmiştir. Sabahattin Ali, yazdıklarından dolayı canından olmuştur. Düşünürler için de geçerlidir bu. Yasaları çiğneyip kralın buyruğunu yerine getirmeyen Thomas More'un, kütüklerde başı kesilmiştir. Borges'in deyimiyle "başına gelen her şeyi kendine verilmiş bir şey olarak gördüğü"nden duygularını dile getirmeyi düşünce namusu saymıştır. (KADİR İNCESU - BirGün Gazetesi)

   

ADNAN BİNYAZAR



***



   ...Eksik olmasınlar, yaşamı, özgürleştirme eylemine dönüştürmeye çalışan eğitim kurumlarından geldiğimiz için, düşman belledi, etmediklerini komadı bize egemenlerimiz. Onların çabaları boşa gitmesin diye kanıma banarak, karşılıkları ödenerek yazılmıştır ürünlerim...


MEHMET BAŞARAN



***



Usul usul geceleyin
Sirenler duyarsan derin
Kapını gökyüzüne dayayıp da bekle
Yolunu şaşırmış bir yıldız düşer belki üstüne
Başını yastığa göm
Yüreğini ayışığına ayarla
Yorganına sıkıca sarın
Derin bir nefes al
    Ve sakın ağlama...


AHMET ERHAN










Merhaba!


8 Eylül 2019 Pazar

"AYDIN OLMAK" ÜZERİNE





Resim: EROL DERAN




   O yıllarda, Rumeli Hisarı'ndaki meşhur Ali Baba'nın kahvesinde takılanlara yılkı entelektüelleri diyordum ben. Bazıları dışında kıyıya gelmezlerdi. Çünkü kıyıda zorluk vardır. Denize bakmak bile bir zorluktur. Onlar denizi mavi, yeşil görürdü, ben kırmızı görürdüm belki. Saat dörde yirmi kala karşı yakaya güneş vurduğunda, yalıların bütün pencereleri bakırla kaplanmış gibi olurdu. Onu göremezlerdi. Nokta Dergisi'nin bulmacasını çözer, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okurlardı. Her masada dört tane vardı o kitaptan. Yolun deniz tarafından değil, duvar tarafından, duvara hipotenüs, omuz vererek yürürlerdi. Neden? Çünkü dayanak lazım. Ama kıyıda dayanak yoktur. Küt diye düşersin suya. Bunlar folkloru bile yalnız oynayamazlar. Yalnız oynamak yürek ister. Birey olmak ister. Efeler gibi, folklorunu yalnız oynayacaksın. Kol kola girdiğin zaman ne anlamı var? Folklorunu yalnız oynayan ayakta kalır hayatta...


VECDİ ÇIRACIOĞLU
(gazeteduvar.com.tr)



***



Kahveler, sinemalar dolusu insan
Caddeler, sokaklar boyu dedikodu
Tavşanlar gibi korkak, tilkiler gibi kurnaz
Aydınlar istemiyorum.


FETHİ SAVAŞÇI
(Duvarcı Hasan Usta)



***




İSMAİL HAKKI TONGUÇ


   "Konuşan o değil, tarladan henüz dönmüş, ayağından çarığını çıkarmadan, sırtının teri kurumadan, topraklı elleri, kavruk yüzleriyle karşımıza dikilmiş babalarımızdı sanki. Sesi tarihin derinliklerinden geliyordu. Kıtlık, kuraklık yıllarını, bozkırları, yüzyıllarca çiğnenmiş hakları, ezginliği dile getiriyordu. Onu dinledikçe, kafamızdaki bulanıklık açılıyor, yeni sulara eriyordu aklımız. Halkın sırtından okuyup, iyi yiyip, güzel giyinmek, bir kendimizi kurtarmak, utanılacak bir bencillikti. Otuzuna basmadan insanlarımızın beli bükülür, dişleri dökülürken, et, tat yüzü görmeden gözleri sönüp giderken, muayenehanesinde müşteri bekleyen bir doktor olmak, yüksek paralarla dava kovalayan bir avukat olmak, saray gibi yapılarda, kürsülerde yüksek yüksek konuşmak, küpünü kesesini doldurmak. Bir terslik vardı bunda, katılamazdık bu kervana. Önemli olan, tümümüzü insanca yaşamaya kavuşturmak, bunun yollarını araştırmak, adamlarını yetiştirmek, savaşını vermekti. Aymıştık. Şimdi İdrisdağı'ndan birer sırt taş getirilecek dense hazırdık. Yaşadığımız sürece bu sesi unutamazdık. Bozkır gecesinde sigarasının birini söndürüp birini yakarak Tonguç Baba konuşuyordu." 


MEHMET BAŞARAN



***



Herifçioğlu Sen Mişel'de koyuvermiş sakalı
Neylesin Bizim Köy'ü, nitsin Mahmut Makal'ı
Esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
Cebinde dört dilberin numarası
Bir elinde telefon, bir elinde kesesi
Uyyy!.. Yesun oni nenesi, yesun oni nenesi.


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU



***






   "Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve kaderin büyük terazisine koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir. Ah boşver, insanın nasıl insan olabileceğiyle ilgili herhangi bir reçete bilmiyorum, yalnızca insanın ne zaman insan olduğunu biliyorum. Birlikte birkaç saatliğine Südende çayırlarında gezinti yaparken ve buğdayların üstüne kızıl akşam güneşi düştüğünde, sen de bunu hep bilirdin. Tüm çirkinliklere rağmen dünya ne kadar güzel ve inan, zayıf karakterliler ve korkaklar olmasaydı, daha da güzel olurdu." 


ROSA LUXEMBURG









Merhaba! 

16 Nisan 2017 Pazar

ADAM GİBİ ADAM YETİŞTİRMEK




"Bereketli ve dolgun başak mütevazıdır. Meyvesi olmayan ağacın burnu yükseklerdedir."







  ... İsmail Hakkı Tonguç'un mektupları ülke, doğa ve insan sevgisiyle dolu hümanist bir içeriğe sahiptir. Bu içerik onun mektuplarındaki söylemine de açıkça yansır: Köy Enstitüsü  Müdürleri ve öğretmenlerine "Sevgili Kardeşim", öğrencilere "Sevgili Oğlum" diye hitap eder.
   1940'lı yılların başında Ardahan'da bir ilkokulu bitirmiş köy çocuğu Dursun Akçam'a "Sevgili Oğlum Dursun" sözleriyle yazdığı mektupta, sıcak bir sesleniş bulunur. Çocuk Akçam, "Tutamadım kendimi, oturdum ağladım. Kimdi bu babacan adam? Bir köylü parçasının gözlerinden öperek mektup yazıyordu Ankara'dan, 'dileğin yerine getirilecektir!' diyordu." Akçam'ın yaşamını değiştiren o seslenişteki sevgi, yüreklendirme ve diyalogdur. Tonguç, binlerce yıl boyunca unutulan köylünün çocuklarına önce Köy Eğitmen Kursları, sonra da Köy Enstitüleri aracılığı ile bir başka dünyanın, insan olarak değer gördükleri bir dünyanın kapısını aralar. O sadece bir yönetici değildir, daha fazlasıdır; Öğretmendir, bütün Köy Enstitüsü öğrencileri için "Baba"dır. Tonguç'a mektup yazan ve Enstitü yerleşkelerinde görüşen bütün öğrenciler, Tonguç'un kendilerini "İnsan" olarak hissettirdiğini belirtirler. (Prof. Dr. FİRDEVS GÜMÜŞOĞLU-Aydınlık Gazetesi)


İSMAİL HAKKI TONGUÇ









   Parlamentoda bütçe görüşmelerinde milletvekili Emin Sazak'ın "Köylere giden enstitü mezunları kendilerini birer Atatürk zannediyorlar" demesi üzerine Hasan Âli Yücel, "Bu çocukların her birinin birer Atatürk olması temenni edilir" şeklinde cevap vermişti.


HASAN ÂLİ YÜCEL








  "Köy enstitülerinden diri, çalışkan, tuttuğunu koparan, yaşam koşullarını değiştirebilen, toprağa bağlı, yaşamdan zevk alan, insanı seven, boş inançları dışlayan, aklı kılavuz edinen insanlar yetişmiştir. (...) Yöntemlerin başında 'İş Eğitimi' yöntemi gelir. 'İş içinde, iş aracılığıyla, iş için eğitim' dir. Araştırmanın, gözlem ve deneyin, iş ve üretimin giderek yaratıcılığın olmadığı yerde eğitimin ne bireysel ne de toplumsal bir yararı olmadığı bir gerçektir... Böyle bir ortamda kolay, rahat ve başkasının sırtından kazanılmış bir yaşam özlemi yerine, iş başarmanın, ürün vermenin, bir eser ortaya koymanın, doğayı değiştirmenin ve topluma yararlı olmanın mutluluğu kökleşiyordu..."


ERDAL ATICI
(Anadolu'da Aydınlanma Ateşi Yakanlar)








   
   "Köy Enstitüleri'ne alınan yoksul köy çocukları, geldikleri köyün ağasından, şeyhinden, yüzlerce yıllık köklü hurafelerden, paslı zincirlerinden kurtulmuşlar, konuşmaya, yazmaya başlamışlardır."


OSMAN ŞAHİN








Kimliğim mi? Türkiye dedim
Doğumum mu? 17 Nisan
Sorun beni Bedreddin'den, Yunus'tan
Karacaoğlan emmimdir
Dedem Pir Sultan
Yolum Tonguç'un yolu    




   "Elbette düzenin kaymağını yiyenler, eğitim kurumlarını, o düzeni sürdürmekte araç olarak kullanırlar; kendi ideolojilerini yükleme aracı olarak. Tarlalar, fabrikalar, madenler kendilerine çalışmalı, emekçiler duruma yazgı deyip boyun eğmelidir."


MEHMET BAŞARAN








   ...Köy Enstitüleri en çok Emin Sazak, Kinyas Kartal, Adnan Menderes gibi Türk ve Kürt büyük toprak ağalarını korkutmuştur. Köy çocuklarının okuyup köylerini "muasır medeniyet" seviyesine getirecek olmalarının yarattığı ürküntü, bu büyük toprak ağalarının daha yasa çıkarken ret oyu vermelerine neden olmuştur. Ağalar, enstitüler kapatılırken de ilk kabul oyunu verenlerin başında yer almışlardır.
   Köy enstitüleri ile toprak reformu arasındaki ilk bakışta görülmeyen bağ, toprak ağalarınca bakar bakmaz görülmüş, Köy Enstitüleri'ne başından beri karşı çıkanlar, toprak reformuna da başından beri karşı çıkan kimseler olmuşlardır. Atatürk'ün her yasama döneminde gerçekleştirilmesini istediği, İnönü'nün de sözünü verdiği toprak reformunu engelleyenler de yine bu CHP ve hükümet içindeki toprak ağaları ve temsilcileri olmuştur...(MECİT ÜNAL-Aydınlık Gazetesi)







  "Okula gitmek üzere trene bindiğimde biri bana 'Kalk ulan köylü' dedi.
 Artık Demokrat Parti dönemi başlamıştı.
 Köy çocuklarına trende koltuğa oturmak haramdı..."  



OSMAN ŞAHİN







"ABD'deki Türkiye Büyükelçisi'nin cenazesini getiren Missouri Zırhlısı'nın giderken arkasına takıp götürdüğü salt Köy Enstitüleri değil, bütün Türkiye idi aslında."



MECİT ÜNAL 











Merhaba!

17 Nisan 2016 Pazar

GERÇEK DEMOKRASİ






   İsmail Hakkı Tonguç'a göre, köy insanı yüzyıllardan beri ezilmiş ve geri bırakılmıştır. Halk egemenliğine dayanmayan imparatorluk düzeni, köylülere devlet yönetimine katılma hakkı tanımamıştır. Cumhuriyet rejimini gerçek bir halk egemenliğine dayandırabilmek için de insanları bir siyasal bilince kavuşturmak gerekir. Köyü kalkındırmak yetmez. Onun rejime sahip çıkması, daha demokratik özlemlere sahip olması onu "canlandırmak"la mümkün olur. Tonguç şöyle diyor:
   Köy meselesi bazılarının zannettikleri gibi, mihaniki bir surette 'köy kalkınması' değil manalı ve şuurlu bir şekilde köyün içten canlandırılmasıdır. Köyü öylesine canlandırmalı ve şuurlandırmalı ki, hiçbir kuvvet, yalnız kendi hesabına ve insafsızca istismar edemesin. Ona esir ve uşak muamelesi yapamasın. Köylüler şuursuz ve bedava çalışan birer iş hayvanı haline gelmesinler. Onlar da her vatandaş gibi, her zaman haklarına kavuşabilsinler...Köy meselesi bu demektir. (Canlandırılacak Köy,1939)








"Köy Enstitüleri, Kurtuluş Savaşı'nın eğitim kesiminde sürdürümüdür. İkinci Kuvay-ı Milliyedir."

MEHMET BAŞARAN





   Kurulduğu tarih olan 17 Nisan 1940 ile 1946 yılları arasında Köy Enstitülerinde 15.000 dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve üretim yapılmıştı. Aynı dönemde 750.000 fidan dikilmişti. Oluşturulan bağların miktarı ise 1.200 dönümdü. Ayrıca 150 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santralı, 16 su deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapılmıştı. Köy Enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek olmak üzere toplam 17. 251 köy öğretmeni yetişmişti. 







   Köy Enstitüleri ile ilgili en ciddi araştırmalardan birini gerçekleştirmiş olan Fay Kirby, Köy Enstitüleri için şunları söyler:
   "Batı uygarlığını anlama, öte yandan bu uygarlığa geçiş yollarını Türk toplumunun kendi gereksinimlerine göre bulma düşününün bir utkusu olmuştur... Hiçbir ülkenin başaramadığı bir eserdir."








    Köy Enstitüsü uygulaması Hasan Ali Yücel'in 1946'da Milli Eğitim Bakanlığından ayrılmasına değin devam etmiştir. Daha sonra Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülen enstitüler Demokrat Parti döneminde 17 Ocak 1954'te kapatılmıştır. 


   




   Müjdat Gezen'in Cumhuriyet Gazetesindeki röportajından:

   Aziz Nesin'in bir öyküsü var. Bir Amerikalı arkeolog son gün arkeolojik kazılar yaptığı bir köy evinde kalıyor. Köylünün bir tane tavuğu var onu kesmiş, ekmek, yoğurt ikram etmiş. Sabun kokan çarşaf sermiş.
   Arkeolog da 'Geleneksel Türk misafirperverliği bu işte, ne güzel bir milletsiniz' demiş. Sonra da 'tuvalet nerede' diye sormuş. Köylü açmış kapıyı tarlayı göstermiş 'git oraya yap' demiş. Adam da 'siz gerçekten çok güzel insanlarsınız, değişik milletsiniz, seviyorum sizi, ama sizde her şey var bir tek organizasyon yok' demiş. Köylü de 'Bey, o senin dediğin bizde olsaydı eğer, sen gelip bizim değil, biz gelip babanın toprağına sıçardık' demiş.
   



   
    

Merhaba!