Hasan Âli Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hasan Âli Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2026 Cumartesi

YÜREĞİN SESİ ZEYTİN ÜLKESİ





Köyde doğup toprağı sevmeyen var mıdır? Mehmet Başaran iliklerine kadar toprak kokuyor!

Mehmet Başaran'ın, Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün arkasından Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra ülkesine duyduğu sorumlulukla çağcıl insan olmanın sancılarını yaşayarak yarattığı bir yolculuk bu. 
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra rahat verilmeyen bir aydının her şeye karşın ülkesi için yaratmaya, çalışmaya ara vermemesinin, onun kişiliğini oluşturan Köy Enstitülerinin ne denli çağcıl okullar olduğunun da kanıtı.

Şiirle yürümeye başladığı yazın yaşamında benim belleğimde kalan ilk kitabı Gönen İlköğretmen Okulu'nda Kitap Haftasındaki sergide gördüğüm Nisan Haritası'ydı. 
O günlerde okumaya zaman bulamamıştım. Nisan Haritası'nı Başaran'ın ilk kitabı sanıyordum. Şiirlerine bakarken Ahlat Ağacı'nın ilk şiir kitabı olduğunu gördüm.
Sabahattin Eyüboğlu'nun önsözüyle çıkan kitabın ilk şiiri, Başaran'ın dünyaya bakışını gösteren dizelerle başlıyor:

"Görebildiğin kadar mavi
Sürebildiğin kadar toprak
Sarabildiğin kadar kadın
Bu dünya
                                   Güvenebildiğin kadar dost
                                  Düşünebildiğin kadar güzel
                                  Yaşayabildiğin kadar dünya."

İnsan, doğduğu, büyüdüğü toprağın kokusuyla, havasıyla, suyuyla var oluyor. Doğanın en büyük güç olarak biçimlendirdiği bir yaşam, kendi sözcükleriyle anlatıyor kişiye kendini. 

"Tabanlarımda hâlâ sızın
Sırtım terli
Bak nasıl yanıyor avuçlarım
Kara toprak seni seviyorum."

Emin Özdemir, "Adanmışlığın, bir ülküye, bir ilkeye bağlanmışlığın ürünüdür bu şiirler. Üreten, yaratan, yaşamı daha güzel, daha yaşanılır kılmaya yönelik her çabayı ululayan bir yaşamın ürünüdür" diye tanımlar onun şiirini. (Başaran'ın şiir evreni, Koca Bir Troya Dünya).
Her kitabında hem kendi gerçekliğini hem de ulusumuzun yaşadığı siyasal dönemlerin acılarını, sıkıntılarını öyküleştirir Başaran. Çarığımı Yitirdiğim Tarla, Aç Harmanı öykü kitaplarında kendi köyünden, ailesinden, Trakya'dan toprak insanlarının öykülerini anlatır. Hep sıkıntı, hep yoksulluk, hep çile, hep umut... 

Bütün Köy Enstitülülerin derdi köyler, köylülerdir.

Yerel sözcüklerle, yerel söyleyişlerle bezeli öyküleri kendi yöresinin dilini taşır bize. Gerçeği, ülkemiz insanının yüzlerce yıldır değişmeyen yazgısını gösterir. 
Yüreğin Sesi Zeytin Ülkesi, "Ocak Tüttüreceğiz" öyküsüyle başlar. Köy Enstitülü öğretmenlerin, bu okulları savunan aydınların başına gelenlerin tanıklığıdır bu öykü. 
Göreve giderken demokrasi inancını, karşısında biri varmış gibi kendi içinde sorgular: "Aman kardeşim dikkatli ol, yerin de duvarların da kulakları vardır bu ülkede... Köşebaşlarındaki gizli gözler, yüzünü incelerler; alnındaki çizgilerden, gözlerinden, aklından geçenleri izlemeye çalışırlar..."
"Ama demokrasi... Çok partili yaşam!"
"Çocuksun be, hâlâ akıllanamadın... Karnını doyuramayana gezi özgürlüğü... Okuma yazma bilmeyene, düşünce söz özgürlüğü... Hadi canım sen de!
Bu, gerçekte bir aydının kendi özünü ezmesidir.

Eylünün Kızgın Soluğu, evde Berlin'e gitmeye hazırlanan yazarın, beklentilerinin birer birer nasıl söndüğünü, ülkedeki aydın kıyımının boyutlarını yaşadıklarından yola çıkarak anlatan bir roman.
Yasaklı romanı, akıl almaz bir engellerle, gizli ellerin acımasızca Yüksek Köy Enstitüsü'nden çıkan bir aydının yine bir pasaport verilmeyişinin dayanılmaz sıkıntılarını anlatır. Yasaklı için kendisi de alt başlık olarak Acının ve Sevginin Yurttaşı demiş.
Öyle ki pasaport veriliyor ama otuz yıl kadar önce köyünde kurulan bir derneğe haberi olmadan adının yazılmasının gerçeği, ilgililerce bir türlü anlaşılamaz. 
Gizemli bir suçlu havasında elinde pasaportuyla bindiği uçaktan indirilecek denli eziyet edilir Başaran'a.
Tüm bunlara kaşın o, bu ülkeyi de insanlarını da toprağımızı da sevmekten vazgeçmez. Öylesine sevgiyle yazar yazdıklarını. 
Önüne çıkarılan engellerin hiçbiri bu ülkeyi, insanlarını sevmekten alıkoyamaz onu. O engelleri çıkaranların onun yurt sevgisiyle yarışamayacaklarını bilerek direnir.
Bir yazar yapıtlarını oluştururken konusunu kurgular. Mehmet Başaran'ın konusunu kurgulamasına gerek kalmıyor. Çektiği sıkıntılar, eziyetler sırasıyla anlatıldığında zaten bir roman, öykü, anı olarak kendi kurgusuyla çıkıyor karşımıza.
Temiz Türkçesiyle içtenlikle anlatıyor yaşadıklarını, gözlediklerini. O bir yandan da Türkçemizin yılmaz bir "Mehmetçiği"dir. Onunla konuşurken kullanacağınız bir yabancı sözcüğe hemen dikkat kesilir, Türkçesini söyleyip konuşanı uyarırdı. Buna çok kez, çok kişi tanık olmuştur.

1979 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanan Memetçik Memet, "Köy Enstitülerini millileştireceğiz" diyen Reşat Şemsettin Sirer'in, onun gibi Köy Enstitüsü düşmanlarının yetkilendiği 1947 sonrası eğitimde de ülkenin baş aşağı gitmeye başladığı yılların romanıdır. 
Hasan Âli Yücel bakanlıktan ayrılmış, İsmail Hakkı Tonguç görevden alınıp resim öğretmeni olarak bir okula verilmiştir. Yüksek Köy Enstitüsü kapatılmış, Köy Enstitülerinin izlenceleri budanmaya başlamış, bu güzelim okulları bitiren öğretmenler, ağaların, politikacıların, kendilerini milliyetçi sanan ilgililerin zulmüyle sınanır olmuştur. 1947'den sonra 19 Yüksek Köy Enstitülü öğretmen; yedek subaylık hakları ellerinden alınıp kıtaya er olarak yollanır.
Ülkedeki siyasal havanın etkisinde kalan, Köy Enstitüleri konusunda da Cumhuriyetin Aydınlanma devrimi konusunda da dahası Atatürk'ün yüreğinde taşıdığı yurt ülküsü konusunda da en küçük bilgisi olmayan kimi "milliyetçi" subaylar, bu aydın insanlara eziyet etmeyi yurtseverlik sanırlar. 
Bu bakımdan Başaran'ın Memetçik Memet'i bir dönemin tarihçilerine de ışık tutacak bir romandır.
Başaran, öykülerinde de romanlarındaki yolu izler. Onun kurguya gereksinmesi yoktur.

(HİDAYET KARAKUŞ - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!
  

17 Nisan 2026 Cuma

KIZLAR DA YANMAZ

 


"Hürriyet düğünü" olarak kutlanan Cumhuriyetin 10. yılında, okulu olmayan bir dağ köyünde, "Ben de okumaya gideceğim" diye tutturan, "Okuyan kızlar başını örtmezmiş, yarın ahrette cayır cayır yanarsın!" diye korkutulan, aklı karıştırılan, uykuları kaçan ama "Okuyan kızlar cehennemde yanacak" tabusuna başkaldırarak babasının "Kızlar da yanmaz, okuyabilirsin" demesiyle dünyası değişen bir kız çocuğunun nasıl eğitimimizin onuru olduğunu öğrendiğimiz bir yaşamdan damıttıklarını yazdı Pakize Türkoğlu.

"İLKOKUL BENİM DEVRİMİMDİ!" 


Kızlar da Yanmaz / Genç Cumhuriyet'te Köy Çocuğu Olmak [İş Bankası Kültür Yayınları] kitabında, "İlkokul benim devrimimdi" diyen bir köy çocuğunun gözünden çocukluk ve ilkokul anılarını, Cumhuriyeti, Gazi Mustafa Kemal'i, kitapların büyülü dünyasını, kent yaşamını anlattı.
Genç Türkiye'nin eğitime verdiği önemi, temel eğitimin bir devlet hizmeti olarak her yere götürülmesi gereğinin önemini gözler önüne serdi. Köyünü, dönemin kültür ve eğitim ortamını, gittiği Aksu Köy Enstitüsü'nde bir eğitim cennetiyle kucaklaşınca aydınlanma ışığını yakan bir kızın öyküsünü aktardı.
Kadir İncesu'nun "Bu kitabı yazarken neler düşündünüz" sorusuna şu karşılığı verdi: "Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye'de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanların omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez..." 
Toplumlar gibi insanların da iç devinimleri olduğunu, Türkoğlu'nun bireysel iç devinimini küçük bir kızken yaşadığını söyleyen Adnan Binyazar, Köy Enstitülerinin "İlkokuldan sonra eğitime devam etmekten umudunu keserek köye dönüp örtülenmişken kendimi Aksu Köy Enstitüsü'nde cennet gibi bir eğitimin kucağında buldum" diyen küçük Pakize'ye cehennemi cennet eylediğini söylüyor:
"Kızlar da Yanmaz, Aksu Köy Enstitüsü'nde 'cennet gibi bir eğitim'le kucaklaşınca, başındaki örtüyü atıp aydınlanma ışığına bürünen küçük bir kızın öyküsüdür." (Cumhuriyet, 8 Ocak 2012).
(...)
"Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. 
Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu.
Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası.
Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. 
Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. (...)
Çocukların cenneti başkadır. Biz orada üretim içinde eğitim öğretim görürken, arı gibi çalışıp bir etkinlikten ötekine koşarak bir eğitim cenneti kuruyorduk."
(...)
YKKED'nin [Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği] 2012'de yayımladığı Pakize Türkoğlu-Armağan Kitap'ta, Pakize Türkoğlu'nun yaşamı ve yapıtları inceleniyor. 
Pakize Türkoğlu'nu Doğan Hızlan'ın bu kitaptaki yazısından bir paragrafla , saygıyla anıyorum:
"Cumhuriyet kızlarının biyografileri benim için çok çekicidir. Birincisi, köyden çıkıp bir mücadele vererek doruğa tırmanırlar. Çünkü inançları onları başarıya götürür. Bu başarının hikâyesini öğreniriz.
İkincisi, cumhuriyet rejiminin öğrenim eşitliği sayesinde, köylü çocukların, özellikle kızların okumasını tüm serüveniyle öğreniriz. 
Üçüncüsü, Köy Enstitülerinin köy çocuklarına okumak için tanıdığı imkânları birinci kaynaktan öğreniriz.
Dördüncüsü ise bilgili, donanımlı olabilenler için Halkevlerinin yaşamlarındaki rolünü bir kere daha gösterir." 

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***


"17 Nisan bir bayramın tarihidir. Unutulmuş, unutturulmuş, hatta hatıra geldikçe hafızalardan çıkarılmak istenen bir bayramın tarihi... Bir tarih ki her yerden silinse bile tarihin taş bağrına hakkolunmuştur."


HASAN ÂLİ YÜCEL







Bir gün, gerçekten bayram olarak kutlamak dileğiyle!

31 Aralık 2017 Pazar

DOST ŞİİRLER




İMKÂNSIZ DOSTLUK

Değil kardeşim, dal yeşil değil, gök mavi değil.
Bilsen! Ben hangi âlemdeyim, sen hangi âlemde!
Aklından geçer mi dersin aklımdan geçen şeyler?
Sanmam! Yıldız ve rüzgâr payımız müsavi değil;
Sen kendi gecende gidersin, ben kendi gecemde;
Vazgeç. Kardeşim, ayrıdır bindiğimiz gemiler!


CAHİT SITKI TARANCI







DOST

İnan kardeşim inan
Gök mavidir, dal yeşil
Omuzun omuzumda
Nefesin nefesimde
Gökyüzünü yıldız yıldız
Dilim dilim bölüşürüz yeryüzünü,
Payına düşen dertler
Payıma düşer
Sen benim günümdesin
Ben senin gecende,
Bir ucu sende denizin
Bir ucu bende
İnan kardeşim inan
Aynı suda yüzer bindiğimiz gemiler.


CAHİT IRGAT









  ...Gece güzel başlamıştı. Avni Arbaş'ın atölyesinde rakılı şaraplı bir geceydi. Hep tanıdık. Ya sanatçı ya eğitimci kişilerdik bu çilingir sofrasında. Cin gibi zeki bir adamdı Hasan Âli Yücel. O güne dek hiç karşılaşmamıştık. Rakı bitmiş şaraba başlanmıştı. Konu dönmüş dolaşmış memlekete gelmişti. Eğitim meseleleri, sanat meseleleri, özgürlük meseleleri... Epey olmuştuk. Hasan Âli Yücel'e damdan düşercesine 'Sizin başka işiniz yok muydu ki Maarif Vekilliğine gelir gelmez attığınız imzalardan biri de benim konservatuvardan kovulmam içindi' diye sitem ettim... O da: 'İyi olmuş. Çok iyi etmişim!.. Şimdi sanatçısın, Paris'te kalsan ne olurdun? Maaşlı devlet oyuncusu.' diye cevap verdi. (Çok Yaşasın Ölüler - CAHİT IRGAT)



HASAN ÂLİ YÜCEL



   Konservatuvardan Hasan Âli Yücel'in imzaladığı bir kararla ayrılan Cahit Irgat'a Can Yücel  bir ağıt yazmıştı:


CİHAT İÇİN CAHİT

Cahit ki bu hasta düzende sağlıklı bir kanserdi
Cahit ki haksızlığa karşı üreyen hücrelerdi.
Yorgun develer gibi çöktüğü Dormen şölenlerinde bile
'Siz paranızı, ben kendi kendimi yerim' derdi.

Cahit zaten azalarak yaşayanlardan değil
Çoğalarak ölenlerdendi.



CAN YÜCEL









Dostluk dediğin güzel bir kitap
Hava gibi
Su gibi 
Ekmek gibi
Vazgeçilmez bir tad
Dostluk dediğin eşsiz bir kitap
Sevmediğin sayfaları varsa
Atla
Sayfayı kökünden yırtmak şart mı



BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU












Merhaba!