Bedri Rahmi Eyüboğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bedri Rahmi Eyüboğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2024 Pazar

SEV KARDEŞİM

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun, vatan bütünlüğümüze gözünü dikenlere inat bugün de geçerli olan sözleri hepimize bir ders, bir vasiyet niteliğindedir:

"Ressamım, yurdumun taşından sürüp gelir nakışlarım.

Taşıma toprağıma toz konduranın alnını karışlarım."


SABAHATTİN & BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU


***


Yurdu yurt yapan, taş toprak değil, orada insanların yaşıyor olmasıdır.
O yüzden yurtseverliğin ilk şartının, insanlara, suçlu bile olsalar, insanca davranmak olduğunu sanıyorum.


TURGUT ÖZAKMAN
 (Romantika)



***


Bu memleket niçin bizim? Dört yüz atlıyla Orta Asya'dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, yurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu'yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil onlar Anadolu'nun malı olmuş.
Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramıza dışarıdan gelenler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi.
Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu'nun tarihidir. (...) Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş.
Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçede karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla Batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz...

(SABAHATTİN EYÜBOĞLU - Mavi ve Kara)


***


Çağımızın çeşitli bunalımları, insanların birbirlerini sevmez, sevemez olmalarından doğuyor bence. Irk ayrımları, solcu avcılıkları gibi çeşitli tutumlar, davranışlar, birbirimizi dinlemez, dinlesek de anlamaz, anlamaya yanaşmaz, kısaca sevmez olmamızdan gelmiyor da nereden geliyor?


VEDAT GÜNYOL
(Devlet İnsan mı?)


***


"İki kişinin birbirini sevmesiyle başlar uygarlık."

(SABAHATTİN EYÜBOĞLU)






Merhaba!

17 Ekim 2021 Pazar

SANATIN GÖREVİ

 

   Türkiye'nin 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül Darbesiyle çemberine sokulduğu piyasa ilişkileri, kültürel alanı, özellikle edebiyatı metamorfoza uğrattı. Topluma ve insana duyarlı edebiyatın yerini, büyük sermaye yayınevlerinin pazarladığı bestseller edebiyat aldı. Kapitalist zihniyete uygun bireycilik, akıl ve ilerleme düşmanı Postmodernizm, estetik ve ahlaki referansları kaybolmuş bu edebiyatın temel özelliklerini oluşturdu. Yeni kuşaklar, gerçekçi edebiyatın varlığından habersiz bırakıldı. (ATİLLA KÜÇÜKKAYIKÇI - BİRGün Gazetesi)


***


   "Burjuvalaşmış teknik karşısında ezilen, yok olan insanlar benim insanlarım olmuştur. Ben, aydınlık, umut dolu, okuduğum zaman bana yaşama sevinci, kötülüklerle savaşabilme gücü veren romanları seviyorum. Üst yanı fasa fisooooo."


ORHAN KEMAL
(Fotoğraf: ARA GÜLER)



   İlk baskısı 1957 yılında yapılan Kardeş Payı öykü kitabı, 1958 yılında "Sait Faik Hikâye Armağanı" aldı. 19 öyküden oluşan kitapta "Pırıl Pırıl" öyküsünden küçük bir alıntı bize Orhan Kemal'in hayatla kurduğu ilişkiyi çok güzel anlatıyor:

   (...)
  Yaklaşan ev kirasıyla delik pabuçların mosmor sıkıntısı başladı şimdi. Ne yapmalıyım? Nereye gitmeliyim? Nasıl kurtulmalıyım bu mosmor sıkıntıdan?
   Dar, eğri, çamurlu sokaklardan ağır ağır dönüyorum. Meydanlık. Hâlâ çift kale oynayan küçük futbolcular...
  Yeni bir sokakta, çürümeye terk edilmiş bir kamyon enkazının yanı başındaki küçük öğrenciler dikkatimi çekiyor. Yere diklemesine koyduğu tahta çantasına oturmuş kısa pantolonlu bir öğrencinin etrafına halka olmuş, onu dikkatle dinliyorlar.
  Çocuğun gözünde gözlük, yüzünde bir bilimadamının ağırbaşlı ciddiliği var. "Proton, pozitron, nötron"lardan bahsediyor. Az daha sokuluyorum. "Konferans"ını kesmiyor; atom, proton, nötron, pozitron, maddenin yapısı, atom çekirdeği...
  Elindeki paslı jiletle "atomun nasıl parçalandığını" göstermeye çalışıyor. Dizleri üzerinde bir mermer parçası, mermerin üstünde de jiletin boyuna parçalayıp ufalttığı bir kurşun çubuk!
   Merakım hayranlık derecesine yükseliyor. Adi bir jiletle atomu parçalayıp çekirdeğin içindeki gücün çıkarılmaya çalışılması hiç de komik gelmiyor. Tersine. Sevincimden hüngür hüngür ağlamak, bangır bangır nutuklar çekmek istiyorum.
    O...usuz, p.....nksiz, gamsız, kedersiz, pırıl pırıl yarınlara olan inancım şahlanıyor.
 Mosmor sıkıntının anasını satmışımdır artık. Artık sabun balonları üfleyebilir, kırlarda doludizgin çember çevirebilirim.
   Futbol oynayabilirim be futbol!

   ***

  "Adi bir jiletle atomu parçalayıp çekirdeğin içindeki gücün çıkarılmaya çalışılması"ından hayata, insana ve onun geleceğine tutkuyla inanan bir insandan başka kim böylesine coşku duyabilir? "Aman işte çocuk kafası" deyip de geçmez ve en ağır sorunlarını bile bir anda unutup kıvançla dolabilir?
   İşte Orhan Kemal'in sırrı... (soL Haber)


***


1.
Yıldızların, çivilediğin yerdeler,
Bulutların, eksik olmasınlar,
Hep aynı minval üzere, senden gelip sana giderler.

2.
Güneşin böler günlerimizi
Bir portakal gibi ortasından ikiye
Yarısını kulların yer, yarısını geceler.

3.
Denizlerin senin elinle doldurduğun kasede çalkalanmaktadırlar,
Ne bir damla artmış, ne bir damla eksilmişlerdir.

4.
Dağların bizim ayağımıza çok bol geldi;
Onları bir defa bile giyen olmadı.
Daha dün elinden çıkmış gibi hepsi yepyeni
Şimdilik eskiyen bir şey varsa ömrümüzdür!

(...)

8.
Toprağında hep aynı lezzet,
Hep o kahrolası, o çıldırtıcı, o obur bereket;
Yedi kat yerin dibinde hep aynı muamma, aynı kasvet, aynı hüzün.
Ve hep aynı meyve, aynı dilimler, aynı hediye gündüzün
Başımızın üstünde aynı bulutlar.
Ve hep o külâh gibi kulaklarımıza kadar geçirilen gökyüzün.
Toprakta aynı başak, aynı buğday, aynı taneler
Bize her gün yeni bir beşik, yeni bir ömür
Sana göz bebeklerimi gönderiyorum,
Âdem Babamıza götür
Zahmet olmazsa, onları kafasındaki boşluğa taksın;
Şöyle evire çevire bir baksın
Ve söylesin sana intibalarını.
Bunlar aynı göz bebekleri değil Tanrım!
Toprakta aynı başak, aynı buğday, aynı taneler
Fakat bu gözbebekleri neler gördü,
neler gördü, neler!...


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU


   Dağların bizim ayağımıza çok bol geldi / Onları bir defa bile giyen olmadı / Daha dün elinden çıkmış gibi hepsi yepyeni / Şimdilik eskiyen bir şey varsa ömrümüzdür... Önünde uzanan İskilip'in dağlarını görmeden önce bu dizelerle anlatmıştı dağların içinde uyandırdığı coşkuyu Yaradana Mektuplar'da. İşte burada, İskilip'te yepyeni duruyordu dağlar hâlâ. İnsanlık ise günden güne eskiyordu. Hatta çirkinleşiyordu. Az ötede görünen köy okulunda öğrenciler atmosferde bulunan gaz oranlarını öğrenirken, Auschwitz'te ince ince yapılan ayarlarla gaz odalarında insanlık katliamı yaşanıyordu. Aynı gaz oranlarıyla hepimiz ölüyorduk biraz. İleride "insanlığın kara lekesi" diye anılacağından şüphe götürmez bir çağda yaşamak bize düşmüştü. Salt yaşamak yetmezdi. Dağların yepyeni duracağı fakat bizim ömrümüzün vefa etmeyeceği başka çağlara anlatmak gerekirdi bu kara lekeyi. Elbet bugünlerin resimleri çizilecek, şiirleri yazılacaktı. Nâzım boş yere çekmiyordu ya mahpusluğu. Sanatın görevi de bu değil mi zaten? Nesnel dünyanın özümlenişiyle ortaya çıkan sanatsal yansılar, toplumun pratik etkinliği için bir araç olmadıktan sonra neyleyim ben öyle sanatı... (MÜJGAN TEKİN & VİLDAN TEKİN - Karadut / A7 Kitap)




***


"Sanat, insanın kendine verebileceği en büyük sevinçtir."

KARL MARX







Merhaba!

17 Temmuz 2021 Cumartesi

"BİLGİ"NİN ÜSLUBU

 

"Lafı pişirmeden ağzımdan çıkarmam!"

ÂŞIK VEYSEL


***


   "İyi bir söyleşinin hiç bitmemesini istersiniz. Konuştukları mesele hakkında düşünmüş ve şimdi de bu meseleyi karşı tarafın söyledikleri ışığında değerlendiren kişiler arasındaki bir sohbettir bu. Böyle olunca, her iki taraf da belki daha o anda keşfetmekte oldukları şeyler söyler. Aynı fikirde olmayabilirler, aralarında çok temel fikir ayrılıkları bile olabilir, ama bu farklılıklar -saldırganlıktan uzak bir şekilde ifade edildiğinde ve cevaplandığında- sohbeti muazzam bir yoğunluk ve dürüstlük seviyesine çıkarabilir."


URSULA K. LE GUIN


***


"Fikirlere saygı duyulmaz.
Saygı kişiye duyulur.
Fikirler tartışılmak içindir.
Fikirler eleştirmek içindir.
Bu tartışmada en önemli unsur bilgidir."


Prof. Dr. İOANNA KUÇURADİ


***


"Bilginin üslubu nazik, sesi sakindir."

TURGUT ÖZAKMAN


***


Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa


ÂŞIK VEYSEL
(Resim: BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU)





Merhaba!

20 Haziran 2021 Pazar

YAŞAMA SEVİNCİ

 


Tüyden hafif olurum böyle sabahlar

Karşı damda bir güneş parçası,

İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;

Bağıra çağıra düşerim yollara;

Döner döner durur başım havalarda.


Sanırım ki günler hep güzel gidecek;

Her sabah böyle bahar;

Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.

Derim ki: 'Sıkıntılar duradursun!'

Şairliğimle yetinir,

Avunurum.

ORHAN VELİ






   Balyoz Sokak, Gamsız Apartmanı'ndaki atölyesine girdiğinde Bedri Rahmi; Orhan'ı renkli, bol salaş bir gömlek, bol bir pantolon, dağınık halde dalga dalga saçları, kulağına da sigara sıkıştırılmış vaziyette, her zamanki sıcak gülümsemesiyle karşıladı. Boşluğu kucaklar gibi ellerini heybetli gövdesinin iki yanına açtı,
   "Vay Reis, hoş geldin!"
   "Hoş bulduk, Bedros!"
  "Ne iyi ettin de geldin. Haftaya Taksim'de Fransız Konsolosluğunda sergileyeceğim resimler bunlar. İlk gören sen olacaksın sergimi!"
  Orhan gülerek, "E artık resimlerini burada göreceğime göre sergine gelmeme gerek kalmayacak!" diye takıldı dostuna. Atölyeye şöyle bir göz gezdirdi; şövale üzerinde resimler, boya, tiner kutuları, küçük heykelcikler, resim fırçaları... Bu atmosferi görünce ressam olma arzusu belirdi içinde. Kesif bir tiner kokusunun birdenbire ciğerlerine kadar uzandığını hissetti. Durumu kanıksamış olan Bedri Rahmi, buna aldırmadan atölyede bulunan elli civarındaki resmi coşkuyla anlatmaya başladı, "Bak Reis! İşte bunlar Anadolu kilimleri, Anadolu kadınları. Nasıl âşık olmazsın şu Anadolu'nun her bir güzelliğine!"



   "Senin resimlerinde Anadolu'yu görmekle beraber, renklerinin canlılığı ve resimlerindeki yaşama sevinci Matisse'i anımsatıyor bana."
   "Evet Orhancığım!" dedi Bedri, "Senin şiirlerindeki gibi. Resimlerimde yaşama sevinci her zaman vardır. Olmazsa olmazımdır bu. Yaşanır mı hiç yaşama sevinci olmadan?" (ADEM KOCAMAZ - Veli'nin Oğlu Orhan)





Merhaba! 

14 Şubat 2021 Pazar

AŞKIN BEDELİ

 

   "Tutkuyla âşık olanın ülkesi, sevdiğiyle kendisinden oluşur. Doğrudur. Birbirlerinin sınırı olurlar. Her sınır mayın döşelidir öte yandan." (İCLAL AYDIN - Bir Cihan Kafes)


***


   (...) Yüreğindeki ağrı gittikçe artmıştı Bedri'nin. Duvarlar üstüne üstüne geliyordu sanki. Rakısından bir yudum daha içti. Bir şey söylemeden sendeleye sendeleye ayağa kalktı. Mösyö Lambo'ya seslendi:

   - Mösyö Lambo, bugün hem hesap ödeyip hem veresiye defterine bir şeyler yazayım ha? Benden olsun bu defa kıyak, hep sen bize yaptın.

   Lambo oturduğu yerden okuduğu kitaba ara verip yanıtlarken tezgahın altından veresiye defterini çıkardı:

  - Hay hay Bedri Beyciğim, buyurunuz!

  Bedri, defteri kendine doğru çevirdi. Gözlerini kapadı. Mari'nin yüzü bütün ayrıntılarıyla karşısındaydı işte. Elini sinesine götürdü. Gözlerini açtı. "Seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar" dizeleri döküldü kaleminden...




   (...) Rodos'un tam karşısına düşen tiyatronun manzarası Bedri'nin bu yaşına kadar gördüğü en müthiş manzaraydı. Gözleri öylece fal taşı gibi açılıp kalmıştı. İnsan burayı gördükten sonra geldiği gibi geri dönemezdi. Yeşilin yeşili, mavinin mavisi dünyanın hiçbir yerinde böyle olamazdı. Hissettiği, saçma bulduğu önsezisi haklı çıkmıştı. Mari buradaydı. İskilip'te ilk kez karşılaştığı Çatalkara'nın morunda olduğu gibi buradaydı Mari. Önde dans eder gibi sıra sıra dizilen zeytin ağaçlarının morundaydı. Kimseciklere görünmeden öylece Bedri'nin yüreğine saplanıyordu. Bedri, amfi şeklindeki tiyatronun en üst basamaklarına oturdu. Hışım gibi doluvermişti Mari içine. Özlemden ölmeden Mari ile kavuşturmalıydı Rodos'u. Dizeler kaleminin ucundan değil yüreğinden akıyordu kâğıda. Lambo'nun Meyhanesi'nde ilk mısraları veresiye defterine düşen şiir şimdi tamamlanıyordu...

   (...)  

   - Bodrum'da sana rastladım Mari, aniden, hışım gibi çıkıverdin karşıma Sedir Adası'nda. 

   Mari'nin kalbi yerinden çıkacak gibi hızlı atıyordu. Kesik kesik yanıtladı:

   - Bana mı rastladın?

   - Evet, bu defa zeytin ağacının morundaydın.

   - Yoksa yeni bir şiir daha mı Bedri?

   - Hişttttt! Dinle bak:

   Önde zeytin ağaçları arkasında yâr
            Sene dokuzyüzkırkaltı
            Mevsim Sonbahar
   Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
            Dalları neyleyim
   Yâr yoluna dökülmedik dilleri neyleyim
           Yâr yâr... 
   Seni kara saplı bıçak gibi sineme sapladılar
   Değirmen misali döner başım
   Sevda değil bu bir hışım
   Gel gör beni darmadağın
   Tel tel çözülüp kalmışım
           Yâr yâr...
   Canımın çekirdeğinde diken
   Gözümün bebeğinde sitem var.




   (...) Ölmek değil de bir daha sevdiklerini göremeyeceğini bilmek ve buna katlanabilmek, en zoru buydu. Gidenler bilirmiş meğer bu duyguyu. Bir an pes edecek gibi oldu. Zihni karışmaya başlamıştı. Soluk mavimsi bedenini Bedri'ye yasladı.

   - Hadi bir anı seçelim. Beni ne zaman hatırlayacak olsan o an ile geleyim sana Çebiş, gülerek, iyi ki yaşadık diyerek.

   - Mari, Mari böyle söyleme seni unutabilir miyim?

   - Buldum, o gün ayaklarım yerden kesilmişti. Sevinçten uçup bulutlara karışmamak için zor tutmuştum kendimi.

   - Ben senle hep öyle yaşadım Mari.

   - İskilip'ten döndüğün, beni sınıfa çağırttığın günü hatırlıyor musun?

   - Unutulur mu deli kız, unutulur mu Çebiş...

   - Ne bekliyorsun hadi oku o zaman. Ama yanıma gel. Yeni tabloların için sonra beni hatırlamakta zorluk çekme, hadi gel.

   Bedri, gözlerinden sel olup giden yaşlarla Mari'nin yanına uzandı. Mari'nin buza kesmiş boynunu, yüzünü okşadı...

   (...) Bedri, Mari'nin başını göğsüne dayadı. Çaresizliği sesine vurmuştu. Titreyerek şiiri okumaya başladı...

   Karadutum, çatal karam, çingenem
   Nar tanem, nur tanem, bir tanem
   Ağaç isem dalımsın salkım saçak
   Petek isem balımsın a gülüm
   Günahımsın, vebalimsin.

   Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
   Yoluna bir can koyduğum
   Gökte ararken yerde bulduğum
   Karadutum, çatal karam, çingenem
   Daha nem olacaktın bir tanem
   Gülen ayvam, ağlayan narımsın
   Kadınım, kısrağım, karımsın...

   Bedri, Mari'nin ellerini tuttuğunda parmakları birbirine kenetlendi. Mari gözlerini araladı. Son kez Bedir'ine, Çebişine baktı, gülümsedi ve gözlerini kapattı...

***

   Bedri ne kadar zaman kollarında Mari ile öylece kalakalmıştı bilmiyordu. Ağlamadan, kıpırdamadan, an durmuş gibi, hayat son bulmuş gibi dakikalarca, saatlerce Mari'nin son bakışında donmuştu zaman. Fred kapıyı araladı.

   - Gitti mi?

   Gitti ya gitti... Şimdi Bedri kaldı mı? Yaşayacak mı Bedri?..

   (MÜJGAN TEKİN & VİLDAN TEKİN - Karadut)


***


   "Aşk... Şu kutsal aşk... Bazen aşkın bedeli çok ağır olur. Aşk büyüdükçe büyüyen ve sonunda da ödenemeyecek hale gelen bir bedel. Çaresiz ya aşktan vazgeçersin ya da kendinden." (SOLMAZ KÂMURAN- Boreas, Çanakkale Rüzgârı)







Merhaba!

1 Haziran 2020 Pazartesi

BU HASRET BİZİM




   Yıl 1988, Altay Dağları'ndaydım. Moğolistan, Sibirya ve Çin'in birbirine iyice yaklaştığı sınır bölgesinde... Önümde uzanan düzlükler, birbiri peşi sıra yükselen dağlar ve çevremdeki sonsuz boşluk, bana "dünyanın öbür ucundayım" duygusunu veriyordu.
   Türkolog arkadaşım Vera Feonova ve ben o zamanlar Sovyetler Birliği'ne bağlı, Gorno Altaysk özerk bölgesinde dolaşıyorduk. Gittiğimiz köy ve kasabaların kültür merkezlerinde Türkiye, Türk kültürü üzerine konuşmalar yapıyordum. "Şişman güvercinim" dediğim Vera, Türkçe Rusça çevirileri yapıyordu.
   Yine bir gün bir kasabadan ötekine giderken cipimiz yolda kaldı. Sürücümüz elinde boş bir benzin bidonuyla yollara düştü. Hava kararmak üzereydi. Bu uçsuz bucaksız düzlükte, yolda kalmış aracımızın başında yardım gelmesini bekliyorduk. Ne gelen vardı, ne giden... Görünürlerde de ne köy, ne kasaba... Kuş uçmaz kervan geçmez bir dağ başında, yola benzemeyen bir yoldaydık... Güneş iyice alçalmıştı.
   Bir ara, uzakta bir karartı belirdi. Karartı yaklaştı, yaklaştı... Bu bir traktördü. Traktörün arkasındaki kasadan iki köylü kadın, altı çocuk, bohçalarıyla indiler. Traktör yoluna devam etti. Kadınlar, çocuklar ve bohçalar, yolun öteki yanına tam karşımıza yerleştiler. Karşılıklı bakışmaktansa yanlarına gittik. Vera onlarla Rusça konuşuyordu. İki saat sonra oradan geçeceğini umdukları otobüsü bekliyorlarmış. Birlikte beklemeye başladık...
   Vera, benim Türk olduğumu söyleyince, önce pek inanmadılar. "Madem Türk, hele bir Türkçe konuşsun" dediler. Benim Türkçemle, onların Türkçesi çok farklıydı. Vera'nın çevirileriyle anlaşıyorduk. Ama yine de kimi sözcüklerin aynı olduğunu bilecek kadar yörede kalmıştım.
   "Bir, iki, üç..." diye saymaya başladım. 
   "Yok bunu herkes bilir, başka şeyler söyle" dediler...
   Başka şeyler söyledim. Yine inanmadılar. Ne dediysem bir türlü ikna olmadılar. Bir ara aralarında tartışıp durdular. Sonunda Vera'ya "Sor bakalım bu Türke, Nâzım Hikmet'i bilir miymiş? Gerçekten Türkse, Türkiye'dense, bize Nâzım'dan bir şiir okusun" dediler.
   Ve işte 1988 yılının 9 Ekim Pazar günü, akşamın saat sekizinde, Sibirya'nın en güneyi, Moğolistan'ın en kuzeyinde, Altay Dağları'nın uçsuz bucaksız, kuş uçmaz kervan geçmez bir vadisinde, iki köylü kadınına ve her yaştan altı çocuğa Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım'dan dizeler okurken buldum kendimi...
  Yüzlerinde gülümsemeyle dinlediler. Sonunda hepsi birden boynuma sarıldılar. Yeryüzü mucizelerle doluydu! Dünyanın öbür ucunda, bir dağ başında, Altaylı iki kadına ve çocuklarına Türk olduğumu kanıtlamak için Nâzım Hikmet'in şiirine sarılışımı hiç ama hiç unutmadım, unutmayacağım...
  Nâzım Hikmet'i hapse atanları, eserlerini yasaklayanları, vatandaşlıktan atanları dünya tanımıyor, tanıyanlar da lanetliyor. Ama o, 118 yaşında yaşamayı sürdürüyor ve sürdürecek.
   Kendisi zaten Piraye'ye mektubunda yazmıştı:
  "Ben kendimin, her namuslu insan gibi yurtsever ve halkını sever olduğunu bildikten, bu hususta vicdanım rahatken, birkaç münferit yalan kusmuşlar umurumda değil. 20 sene sonra, 50 sene sonra, birçoğunun adını bile unutacak Türk milleti... Halbuki bu millet var oldukça, yeryüzünde Türkçem konuşuldukça, ben bu dilin ve bu halkın en namuslu şiirlerini yazmış insan olarak yaşayacağım. Sen üzülme." (ZEYNEP ORAL, Cumhuriyet Gazetesi - 16 Ocak 2020)  




***








    Nâzım Hikmet sorar:
    Başlayayım mı Üstad?
    Bedri Rahmi yanıtlar:
    Başla Reis!
   Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun "Bu kaydı çok iyi saklayın, aman ha!" diye vasiyet ettiği kayıttaki ses Nâzım Hikmet'e ait. 1960'ların teknolojisi bir makara bantta tam 50 yıl bekledikten sonra Nâzım ülkesine sesiyle de olsa dönüyor...
   Bedri Rahmi ve Nâzım Hikmet 1961 yılında Paris'te bir araya geliyorlar. Bedri Rahmi "Patırtı yapmayın" diyerek başlıyor "Yeşilden, mordan, pembeden" şiirine, sonra Nâzım'a bırakıyor mikrofonu:

Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
gölgem gibi demiyorum
çünkü hasret yanımdaydı zifiri karanlıkta da.
Ellerim ayaklarım gibi de değil
uykudayken yitirirsin elini ayağını
ben hasreti uykuda da yitirmiyordum. 

Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
açlıktı, susuzluktu demiyorum
sıcakta soğuğu, soğukta sıcağı aramak gibi de değil
giderilmesi imkânsız bir şey
ne sevinç ne keder
şehirlerle, bulutlarla, türkülerle de ilgisiz
içimdeydi dışımdaydı.

Bütün yolculuk boyunca hasret ayrılmadı benden
zaten elimde ne kaldı bu yolculuktan
hasretten gayrı.


   Nâzım tam elli yedi şiirini teybe okur. Bedri Rahmi ülkeye dönerken yasaklı şair Nâzım Hikmet'in kayıtlarına el konulmaması için özel önlemler alır. Evini sık sık ziyaret eden polislere karşı "Mor" şiirini okuyarak kendi sesini Nâzım'a siper eden Bedri Rahmi, kayıtları oğlu Mehmet ve gelini Hughette Eyüboğlu'na bırakır. Kayıtta Nâzım'ın Vera'ya söylediği ve Eyüboğlu'nun vasiyeti haline gelen sözleri de yer alıyor: 
   "Sana tüm şiirlerimi banda kaydedeceğim. Yaşamımın tüm sesi seninle kalsın... Sonra Türkiye'ye de ver bu sesi. Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak. Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım."



Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, 
-öyle gibi de görünüyor-
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani... 







Karşı yaka memleket,
sesleniyorum Varna'dan,
işitiyor musun?
Memet! Memet!

Karadeniz akıyor durmadan, 
deli hasret, deli hasret,
oğlum, sana sesleniyorum,
işitiyor musun?
Memet! Memet!






Merhaba!

     

17 Mayıs 2020 Pazar

TOPRAĞI HAK ETMEK




Dost olsun da - çamurdan olsun - diyerek
Dostla bölüşmüştür son yudum suyunu - son ekmeğini dosta dilmiştir

Ama yalnızdır - oldum olasıya - Anadolu
Yalnızlıktan iflahı kesilmiştir

Rumeli yakasına postu seren İstanbul
İki adım ötesini dağbaşı bilmiştir

Koca Osmanlı bile - bu oyalı yazmaya
Alın terini değil - elinin kirini silmiştir

Dertlere derman olmuş ama - ortak çıkmış mutluluklara
Bir âşık veya eşkiya - hazret veya pir

Destanlar şahit - türkülerden belli
Dost kahrı - bu topraklarda - severek çekilmiştir

Şimdi göz gözü görmeyen kasaba kahvelerinde
Yarenlik başlamıştır ve dışarda kar - diş diştir

Geçmişe ve geleceğe inat - delikanlılar
Kötü - kırık iskambillere eğilmiştir

Azdırıp çoğaltmak istercesine - kimi - yalnızlığını
Keçi damından gecekonduya gelmiştir

Gelin mendilidir - işlenir - asker çorabıdır - örülür her gün
Cümle kederler - sevdalar - hasretler bir bir

Kurduna - kuşuna bu memleketin - insanına - derdine
Lâf olsun - edebiyat olsun diye değinilmiştir

Yeşertemezsek imeceyle - garip Anadolu'yu eğer
Bil ki - yalnız dostluktan değil - hürriyetten de vazgeçilmiştir

Doluyum - Anadolu gibi - Anadolu için
Yalnızlık - muhabbet - ve şiir


NÜZHET ERMAN



***




   "Bir lahit içinde ekili domates bir ailenin geçim kaynağı. Bu lahiti nasıl kurtaracaksınız? Domates sorununu kolay çözemiyorsunuz tabii; çünkü bir gerçekle karşı karşıyasınız. Bunun doğurduğu problemi çözmek için ülkenin sosyal problemlerini bilmek gerekir. Bu nedenle Anadolu'da yaşamak, belki daha önemlisi Anadolu'yu sevmek gerekir."

  
HALET ÇAMBEL
(Fotoğraf: GÖKHAN TAN)



***



   "Ebediyetin cennetine erişebilmek için geçilecek kıldan ince köprüde bize bir tek şey yardım edebilir, inanmak... Toprağına inanmak, insanına inanmak, yalancılık yapmamak, çünkü bu defa ki dava büyüktür. Madem ki sanat adamı, üstünde yaşadığı toprağın hasretini ve o toprağın üstünde yaşayanların acılarını, zevklerini, iştiyaklarını duymak ve duyurmak istiyor, öyle ise kendisini, o toprağın hamurunda yeniden yaratması, o insanlarla bir kazanda kaynaması lazımdır. Ve sanat adamı o hale gelecektir ki, artık 'onlar ve ben' değil 'biz' mevcut olacaktır. Böyle olmadan, onlar namına konuşmaya ne hakkımız olabilir? İşte bu yol ki hiç yalan kabul etmez, riyadan kaçar ve kendine ihanet edenleri mahkûm eder. Öyle ise sanat adamına: arşiv depolarındaki malzemeyi ele almadan önce, yaşadığı toprağın havasında yıkanmak ve o toprağın üstünde nefes almaya hak kazanmaktan başka yol yoktur."


AHMET ADNAN SAYGUN
(Ulus Gazetesi - 27 Haziran 1943)



***



   Her sanatçı biricik ürünler ortaya koymayı amaçlar. Bu nedenle de estetik bir dili, kurguyu, içeriği yeniden yeniden üretir. Bu konuda ayağı yere basan sanatçının en temel dayanağı içinde yaşadığı toplumun söz birikimi, geleneğidir. Ben de Anadolu insanının binlerce yıllık söz değerlerine, söylemine, dilindeki kıvraklığa bakarak kendi dilimi oluşturmaya çalışıyorum. 


HİDAYET KARAKUŞ
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)



***





(HORON)



Ressamım, yurdumun taşından sürüp gelir nakışlarım.
Taşıma toprağıma göz koyanın alnını karışlarım.



BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU






Merhaba!

22 Aralık 2019 Pazar

NÂZIM HİKMET MEMLEKET




   "Komünist oldum olalı, güzel sanatlardan beklediğim, istediğim şey, halka hizmetleri, halkı güzel günlere çağırmalarıdır. Halkımızın acısına, öfkesine, umuduna, sevincine, hasretine tercüman olmalarıdır. Sanat anlayışımda değişmeyen işte budur. Geri yanı boyuna değişti, değişiyor, değişecek. Değişmeyeni en dokunaklı, en usta, en faydalı, en güzel, en mükemmel ifade edebilmek için durup dinlenmeden değiştim değişeceğim."



NÂZIM HİKMET



   HALUK ORAL - Şiir Hikâyeleri:

   Melih Cevdet, 1950 yazında, Abidin-Güzin Dino çiftinin Çiftehavuzlar'daki yazlık evinde eşiyle birlikte misafirdir. Nâzım Hikmet de bu evin müdavimleri arasındadır. Melih Cevdet'ten bir isteği olur: 

   "Kuvay-i Milliye Destanını yazıyordu, bir bölüme 16 Mart Şehitleri'yle başlayacaktı, bana, 'Belgeler lâzım, ben rahat dolaşamıyorum, ne olur, bir kitaplıktan gerekli belgeleri buluver' dedi."

   Melih Cevdet, Beyazıt Kütüphanesi'ne giderek 1920 yılının gazetelerini inceler, istenilen bilgiyi toparlar, hem de bu bilginin bir şair tarafından istendiğini unutmadan yapar bunu: 

  "Götüreceğim bilgi bilimsel bir yapıt için değildi, bir şiir içindi, ona göre seçmeliydim. Nâzım Hikmet'in şiirini biliyordum, hangi çeşit bilgi ile neler yapacağını kestirmeliydim. Okuduklarım içinde şunlar bana ilginç göründü: Erlerden üçü uyurken süngü ile öldürülüyor, ikisi kurşuna diziliyor, altıncı şehidin nasıl öldürüldüğü belli değil ve adı bilinmiyor. İki şehit mezarı belli değil. Bunlardan Nâzım Hikmet'in nasıl bir şiir çıkaracağını merakla bekledim."

   Bu araştırmalar şiire şöyle yansımıştır:

   Uykuda kestiler üçümüzü,
kurşuna dizdiler ikimizi,
Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
Bir de altıncımız var,
kara kaytan bıyıklı bir şehit
son mekânı şöyle dursun,
adını da bilen yok...




Karikatür: CEMAL NADİR



Bursa'nın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Bir şubat gecesi tutuldu dilin
Silaha bıçağa varmadı elin
Ne ana ne baba ne kız ne gelin
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Ne bir haram yedin ne bir cana kıydın
Ekmek kadar temiz su gibi aydın
Hiç kimseler duymadan hükümler giydin
Döşek diken diken yastık batıyor
Yiğidim aslanım burda yatıyor.

Zindanı taştan oyarlar
İçine bir yiğit koyarlar
Sağa döner böğrü taşa gelir
Sola döner çırılçıplak demir
Çeliğin hası da yiğidim aman böyle bilenir
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor.

Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler
Demirden pencere taştan sedirler
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman burda yatıyor.

Mezar arasında harman olur mu?
On üç yıl hapiste derman kalır mı?
Azrail aç susuz canın alır mı?
Döşek melul mahzun yastık batıyor
Yiğidim şahinim aman yerde yatıyor.

Dilinde dilimi bulduğum
gücüne kurban olduğum
Anam babam gibi övdüğüm
Dayan hey aslan ustam 
A benim yiğidim dayan
Dayan hey gözünü sevdiğim
Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler

Sana kökü dışarda diyenlerin kökleri kurusun
Kurusun murdar ilikleri dilleri çürüsün
Şiirin gökyüzü gibi herkesin
Sen Kızılırmak kadar bizimsin
En büyük ustası dilimizin
Canımız ciğerimizsin.

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir
Bütün hışmıyla dilimiz
kökünden sökülmüş bir çınar gibi 
Yüreğimiz içindedir.

Bugün burdaysa şiirin, yarın Çin'dedir
Acısıyla sızısıyla alnının kara yazısıyla
Bir yanı nur içinde tertemiz
Bir yanı sızım sızım sızlayan memleketimiz içindedir

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
(Zindanı Taştan Oyarlar)







Merhaba!


  

8 Eylül 2019 Pazar

"AYDIN OLMAK" ÜZERİNE





Resim: EROL DERAN




   O yıllarda, Rumeli Hisarı'ndaki meşhur Ali Baba'nın kahvesinde takılanlara yılkı entelektüelleri diyordum ben. Bazıları dışında kıyıya gelmezlerdi. Çünkü kıyıda zorluk vardır. Denize bakmak bile bir zorluktur. Onlar denizi mavi, yeşil görürdü, ben kırmızı görürdüm belki. Saat dörde yirmi kala karşı yakaya güneş vurduğunda, yalıların bütün pencereleri bakırla kaplanmış gibi olurdu. Onu göremezlerdi. Nokta Dergisi'nin bulmacasını çözer, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni okurlardı. Her masada dört tane vardı o kitaptan. Yolun deniz tarafından değil, duvar tarafından, duvara hipotenüs, omuz vererek yürürlerdi. Neden? Çünkü dayanak lazım. Ama kıyıda dayanak yoktur. Küt diye düşersin suya. Bunlar folkloru bile yalnız oynayamazlar. Yalnız oynamak yürek ister. Birey olmak ister. Efeler gibi, folklorunu yalnız oynayacaksın. Kol kola girdiğin zaman ne anlamı var? Folklorunu yalnız oynayan ayakta kalır hayatta...


VECDİ ÇIRACIOĞLU
(gazeteduvar.com.tr)



***



Kahveler, sinemalar dolusu insan
Caddeler, sokaklar boyu dedikodu
Tavşanlar gibi korkak, tilkiler gibi kurnaz
Aydınlar istemiyorum.


FETHİ SAVAŞÇI
(Duvarcı Hasan Usta)



***




İSMAİL HAKKI TONGUÇ


   "Konuşan o değil, tarladan henüz dönmüş, ayağından çarığını çıkarmadan, sırtının teri kurumadan, topraklı elleri, kavruk yüzleriyle karşımıza dikilmiş babalarımızdı sanki. Sesi tarihin derinliklerinden geliyordu. Kıtlık, kuraklık yıllarını, bozkırları, yüzyıllarca çiğnenmiş hakları, ezginliği dile getiriyordu. Onu dinledikçe, kafamızdaki bulanıklık açılıyor, yeni sulara eriyordu aklımız. Halkın sırtından okuyup, iyi yiyip, güzel giyinmek, bir kendimizi kurtarmak, utanılacak bir bencillikti. Otuzuna basmadan insanlarımızın beli bükülür, dişleri dökülürken, et, tat yüzü görmeden gözleri sönüp giderken, muayenehanesinde müşteri bekleyen bir doktor olmak, yüksek paralarla dava kovalayan bir avukat olmak, saray gibi yapılarda, kürsülerde yüksek yüksek konuşmak, küpünü kesesini doldurmak. Bir terslik vardı bunda, katılamazdık bu kervana. Önemli olan, tümümüzü insanca yaşamaya kavuşturmak, bunun yollarını araştırmak, adamlarını yetiştirmek, savaşını vermekti. Aymıştık. Şimdi İdrisdağı'ndan birer sırt taş getirilecek dense hazırdık. Yaşadığımız sürece bu sesi unutamazdık. Bozkır gecesinde sigarasının birini söndürüp birini yakarak Tonguç Baba konuşuyordu." 


MEHMET BAŞARAN



***



Herifçioğlu Sen Mişel'de koyuvermiş sakalı
Neylesin Bizim Köy'ü, nitsin Mahmut Makal'ı
Esmeri, sarışını, kumralı, kuzguni karası
Cebinde dört dilberin numarası
Bir elinde telefon, bir elinde kesesi
Uyyy!.. Yesun oni nenesi, yesun oni nenesi.


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU



***






   "Temel mesele, insan olmak. Bu ise kararlı, dürüst ve neşeli olmak demek, evet, herkese ve her şeye rağmen neşeli olmak, çünkü sızlanmak zayıfların işidir. İnsan olmak demek, gerektiğinde tüm hayatını seve seve kaderin büyük terazisine koymak, fakat aynı anda her aydınlık güne ve her güzel buluta sevinmek demektir. Ah boşver, insanın nasıl insan olabileceğiyle ilgili herhangi bir reçete bilmiyorum, yalnızca insanın ne zaman insan olduğunu biliyorum. Birlikte birkaç saatliğine Südende çayırlarında gezinti yaparken ve buğdayların üstüne kızıl akşam güneşi düştüğünde, sen de bunu hep bilirdin. Tüm çirkinliklere rağmen dünya ne kadar güzel ve inan, zayıf karakterliler ve korkaklar olmasaydı, daha da güzel olurdu." 


ROSA LUXEMBURG









Merhaba!