Turgut Özakman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Turgut Özakman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2024 Pazar

SEV KARDEŞİM

 

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun, vatan bütünlüğümüze gözünü dikenlere inat bugün de geçerli olan sözleri hepimize bir ders, bir vasiyet niteliğindedir:

"Ressamım, yurdumun taşından sürüp gelir nakışlarım.

Taşıma toprağıma toz konduranın alnını karışlarım."


SABAHATTİN & BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU


***


Yurdu yurt yapan, taş toprak değil, orada insanların yaşıyor olmasıdır.
O yüzden yurtseverliğin ilk şartının, insanlara, suçlu bile olsalar, insanca davranmak olduğunu sanıyorum.


TURGUT ÖZAKMAN
 (Romantika)



***


Bu memleket niçin bizim? Dört yüz atlıyla Orta Asya'dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, yurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu'yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil onlar Anadolu'nun malı olmuş.
Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramıza dışarıdan gelenler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi.
Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu'nun tarihidir. (...) Sayısız devletler, medeniyetler bizim sırtımızda yükselmiş, bizim sırtımızda çökmüş.
Yetmiş iki dil konuşmuşuz Türkçede karar kılmazdan önce. Hepsinin tadı kalmış damağımızda. Aylarımızın, günlerimizin, köylerimizin, kentlerimizin adlarına bakın. Ne değişik eller, ne değişik halk oyunlarında tutuşmuş, ne horonlara, ne halaylara girmişiz. Doğuyla Batı sarmaş dolaş olmuş bizim içimizde. Ya o ya bu değil, hem o hem buyuz biz...

(SABAHATTİN EYÜBOĞLU - Mavi ve Kara)


***


Çağımızın çeşitli bunalımları, insanların birbirlerini sevmez, sevemez olmalarından doğuyor bence. Irk ayrımları, solcu avcılıkları gibi çeşitli tutumlar, davranışlar, birbirimizi dinlemez, dinlesek de anlamaz, anlamaya yanaşmaz, kısaca sevmez olmamızdan gelmiyor da nereden geliyor?


VEDAT GÜNYOL
(Devlet İnsan mı?)


***


"İki kişinin birbirini sevmesiyle başlar uygarlık."

(SABAHATTİN EYÜBOĞLU)






Merhaba!

3 Temmuz 2022 Pazar

UMUT NEREDE?


Umutsuzluğa kapılmaktan korkup kaçma. Üstüne yürü, geç onu. Karanlığı aşınca umudun ışığını göreceksin.

(ANDRE GIDE)


***


  (...) Sanılır ki mutluluklar, gülümsemeler, sevinçler, heyecanlar... Hayatta ne varsa yüz güldüren, varlığa / varsıllığa bağlıdır. Böyle düşünenlere bombaların susmadığı bir kentte ya da bir deprem sonrası yıkıntılar arasında koşup oynayan çocuklar verir asıl yanıtı hem de kırıp dökmeden hem de yüzlere bile vurmadan.

 Çöplerden toparladıklarını ekmeğe dönüştürme telaşındaki insanın sevinci, hayatı katlanılır kılma inadı sokak lambalarından daha çok aydınlatır umutların köşebaşlarında yittiğini sandığımız sokakları... (Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Evet, insana yaraşan da bu. Umuttan umut kesmemek...

(FERİDUN ANDAÇ)



***



 Suat Hayri Ürgüplü'nün babası Mustafa Hayri Ürgüplü, savcı yardımcılığı, Şûrayıdevlet Danıştay) Başkanlığı, Niğde Milletvekilliği, şeyhülislamlık ve bakanlık yapmış bir Osmanlı aydını olmasına karşın Bekir Ağa Bölüğü'nde Fethi Okyar gibi özgürlük yanlılarıyla tutuklu kalır, sonrasında Malta'ya sürülür. Maaşı ödenmez ve ailenin ekonomik durumu bozulur. Okulun taksitleri birikir.
  Milli Mücadele dönemidir. Öğrenci Suat Hayri, bir gün Galatasaray Lisesi'nin bahçesinde arkadaşlarıyla dolaşırken müdür yardımcısı "318 Suat Efendi" diye onu çağırır. Bekleme odasında babasının bir arkadaşının beklediğini söyler. Gider, babasının arkadaşı ona çeşitli sorular sorarak, gerçekten oğlu olup olmadığını anlar ve cebinden çıkardığı bir torbayı onun cebine sokar: "Mustafa Kemal'in gönderdiği bu paralarla biriken taksitlerinizi ödeyin" der. Torbadaki altınları nerede nasıl bozduracağını anlatır.
  Suat Hayri Ürgüplü, aradan yıllar geçtikten sonra kendisine bu altınları getireni TBMM albümündeki fotoğraflardan tanır. Bu, Mustafa Kemal'in yakınında olan Karesi (Balıkesir) Milletvekili olan Vehbi Hoca'dır.
  Mustafa Kemal'in Milli Mücadele yıllarında bile mücadeleyi destekleyenlerin aile sorunlarını çözen bu büyük ilgisi ve duyarlılığı nasıl unutulur? Öte yandan Mustafa Kemal'in böyle bir desteğini kazanmaksa, büyük bir onurdur!
  Suat Hayri Ürgüplü de Galatasaray Lisesi'ni, hukuk fakültesini bitirir. Öğrencilik, çalışma ve siyaset yaşamında hep çalışkan güvenilir biri olur. Çevirmen, yargıç, büyükelçi, bakan ve başbakan kimliğiyle kendi damgasını vurur. Mustafa Kemal'in okuttuğu bir başbakandır! (HİKMET ALTINKAYNAK - Cumhuriyet Gazetesi)  


*** 


  Muazzez Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne öğrenci alınacağı ilanını görmemişti. Babası duymuştu, haber verdi. Muazzez bu sırada 21 yaşında, yeni mezun bir öğretmen olarak Eskişehir'de bir ilkokulda öğretmenliğe başlamıştı. Küçük aylığı ile eve yardım ediyordu. Gidip fakülteye kaydolursa eve yardım edemeyecek, üstelik babasına yük olacaktı. Bir süre bocaladı. Arkadaşı Hatice de "gidelim" diye zorluyordu. Babası "Bu Atatürk'ün kurduğu yeni bir okul, git kızım" deyince razı oldu. Eşyasını küçük bir denk yapıp Hatice ile Ankara'ya geldi. Dengini istasyona bıraktı. Kayıt için geç kalmış olmaktan korkuyorlardı. Okul Ocakta açılmıştı. Şimdi Şubatın 15'iydi.
   Milletvekili seçilmiş olan Fakihe Öymen Öğretmen Okulunda öğretmenleriydi. Telaş içinde Fakihe Öymen'i buldular. Fakihe Hanım okula telefon etti, fakülte öğrenci almaya devam ediyordu. 


















  "Gidin kaydınızı yaptırın!"
  Fakülteye koştular. Görevli, "Hangi şubeyi istiyorsunuz?" diye sordu. Muazzez "Fransızca" dedi. Aklına başka bir yer gelmemişti. 
  "Orası dolu. Ben size hocası yeni gelen bir bölüm tavsiye edeyim."
  "Buyrun."
  "Hititoloji. Yanında Sümeroloji ile Arkeoloji derslerini de alacaksınız. Tamam mı?"
  Bu sözcükleri ilk kez duyuyor, ne olduğunu hiç bilmiyorlardı. Ama ikisi birden atılıp "Tamam" dediler. Amaç yükseköğrenim yapmaktı. Kaydoldular. Yüzleri güldü. Duruşlarına bir çalım geldi. Artık bir fakülte öğrencisiydiler. 
  Samanpazarı'nda çok odalı bir evin alt katında çıplak bir oda buldular. Camı gazete kâğıdı ile kapatıp yataklarını serdiler. Mevsim kış, aylardan Şubat. Sobayok, ocak yok, su yok, elektrik yok, eşya yok, üzerinde çalışılacak eski bir masa bile yok. Yakın bir aşçı dükkânından tek kişilik yemek alıp paylaşacaklardı. Tutumlu yaşamak zorundaydılar. Donmamak için yatağın içinde çalışacaklardı.
 Hocaları Alman Landsberger'di, yardımcısı Güterbock. Hoca dersi Almanca anlatıyordu. Çevirmen Türkçeye çeviriyor, öğrenciler not tutuyorlardı. Hepsi üç-beş öğrenci. Kaytarmak imkânı yoktu. Hoca bir gün önce anlattığını ertesi gün istiyor. Sıkı çalışmak şart. Ama geçim için para da gerek. Muazzez bir yandan da iş aramaya başladı.
  Sabahları fakülteye ısınmak için koşa koşa gidiyorlardı. Fakülte hamam gibi sıcaktı. Küçük bir çay ocağı vardı. Çayla içleri de ısınıyordu. Hiçbir sorunu büyütmeden, üşüyünce ağlamadan, aç kalınca sızlanmadan, ışık yok diye hayata küsmeden, masasız çalışılır mı diye isyan etmeden okumaya kararlıydılar. Yatılı olma hakkını kazanınca rahatlayacaklardı. Devlet yatılı öğrencilere çok iyi bakıyordu.* 
  Muazzez ünlü bir Sümerolog olacak, Türkiye onu Muazzez İlmiye Çığ olarak tanıyacaktı. (TURGUT ÖZAKMAN - Cumhuriyet Türk Mucizesi / Bilgi Yayınevi) 

  *Muazzez İlmiye Çığ yatılı olmayı şöyle anlatıyor: "O fena odadan sonra bize yatakhane cennet gibi göründü. İki tane yatak, kar gibi kolalı çarşaflar, emrimize ait iki beyaz dolap. Eğer cennet varsa, o işte burasıydı... Yatılı olduktan sonra çalışmama gerek kalmadı. Öyle bir yatılıyız ki bir elimiz yağda bir elimiz balda. Hep turfanda yemek yerdik. Günde altı tür yemek. Giyimimizi veriyorlar. Harika bir öğrencilik geçirdik." (M. İlmiye Çığ Kitabı, Çivi Çiviyi Söker, Söyleşi: SERHAT ÖZTÜRK)  


***



ZEYNEP ORAL & MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ


  Yaş gününü kutlamak için aramıştım. Telefonu "Canım benim sana uzun ömürler diliyorum" diye açtı. Sesi cıvıl cıvıldı. Benimkinden çok daha genç ve dinamikti. En son 2019 yılının kasım ayında buluşmuştuk. Mersin'de Kongre ve Sergi Sarayı'nda sahneyi iki ulu çınarla; biri 106, biri 91 yaşındaki iki ulu çınarla Muazzez İlmiye Çığ ve ressam, hattat Etem Çalışkan'la paylaşmıştım. Harf devrimini, Cumhuriyet devrimlerini, Atatürk sevdasını konuşmuştuk. Muazzez Hanım konuşurken sık sık ellerimi yakalıyordu. Ve hiç unutmuyorum ellerim kuş oluyor, su oluyor, ateş oluyor, bir elim Sümer ve Hitit'e; bir elim Atatürk'ün harf devrimine uzanıyordu... (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Umut nerede?   
  

15 Mayıs 2022 Pazar

MUSTAFA NECATİ BEY

 


(Mustafa Necati Bey, İzmir'in işgalinden bir gün önce yapılan Maşatlık Mitingi'nde / 14 Mayıs 1919)



  1926

  M. Necati Bey neşe içindeydi. Mimar Kemalettin Bey planı bitirip getirmişti. Çok güzel olmuştu. Sarılıp öptü. Bugün iki Bakanı ziyaret edecekti. Telefonla ikisinden de randevu aldı.
  Önce Maliye Bakanına gitti. Hoşbeşten sonra yanında getirdiği planı masaya açtı. Kendine saray yaptırıyor gibi sevinç içindeydi. Bilgi verdi. Arsanın hazır olduğunu, binayı ortaöğretim öğretmen okulu olarak hızla hizmete sokmak istediğini söyledi. Şiddetle ihtiyaç vardı. Kemalettin Bey'in yaptığı kabaca hesaba dayanarak yapım için ek ödenek istedi. 
  Maliye Bakanı Hasan Saka'nın bütçe dışı, sürpriz ödeneklere evet demesine imkân yoktu. Devlet kuruş hesabıyla yönetiliyordu. M. Necati Bey'in isteğini reddetti. M. Necati Bey dedi ki:
 "Ben Eğitim Bakanıyım. Görevim okul açmaktır. Açamazsam ayrılırım, yapabilen gelir. Siz Maliye Bakanısınız. Göreviniz para bulmaktır. Bulamazsanız siz ayrılırsınız, bulabilen gelir."
  Bu söz Hasan Saka'nın yüreğine işledi. Tartıştılar. Hasan Saka sıkı, zorlu, inatçı, dehşetli bir pazarlıktan sonra pes etti, "Peki be birader.." dedi, "..bir çare arayacağım."
  Sözünü tutacaktı. 
  M. Necati Bey Maliyeden çıkıp İçişleri Bakanı Cemil Bey'i ziyarete geldi. Gelir gelmez konuya girdi:
 "Sayın Bakanım, biliyorsunuz ilkokul öğretmenlerinin aylıkları yerel yönetimler tarafından ödenir. İçel'deki öğretmenler uzun süre aylıklarını alamamışlar. Öğretmenler Birliği Başkanı durumu bana telle duyurdu. Ben de Valiye tel çektim, aylıkların ödenmesini, yoksa bütün ilkokul öğretmenlerini, aylıklarını ödeyebilecek yerlere atayacağımı bildirdim. Ertesi gün Validen ve Başkandan iki tel aldım. Aylıklar ödenmiş."
  Cemil Bey sözün nereye varacağını kestiremeden dinliyordu. Sorun çözülmüştü işte. Necati Bey devam etti:
  "Bu Vali öğretmenlerin aylıklarını ödeyebiliyorsa, neden aylarca geciktirmiş? Ödeyecek durumu yok idiyse nasıl bir günde ödeyebildi?"
  Bir an durup son sözünü söyledi:
 "Öğretmene ve eğitime saygı ve ilgi duymayan bir Vali ile çalışamam. Onu Vali olarak kabul edemem. Gereğini yapmanızı rica ederim."
  Cemil Bey Valiyi merkeze aldı.
  Haber şimşek hızıyla yayıldı. Para varsa, hiçbir yönetici öğretmen aylıklarını geciktirmeyecekti.   


  1928

  M. Necati Bey telaş içindeydi. Gazi Okulu'nun öğrenim mevsiminin başında açılması için çabalıyordu. Yapı bitmişti. Sınıflar, yatakhaneler, yemek, jimnastik ve toplantı salonları, kitaplık ve öğretmen odaları döşenmekteydi. Bürokratik sorunlar bitmiyor, tükenmiyordu. 
 Millet Mektepleri için dev bir program yapılmıştı. On binden fazla öğretmenin katılması ve pek çok okulun programını bu etkinliğe uydurması gerekmekteydi. Öğretmen sayısı yetişmezse yeni yazıyı öğrenmiş memurlardan yararlanılacaktı. Afişler bastırıyor, Millet Mektebi öğrencilerine verilecek defterleri, kalemleri hazırlatıyordu. Alfabe ve okuma kitaplarını bastırmak için kanunun kabulünü bekliyordu.
  M. Necati Bey bu konuda da Maliye Bakanlığının, kendi muhasebecisinin, levazım şubesinin, personel dairesinin çıkardıkları bürokratik zorlukları aşmak zorundaydı. Kırtasiyecilik, kuralları dar yorumlama, her şeyi maliye yararına yorumlama bir bakanın bile aşması zor engellerdi. 
  M. Necati Bey sorunları rica ederek, iknaya çalışarak, bağırarak, masaya yumruk vurarak, yakaya sarılarak, kavga ederek, gerekirse korkutarak çözüyordu. Güzel, iyi bir işe yardımcı olmaktan zevk alacak memur sayısı yazık ki azdı. Bunlar güçlük çıkarmayı görevlerinin gereği sanan klasik memurlardı. Kimbilir halka nasıl davranıyorlardı? Ümit, görevi devralacak genç memurlardaydı.
  M. Necati Bey hastalanıyordu. Ama hastalığının belirtilerini yorgunluk sanmaktaydı. 


  1928

  M. Necati Bey Bakanlıktan erkence çıktı. Hava almak için ağır ağır yürüdü, Ankara Palas'a geldi. Bir tuhaflığı vardı. Salonun yarısı hanımlarla doluydu. Arka bölüme geçti. Gazeteciler Ankara Palas'ta bekliyor, Meclis'le, hükümetle ilgili özel haberleri buraya gelen milletvekillerinden, bakanlardan, yüksek bürokratlardan derlemeye çalışıyorlardı. 
  M. Necati Bey'in çevresini aldılar. Bir masaya oturup sohbete daldılar. Ne olup ne bittiğini anlamak için Ankara'ya gelmiş olan gazeteci Nizamettin Nazif Bey "Bütün devrimlerimiz üstyapı devrimleri.." dedi, "..altyapı devrimlerini yapamadık. Sorunlarımızın nedeni bu."
  M. Necati Bey doğruldu:
  "Toplumsal olayları çözümlemek kolay değil dostum. Hele önyargıyla, ideolojik kalıplara vurarak gerçeği yakalamak daha da zor. Ben sana durumumuzu çok kısa anlatacağım. Altyapı diyorsun ya, onun da bir altyapısı var. Ne o? İnsan. Toplum ilkel, geri, cahil ise altyapı-üstyapı tartışmalarının ne anlamı olur?
  Önce insan!"


  1928

  İsmet Paşa, Gazi'ye telefon etti:
  "Tatsız bir haberim var."
  "Nedir?"
  "Necati Bey'i hastaneye kaldırdık."
  Gazi çok telaşlandı:
  "Ne oldu?"
  "Belli değil. Apandisit olmasından şüpheleniliyor."
  "Hastaneye gidelim. Hemen."

  Necati Bey Gazi'yi ve İsmet Paşa'yı görünce şaşırdı:
  "Niçin zahmet ettiniz? Önemli bir şeyim yok."
  Gazi bir iskemle çekip M. Necati Bey'in yanına oturdu. Elini ellerinin arasına aldı:
  "Tabii önemli bir şeyin yok. Özlediğim için geldim ben. Bu ara öyle çalışıyorsun ki seni görmek mümkün değildi. Ancak burada yakalayabildim. Çabuk iyileş. 1 Ocakta Millet Mekteplerini birlikte açacağız."
  "İnşallah efendim."
  "Büyük işler başardın Necati."
  "Bu başarıların asıl sahipleri iş arkadaşlarımdır Paşam..."
  Ağrısı yüzünden terlemeye başlamıştı. Rahat bırakmak için yanaklarından öpüp ayrıldılar.


  1 Ocak 1929

  M. Necati Bey bütün yurtta 1 Ocak 1929 akşamı Millet Mekteplerinin açılıp derslere başlanmasını planlamıştı. Her ilde bu çabanın aksaksız işlemesi için kurullar oluşturulmuştu. Bu nedenle 1 Ocak sabahı okullar süslendi. Mesela İstanbul'da binden fazla dershanede dersler başlayacaktı. 
  Basın 1 Ocak gününü 'eğitim bayramı' diye adlandırdı.
 Derslere bu akşam, Ankara'da Gazi'nin ve Bakanların, İzmir'de Başbakanın, İstanbul'da bazı milletvekillerinin, komutanların, taşrada Valiler, Kaymakamlar, Nahiye Müdürleri, Eğitim Müdürlerinin, köylerde ise muhtarın, ihtiyar heyetinin, görevli öğretmenin katılacağı törenlerle başlanacaktı. Köylerde törenler davullu zurnalı olacaktı.
  Şehirlerde akşam mümkün olduğu kadar çok okul gezilerek katılanlar kutlanacaktı. 
  Türkiye'de bayram havası esiyordu.
 Gazi yalnız Ankara içindeki birkaç okula uğramakla yetinmek niyetinde değildi. Çubuk'taki okula gitmeyi de tasarlıyordu. Onun da içinde bu büyük günün heyecanı vardı. Oldukça erken uyandı. Berberi Mehmet gelip tıraş etti. Yıkandı. Yatak odasındaki kanepede kahvesini içerken Tevfik ve Rüsuhi Beyler izin isteyip içeri girdiler. İkisinin de gözleri kızarmıştı. Yüzleri bembeyazdı. 
  "Ne oldu? Bir şey mi var?"
  Tevfik Bey kekeledi:
  "Şey efendim..."
  Bir şey söylemek istiyordu ama cesaret edemiyordu. Gazi kötü bir haber alacağı sezgisiyle toparlandı. Kahve fincanını sehpanın üzerine bıraktı:
  "Söyle çocuk!"
  "Necati Bey'i.. Ne yazık ki.. Biraz önce hastaneden telefon ettiler.."
  Ağlayarak sustu. Gazi can yakıcı bir sesle bağırdı:
  "Hayııııır!"
  Sonra elleriyle yüzünü kapadı. Sarsılarak ağlamaya başladı...

  (TURGUT ÖZAKMAN - Cumhuriyet / Türk Mucizesi-İkinci Kitap - Bilgi Yayınevi)



  "Ben, ilk ve belki son defa Gazi'nin acı duyarak ağladığına şahit oluyordum. Milli heyecan duyduğunda veya harp sahnelerini anlatırken de gözlerinin yaşardığını biliyorum ama Necati Bey'in vakitsiz ölümüne ağlaması büyük bir milli değere duyulan acının ifadesi idi." 

  (AFET İNAN - Tarihten Bugüne)






Saygıyla,  

17 Temmuz 2021 Cumartesi

"BİLGİ"NİN ÜSLUBU

 

"Lafı pişirmeden ağzımdan çıkarmam!"

ÂŞIK VEYSEL


***


   "İyi bir söyleşinin hiç bitmemesini istersiniz. Konuştukları mesele hakkında düşünmüş ve şimdi de bu meseleyi karşı tarafın söyledikleri ışığında değerlendiren kişiler arasındaki bir sohbettir bu. Böyle olunca, her iki taraf da belki daha o anda keşfetmekte oldukları şeyler söyler. Aynı fikirde olmayabilirler, aralarında çok temel fikir ayrılıkları bile olabilir, ama bu farklılıklar -saldırganlıktan uzak bir şekilde ifade edildiğinde ve cevaplandığında- sohbeti muazzam bir yoğunluk ve dürüstlük seviyesine çıkarabilir."


URSULA K. LE GUIN


***


"Fikirlere saygı duyulmaz.
Saygı kişiye duyulur.
Fikirler tartışılmak içindir.
Fikirler eleştirmek içindir.
Bu tartışmada en önemli unsur bilgidir."


Prof. Dr. İOANNA KUÇURADİ


***


"Bilginin üslubu nazik, sesi sakindir."

TURGUT ÖZAKMAN


***


Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa


ÂŞIK VEYSEL
(Resim: BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU)





Merhaba!

24 Haziran 2018 Pazar

SEVMEK: İNSANCA YAŞAMIN SIRRI




   Sevginin her şeyi onaran büyüsünü bunlara nasıl anlatabilirim?
 Biri buz kalıbıydı, öteki kendini yangın sanan bir ateşböceği.


TURGUT ÖZAKMAN
(Romantika)









Resim: ORHAN PEKER




  "Unutma, insan ayçiçeğine benzer; onlar nasıl yüzünü güneşe dönerse, insan da mutluluğa öyle döner işte. Mutluluk sevmektir. Kimse, kimseye altın tepside onu sunmaz. Emek emek kendin yaratırsın."


EMİNE AZBOZ
(Kar Kırmızı)









   Oysa Şarklı tarafımıza "güneş vurmuş tarafımız" diyor Tanpınar "Huzur" da. Her şeye rağmen "- Şark, dedi. Canım şark. Dışarıdan miskin, budala, çaresiz, fakir... Fakat içinden hiç aldanmamağa karar vermiş... Bir medeniyet için bundan daha güzel ne olabilir?"


AHMET HAMDİ TANPINAR


   Tanpınar sorularıyla siyasi, sosyal ve felsefi olarak okura Türkiye'yi aratır. "Ben Türkiye'yim. Türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. Kainata, insana, her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim" diyen İhsan'a Suat'ın sorduğu soru, romanın temel sorusudur: "Peki, nedir bu Türkiye?"
   Bir tarafı Akdenizli, bir tarafı şarklı, bir tarafı Avrupalı bu karmayı değerlendirirken Tanpınar, Müslüman Şark'ın özüne inmeye ve unutulmuş ama ölmemiş bir mirası gözlerimizin önüne sermeye çalışır. Tanpınar'ın Doğu'ya dair yaptığı tespitler aslında onun Batı eleştirisini de oluşturur. Çünkü Tanpınar'ın Doğu'da bulduğu aslında Batı'nın kaybettiği şeydir. Bu nedenle Doğu'ya karşı sahiplenici bir bakış ortaya koyar. "- Şark bu, güzelliği de burada. Tembel, değişmekten hoşlanmaz, geleneklerinde adeta mumyalanmış bir dünya, fakat bir şeyi, çok büyük bir şeyi keşfetmiş. Belki vaktinden çok evvel bulduğu için kendine zararı dokunmuş...- Nedir o?.. - Kendisini ve bütün âlemi tek bir varlık halinde görebilmenin sırrını. Belki de gelecek ıstıraplarını hissettiği için bu panzehiri bulmuş. Ama unutmayalım ki, dünya ancak bu noktadan kurtulur." (DAMLA YAZICI-Aydınlık Kitap)







"Kavgaların galibi olmaz ama sevmenin hep bir kazananı vardır."


SAİT FAİK ABASIYANIK







  






Merhaba!