Y. Bekir Yurdakul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Y. Bekir Yurdakul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2026 Pazar

AĞAÇSIZ OLMAZ !

 


ÇINAR AĞACI
(Kütahya/Simav-Gökçeler Köyü, yaklaşık 710 yaşında)


"Okul" adıyla yaşanan süreçlerin uygulamadan çok bilgi biriktirmeye / yığmaya dayalı hallerine [bakıyorum].
Dağarcığımızda bilginin olması başka, onu dar zamanda / gereksinim duyduğumuzda işe yarar kılmak başka elbette.
Otların, ağaçların çeşidini bilmek; kuşların sesinden, bulutların selamından hayatın akışını yorumlamak; ezber edilmiş korkuları, edinilmiş umarsızlıkları geride bırakıp emeğimizle ilmik ilmik kurduğumuz dünyanın / hayatın bireyleri olmaktır asıl başarı ve mutluluk kaynağı.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Bir meyveyi elle toplamanın, bir çiçeği koklamanın, bir ağacın serin gölgesinde nefes almanın güzelliği hep bizimle yaşamaz mı? Asırlardır ağaçlarla iç içe sürüp giden yaşamımızda mutlu, uyumluymuşuz. Ama şimdilerde unutmuşuz onlarsız yaşayamayacağımızı. Oysa onlar hâlâ yağmurda yıkanan pırıl pırıl yapraklarıyla sessizce insanları izler, yararlar sunar, iyileştirir, sırlarını saklarlar.
Çocukluk yazlarımın bir bölümü Toroslar'da yemyeşil bir yaylada geçerdi. Bu nedenle yaşamım boyunca ağaçlara hep hayranlık duydum. Araştırdıkça onlara ne denli gereksinimimiz olduğunu öğreniyordum. 
Daha çok korunmasını, çoğaltılmasını beklerken kıyımlar artıyordu. Hem de birilerinin çıkarları için. Akıl ve vicdan almıyordu. Her biri bir candı. Üzerindeki ya da çevresindeki börtü böcek, kuş, bitki çeşitleriyle, bin can.

(ŞAHSENE CAMIZ - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: İCLAL NUR)


***


"Derler ki, ağaçlar insanları duyamazlarmış ama kendilerine göre zamana, hayata ve hikâyelere dokunurlarmış."

OYLUM YILMAZ
(Ağaçların Rüyası - Doğan Kitap)


***



Bir tepenin üzerindeyim. Büyük bir çınar ağacı var yanımda. Çıplak dalları buzdan kılıçlar gibi uzanıyor gökyüzüne. Gövdesinin bir yanı karla kaplı... Toprakla birleştiği yerde genişleyen sağlam, büyük gövdesi ve kalın dalları, yaşlı bir ağaç olduğunu anlatıyor. Elimi uzatıp gövdesine dokunuyorum. Soğuk, cansız bir nesne gibi... Oysa kalın kabuğunun altında usul usul akan özsuyunun, kupkuru görünen dal uçlarına dek yaşamı taşıdığını biliyorum. Derin uykusundan uyanmak için baharın ılık okşayışlarını, serin yağmurlarını ve güneşin aşk dolu öpücüklerini beklediğini biliyorum. O zaman ölü görünümlü dallarından yaşam dolu yaprakların fışkıracağını ve kısa sürede ağacı yemyeşil, görkemli bir anıta dönüştüreceğini biliyorum.
Bu ulu çınar, kim bilir kaç yüz yıl yaşadı? Dikildiği bu tepede nelere, nelere tanıklık etti...
(...)
Bir ağaç, niteliği ve özelliği ne olursa olsun insanı sadece insan olarak kabullenir; tüm insanlara gölgesini aynı sevgi ve aynı cömertlikle sunar. Hiç ayırt etmeden... Farklılıkları ve düşmanlıkları yaratan, insanları sınıflandıran yine biz insanlar değil miyiz?

(GÜLSEREN ENGİN - Sancılı Kent Ankara, Heyamola Yayınları)


***


Orman bilge, duyarlı, şifalı bir doğaya sahip.


Bu kitap ağaçları nasıl kurtarabileceğimiz anlatmıyor.
Bu kitap ağaçların bizi nasıl kurtarabileceğini anlatıyor.

SUZANNE SIMARD
(Anne Ağaç: Ormanın Bilgeliğinin Keşfi - Tellekt Yayınları)







Merhaba! 

19 Ekim 2025 Pazar

ZAMANDA YOLCULUK

 



Jorge Luis Borges bir denemesinde, kitabın insan yaşamındaki yerini şöyle açıklar:

"İnsanın türlü araçları arasında en şaşırtıcı olanı, hiç kuşkusuz kitaptır. Mikroskop ile teleskop, görme yetimizin uzantısıdır; telefon, sesin uzantısıdır; saban ile kılıç insan kolunun uzantısıdır. Kitap ise bambaşka bir şeydir: İnsan belleği ile düş gücünün uzantısıdır..."

***

"Okumaya başladığımda istediğim zaman 'oraya' gidebileceğimi anladım. Tek yapmam gereken şey, bir kitabın kapağını kaldırıp burnumu içine gömmekti. Bu dünya siliniyor, diğeri gerçek oluyordu."

(ELA BAŞAK ATAKAN - Sana, Bana, Bir de Kara Kediye / Can Yayınları)

***

Ne zamandır kafa yorduğumuz, "bir gün mutlaka" düşleri kurduğumuz bir gerçeğimiz oldu şu "zamanda yolculuk" dediğimiz.
Aslına bakarsanız açtığımız her kitap kapağının bizi o gizemli düşümüze (düne-yarına) taşıdığının çoğun ayırtında bile olmuyoruz.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)

***

"Okumak, ölümsüzlüğü geriye doğru yaşamaktır."


- 21. yüzyılda, bu kadar görselliğin olduğu bir çağda insanların roman okuması için bana haklı bir gerekçe söyleyebilir misiniz?

- Varsayalım ki yazıdan tamamen uzaksınız, hiç kitap okumadınız. Ölüm anınızda hayatınıza dair çok az şey hatırlayacaksınız. Çok kısa bir hayat yaşadığınızı fark edeceksiniz. Ben ölürken Sezar'ın suikastini, Romeo ve Jüliet'in aşkını, Dante'nin Cehennem'ini yaşamış olacağım. Çok zengin bir hayat yaşamış olacağım. Eğer fakir bir hayatı tercih ediyorsanız sorun yok. Ben Kızılhaç değilim. Sizi kurtarmaya çalışmam. Ama okumak daha iyidir.

(UMBERTO ECO - Söyleşi: ENVER AYSEVER)





Merhaba! 

16 Mayıs 2025 Cuma

ÇOCUK EDEBİYATI

 


Saint Exupéry ölmeden az önce "Çağımdan tiksiniyorum" demiş. Camus bunu yazıyor ama benimsemiyor: "Bu somurtkan, bu bir deri bir kemik dünyadan kaçmak da insanı sarabilir zaman zaman. Ama bu çağ bizim çağımızdır, kendi kendimizden tiksinerek de yaşayamayız."
(...)
Camus'ye göre "çağımız" dostluk denen değeri yok etmiştir, öldürmüştür. Tiksinti buradan geliyor. Dünyayı yeni baştan kurarken "dostluk"u katacağız harcına... Güzellik, dostluk, aşk. Tiksintiyi yenen güçlerdir bunlar. Bunalımlar bu değerlerin yokluğundan ileri geliyor. Dostu olan, aşkları olan, güzelliği gören bir kişi bunalmaz elbet. Bunalma nedir, onu bile bilmez. Bilmeyince de tiksinmez çağından.
Çağdaş edebiyatın, sanatın "aşksız" kaldığı ortada. Şiirler okuyoruz, havada, boşlukta. Değmiyor, girmiyor, işlemiyor bize. Sözcükler sözcükler sözcükler! Boşuna değil Hamlet'in dedikleri... Sözcükler, harflerden kurulur. İçi boş kalıplardır onlar. Dostluk, aşk, güzellik, o kalıpları dolduran birer anlamdır. Ama yoksa, bulunmuyorsa, görülmüyorsa, tadılmıyorsa kalıplar boş durur hep. Sözcükler havaya sıkılan kurşunlar gibi hedefine varmadan uçuşurlar boşlukta. Bunalımlar, tiksintiler, anlamsızlıklar, saçmalıklar sanata, edebiyata, gündelik yaşama girer. Dünyayı ezen teknik uygarlığın öldürdüğü "insan" dirilecek sanatta bir gün. Romanda, şiirde, öyküde, oyunda "insan"ı göreceğiz. "Troya savaşı, savaş meydanından başka yerlerde oluyor" diyordu Camus. Dünyayı saran bunalım, tiksinti sanatçının, düşüncelerinin dostluk, güzellik, aşk uğruna vereceği savaşlarla yenilip, yok olacaktır ancak.

(OKTAY AKBAL - Konumuz Edebiyat,1968)


***


Çocuk edebiyatı, gün gelecek dünyayı korumak isteyenlerin önemli savunmalarından biri olacak denseydi, sözünüz ya da tepkiniz ne olurdu? Yeni kuşakların, etrafımızı saran şiddetten, zihinlerini ve kalplerini korumanın yolu oralara ekilecek iyi tohumlar ise bunu da çocuk edebiyatından âlâ hangi araçla yapabiliriz? Çocuklarımıza kitap okurken kendi kalplerimize anımsatmak da cabası.

Ülkemizde ve dünyada teknoloji, tıp, tarım vb. alanlarda kayda değer gelişmeler olsa da etrafımızı saran "şiddet" çemberi bir kesim tarafından (özellikle) soluğumuzu kessin diye giderek daraltılıyor. Tepkimiz de sosyal medyamızda ve haber aldığımız kanallarda büyüyor.
Büyüyen toplumsal tepkilerle demokrasinin dördüncü ayağı "kamu"nun ülkemizde görünürlüğünün artması da geleceğe dair umut veriyor elbette, tüm bu canımızı yakan acıyla başa çıkmaya ve yenilerini engellemeye çalışırken. 
Dehşete kapılmamak için de gündemin arasına sıkışmış güzel gelişmelerin haberlerini arıyoruz.
(...)
Sadece ülkemizde değil dünyada da yükselen (yükseltilen) korku duygusu, insanlığı öfkeli, kaygılı, mutsuz kocaman bir kalabalığa eviriyor.
Teknolojik olarak ilerlerken insanlığımız geriliyor. 
Bir arada yaşayan kalabalıkları "toplum" kılan bağları kurmayı gözetirken birilerinin dayatmaya çalıştığı "Her gün daha kötü hayat" algısını söküp atmanın güçlü yollarından biri, çocuk edebiyatı yoluyla taze zihinlere, cesaretle göstereceğimiz nezaketi, sevgiyi ve bunun getireceği mutluluğu aktarmak.

(EMEK YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Çocukluğun uzun sürdüğü günümüz dünyasında ne büyük olanaktır çocuk edebiyatı yapıtları!
Var mıydı, yok muydu tartışmalarını zor da olsa sanırım geride bıraktık.
Oluyor bir on yıl kadar. "Çocuk Edebiyatımız" başlıklı bir oturumda anısı güzel Sennur Sezer'le yan yana gelmiştik. İlk sözü kendisi almış, ilk tümcesi de "Çocuk edebiyatı diye bir şey yoktur!" olmuştu.
Tıpkı Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (Cemal Süreya), Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca (Yaşar Kemal) gibi.
Pencereden Bakan Çocuk Sennur Sezer'e, "Yalnızca bir harflik itirazım var sana. İlk tümcenin son harfini atıyorum!" demiştim de gülümseyerek, "Çocuk elbisesi dikmek için daha mı az terzilik bilgisi gerekir?" diye sormuştu.
Aksine, daha fazlasına gereksinim vardır...

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap) 


***


Bir söyleşide Montaigne'in bir gözlemine değinmiştim:
"Çocukların oynadıkları oyunlara oyun demek zordur. Çocuklar hiçbir zaman oyun oynarkenki kadar ciddi değildirler."
Kanımca çocuk edebiyatına da böyle yaklaşmak gerekir.

(CELÂL ÜSTER - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Harfler
Yan yana gelirken
Sözcükleri uyandırır
Sözcükler
Yan yana gelirken
Kimi uyandırır diye
Sordu
Yanıtladı kendini öğretmenimiz
Sözcükler yan yana gelirken
Uyandırır çocukları


FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA






Merhaba!

27 Nisan 2025 Pazar

NEDEN - SONUÇ

 


Üçünü özenle yerleştirdim çantama. Doğruca bir kır kahvesine, beni kimselerin tanımadığı. Çok sürmedi, çaycı bitti yanı başımda. Eskilerden emanet, kitap bir yana artık gazetelerin de pek görünmediği bir kır kahvesi. Kütüphane var mıydı köyde? Güldüm kendi soruma. Köy Enstitüleri yaşasaydı değil okulsuz, kütüphanesiz köy de kalmazdı bugün. 
Kucağımda kitaplar, 85 yıl öteye vardım. Yıl 1940, belki de bugünkü gibi serin bir ilkbahar sabahı. 17 Nisan.
Aradan geçen onca yıla karşın unutulmayan, etkisi süren Köy Enstitüleri... Bir kır kahvesinde değilim de o unutulmaz enstitülerden birinin kütüphanesindeyim.
Ya da elleriyle diktikleri fidanlar tez elden ağaca dönüşsün diye onlara kitap okuyan, türküler söyleyen çocukların yanındayım.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)

***

İç göçü ve gündelik yaşamamıza, demokrasimize, ülke yönetimine olumsuz etkilerini ve sonuçlarını irdeleyen yazılarından oluşan kitabında, ilk olarak 1950'lerde ortaya çıkan, 12 Eylül darbesinden sonra hız kazanan iç göçün ülkenin sorunlar yumağına gelişindeki etkisini tartışıyor [Hürriyet] Yaşar.

"Kentte Yeni Bir Canlı Türü"

Köyünden zorunlu nedenlerle kente göçenlerin, yerleşik kentli karşısındaki çok boyutlu derin bilgisizliklerini ve görüş darlıklarını, ülke nüfusunda, dolayısıyla toplumun "duyuş-algı-gereksinim" dengesinde altüst oluşlar yaratacak büyüklüğe ulaşmalarını, yaşadıkları köksüzlük duygusu ve bunun yarattığı güvensizlikten kaynaklanan "güçlü olma güdüsü"nün buyruğuna girişlerini, bir süre sonra kentlerde, azınlıktan çoğunluğa geçerek yurdun yönetim yerlerinde, "çoğunluktaki yöneten" olarak ülkenin ve yurttaşların geleceğini belirleyişlerini irdeliyor.
Yazar, bilimin bu insan tipini "tek insan" kimliğiyle tanıdığını söylüyor.
Ama "göçmüş köylü"nün kentlerde "çoğunluk olduğunda" nasıl davranacağı, bu çoğunluk duygusuyla "yönetim yerlerine geldiğinde neler yapabileceği ya da yapamayacağı, toplumu nerelere / nelere yöneltip nerelere / nelere yöneltemeyeceği" sorununun toplumsal bilimlerce henüz saptanmadığını vurguluyor. Kitabın en önemli tezi bu.
(...)
"İç göçün değiştirdiği insan toprağında büyüyen bir yeni insan tipini ve artık yöneten-yönetilen, seçen-seçilen tüm kesimlere rengini veren bu 'yeni insan'la içine düşülen sürüklenişi, 'alarm çığlığı' " denebilecek seslenişlerle göstermeye çalışıyor.
Ülkenin bu altüst oluşunda kapitalizmin başrolünü vurguluyor yazar. "Kente göçmek zorunda kalmış köylüyü" değil, "kente taşınmış köylülüğü" karşısına alıyor.
"Göçün Karanlığından" başlıklı yazısında, "Şu toprağın hükümetlerinin, şu toprağa ettiği en büyük kötülük nedir, diye sorsalar, "beni yerimden yurdumdan etmeleridir" derim.
(...)
Benim köylerime, kasabalarıma uğramaz, benim çocuklarımı okutmaz, beni iş sahibi, toprak sahibi yapmazsanız, köylerin kasabaların boşalmasına böyle seyirci kalırsanız, sizin o gelişmiş kentlerinizin, okullarınızın, yollarınızın altını üstüne getirip hepsini fethedeceğim.
(...)
Bundan sonraki yabanlıkların, korkunçlukların sorumlusu ben değilim. Hiçbir şeyin sorumlusu ben değilim. Kendimi koruyorum ben. Öteki korunacakları bilecek durumda değilim" diye konuşturduğu "göçmüş köylü" nün çaresizliklerini, yetersizliklerini, yaptıklarından başka türlüsünü yapmasının olanaksızlığını, kurmaca da olsa gerçekçi bir anlatımla, yüceltmeden ve suçlamadan yine ona söyletiyor.
"Köyler Geliyor, Yurt Göçüyor" başlıklı son yazıda ise "Yine de (...) Yaşanan büyük göçten, korkunç ama çok korkunç bir devingenlik çıkacak... İçlerinden, bilen öncüler çıkıp onu durdurmaz, yönünü ışığa çevirmezse, o koca ülkeyi karanlığa, geriye, başa döndürüp sonra o yolu bir de kendi alıp bugüne gelecek. Kaç yüzyılda alıp gelebilirse... Ama sayrılığı saptayıp devingenliği ışığa çevirmeyi başarırsa öncüler... O zaman o devingenliğin karşısına geçmeyi hiç denemesin sömürgenler" diyerek karanlıktaki ışığı gösteriyor.

(NİL ALGAN - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba! 

17 Kasım 2024 Pazar

BEETHOVEN: MÜZİĞİN OZANI

 


LUDWIG VAN BEETHOVEN


Müzikle iç içe bir yaşam sürse de istediği başarıyı bir türlü yakalayamayan mutsuz, öfkeli bir babanın neden olduğu sıkıntılı bir evde, iki oğlan kardeşiyle büyür Ludwig.
Dört beş yaşlarındayken başlar müzik yaşamı ancak kendisiyle ve eviyle (aslında hayatla) kavgalı babasının zorbalığı bütün aile için gün günden çekilmez olur. 
Ludwig, ortanca kardeşi Karl'la Ren Nehri kıyısında doğanın seslerine kulak vererek baş etmeye çalışır bu hoyratlıkla...
Baba Johann, üç oğlunun da müzikle uğraşmasını, başarılı olmasını ve eve para getirmelerini beklemektedir.
Ludwig'i o gün ne yaptığı, ne kadar çalıştığı konusunda öfkeyle sorguya çekmesine kardeşi Karl dayanamayıp babasına direnir.
Öfkelenen Johann'ın Karl'ı cezalandırma tavrı üzerine o şiddetli tokadı araya giren Ludwig yer.
Anlatının başında tanık olduğumuz bu sahne, Ludwig'in ağrılı, kederli yaşamına ilişkin de ipuçları verir bize.
Sağlığının genç yaşlarında bozulmaya başlaması ve yaşamının büyük bölümünü duyma yetisinden yoksun geçirmesinde çocukluk yıllarının bu hoyrat ortamının yerini ve payını hikâyenin akışında derinden duyumsarız.


"Ben müziğin eliyim. Bulutların arkasını gören, doğanın dilini bilen..."

Bir bestecinin çok ötesinde bir sanatçıdır Beethoven, notalarla şiirler söyleyen bir ozandır o. Doğayı başka türlü görür, algılar, duyumsar.
Çocuk yaşlarda Ren kıyılarında yakaladığı doğanın seslenişini, renklerini, kokularını yaşamının her anında derinden duyumsamış, bestelerini hep o seslerle bezemiş, esinini bütünüyle doğadan almıştır.

Beethoven: Müziğin Ozanı [GÖKNİL ÖZKÖK - Can Yayınları], bize büyük bir sanatçıyı yakından tanıma, onun yaşam gerçeğine sızma olanağı verirken çağdaşı sanatçılarla da buluşturur bizi. Salieri, Mozart, bir dönem dersler aldığı Haydn bu sanatçılar arasındadır. Viyana'da, imparator Joseph saraya davet eder Beethoven'ı. Sarayın baş bestecisi Salieri, bestelerini yorumladığı Mozart'la da orada tanışır genç Ludwig. Ve onlara son yazdığı piyano sonatını çalar. İmparator çok beğense de Mozart için Avrupa böylesi genç sanatçılarla doludur. Hayranı olduğu sanatçının sözlerini duyan Ludwig, "Bay Mozart bana bir tema çalsınlar, ben de onun üzerine doğaçlama yapayım" der. Mozart ufak tefek haliyle, kendinden daha cüsseli olan Beethoven'ın yanına yaklaşır, "Peki öyleyse, güzel fikir, gösterin marifetinizi" diyerek piyanonun başına geçer. Oturur oturmaz da çok güzel bir tema çalar. Sonra aynı ifadeyle tabureyi işaret eder Ludwig'e. Mozart'ın ilk notasıyla tüm ezgi kafasında çalmaya başlayan Beethoven'ın yorumu olağanüstüdür. Doğaçlaması çok başarılı olan Beethoven yorumunu bitirdiğinde Mozart, "Bravo, ne diyebilirim ki... Piyano çalışınız muhteşem ama müzikle konuşabilmeniz etkileyici..." demekten alamayacaktır kendisini. 

Desen: KUTLAY SINDIRGI

Beethoven'ı farklı kılan bir yanı da sarayın, seçkinlerin, tuzu kuruların müzisyeni / sanatçısı olmayı, sarayın doğadan uzak, boğucu havasında ekmek elden su gölden de olsa yaşamayı ve yaratmayı ömür boyu reddetmiş oluşudur. 
Sarayda her şey vardır, güzeldir belki ama Beethoven için müzik böyle şatafatlı ortamlarda yapılacak ve erişilmesi güç bir şey olmamalı aksine "Bir çocuğun söylediği şarkı kadar kolay ulaşmalıdır kulaklara". Sarayların altın sırmalı, dev tokmaklı kapılarının ardında tutsak olmamalıdır.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

13 Ekim 2024 Pazar

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR ?

 

Çalıyor yine çanlar

Fakat kimin için?

Her saniyesinde

Yaşam ve ölümün devindiği

Evrende

Ben kimim, neyim, niçin?

Ama dur, saat değil bu çalan!

Uyan, uyan, uyaaan!

(NEDRET KILIÇ - Dokunulmaz, Nemesis Kitap)


***



Çocuktum. Köyümüzde / köylerde "atık" (dilerseniz "çöp" deyin siz ona) diye adlandırılan, tanış olduğum(uz) bir olgu / sorun yoktu. Eskimeye yüz tutan yenilenir ya da "iş" / "görev" değiştirirdi. Ambalajlı ürün söz konusu değildi. Naylon, pet, poşet daha kentlerimizi bile işgal etmemişti. File ve bez torbalara girerdi her şey. Organik ne varsa ev hayvanlarıyla ortaklaşa tüketilirdi.
Kapitalizm, geliştikçe; her yurttaşı / bireyi hayatının her döneminde ille de "müşteri" kılma hedefine doğru acımasız bir koşu tutturdu. Aile üretimi, küçük işletmeler adım adım yok edildi. Buna da gelişme / hayatın kolaylaşması denildi. En uzak yerlere ulaşsın ürünleri, oradaki müşteri de "mağdur" olmasın diye yollar yapıldı demirden, betondan, sudan...
Ambalajsız ürünün hastalık yaydığına neredeyse herkes ve kolayca inandırıldı. Dahası, "Evladiyelik ne demek, kullan at, yenisini al. Oyalanma modası geçmiş şeylerle..." dayatması iliklere kadar işledi. Ve kirlendi dünya...
[...]
Bir şeyleri "kolay"laştırırken çıkan atığı, çevre kirliliğini neden düşünmüyoruz? İnsan sağlığına, doğaya bunca zararlı maddeleri bile bile neden gündelik hayatın akışına karıştırıyoruz?

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)


***


Hatırlanması gereken, daha doğrusu insanın kabul etmesi gereken, biz doğaya muhtaçken doğanın bize hiç mi hiç muhtaç olmadığıdır.

"Harvard profesörü E. O. Wilson şöyle yazar: 

Gerçek, bizlerin böceklere ihtiyacı olduğudur ancak onların bize ihtiyacı yok. İnsanlar yeryüzünden yarın yok olsalar, dünya eskiden olduğu gibi dönmeye devam eder.
[...]
Ancak böcekler kaybolacak olursa, insanların birkaç aydan fazla dayanabileceklerini sanmıyorum." (s. 161)

(MAJA LUNDE - Arıların Tarihi, DeliDolu Yayınları / Çeviri: DİLEK BAŞAK)


***


"Öyleyse asla haber gönderip sordurma çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor."

(OYLUM YILMAZ - Ağaçların Rüyası, Doğan Kitap)






Merhaba!


1 Eylül 2024 Pazar

HERKESE YETER DÜNYA

 



Önce sömürgecilik, devamında emperyalizm politikalarıyla dünya egemenliği kuran devletler sıralaması yapıldığında 15. yüzyıldan itibaren her yüzyıl sırasıyla; Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa ve İngiltere'nin oldu. İngiltere'nin 19. yüzyılda dünyanın bütün kıtalarındaki egemenliği, "Üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak tanım buldu.
20. yüzyıl ise ABD'nin oldu.
ABD, 21. yüzyılı şu projeyle karşıladı:
New American Century (Yeni Amerikan Yüzyılı)!

(MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Bize yeni bir Aydınlanma Çağı gerekiyor"


ERTÜRK AKŞUN


Bizi buraya neoliberalizm sürükledi. 1973'te neoliberalizm, Batı cephesinde yaşama geçmeye başladı.
1980'e geldiğimizde Batı dünyası, net olarak neoliberalizm tarafından yönetilmeye başladı. Reagan-Thatcher gericiliği diye de tanımlanan bu dönem, neoliberalizmin ister evrimsel isterse karşıdevrimci darbeler aracılığıyla ülkelere yerleştirilmesi sürecini başlattı.
Neoliberalizm, ideolojik olarak her şeye özgürlük sloganıyla yola çıktı. Ama özgürlüğün sadece sermayeye olduğu çok geç fark edildi.
Üçüncü dünya ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası eliyle fakirleştirildi ve Batı etkisi altına alındı. Tüm üçüncü dünya ülkelerinde etnik milliyetçilik, antiemperyalizmin yerine geçirildi. 
Neoliberalizm ile birlikte tekeller aşırı büyümeye başladı. Küreselleşme adı altında bütün üçüncü dünya ülkeleri sömürüye açık hale getirildi. Tekelleşme, emperyalist durum dünyayı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirdi.
(...)
Neoliberalizm en büyük tahribatı insan aklında yaptı. Bu kolay düzeltilebilecek bir tahribat değildir. Aklın yerine hurafe, gerçeğin yerine yalan, mücadelenin yerine şaklabanlık konuldu ve bunlar kolayca düzelemez. Doğa tahribatını saymıyorum bile.
Nedeni ise kapitalizm eninde sonunda sadece kendi çıkarına göre hareket eder ve şöyle bir kolaycılığa her zaman için kapısı açıktır: "Ben yapmazsam bir başkası nasıl olsa yapacak." 
Ve elbette neoliberalizm, dünyayı bir savaşın eşiğine getirmiştir ve bunun sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
[Ş]u an "yeni ortaçağ"dan çıkmak üzereyiz veya sonuna iyice yaklaştık. 1973'ten itibaren dünya "yeni ortaçağ"ı yaşamaya başladı ve günümüze kadar geldi.
(...)
Şimdi bir yol ayrımındayız ve dünyanın daha karanlık bir hal alması veya daha aydınlık bir çağa girmemiz ancak aydınların, solcuların, içinde insani değer taşıyanların yapacağı ve ortaya koyacağı mücadeleyle belirlenecektir.

(ERTÜRK AKŞUN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: ZEYNEP TÜTÜNCÜ GÜNGÖR)


*** 



DEMİRTAŞ CEYHUN


Yaşama örgütlü bir insan ve aydın olarak katılma sorumluluğuyla uzun yıllar Mimarlar Odası'ında, Türk Edebiyatçılar Derneği'nde, TYS'de yöneticilik yapan Demirtaş Ceyhun, günümüz aydınının yurtseverlik damarına bağlı olmaksızın var olamayacağını düşündü ve yazdıklarıyla, konuştuklarıyla bu düşüncelerinin yaygınlaşmasına, tartışılmasına, etkin olmasına çabaladı.
"Melih Cevdet, Telgrafhane adlı şiirinde 'Düzelmeden memleketin hali/Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur metin sade/Çalacaksın' derken şairlerin işinin halkı uyandırmak olduğunu mu kastetmektedir yoksa önce ulemalığı hâlâ en üst aşama kabul eden aydınların içine kolayca düştükleri aymazlıktan kurtarılması gerektiğini mi acaba?
Halkımızın okuma özürlü bir toplum olduğu düşünülürse, doğrusu Melih Cevdet ağabey de yazılı edebiyatın temel görevinin halkı değil, önce aydınları uyandırmak olduğunu kastetse gerektir ola ki..." diye başladığı bu son yazısında, sanki kendisinden sonra gelen aydınlara bir çeşit vasiyetini sunmuştu:
"Aydınlarımızın, emperyalizmin ülkemizde iki yüz yıldır çevirdiği dolapların, oynadığı oyunların farkında olduğunu söyleyebilmenin galiba gerçekten olanağı yok... Galiba külahımızı önümüze koyup, önce aydın kavramını sil baştan irdelemeliyiz."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)  


***



RUHİ SU


Okuduğum her iyi kitap tepeden tırnağa tedirgin ediyor beni. Kendi hallerime, günümüzde olup bitenlere (ya da bir türlü bitmek bilmeyenlere), insanlığın çağlara yayılan hallerine bakıyorum. 
Yeniden sorguluyorum bildiğimi düşündüğüm hallerimizi... Niye bitmiyor dalaşmalar, çatışmalar, savaşlar; insanın oradan oraya, sılasından bilmediği topraklara savrulmaları?
Dünyanın bütün kara parçalarında neden milyonlar her gün yeniden sınanıyor açlıkla, yoklukla, yoksunlukla, umarsızlıkla?
Bir sözcük yetmemiş yerimizden yurdumuzdan olmalarımızı anlatmaya: Göçmen demişiz; sonra muhacir, mübadil, mülteci... Başardığımız iyi, güzel, başarılı işleri çoğaltıp çeşitlendirsek de o türden işlerimiz için yeni sözler, sözcükler arasak ya...
Sonra tutuyorum, adına savaş dediğimiz şu başı sonu belirsiz yıkıcılığı düşünüyorum. Birilerinin merak edip araştırdığı, dünyanın savaşsız geçen yıllarını düşünüyorum.
Yıllar mı? Yok öyle bir şey! Ancak savaşsız "günler"den söz edebiliyoruz. Ve tüm bu hengâme içinde insanın insana ettiği düşüyor aklıma, mahcup oluyorum.
Okuduğum bütün kitapları kapatıyorum, bütün kitaplarımı yeniden açıyorum. Topraktan kopmuşluğumuza, parçasıyken kendimizi egemeni sandığımız doğanın dilini unutmalarımıza; sabırsız, hayata sağır ve kör hallerimize varıyorum.
Ateşin, toprağın, suyun, havanın, cümle hayatın diline yabancı umarsızlara dönüşmelerimizi düşünüyorum.
Müziğimizin büyük ustası Ruhi Su'nun "Herkese yeter dünya, herkese yeter ekmek..." deyişini anımsıyorum.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!


1 Ocak 2024 Pazartesi

HAYDİ GÜLÜMSE

 

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da

Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar

Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.



EDİP CANSEVER
(Fotoğraf: ARA GÜLER)


Vapur bu, biraz çakırkeyif isen, kaçar da kaçırırsın da! Hele Can Yücel isen! Ne yapacaksın, e arkadaşın var, o da şair, iyi de yemek pişirir. Gidersin evine gece yatısına, çalarsın kapısını. Onun adı Edip Cansever. O sıralar Yerçekimli Karanfil kitabını yazıyor. E, sen Can Yücel'sin ya, rahat durmazsın, Edip'in notlarını karıştırır, kitabın taslağını bulur, çizip durursun sayfaların üzerini, "Burası fazla, şurayı at! Bu mısra olmamış" falan diye. Yıl 1956 olmalı. Yapma derdim sana, o tarihte dünyada olsaydım!
Edip bu, has şair, hoşlanır mı senin, şiirinin orasını burasını ellemenden! Hem de hiç hoşlanmaz. Sepet havası çeker sana, arkadaşsan şiire de ortak değilsin ya... Küser üstelik. Gün gelir karşılaşırsın yine Edip ile Beyoğlu'nda. Yanında eşin Güler abla. Bak ona abla diyorum, hanım değil! Bütün şairlerin ablasıydı o da ondan. Masanıza çağırır dargın şairi, Edip sana kızgın, Güler ablaya "Gel, seninle öpüşelim, ama ben bu herifle konuşmuyorum. Herifin önüne içki koyuyoruz, tutup benim şiirlerimi tasfiye ediyor. Huysuz! Ben o herifin yanına oturmam," der. Buldun mu şimdi papazı!
E, Güler abla da az cin değil, "Sen Can'a kıyamazsın, seversin Can'ı" der. "Niye ya?" diye sorar Edip. "Çünkü senin soyadın Cansever" deyip kahkahayı basar Güler abla. Edip'i de güldürür, barıştırır sizi.
Ve sen, Can Yücel, bir Nâzım Hikmet ölünce sabaha kadar ağlarsın, bir de Edip ölünce...

(AKGÜN AKOVA)


***



HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR


Gazeteci, araştırmacı, yazardır ama hepsinden önce sıkı bir okurdur Ergun Hiçyılmaz... Uzun yıllar bir sahaf dükkânında ahbaplık etmiştir kitaplarla, orada ağırlamıştır dostlarını, sohbetler orada koyulmuştur. Yeni şanslar vermek istediği kitaplardan bir bölümünü, o sımsıcak ama dopdolu sahaf dükkânının girişine yerleştirmiştir. Gece de orada bırakır onları. "Çalmıyorlar mı?" diye sorar bir gün, çocuk yazınının uzun yollar emekçisi Yalvaç Ural.
Gülümser, Ergun Hiçyılmaz: "Çalsınlar diye bekliyorum!"
İki sevgili dostun bu sohbetini anımsayınca bakın ki nerelere vardı yolculuğum:
Yıllar süren / bitmek bilmeyen savaş koşullarında kimi kitapları, kocaman bir yığın olarak her gece dükkân kapısının önünde bırakan Iraklı kitapçıya da aynı soruyu yöneltir dostları:
"Çalmazlar mı?"
"Hırsızlar okumaz, okuyanlar da çalmaz!"
Bir ara, hatta sıklıkla okumayı aralayıp kendi kitaplığımda ne zamandır hatırlarını soramadığım, seslenemediğim kitaplara göz gezdirdim; kimilerinin tozunu aldım, karıştırdım kimilerini, yerlerini değiştirdiklerim de oldu.
Sonra gözüm gibi koruduğum, yazarından imzalı olanlar düştü aklıma; hemen kapağın ardında sessizce bekleyen, yazarın benim için yazdıkları...
Onların birçoğunu okudum yeniden. İmzaladığım kitaplarımdan kimilerini kitapçı rafında görmelerimi de anımsadım. Tam da o an Hüseyin Rahmi'nin inceliğini anımsadım. Necati Güngör'ün köşe yazılarından birinde okumuştum.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, zaman zaman arşınladığı kaldırımlardan birinde, kendi kitabının da satıldığını fark edince kitaba uzanır. Bir arkadaşına imzaladığı kitabıdır bu! Hemen satın alır. İç sayfasını yeniden imzalayarak arkadaşına gönderir.
Üstat, ne mi yazmıştır: "Size ikinci kez saygılarımı sunma fırsatı verdiğiniz için teşekkürler..."

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)







MUTLU YILLAR!

      

17 Aralık 2023 Pazar

ÜRETİM YOKSA OYUN DA YİTER

 


   1960'lı yıllarda ABD'den aldığım bir takım elbiseyi düzelten terzi, Sümerbank etiketini gördüğünde çok şaşırmıştı. O yıllarda Sümerbank kumaş ve Beykoz ayakkabı fabrikası kaliteli mallar üretmekte ve dışarıya satmaktaydı. Günümüzde ise lüks giyim mağazaları yurtdışından getirilen kumaş örneklerini müşterilerine beğendirdikten sonra, provasını yaparak bilgileri internetle Milano'ya göndermektedir. Bir iki haftada gelen marka elbiseler 46-156 bin liraya kadar satılmaktadır. Piyasa mekanizması böylece lüks malların satın alımına yönelerek dış açığın artmasına katkıda bulunmaktadır. Bu açık ise yoksulların ödediği vergilerle karşılandığından, yoksulluk giderek daha da artmaktadır.
   Atatürk'ün kurduğu sosyal fabrikaların amacı sadece mal ve hizmet üretimi olmayıp ülkenin sosyal ve kültürel yönden de ilerlemesini sağlamaktı. Uygulamanın sonunda Türkiye; enflasyonun olmadığı, dış ticaret fazlası verildiği, Türk Lirası'nın İngiliz Poundu'ndan daha değerli bir ülke olduğu gibi, reel büyüme oranının da şimdiye kadar dünyada görülmeyen yüzde 15 gibi bir orana erişmesi sağlandı. Bu sihirli ekonomik, sosyal ve kültürel ilerlemenin nasıl sağlandığını aşağıdaki Nazilli sosyal fabrika örneğiyle açıklamaya çalışacağım: 

   * Ülke düzeyinde yoksul ailelere, tekstil ürünlerinin ücretsiz dağıtımı,
   * Sıtma eradikasyon merkezi ile bölgedeki bataklıkların kurutulması,
   * Çalışanlar için emeklilik fonunun oluşturulması, 
   * Çalışanlar ve bölge halkına hizmet veren 40 yataklı hastane ve eczanesi,
   * Köylere hizmet veren sağlık ünitesi,
   * Hasta bakıcı yetiştirme okulu, 40 çocuk için 24 yataklı hastane ve kreş,
   * 1000 işçi için yapılan 264 lojman dairesi ve 350 bekâr işçi evleri,


   * İşçi kooperatifi tarafından işletilen lokanta, misafirhane, kantin ve fırın,
   * Tarımsal ve üretilen mallar için kurulan araştırma ve geliştirme ünitesi,
   * Fabrika ve Nazilli için üretilen elektrik ve temiz su üretim birimleri,
   * Demir ve çelik üretim ile tamirat atölyesi,
   * Sümerspor futbol, basketbol, bisiklet, güreş, yüzme ve boks takımları,
   * Kaliteyi artırmak amacıyla kurulan tasarım atölyesi ve okulu,
   * Türk hamamı,
   * İlkokulu bitirmemiş işçiler için beş yıllık gece eğitim programı,
   * Türk ve Batı klasik müziği korosu,
   * Sosyal etkinlikler için kurulan halk evi ve kütüphanesi,
   * 700 koltuklu sinema, balo, dans ve halk oyunları salonları,
   * Nazilli halkının sosyal etkinliklerden yararlanmaları için işletilen Gıdı-Gıdı treni.


   Yukarıda sıralanan, çalışanlar için yaratılan "içsel" ve çevre halkı ile ülke düzeyinde sağlanan "dışsal ekonomilerin" toplamı olan "sosyal fayda", minimum maliyetle maksimum düzeye çıkarılmıştı. Bu tür sosyal fabrikaların kurulmasında Sovyetler Birliği'nden alınan teçhizat ve personel yardımları ise döviz olarak değil narenciye karşılığında sağlandı.
   Sonuç: Ne var ki bu kuruluşların satılmaları ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel; her alanda önemli gerilemelere yol açtı. En kötüsü ise değişim isteyenlerin bile sosyal fabrikaları devletleştirme zorunluluğundan söz etmemeleridir.

   (Prof. Dr. ORHAN ŞENER - Cumhuriyet Gazetesi)  


***



Desen: ÖYKÜ AKARCA


    Bir kalem bir fırça... el ele dokunuvermişler hayatımıza; kendilerince zarif, incelikli, gürültüsüz patırtısız... Ama ne dokunuş! Yazınsal yolculuğunun otuz beşinci yılında bir sözcük ustası: Sevim Ak... Geride kalan onca yıla karşın gepegenç sözcüklerle titretiyor gönül tellerimizi. Yanı başında bir renk, desen ve ayrıntı ustası Öykü Akarca...
   Elimizden göz göre göre kayıp gidenleri, kalabalıklar arasında yalnızlaşmalarımızı; toprağın, ürünün, doğanın uzağında çırpınıp durmalarımızı, çoğun ne hallerdeyiz onu bile fark edemeyişlerimizi hiçbirimizi üzmeden anımsatmaya, şu olup biten, yitip gidenler üzerine bir daha düşünmelerin iklimini kuruyorlar hepimiz için.
   Bir köyde buluveriyoruz kendimizi hem de ansızın, daha iki usta bizi nereye çağırıyor hele bir bakalım derken. Duvarlarda uçan kuşlar, doğan güneş, oyuna durmuş çocuklar... Pembenin, yeşilin, morun canlı tonları... Kuşlu Köy burası, kıraç bir tepenin eteğine yaslı... Tepenin ardı kesif ormanlık bir alan, hiç yerleşim yok o yanda... Çıkıyorum öyküden ne ki aklım da öyküde bir yandan. Öykü Akarca'nın desenlerine uğrak vere vere, yakından bakıyorum Kuşlu Köy'e*.Bağrında barındırdığı öyküyü yakalamaya duruyorum. Toprağın altı üstü, gecesi gündüzü, börtü böceği, kuşu ağacıyla onca yalnızlığımıza karşın "dönün kendinize, anımsayın o elinizden kayıp gideni" çığlığında asla vazgeçmiyor; oraya çağırıyor hepimizi. Sonra Sevim Ak'la yeniden başlıyor yolculuğum. O güzelim Kuşlu Köy'ün terk edilmiş ancak için için yeniden hayata dönme düşleri kuran, o gizilgücünü hiç yitirmeyen evlerinde dolaştırırken aslında gözümüzün önünde, gözümüze sokularak yaşanan Anadolu'nun terk edilişini söylüyor bize...
   Bugün büyük bir inat ve dirençle 100 yaşına erişen Cumhuriyetin neredeyse 75 yılı bulan diliminde ilkin insandan, sonra üretimden derken kuş seslerinden uzak düşmüş köylerini hatırlatıyor, anlatıyor bize...
   Sahi, "Başımıza gelenlere şaşırmadık" neler olup bittiğini "Sormadık, kanıksadık" mı? "Tembelliğimize geldi" belki de. Bahçeler, bostanlar, kuşların ötüşü, doğuşu güneşin bizimken; tarlalar, bahçede su bizimken, akarken gürül gürül kaç tür elma, armut, kayısı ya da domates yetişirdi köylerimizde/bostanlarımızda?
   Bir iki çeşide, hepsi tornadan çıkmışçasına düzgün bir türe razı gelir olmuşsak bugün, unuttuklarımız ne denli azaldığımızın da kanıtı değil mi? Bütün yitirdiklerimiz kuşlar gibi ağır yavaş mı geçip gitti dünyamızdan değilse biz mi fark edemedik? Ne o tat kaldı ne o koku ne de o lezzet...
   Ay'ın hallerini bilirdik, ekim dikim işlerimiz ona göreydi. Mevsim geçişleri de malumumuzdu, hava hareketleri de öyle... Binlerce yılda çözdüğümüz doğanın dilini ne ara ve nasıl terk ettik? O bilgiye yasladığımız hayatın akışına ilişkin çözümlerimizi "eski alışkanlıklarımızı tu kaka edip terk etmeyi kimler öğretti bize". Oysa "silip attıklarımızda, unuttuklarımızda neler neler gizli"ydi! 
   Kulaktan kulağa anlatılır söylenirdi öykülerimiz, masallarımız; her söylenişte yaşamın yeni başka bir gerçeği sızardı aralara, o da masalın bir kıyısından bilgi olur gülümserdi hepimize...
   Sonra, Öykünüz de masalınız da budur; bizim anlattığımızdır! Ötesini aramayın... dendi. İlkin ellerimizin, işin yerini uzaktaki hayaller aldı, derken sofralar küçüldü.
   Dereler kurudu, ağaçlar mahzunlaştı, direnen yeşilleri ateşe verdi birileri... Ve kuşlar da gitti. Tarlalar, bağ bahçeler yalnızlaşınca çocuklar da varmaz oldu o güzelim oyunlara...
   ÜRETİM YOKSA OYUN DA YİTER
   Oyunlar ki her biri üretimden doğmuş, dönüşüp hayatın başka pencerelerinden gülümser olmuştur hayata... Üretim yoksa ne eskisi sürer oyunların ne yenileri çıkagelir; çocukların olmadığı bahçede durur mu oyunlar? 

   *Kuşlu Köy / SEVİM AK, ÖYKÜ AKARCA - Can Yayınları

   (Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!

9 Kasım 2023 Perşembe

HANGİ GEMİDEYİZ ?

 

   Cumhuriyetin öğretmeni, ozan Ali Yüce'nin, "Dersimiz Bağımsızlık" şiirinde, 

"Benim halkım

Barışın özgürlüğün anası

Tohumla sütkardeş

Toprakla yaşıt kavgası

Sopasıyla ordular kovalamış

Cepheler yarmış kağnısıyla

Büyüdükçe güzelleşmiş kavgası

Destan olmuş efendiler..."

deyişinde dile gelen gerçeği erkenden duyumsamış büyük önderin, Mustafa Kemal'in; daha kitapları yazılmadan ortaya koyduğu örnek bir tanıtım ve halkla ilişkiler çabasını, ne zamandır unutulduğu yerden kucaklayıp Mustafa Kemal'le Yolculuk (Doğan Çocuk) yapıtıyla hayatımıza taşıyor Mavisel Yener:

   "Gemilerin yaşamı insanlarınkine benzer. Onlar da bu evrende birer geçici yolcudur; isimleri vardır, özlenirler, fırtınalara direnirler, bazen yollarını kaybeder, güvenli liman bulunca sığınırlar, kimi zaman da unutulup gider, kimi zaman da tarihe geçerler..."
   

   Evet, Karadeniz Gemisi'ndeyiz. Onun öncesi ve sonrasında da hayatımıza "karışanlar" var elbette ne ki 1919-1926 arasında büyük görevler üstlenmiş ikinci gemi bu! Birinciyi çok iyi tanıyoruz, Bandırma Vapuru. Gelin görün ki ikinciyi bilenimiz az!
   Oysa çoktan tarihe geçmiş bir yolculuktan, onun "kahramanı" bir gemiden söz ediyoruz. Bu arada yolculuk (ya da anlatı) boyunca Atatürk Türkiye'sinin daha hangi çaba ve çalışmalarının unutulduğunu/unutturulduğunu da düşünmeden edemiyoruz.
   Tükenmiş bir "imparatorluğun" tükettiği, yoksul ve yoksun, dahası işgal altında ve yapayalnız bıraktığı koca yurt Anadolu'yu ayağa kaldırma/yeniden var etme uğraşı için yola Bandırma Vapuru'yla çıkan Mustafa Kemal, Cumhuriyet henüz 3 yaşındayken bambaşka bir gemi yolculuğu daha tasarlıyor.

  Bu kez kendisi yok yolcular arasında ama onun düşleri, düşünceleri, umut ve idealleri var. Kadın-erkek sanatçı, öğretmen, gazeteci, yazar, iş insanları, çevirmenlerin oluşturduğu 285 kişilik bir tanıtım ekibini, genç Cumhuriyetin 3 yılı gibi kısacık bir dönemde ortaya koyduğu ürünlerin yanı sıra gelecek hedeflerini de anlatmak üzere görevlendiriyor. 
 Gemide sanat yapıtları ve ürünlerden oluşan hayranlık uyandıran bir de sergi var.
    (...)
 Mavisel Yener'in akıcı, merakımızı diri tutan anlatımıyla kurguladığı bu yolculuğa zaman zaman şaşkınlıkla, çoğun hayranlıkla arada da hüzün ve kederle tanık oluyoruz. 
   Milli Mücadele'nin utkuyla sonuçlandığı tarihe kadar neredeyse savaşsız bir gün geçirmemiş bir halkın "gayrık yeter" diyen bir önderlikle/Atatürk'ün özgürlük ve bağımsızlık ilkesiyle bu kadar kısa bir zamanda neleri başardığının farkına varmak, böylesine ciddi ve dikkatli, büyük bir titizlikle hazırlanmış bir tanıtım etkinliğinde kendimizi o geminin güvertesinde, salonlarında duyumsamak elbette şaşkınlık ve hayranlık uyandırıcı (Onlarca üniversitemizin iletişim fakültelerinin kaçında Atatürk'ün bu tanıtım çaba ve çalışmasına değinilmektedir, doğrusu yaman merak etmekteyim).
  Keder neresinde bu işin derseniz, Karadeniz Gemisi'nin bu müthiş yolculuğunun her anında, "Bugün böyle bir tanıtım yapmaya kalkışsa yetkililer" sorusunun yanıtı tadımı kaçırdı, tedirgin etti beni. Sahi o gemide kimler olurdu ve ne anlatırdı bugün neredeyse hiçbir alanda kendine yetmez halde olan, yetişmiş işgücünü "dışarı"ya kaçıran, ülkeler topluluğunda saygınlığı yitmiş Türkiye'miz hakkında?
   Zorlu bir mücadelenin ardından yepyeni ve bambaşka bir güneş gibi doğmuş, üstelik Osmanlı'nın borçlarını da ödemeye durmuş genç Cumhuriyetin daha kuruluş yıllarında ortaya koyduğu öncelikle dört "beyaz"ı (bez, tuz, un ve şekeri) kendisinin üretme başarısı, ülkenin dört bir yanında yükselttiği fabrikaların, kısacası 25 yılda; ekmek için, hayat için yarattığı ne varsa bugün ortada olmayışı, biliyorum, Karadeniz Gemisi'nde yolculuk ederken sizin de tadınızı kaçıracak.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)



Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

                                                              Deniz Eskisi


(İLHAN BERK)






Saygıyla,