küreselleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küreselleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2025 Pazar

"İLERLEME"

 


Bir mum yetmedi. Bir tane daha yaktım. Birden koptum çağımdan sanki. Her şey başka türlü görünüyor mum ışığında.
(...)
Mum ışığı oynuyor hep. Yetmiyor koca odayı aydınlatmaya iki mum. Bir tane daha yaktım, oldu üç. Yarın yenilerini almalı. Şimdi üç incecik mumun ışığı azıcık daha aydınlattı odayı. Çağlar öncesindeyim sanki. Mumu ilk bulan insanın şaşkınlığını, sevincini yaşıyorum. Kitaplarım yanımda olsa açar bakardım, mum ilk kez nerde bulundu, kim buldu? İnsanoğlu hep karanlıkla savaşmış tarihi boyunca. Durmadan en güzel ışığı aramış. Mum ilk başkaldırıştır karanlığa. İşte yanıyor, uzun süre dayanıyor, az ama bir aydınlık veriyor gene de. İleriye doğru bir adım atınca insanoğlu, sonunu getirir. Bir, bir daha, bir, bir daha. Adımlar izler birbirini. Mumdan gelirsin atom bombasına! İlerleye ilerleye insanlık en ilkel çağına da geri gidebilir! Teknik, insana egemen olursa -ki gelişmeler o yolda biraz- duyarlık ortadan kalkarsa, acıma, sevme, ilgi duyma gibi "incelikler" yok olursa "teknik" bir canavar kesilir başımıza. Kafa uygarlığı ile kalp uygarlığını birlikte yürütemezsek, bir olumlu senteze ulaşamazsak, makinenin tutsağı durumuna düşersek... 

(OKTAY AKBAL - İstinye Suları,1973)


***



Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi "bugünden daha iyi" (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı. Artık başka şeyler konuşuluyor. Geçen hafta Anglosakson dünyanın saygın yayınlarında (Foreign Policy, Project Syndicate, New Statesman, New York Times) yine bu "şeyler" vardı: Küreselleşme ve teknoloji, özgürleşme yerine dağılma, yıkım getiriyor; toplumlar parçalanmış, demokrasiler yorgun; tanık olduğumuz şey, yalnızca ekonomik ya da siyasal bir çöküş değil, modernitenin çözülmeye başlamasıdır. Küreselleşme, yerinden edilmenin, kutuplaşmanın ve öfkenin motoru haline geldi. Çin şoku, finansallaşmanın sınır tanımazlığı, tedarik zincirlerinin kırılganlığı, derinleşmeye devam eden gelir dağılımı uçurumu altında "ilerleme" ("Her şey daha iyi olacak") inancı yerini "Hiçbir şey eskisi gibi değil" duygusuna bıraktı; "Batı artık yıkılıyor".
Aydınlanmadan bu yana kapitalizmin merkezlerinde, "ilerleme" seküler bir inanç gibi yaşandı: Gelecek bugünden iyi olacak; akıl, bilim ve serbest piyasa insanlığı cehaletten kurtaracak. İki yüz yıldan fazladır, "kapitalist gerçekçilik" kurumları, siyaseti, bireysel hayalleri biçimlendirdi. Bugün, gelecek artık umut vermiyor; tehdit ediyor.
Tarihçi Christopher Clark'ın dediği gibi, kriz "gözlerimizin önünde, kafalarımızın içinde" yaşanıyor. Modernitenin zihinsel mimarisi çöktü. Bilgiye, piyasaya ve teknolojiye duyulan güven yerini bir tür medeniyet yorgunluğuna bıraktı. Bir zamanlar ilerlemenin güvencesi olan dinamikler, şimdi kaygının ve çöküşün kaynağı.  
(...)

Başka bir gelecek...

Peki, "ilerleme inancı öldüyse geriye ne kalır?" Bir yaklaşım, daha doğrusu "kapitalist gerçekçilik" kayıplarla yaşamayı öğrenmeyi öneriyor. Bu yaklaşıma göre, "Sürdürebilirlik politikaları -sağlık sistemini, demokrasiyi, gezegeni korumak- sınırsız büyüme fetişinin yerini alabilir, ekolojik bilinç de sınırları kabullenmeyi bir gerileme değil, olgunlaşma biçimi haline getirebilir." Sorunların kaynağı, kapitalist üretim tarzını veri alan bu yaklaşım, aslında bir çözümsüzlüğü sergiliyor.
Aydınlanmanın, modernitenin tükendiğine ilişkin savlar ise bu iki akımın, dinamizmini sınıf çelişkilerinden alan bir kapitalist tarih içinde şekillendiğini; bir karanlık yüzlerinin de olduğunu görmek istemiyor. Söz konusu krizler, "tükenişler", umutsuzluk, aslında bu "karanlık yüzün" bir yüz yıl sonra emperyalist savaşlarla, faşizmle, soykırımla yeniden öne çıkmaya başlamasının semptomlarıdır.
Modernitenin "yarın bugünden iyi olacak" inancı çözülürken moderniteye içkin isyan ve yenilenme dinamikleri şimdi "Yarın başka bir dünya olmalıdır" demeyi gerektiriyor. Bu başka dünyada, Aydınlanmanın birey, verimlilik ve kâr merkezli aklını terk ederek, doğaya, insan ve topluma ilişkin farklı ve koruyucu bir aklı benimsemek gerekiyor. Kapitalist uygarlığı aşarak uygarlığın önünü açmanın yolu bu "karanlık yüzle" hesaplaşmaktan geçiyor. Kapitalist gerçekçilikten çıkamazsak "yarın, asla bugünden daha iyi" olmayacak!

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi, 9 Ekim 2025)






Merhaba! 
  

15 Haziran 2025 Pazar

NE-NEDEN-NASIL ?

 

"Öldürmek çözüm değil diyorum. Bak biz şimdi seninle ne yapıyoruz? Sevdiğimiz birisini sağ salim gelsin diye bekliyoruz değil mi?"

"He... Yüzbaşıyı bekliyoz ya."

"Tamam işte. O düşman dediklerini de bekleyen, seven birileri var. Aslında onlara da sorsan bu savaşı istememişlerdir."

"Eee kim istedi o vakit?"

(DİDEM KOÇ - Yüzyıllık Yolculuk / Edebiyatist)


***



TÜRKEL MİNİBAŞ
(Fotoğraf: VEDAT ARIK)

[Türkel Minibaş], Çağ Atlama Serüveni adlı yapıtının sunuşunda şunları söylüyordu:

"Doğduğumda NATO'ya girilmiş, Kore Savaşı'na gidenler geri dönmeye başlamış, dış borcum 7 dolar artmıştı. 27 Mayıs devrimini haber veren gazete manşetlerini kesip bir resim defterine yapıştırarak ilkokul öğretmenime verdiğimde ilk kez karne almanın heyecanını da yaşıyordum.
1960'lı yılların sonunu lise öğrencisi olarak geçiren birisi için 12 Mart darbesi pek de şaşırtıcı değildi. Ne var ki tarihin dün, bugün ve yarın üçlüsünün bir bileşkesi olduğunu anlamak için yine de 1970'li yılların rahle-i tedrisatından geçmek gerekecekti.
Yeni yeni düşünmeye, ne-neden-nasıl diye sorgulamaya, kısacası insanların birey olmaya başladığı bir toplumun bir darbeyle kul yapılmaya çalışılma stratejileri sırasında artık orta yaşa gelmiştim. Parçacıklar bir araya getirildiğinde ortaya hiç de yabancısı olmadığımız bildik bir tablo çıkıyordu. Ne var ki biz tarihi sadece savaşlar, barışlar ve birtakım isimler olarak algılamış, olayların nedenlerini, farklı farklı oluşumların birbirini nasıl etkilediğini hiç mi hiç düşünmemiştik." 

Yaşadığımız coğrafyada ulusal ve uluslararası anlaşmalarla belirlenerek geliştirilen projelerle ülke haritalarının yeniden çizilmesi serüvenlerinin yaşandığı dramatik koşullara bilgi birikimi ve aydın duyarlılığıyla yaklaştı. 
Ürettiği düşünceler, on yıllarca süren "soğuk savaş" politikalarıyla cendere altında tutulup yıldırılmaya çalışılan ama duyarlılığını, bilincini koruyarak ayakta kalmayı başaran, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı özgürlük savaşımı veren devrimci, yurtsever insanlara kararlılık ve güç aşıladı. Yaşananları "görmezden gelmekte direnenler"in sayısını azaltmaya çalıştı.
Ekonomideki birikimine kattığı aydınlatıcı yazar kimliğiyle dünyada ve ülkemizde yaşananları Cumhuriyet'teki "Gözucuyla" köşesinde, "Göz kenarında kalıp da görmezden geldiklerimizi göstermek kaygısıyla" yorumladı, ülkemizin nereye götürüldüğüne ilişkin uyarılarını inatla sürdürdü.
(...)
[D]ünyaya ve ülkemize dayatılan küreselleşmenin saklanan ayrıntılarına dikkat çeken yöntemiyle gerçekleri günışığına çıkardı.
Kitapta ele aldığı ABD'nin dünya egemenliği, BOP, sömürgeleştirmenin uluslararası anlaşmaları, Avrupa Birliği, ülkeler arasındaki eşitsizlik, küreselleşmenin kıskacındaki ülkemize dayatmalar, buğday, tütün, şeker derken tarımımızı çökerten özelleştirme politikaları, sömürgeleştirmenin temel unsurlarından enerji politikaları, sosyal devletin sonunu getiren su sorunu ve orman yasası, sağlık ve sosyal güvenlik sorunları, kadınların sorunları, dayatılan açlık, işsizlik, eşitsizlik, kamu yönetimi, yerel yönetimler yasaları konularıyla ilgili yorumlarıyla bilgiyi, bilinci çoğaltmak isteyen insanlara seslendi.
(...)
Yazdıklarının boşa gidip gitmediği hakkında kitabının son cümlesi olarak "İş ki soru işaretini kullanmayı unutmayalım" yazmıştı.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***



[İ]ç savaşla parçalanan güzel yurt Yugoslavya'ya savaştan on yıl sonra gittim. İlk gördüğüm, Saraybosna'da duvarları kurşunlarla delik deşik edilmiş ulusal kütüphaneydi. Evet, bir harabeydi artık ve ön kısmında koca koca reklam panoları vardı, Batı'nın ünlü markalarının parfüm ve giysi fotoğrafları gözümü alıyordu.
Bu görüntü binlerce insanın öldüğü, binlerce kadına tecavüz edildiği savaşın neden yapıldığını tüm açıklığıyla anlatıyordu.

(IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: BETÜL DURDU)






Merhaba! 

1 Eylül 2024 Pazar

HERKESE YETER DÜNYA

 



Önce sömürgecilik, devamında emperyalizm politikalarıyla dünya egemenliği kuran devletler sıralaması yapıldığında 15. yüzyıldan itibaren her yüzyıl sırasıyla; Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa ve İngiltere'nin oldu. İngiltere'nin 19. yüzyılda dünyanın bütün kıtalarındaki egemenliği, "Üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak tanım buldu.
20. yüzyıl ise ABD'nin oldu.
ABD, 21. yüzyılı şu projeyle karşıladı:
New American Century (Yeni Amerikan Yüzyılı)!

(MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Bize yeni bir Aydınlanma Çağı gerekiyor"


ERTÜRK AKŞUN


Bizi buraya neoliberalizm sürükledi. 1973'te neoliberalizm, Batı cephesinde yaşama geçmeye başladı.
1980'e geldiğimizde Batı dünyası, net olarak neoliberalizm tarafından yönetilmeye başladı. Reagan-Thatcher gericiliği diye de tanımlanan bu dönem, neoliberalizmin ister evrimsel isterse karşıdevrimci darbeler aracılığıyla ülkelere yerleştirilmesi sürecini başlattı.
Neoliberalizm, ideolojik olarak her şeye özgürlük sloganıyla yola çıktı. Ama özgürlüğün sadece sermayeye olduğu çok geç fark edildi.
Üçüncü dünya ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası eliyle fakirleştirildi ve Batı etkisi altına alındı. Tüm üçüncü dünya ülkelerinde etnik milliyetçilik, antiemperyalizmin yerine geçirildi. 
Neoliberalizm ile birlikte tekeller aşırı büyümeye başladı. Küreselleşme adı altında bütün üçüncü dünya ülkeleri sömürüye açık hale getirildi. Tekelleşme, emperyalist durum dünyayı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirdi.
(...)
Neoliberalizm en büyük tahribatı insan aklında yaptı. Bu kolay düzeltilebilecek bir tahribat değildir. Aklın yerine hurafe, gerçeğin yerine yalan, mücadelenin yerine şaklabanlık konuldu ve bunlar kolayca düzelemez. Doğa tahribatını saymıyorum bile.
Nedeni ise kapitalizm eninde sonunda sadece kendi çıkarına göre hareket eder ve şöyle bir kolaycılığa her zaman için kapısı açıktır: "Ben yapmazsam bir başkası nasıl olsa yapacak." 
Ve elbette neoliberalizm, dünyayı bir savaşın eşiğine getirmiştir ve bunun sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
[Ş]u an "yeni ortaçağ"dan çıkmak üzereyiz veya sonuna iyice yaklaştık. 1973'ten itibaren dünya "yeni ortaçağ"ı yaşamaya başladı ve günümüze kadar geldi.
(...)
Şimdi bir yol ayrımındayız ve dünyanın daha karanlık bir hal alması veya daha aydınlık bir çağa girmemiz ancak aydınların, solcuların, içinde insani değer taşıyanların yapacağı ve ortaya koyacağı mücadeleyle belirlenecektir.

(ERTÜRK AKŞUN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: ZEYNEP TÜTÜNCÜ GÜNGÖR)


*** 



DEMİRTAŞ CEYHUN


Yaşama örgütlü bir insan ve aydın olarak katılma sorumluluğuyla uzun yıllar Mimarlar Odası'ında, Türk Edebiyatçılar Derneği'nde, TYS'de yöneticilik yapan Demirtaş Ceyhun, günümüz aydınının yurtseverlik damarına bağlı olmaksızın var olamayacağını düşündü ve yazdıklarıyla, konuştuklarıyla bu düşüncelerinin yaygınlaşmasına, tartışılmasına, etkin olmasına çabaladı.
"Melih Cevdet, Telgrafhane adlı şiirinde 'Düzelmeden memleketin hali/Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur metin sade/Çalacaksın' derken şairlerin işinin halkı uyandırmak olduğunu mu kastetmektedir yoksa önce ulemalığı hâlâ en üst aşama kabul eden aydınların içine kolayca düştükleri aymazlıktan kurtarılması gerektiğini mi acaba?
Halkımızın okuma özürlü bir toplum olduğu düşünülürse, doğrusu Melih Cevdet ağabey de yazılı edebiyatın temel görevinin halkı değil, önce aydınları uyandırmak olduğunu kastetse gerektir ola ki..." diye başladığı bu son yazısında, sanki kendisinden sonra gelen aydınlara bir çeşit vasiyetini sunmuştu:
"Aydınlarımızın, emperyalizmin ülkemizde iki yüz yıldır çevirdiği dolapların, oynadığı oyunların farkında olduğunu söyleyebilmenin galiba gerçekten olanağı yok... Galiba külahımızı önümüze koyup, önce aydın kavramını sil baştan irdelemeliyiz."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)  


***



RUHİ SU


Okuduğum her iyi kitap tepeden tırnağa tedirgin ediyor beni. Kendi hallerime, günümüzde olup bitenlere (ya da bir türlü bitmek bilmeyenlere), insanlığın çağlara yayılan hallerine bakıyorum. 
Yeniden sorguluyorum bildiğimi düşündüğüm hallerimizi... Niye bitmiyor dalaşmalar, çatışmalar, savaşlar; insanın oradan oraya, sılasından bilmediği topraklara savrulmaları?
Dünyanın bütün kara parçalarında neden milyonlar her gün yeniden sınanıyor açlıkla, yoklukla, yoksunlukla, umarsızlıkla?
Bir sözcük yetmemiş yerimizden yurdumuzdan olmalarımızı anlatmaya: Göçmen demişiz; sonra muhacir, mübadil, mülteci... Başardığımız iyi, güzel, başarılı işleri çoğaltıp çeşitlendirsek de o türden işlerimiz için yeni sözler, sözcükler arasak ya...
Sonra tutuyorum, adına savaş dediğimiz şu başı sonu belirsiz yıkıcılığı düşünüyorum. Birilerinin merak edip araştırdığı, dünyanın savaşsız geçen yıllarını düşünüyorum.
Yıllar mı? Yok öyle bir şey! Ancak savaşsız "günler"den söz edebiliyoruz. Ve tüm bu hengâme içinde insanın insana ettiği düşüyor aklıma, mahcup oluyorum.
Okuduğum bütün kitapları kapatıyorum, bütün kitaplarımı yeniden açıyorum. Topraktan kopmuşluğumuza, parçasıyken kendimizi egemeni sandığımız doğanın dilini unutmalarımıza; sabırsız, hayata sağır ve kör hallerimize varıyorum.
Ateşin, toprağın, suyun, havanın, cümle hayatın diline yabancı umarsızlara dönüşmelerimizi düşünüyorum.
Müziğimizin büyük ustası Ruhi Su'nun "Herkese yeter dünya, herkese yeter ekmek..." deyişini anımsıyorum.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!