neoliberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
neoliberalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2026 Pazar

YAŞAMA SANATI

 

(Karikatürler: BEHİÇ AK - Cumhuriyet Gazetesi)

***

Sara, çapanın çatalına dolanan solucana parmağının ucuyla dokundu, o soğuk bildik his. Batu'nun yaşamaktan anladığı, insanın doğa ile birlikte yaşama sanatı. Yeryüzündeki her canlının hakları vardı. Solucanların, ayıların, karacaların, ağaçların, salyangozların...
Tırnaklarının içi toprak dolmuştu. Toprak etrafı kirletiyor diye kaldırımdaki ağaçların dibine beton dökenleri düşündü. Ali yeni anlattı, otoparktaki ağaçları kesmişler, neymiş kuşlar otomobillere pisliyormuş. Bu herifler beton sevici diye kükrerdi Batu. Doğrulup belini rahatlatmak için gerindi. Doğayla birlikte yaşamak sanat sahiden.

(ZEYNEP GÖĞÜŞ - Gizemi Kalmalı Hayatın, Everest Yayınları)

***










Merhaba!

26 Ekim 2025 Pazar

KRALLARA HAYIR !

 

İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.



'GELECEK' TÜKENDİĞİNDE

Geçtiğimiz aylarda, küreselleşmenin, neoliberalizmin dağılması hızlanır, yeni bir finansal kriz olasılığına ilişkin tartışmalar yoğunlaşırken Madagaskar'dan Nepal'e, Bangladeş'e, Sri Lanka'ya, Endonezya'ya, Fas'tan Kenya'ya, Peru'ya, Paraguay'a, hatta Arjantin'e sokaklarda isyan havası esiyordu. Gençler (Z  kuşağı) hemen her yerde, işsizliği, yolsuzlukları, adaletsizlikleri, düzenin bir "gelecek vaat edememesi"ni protesto ediyorlar. Bu eylemlerde, çoğunlukla Japon mangası One Piece'ten alınan hasır şapkalı kuru kafalı bayrak dikkati çekiyor. O bayrak, yaşlı, yorgun iktidarların gölgesinde doğan bir kuşağın isyanını simgeliyor.
Bu öfkenin ekonomik kökleri derin. Genç işsizliği, borç, düşük ücret, kamu hizmetlerinin çöküşü... Teknoloji onlara dünyayı gösteriyor, kendi yaşamlarıyla kıyaslama olanağı sunuyor ama o dünyanın kapılarını açmıyor; yoksunluk duygusunu küreselleştiriyor; "Z kuşağı" artık sadece kendi ülkesindeki değil, bütün bir sistemin çürümüşlüğüne itiraz ediyor. Madagaskar'da elektrik kesintileri, Nepal'de sosyal medya yasağı, Fas'ta Dünya Kupası harcamaları, Arjantin'de neoliberal yıkım... Tetikleyici nedenler farklı olabiliyor ama yöntem aynı: kitlesel protesto, mizah, müzik, görüntü ve parodiyle harmanlanmış bir başkaldırı dili.
Kurulu düzenin seçkinleri, bu genç kuşağın adalet arzusunu, ironik dilini anlamakta, cevap vermekte zorlanıyor. Sol siyasi hareketlerde özgün dinamiklerini... Bu isyanların, lidersiz, merkezsiz, saniyeler içinde örgütlenebilen, TikTok ve Discord gibi dijital ağlarla birbirine dokunan biçimi, geçen yüzyıla damgasını vurmuş, merkeziyetçi-bürokratik siyasi geleneklerin mirası olan yapılara sığmıyor.


(Fotoğraf: KAMİL KRZACZYNSKİ, Getty İmages)

KRALLARA HAYIR

ABD'nin 50 eyaletine yayılan, "Krallara Hayır" (No Kings) eylemleri de bu küresel dinamiğin bir parçasıydı. 7 + milyon kişi, Trump rejiminin otokratik gücüne (süreç olarak faşizme) karşı renkli kostümler, mizah dolu pankartlar, müzikli yürüyüşlerle sokağa çıktı. O yürüyüşlerde "One Piece" bayrağı yoktu ama adalete ilişkin benzer talepler vardı.
Bu isyanlar salt politik tepkiler değil, yaşlanan iktidarlara / "adamlara" karşı, kuşaklar arası bir sınıf savaşının kültürel ekoları.
Bu hareketlerle eşzamanlı olarak, merkez ekonomilerde, dünyanın geri kalanını da etkilemeye aday bir kriz dinamikleri güçleniyor. Warren Buffett ve The Economist geçen hafta zengin ülkelerin "borç içinde boğulduğuna" işaret ediyorlardı: "Devletler borçlarını sessizce eritmenin yolunu yine enflasyonda" arayacakmış. Bu tercih, orta sınıfın birikimlerini, genç kuşakların geleceğini tüketiyor. Ekonomik düzlemde yaşanan bu en zenginlerden yana sessiz yeniden bölüşüm, siyasal düzlemde gençlerin (işçi sınıfının bu kesiminin) öfkesini tetikliyor. Onlar kendilerinin sadece politik sistemin değil, ekonomik düzenin de dışına itilmiş hissediyorlar.
Türkiye'de de bu dalgaların yankıları hissediliyor: Üniversite mezunu işsizliği, artan kiralar, gelecekte hayat kurma olanaklarının giderek daralması, kültürel baskılar, yargıya güvensizlik, ifade, yaşam tarzı özgürlüğünün kısıtlanması... Gençler, sık sık umutsuzluğu, mizaha çevirerek, fırsat bulduğunda sokaklara çıkarak, bu yılın başından bu yana CHP mitinglerine katılarak direniyor. 
Bu kuşak henüz neyi istediğini tam formüle edemiyor ama kalıplaşmış, çürümüş güç-adalet ilişkilerini, "adamların" yukarıdan buyruklarını istemediğini iyi biliyor. Bu paradoks belki bir zayıflık ama yeni bir tahayyül alanı açtığı da bir gerçek.
Bugün hem ekonomik hem siyasal düzen, kendi ağırlığı altında çatırdıyor. Kurulu düzenin korunma refleksi "süreç olarak faşizmi" besliyor. Tarih yine, bir büyük hesaplaşmaya doğru akıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)



Karikatür: MUSA KART







Merhaba!

1 Eylül 2024 Pazar

HERKESE YETER DÜNYA

 



Önce sömürgecilik, devamında emperyalizm politikalarıyla dünya egemenliği kuran devletler sıralaması yapıldığında 15. yüzyıldan itibaren her yüzyıl sırasıyla; Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa ve İngiltere'nin oldu. İngiltere'nin 19. yüzyılda dünyanın bütün kıtalarındaki egemenliği, "Üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak tanım buldu.
20. yüzyıl ise ABD'nin oldu.
ABD, 21. yüzyılı şu projeyle karşıladı:
New American Century (Yeni Amerikan Yüzyılı)!

(MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Bize yeni bir Aydınlanma Çağı gerekiyor"


ERTÜRK AKŞUN


Bizi buraya neoliberalizm sürükledi. 1973'te neoliberalizm, Batı cephesinde yaşama geçmeye başladı.
1980'e geldiğimizde Batı dünyası, net olarak neoliberalizm tarafından yönetilmeye başladı. Reagan-Thatcher gericiliği diye de tanımlanan bu dönem, neoliberalizmin ister evrimsel isterse karşıdevrimci darbeler aracılığıyla ülkelere yerleştirilmesi sürecini başlattı.
Neoliberalizm, ideolojik olarak her şeye özgürlük sloganıyla yola çıktı. Ama özgürlüğün sadece sermayeye olduğu çok geç fark edildi.
Üçüncü dünya ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası eliyle fakirleştirildi ve Batı etkisi altına alındı. Tüm üçüncü dünya ülkelerinde etnik milliyetçilik, antiemperyalizmin yerine geçirildi. 
Neoliberalizm ile birlikte tekeller aşırı büyümeye başladı. Küreselleşme adı altında bütün üçüncü dünya ülkeleri sömürüye açık hale getirildi. Tekelleşme, emperyalist durum dünyayı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirdi.
(...)
Neoliberalizm en büyük tahribatı insan aklında yaptı. Bu kolay düzeltilebilecek bir tahribat değildir. Aklın yerine hurafe, gerçeğin yerine yalan, mücadelenin yerine şaklabanlık konuldu ve bunlar kolayca düzelemez. Doğa tahribatını saymıyorum bile.
Nedeni ise kapitalizm eninde sonunda sadece kendi çıkarına göre hareket eder ve şöyle bir kolaycılığa her zaman için kapısı açıktır: "Ben yapmazsam bir başkası nasıl olsa yapacak." 
Ve elbette neoliberalizm, dünyayı bir savaşın eşiğine getirmiştir ve bunun sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
[Ş]u an "yeni ortaçağ"dan çıkmak üzereyiz veya sonuna iyice yaklaştık. 1973'ten itibaren dünya "yeni ortaçağ"ı yaşamaya başladı ve günümüze kadar geldi.
(...)
Şimdi bir yol ayrımındayız ve dünyanın daha karanlık bir hal alması veya daha aydınlık bir çağa girmemiz ancak aydınların, solcuların, içinde insani değer taşıyanların yapacağı ve ortaya koyacağı mücadeleyle belirlenecektir.

(ERTÜRK AKŞUN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: ZEYNEP TÜTÜNCÜ GÜNGÖR)


*** 



DEMİRTAŞ CEYHUN


Yaşama örgütlü bir insan ve aydın olarak katılma sorumluluğuyla uzun yıllar Mimarlar Odası'ında, Türk Edebiyatçılar Derneği'nde, TYS'de yöneticilik yapan Demirtaş Ceyhun, günümüz aydınının yurtseverlik damarına bağlı olmaksızın var olamayacağını düşündü ve yazdıklarıyla, konuştuklarıyla bu düşüncelerinin yaygınlaşmasına, tartışılmasına, etkin olmasına çabaladı.
"Melih Cevdet, Telgrafhane adlı şiirinde 'Düzelmeden memleketin hali/Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur metin sade/Çalacaksın' derken şairlerin işinin halkı uyandırmak olduğunu mu kastetmektedir yoksa önce ulemalığı hâlâ en üst aşama kabul eden aydınların içine kolayca düştükleri aymazlıktan kurtarılması gerektiğini mi acaba?
Halkımızın okuma özürlü bir toplum olduğu düşünülürse, doğrusu Melih Cevdet ağabey de yazılı edebiyatın temel görevinin halkı değil, önce aydınları uyandırmak olduğunu kastetse gerektir ola ki..." diye başladığı bu son yazısında, sanki kendisinden sonra gelen aydınlara bir çeşit vasiyetini sunmuştu:
"Aydınlarımızın, emperyalizmin ülkemizde iki yüz yıldır çevirdiği dolapların, oynadığı oyunların farkında olduğunu söyleyebilmenin galiba gerçekten olanağı yok... Galiba külahımızı önümüze koyup, önce aydın kavramını sil baştan irdelemeliyiz."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)  


***



RUHİ SU


Okuduğum her iyi kitap tepeden tırnağa tedirgin ediyor beni. Kendi hallerime, günümüzde olup bitenlere (ya da bir türlü bitmek bilmeyenlere), insanlığın çağlara yayılan hallerine bakıyorum. 
Yeniden sorguluyorum bildiğimi düşündüğüm hallerimizi... Niye bitmiyor dalaşmalar, çatışmalar, savaşlar; insanın oradan oraya, sılasından bilmediği topraklara savrulmaları?
Dünyanın bütün kara parçalarında neden milyonlar her gün yeniden sınanıyor açlıkla, yoklukla, yoksunlukla, umarsızlıkla?
Bir sözcük yetmemiş yerimizden yurdumuzdan olmalarımızı anlatmaya: Göçmen demişiz; sonra muhacir, mübadil, mülteci... Başardığımız iyi, güzel, başarılı işleri çoğaltıp çeşitlendirsek de o türden işlerimiz için yeni sözler, sözcükler arasak ya...
Sonra tutuyorum, adına savaş dediğimiz şu başı sonu belirsiz yıkıcılığı düşünüyorum. Birilerinin merak edip araştırdığı, dünyanın savaşsız geçen yıllarını düşünüyorum.
Yıllar mı? Yok öyle bir şey! Ancak savaşsız "günler"den söz edebiliyoruz. Ve tüm bu hengâme içinde insanın insana ettiği düşüyor aklıma, mahcup oluyorum.
Okuduğum bütün kitapları kapatıyorum, bütün kitaplarımı yeniden açıyorum. Topraktan kopmuşluğumuza, parçasıyken kendimizi egemeni sandığımız doğanın dilini unutmalarımıza; sabırsız, hayata sağır ve kör hallerimize varıyorum.
Ateşin, toprağın, suyun, havanın, cümle hayatın diline yabancı umarsızlara dönüşmelerimizi düşünüyorum.
Müziğimizin büyük ustası Ruhi Su'nun "Herkese yeter dünya, herkese yeter ekmek..." deyişini anımsıyorum.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!