Behiç Ak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Behiç Ak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2026 Pazar

YAŞAMA SANATI

 

(Karikatürler: BEHİÇ AK - Cumhuriyet Gazetesi)

***

Sara, çapanın çatalına dolanan solucana parmağının ucuyla dokundu, o soğuk bildik his. Batu'nun yaşamaktan anladığı, insanın doğa ile birlikte yaşama sanatı. Yeryüzündeki her canlının hakları vardı. Solucanların, ayıların, karacaların, ağaçların, salyangozların...
Tırnaklarının içi toprak dolmuştu. Toprak etrafı kirletiyor diye kaldırımdaki ağaçların dibine beton dökenleri düşündü. Ali yeni anlattı, otoparktaki ağaçları kesmişler, neymiş kuşlar otomobillere pisliyormuş. Bu herifler beton sevici diye kükrerdi Batu. Doğrulup belini rahatlatmak için gerindi. Doğayla birlikte yaşamak sanat sahiden.

(ZEYNEP GÖĞÜŞ - Gizemi Kalmalı Hayatın, Everest Yayınları)

***










Merhaba!

9 Kasım 2025 Pazar

ÇÖP

 

Karşı kaldırımdaki çöp konteynırının başında Leon dikiliyor. Apartmandan dışarı adımımı atmamla ürpertici bakışlarına kıskıvrak yakalanmam bir oluyor. Orada öylece beni mi bekliyordu, yoksa çöpü karıştırırken tesadüfen mi gördü bilmiyorum. Ellerimi elektrik direğine yaslayıp esneme hareketleri yapmaya koyuluyorum. Ak gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi dik dik bana bakmaya devam ediyor. Diğer bacağımı esnetmeye hazırlanırken, başını hafifçe oynatarak yolu gösteriyor. Ve çekçekiyle hareketleniyor. 
Kısa bir tereddüdün ardından peşine düşüyorum. Dereboyu'nu geçip sahil yoluna çıkıyor. Arada göz ucuyla beni kontrol ediyor. Arkasında olduğumu görünce hızlanıyor. Yağmur çiseliyor. Gri, pis bir hava var.
(...)
Çıkmaz bir sokağın ucundaki metruk yapının önünde duruyoruz. Ulu bir çınarın büyük ölçüde gizlediği bu üç katlı tarihi ev kısmen yanmış, yarı yarıya yıkılmış durumda. İşlemeli saçaklarından, çiçek oymalı balkon korkuluklarından, ince aralıklı pencere kafeslerinden, yosun kaplı teneke saksılardan buram buram keder tütüyor.
(...)
Leon, çuvaldaki son poşet elinde, giriş kapısına yöneliyor. Tüylerim ürperiyor.
(...)
Ufacık, tek göz bir yer burası. Duvar dibindeki pas izli döşeğin üzerinde hamam böcekleri geziniyor. Rampa çıkmayı sevenler battaniyenin koyu renkli desenine karışıyor. Battaniyenin duruşu, içinden çıkmış gövdenin şeklini koruyan bir yılan derisini andırıyor. Kırık camlardan tekinin altında mavi bir küçük tüp var. Tüpün üstünde sırları dökük bir emaye çaydanlık. Yanında su dolu bir teneke. Tenekenin içinde maşrapa niyetine boş bir peynir kutusu. Rengini yitirmiş yuvarlak bir plastik kap, evye olarak kullanılıyor. Onun içindeki yağlı suda dibi tutmuş bir tencereyle kirli bir alüminyum sahan duruyor. Pervaza birkaç parça kararmış gümüş çatal bıçak, Bavyera porseleninden pastoral desenli iki tabak, pervanesinin ucu kırılmış yel değirmeni şeklinde bir tuzluk dizili. 
Kırık camdan içeri bir serçe giriyor. Leon torbasındaki ekmekten bir parça koparıp avcunu açıyor. Serçe, zayıf ışık altında asırlık bir zeytin dalı gibi gözüken kemikli, eğri büğrü ele konup ekmeği didiklemeye koyuluyor. Leon ilk kez gözünü benden ayırıyor. Yavrusunu emziren anne şefkatiyle serçeyi seyre dalıyor. Ondan bana bir zarar gelmeyeceğinden o an emin oluyorum. 
(...)
Odanın ortasındaki minik masa, üç portakal kasasının üst üste dizilmesiyle oluşturulmuş. En üstteki kasaya örtü niyetine gazete kâğıdı serilmiş. Kâğıdın üzerindeki yemek artıklarının etrafında küçük sinekler geziniyor. Gazetedeki güzel kadın resminin göğsüne beyaz bir bakkal mumu dikilmiş. Masanın başındaki tek portakal kasası, sanırım tabure vazifesi görüyor. 
Leon, gazeteyi toplayıp kapının dışında silkeliyor. Serçe kırık camdan uçup gidiyor. Leon kasalardan tekini indirip bana da bir sandalye ayarlıyor. Çatır çutur oturuyorum. [Leon] [k]asanın üzerine tekrar serdiği gazeteyi avcuyla sıvazlayarak düzlüyor. Mumu aynı yere, kadını sol göğüs ucuna dikiyor.
Arada yağmur damlaları kırık camın boşluğundan geçip tenimi buluyor. Rüzgâr, serin serin enseme üflüyor. Leon iki üç denemenin ardından nemli kibrit kutusunun kuru kalmış köşesinde kibriti tutuşturmayı başarıyor. Tüpü yakıyor. Demliği kaldırıp çaydanlığa su dolduruyor. Poşetten çıkardığı bir parça kaşarı, pizza kutusunu, domates ve biberleri gazete kâğıdının üzerine diziyor. Peynirin küflü dış tabakasıyla sararıp kurumuş kenarlarını temizliyor. Domateslerle biberlerin çürümüş yerlerini de ayıkladıktan sonra, evyede hepsini sudan geçiriyor. 
Pizza kutusunun içinden yarım karışık pizza çıkıyor. Çayı demledikten sonra bıçağın sivri ucunu ince pizza hamuruyla kurumuş mozerellalı malzemenin arasına sokup iki katmanı birbirinden ayırıyor. Kasanın altında sakladığı soğanlardan birini çıkarıyor, kabuklarını soyuyor. Sonra soğanı, ayıklanmış domates ve biberleri, kaşarı ve pizza malzemesini ince ince doğruyor. Çaydanlığı, tüpün üstünden kaldırıp yere koyuyor. Onun yerine yerleştirdiği tencerenin dibini yağlıyor. Önce soğanla biberi, ardından domatesi ve son olarak da kaşarla pizza malzemesini içine atıp hepsini bir güzel kavuruyor. Ortalık mis gibi yemek kokmaya başlayınca, tavandaki tahtaların aralarındaki farelerin boncuk gibi parlayan gözleriyle pembe kedi burunları beliriyor. 
Leon, pizzanın hamur tabanlarını tencereye kapak yapıp çayları dolduruyor. Taze demlenmiş çay kokusu duyularımı hepten keskinleştiriyor. Isınınca yumuşayan pizza hamurunu ekmek niyetine çaylarımızın yanına bıraktıktan sonra geri dönüşmüş yemeğimizi porselen tabaklara pay ediyor...

(TOLGA GÜMÜŞAY - Kaçak Roman, Remzi Kitabevi)


***
    


AYŞE KULİN

Çöp toplayanlara ben çok kızardım. 
Annem Topağacı'nda otururdu. Oradan aşağı inerken hep toplarlar. Bir şeyler saçılır, kediler, köpekler oraya buraya taşırdı çöpleri. Çok kızarım, penceremi indiririm "Ya ayıp değil mi, ne yapıyorsunuz, pislik yapıyorsunuz, ayıptır, günahtır!" falan der penceremi kapar geçerim. 
Yine o yoldan evime dönüyorum, yine önüme gelen çöp toplayıcısına bağıra çağıra evime gittim. Akşam kitabımı aldım. Ertesi gün programa çıkacağız. Baktım kitaba, arkasını çevirdim. Aa kadın, yani yazar ilkokuldan terk. Allah Allah dedim, yani ilkokuldan terk, demek ki -beş yıldı o zaman ilkokul- üçüncü sınıftan çıkmış. Ne yazdı acaba bu kadın? Oturdum yatağın içine, incecik de bir kitap böyle, 132 sayfa mıydı neydi, başladım okumaya...

Güneydoğu'dan göçmüş bir aile, yerleşmiş varoşlara, hayatını çöp toplayarak geçiriyor. Ve ben kitabı okurken o çöp toplayanların evindeyim sanki. Büyük bir içtenlikle yazmış, gayet doğal bir samimiyetle yazmış. Ne yapıyorlar? Bizim, yani şuraya bir sigara külü düşer, atarız. İşte, çorap kaçar, atarız, ucundan parmağımız çıkar, çorabı atarız. Rengi beyazdan döner, artık beyazlatamayız, atarız. Onları çöplerden topluyorlar. Tamir ediyorlar, yıkıyorlar, ütülüyorlar, giyiyorlar. Düğünleri takip ediyorlar. Büyük otellerin çöp atılan yerlerine gidiyorlar. Kocaman pastalar atıyorlar oralara. Onları alıyorlar, kenarlarını kesiyorlar, ortasında kalan yeri ve konu komşu davet ediliyor. Pasta geldi, çaylar içiliyor. Çürük meyvaları onları da topluyorlar, çünkü o meyvaların çürümeyen bir tarafları da oluyor. Onları kesiyorlar, temizliyorlar, yiyorlar...
Gözümden böyle yağmur gibi yaş iniyor okurken. Şu anda bile ağlayabilirim bunu anlatırken. Nasıl utandığımı bilemezsiniz! Kitabı kapattım, yahu dedim ben ne biçim insanım? Bir an düşünmedim mi bir insan niçin çöpe kafasını sokup, başka birinin pisliğini deşeler? Hiç mi aklına gelmedi, yani bunu bir tek çöp deşmek olarak mı gördün?
Şimdi bakın bir kitap beni bir mahallenin içine soktu, bir evin içine soktu, hayatta düşünemeyeceğim bir yaşamı bana anlattı.
Onun için kitap çok önemli! Bir ilkokulu bitirmemiş kadının kitabı bile sizi kalbinizin bir yerinden vuruyor, sizi adam ediyor. Onun için kitap okuyun. Başkalarının duygularını, sizin gibi olmayan insanları tanımak için mutlaka kitap okuyun!


***




(Karikatür: BEHİÇ AK, Cumhuriyet Gazetesi)








Merhaba!

8 Eylül 2024 Pazar

ŞİMDİ HERKES YABANCI

 


Karikatür: BEHİÇ AK



Birileri iyiye gideceğini öngörüp özellikle karıştırıyor kazanları gibi gelmiyor mu size de?
Biz de bu yemi hep yutuyoruz.

Kapitalist sisteme karşıyız. Karşıyız da davranış kalıplarıyla bireye sızmayı ihmal etmeyen bu yapıyı kendi içimizde eleştiriye tabi tutmadan sistemin ana raylarını bombalayarak nasıl olacak bu dönüşüm? Ekonomik adaletsizlik, sınıf ayrımları, ırkçılık, toplumsal cinsiyet sorunları ve daha nicesi...
Bu alanlarda verilen mücadele her zaman diliminde önemini koruyor. Kazanımları da insanlık için muhteşem. Bu kazanımlarla elde edilecek sonuçla, gerçekleşen pek birbirini tutmuyor sanki.
Her şey gelişiyor ama insanlar giderek daha kaygılı, daha yalnız, daha mutsuz. Mahalle baskısından kurtulmanın getirdiği özgürlük hiç ferah insanlar toplumunu yaratmadı. Bugün ortada yalnızlar toplumları var. Varoluşunu özgürce ortaya koymanın hafifliğiyle kabullenişler geleceğine bireyselleşmenin yargılayıcılığı geldi.
Ne kadar az tanırsak birbirimizi o kadar çok eleştiririz. Birileri bunu iyi saptamış gibi. Üst üste dizilen kibrit kutularına, mahallenin yok edildiği, içerisinde sadece konutu olan sitelere, balkonsuz mekânların içlerine hapsedilen insanlar, nasıl korkmasın tanımadığı diğerinden?
Şimdi herkes yabancı; öyleyse "dernek"lerle yardım edelim diğerlerine. İşlevsiz mi? Tabii ki değil. Belki de baştan beri üzerine lafladığım konunun en iyi örneği: "STK". Bu kadar kalabalık bir toplumda bir meseleyi dert edinen, çözüm arayan insanları aynı şemsiye altında toplayan... Kalabalık dünyada insanların yalnız baş edemediği durumlarla baş etmede ihtiyacımız olan bir sığınak, destek.
Bu kadar iyi bir oluşum, örgütlenme çözümler üretirken birbirimize yardım etmeyi neden bıraktık? Bir şey bir şeye destek olarak gelmiyor, sürekli bir şeylerin yerine geliyor. Neden?
Şimdilerde "Bu sorunu kendin çözüp kurtulmalısın, kimse seni kurtaramaz" modası var! Bu, insanı insan kılan önemli bir farkı yok etmiyor mu?  
Kapitalizmin çok sevdiği doğal seleksiyonun insanlık tarafından kabulü. Çözemediysen tek başına öl o zaman... Çünkü artık herkes yoğun, herkes birey(!)

(EMEK YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)




BURHAN GÜNEL


Haydar, oturduğu yerden ayağa fırlamıştı. İki elini iki yanına dayayıp bağırmıştı:
"Herkes kendi yoluna gitsin! Benim işlerime karışma ağbi!"
Ağbisi, kardeşinin yana kaymış omuzlarına, öfkeli, baş kaldırmalı bakışlarına, kızarmış yanaklarına, kinli gözlerine bakıp kırık dökükleşmişti. Dudakları titremişti, içi kötülenmişti, üzülmüştü çok.
"Peki oğlum, nasıl istiyorsan öyle yap! Geldiğin zamanki gibi değilsin, artık çevreye alıştın, ben olmasam da olur bundan sonra."
Sesi titrekti, kırgındı bunları söylerken.
"Şimdi kanı kaynıyor onun, aklı bir karış havadadır. Bu yaşta duyguları çok güçlü olur insanın. Benim de öyleydi. En sevdiğinden bile tiksinebilir bu yaşta. Kötü söz etmesem daha iyi. Sarılıp öpeyim. Patronuyla konuşayım. Bu çocuk ev geçindiriyor, para yönünden biraz şey etseniz... filan diyeyim."
Bunları düşündükten sonra, elleri belinde, keskin bakışlı bir Haydar gelip karşısında dineliyordu. Yüzüne bağırıyordu sanki:
"Senin bana söz söylemeye ne hakkın var? Bizi bırakıp kaçan sen değil misin? Bana akıl vereceğine eve biraz para gönder! Neden hep bana yükleniyorlar da sen göndermiyorsun?!"
Kötü kötü gülüyordu:
"Herkes kendi yoluna gitsin ağbi! Herkes kendi yolu..."
"Oysa, öyle değişik yollarımız filan yok. Temelimiz aynı. Aynı batağın insanlarıyız. Aynı çürük yapıdanız. Ben ona benzerim, o da benim gibidir. Hep bir şeylerden kaçıp durdum, kaçtığımı sandım, ama baktım ki zincirlerim ayaklarımda, kilitli. Kilidin anahtarı başkalarının elinde. O da kaçamayacak bir başına. Çok iyi biliyorum bunu. çamur, ayaklarımızı salıvermez bizim. Yazgının elleri yakamızdadır. Üstelik, o yazgı deneni değiştirecek bir şey de yapmıyoruz..."

(BURHAN GÜNEL - Sevgi Bağı, 1974)




BEHİÇ AK


Yaşam, 2000'lerin başına göre çok daha acımasız bugün. Genç kuşaklar için bir gelecek vaadi bile yok. Fikirler algoritmalarla oluşturulmuş basit karşıtlıklar arasına sıkıştırılmış. Bu yüzden özgün, yaşamdan yola çıkan, klişe olmayan edebiyat eserlerinin bir özgürlük kapısı olduğunu düşünüyorum.
(...)
12 Eylül'den sonra eskiden toplumcu olan öncü, genç kuşaklar ya tamamen yok edildi ya da Friedman'cı ekonomik dönemin bir parçası haline dönüştürüldüler.
Sistemle bütünleşmeye hazır gençlerin önüne, ya fakir olup fikirlerini savunmak ya da zengin olup çıkarlarını savunmak alternatifi çıkarıldı. Türkiye'ye para pompalandı. Reklamcılık, televizyonculuk, turizm, inşaat, sanat gibi sektörler aşırı büyüdü. Birçok genç bu alanlara kaydı.
Emeğini iyi pazarlayanlar yüksek ücret aldı. Belli bir birikim yaptılar. Yeni orta sınıfı oluşturdular. Birkaç yıl önce ateşli sol fikirleri olan gençler arasından piyasa ekonomisinin azılı savunucuları çıktı. Bu gençler özelleştirmeleri savunarak devlete karşı çıktığını zannederek "anti kamucu" bireylere dönüştüler. Bu yeni orta sınıfın çocuklarının bir kısmı iyi fırsatlar yakalasa da giderek toplumsal meşruiyetleri olmayan, anne baba eline bakan, onların birikimleriyle yaşamaya alışmış bireylere dönüştüler. 
Kendilerine sunulan olanaklar onları hüzünlü bir yalnızlığın esiri olmaktan kurtaramadı. Toplumda kendilerine yer bulmaya çalışsalar da kendilerini, kişiliklerini oluşturamadılar. İstedikleri hayatı kuramadılar. Daralan ekonomi de onları dışladı.
Toplumsal meselelere uzak, kendilerini bireysel olarak ifade etmeleri olanaksız bireyler haline geldiler. Şehrin neresinde yaşarlarsa yaşasınlar kendilerini şehrin dışına atılmış gibi hissetmeye başladılar.
Hem sağcı hem solcu hem devrimci hem kapitalist hem liberal hem özgürlük karşıtı olarak hayli geniş yer işgal eden ebeveynlerinin onlara bıraktığı epey sıkışık bir alanda hayatlarını sürdürmeye çalıştılar. 
Şehrin kurgusu içinde amaçsız, hedeflerine ulaşmaya çalışarak, yapay alanlarda yaşamaya alıştılar. Oysa İstanbul gibi tarihi bir şehir, dedelerinin yaşadığı bir kurguyla yaşandığında sevilecek, tadı çıkarılacak daha da önemlisi anlaşılacak bir varoluşa sahipti. Bu şehir onların şehri olamadı bu yüzden.
Aslında her kuşak aynı şehirde yaşasa da gerçekte aynı şehirde yaşamıyor.

(BEHİÇ AK - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: GÜNNUR AKSAKAL )







Merhaba!  


18 Haziran 2022 Cumartesi

ÇOCUK DEYİP DE GEÇME !

 

  "Aslanım" sözü sadece saray hanımlarının dilinin pelesengi değildir, her evin kendine göre bir ya da birkaç aslanı vardır, bizimkinin aslanı da İbrahim'di. Kökleri Halep Mevlevi dergâhına kadar uzanan Mahinur Kalfa, eve geldiğinin haftasında onu baş tacı etti, ama yabani aslan yavrusunu tatlı sert Osmanlı terbiyesiyle doğru dürüst bir şekle, şemaile kavuşturmayı da ihmal etmedi. Yatması kalkması, yemesi içmesi yoluna girmişti İbrahim'in, ona verdiğim küçük ödevleri bitirdikten sonra Yusuf'un onun için tahtadan oyduğu kılıcı eline alıp, at başlıklı değneği bacaklarının arasına sıkıştırıp avluda kim bilir hangi hayâli düşmanın peşinde koşturuyordu. Atının adını benim koymamı istemişti, ben de Rozinante olsun demiştim, şu daha önceden sizlere sözünü ettiğim, bizim okulda öğrendiğimiz uzun hikâyedeki atın adıydı bu. İbrahim'in bu tuhaf kelimenin ne demek olduğunu soruşuyla birlikte evde olduğum her akşama Don Kişot da maceralarıyla dâhil oldu. Göklerdeki mekânında dinlenen değerli Cervantes umarım beni, o güzel serüvene küçük bir çocuğu güldürmek amacıyla yapmış olduğum birkaç gayretkeş ilaveden ötürü hoş görür. İspanyol şövalye ve atı Rozinante'nin maceraları başka merakların da kapısını açtı İbrahim'de, İspanyolca ne demekti, Yusuf'la ben neden Macarca konuşuyorduk ve Mahinur Kalfa onu niçin Arapça azarlıyordu? Dünyanın başka yerlerinde insanların ekmeğe, suya, havaya farklı kelimeler yakıştırması onu heyecanlandırmıştı, ama en çok Rozinante'nin dilinden anlamayı istiyordu, böylece atıyla o çok uzak ülkeye gidebilirdi. (SOLMAZ KÂMURAN / Macar - İnkılâp Kitabevi Yayınları)   






(Karikatür: BEHİÇ AK)






"Çocuklar hayatın ölüme verdiği gözdağıdır..."

(SÜREYYA BERFE)






Merhaba!

17 Kasım 2019 Pazar

DOĞA ELİMİZDEN GİDİYOR







   Bütün kariyeri su sorunuyla uğraşmakla geçmiş olan BM Su Birimi (UN Water) Başkanı Dr. Olcay Ünver, iklim üzerinde baskı yaratan kalkınma sorunlarının bundan sonra nasıl bir seyir izleyeceğini şöyle açıkladı:
   "2050'ye doğru dünya nüfusunun 10 milyara dayanması bekleniyor. Nüfus artışıyla gıda üretiminin de yaklaşık yüzde 50 artması gerekiyor. Gıda üretimi için su gerekiyor. İklim değişikliğiyle su rejiminin değiştiğini görüyoruz. Taşkınlar ve kuraklık önümüzdeki en büyük sorun. Yağışlar istikrarsızlaştı. Dolayısıyla gıda üretimi için tehlike çanları çalıyor. Bir diğer sorun fazla tüketim. Şu anda üretilen gıdaların üçte biri çöpe gidiyor. Çürüyen çöplerden yayılan metan gazı atmosfere yayılıyor. Bu aynı zamanda çöpe atılan gıda maddelerinin üretiminde kullanılan suyun da heba olması demek. (Cumhuriyet Gazetesi)



***



   Ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa, "Su Değirmenleri Köyü" filminin 103 yaşındaki başkişisine ağaç üzerine şunları söyletiyor:
   "İnsanoğlu için en önemli şeyler temiz hava ve sudur. Ve bu ikisini üreten ağaç ve bitkiler. Her şey kirletiliyor, temizlenmemek üzere! Kirli hava ve kirli su insanoğlunun ruhunu da kirletiyor."
    Su değirmencisi, doğa kirliliğinin, bütün canlıların ölümüne yol açacağını, bunun da doğayı yaşanmaz kılacağını da ekliyor sözüne:
   "Günümüz insanı, doğanın bir parçası olduğunu unutmuş. Şu anda, hayat kaynakları olan doğayı yok etmeye devam ediyor. Her zaman daha iyisinin yapılabileceği sanılıyor. Özellikle bilim adamları... Akıllı olabilirler, ancak anlayamadıkları şey doğanın gücü. İnsanları mutsuz eden şeyleri icat edip duruyorlar. Daha beteri, insanların bu icatları bir mucize olarak görmeleri. Tapıyorlar onlara. Farkında değiller, oysa doğa ellerinden gidiyor..." 


ADNAN BİNYAZAR
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



Karikatür: BEHİÇ AK
(Cumhuriyet Gazetesi)









Merhaba!
     

26 Mayıs 2019 Pazar

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ




   Sardinya'nın turistik Porto Cervo bölgesinde kıyıya vuran ispermeçet balinasının bedeni 8 metre uzunluktaydı ve midesinde 22 kilogram plastik bulunuyordu. Üstelik dişi balina ölü bir fetüs taşıyordu. Yeterli düzeyde gelişkinliğe ulaşmış fetüs dişi balinanın ölmeden önce doğurmak üzere olduğunu gösteriyor. 
   SeaMe Grup başkanı Luca Bittau kıyıya vuran memelinin midesinde bulunanların "çöp poşetleri, balık ağları, olta ipleri, tüpler, markası ve barkodu hâlâ ayırt edilebilen sıvı çamaşır deterjanı poşetleri ve artık ne olduğu anlaşılamaz hale gelmiş bir sürü nesne" olduğunu belirtti. 
   Balinanın ölümünü öğrenen İtalya Çevre Bakanı Sergio Costa, Facebook yorumunda "Hâlâ böyle ölümlerin önemli olmadığını söyleyen insanlar var mı? Benim için bu olaylar önemli ve önceliklidir" biçiminde düşüncelerini paylaştı.
  Costa, "Yıllardır tek kullanımlık ürünleri tasasız bir şekilde yaygınlaştırdık, şimdi sonuçlarını ödüyoruz ve aslında her şeyden önce hayvanlar ödüyor" diye devam etti.
  Bakan tek kullanımlık su şişesi, pipet, kulak çöpü, plastik çatal-bıçak gibi plastiklerin kullanımına 2021'de getirilecek yasal engellemeye de işaret etti."İtalya bunu uygulamaya koyan ilk ülkelerden olacaktır" sözünü verdi.
   2010 yılında yapılan bir çalışmada, 192 kıyı ülkesinin 275 milyon metrik ton (1 mt = 1000 kg) plastik çöp ürettiği ve bunun 4,8 ila 12,7 milyon metrik tonunun denizlere karıştığı tespit edilmiş. Bu denizel çöpler binlerce deniz memelisi, deniz kaplumbağası ve deniz kuşunun ölümüne sebep olmakta.
  Hızla büyüyen bu çevre sorununu bireysel farkındalık ve kişisel özenle hafifletmeye çalışmak yerine bu soruna merkezi kararlar ve atık altyapı inşasıyla müdahale etmek gerektiği açık. (soL Haber)





***




   Küresel CO2 salımını kim takip edecek? Büyük şirketler hem fail hem savcı...
   Atmosfere karbondioksit salımı, azalmak bir yana giderek yükseliyor. Sorunun kaynağı olarak her ne kadar tüm insanlık gösterilse de sera etkisine yol açan parçacıkların büyük ölçeklerde salımına en başta petrol ve diğer fosil yakıt şirketleri yol açmaktadır. Şirket çıkarlarını değil, insanlığın çıkarlarını gözetmesi gereken bilim insanlarının ise atmosferdeki parçacık yoğunluğunu izleme araçlarının üretimi için dahi kapitalist üretimde şirketlere bağımlı olduğu görülüyor. (soL Haber)




***







   "Buz Üstünde 700 Kilometre" başlığı altında , güzelim, canım bir kutup ayısını görüyoruz. Haberde "Rusya'nın Kamçatka yarımadasındaki bir köyde, buz parçası üzerinde 700 kilometre sürüklendiği tahmin edilen bir kutup ayısı bulundu" deniyor.
   Sürüklenirken yön duygusunu kaybetmiş.
   Kim bilir ne kadar zamandır aç, bitkin, yiyecek ararken köylüler tarafından görülüp balıkla beslenmiş.
   Umarım, söylendiği gibi, hafta sonunda da uyuşturularak ait olduğu yerlere, Çukotka'ya götürülmüştür...
   Fotoğrafta beni etkileyen, bu güçlü, güzel hayvanın, insanların doğayı mahvetme inadının ve aymazlığının kurbanı olarak doğup yaşadığı yerlerin yüzlerce kilometre ötesine sürüklenmiş ve her şeye rağmen var olmaya, yaşamaya direniyor oluşu...
   Başını sanki kederle, acıyla, ama yine de bizi insanlığımızdan utandırırcasına bir meydan okuyuşla kaldırmış... 







   Saç örgüleriyle yaşından da küçük görünen İsveçli öğrenci, İtalyan senatosunda konuşuyor. Sımsıkı sıkılmış dudakları ve bir noktaya sabitlenmiş bakışlarıyla, yurdundan uzak düşmüş kutup ayısının hesabını soruyor gibi...
   Genç, hatta çocuk eylemci, parlamentonun senato kanadında yaptığı konuşmada, yeni kuşakların geleceğinin "küçük bir grup insan hep daha fazla paraya sahip olabilsin diye satıldığını" söylüyor...
  "Tek ihtiyacımız olan şey, bir gelecek. Geleceğimizi çaldınız" diye lanetliyor İtalyan senatörlerin üzerinden dünyanın bütün egemenlerini...
   "Bize yalan söylediniz. Bize sahte umutlar verdiniz" diye sürdürüyor acımtırak sözlerini... "Geleceğe güvenle bakabileceğimizi söylediniz. Milyonlarca öğrenci iklim için grevler yaptı ama hiçbir şey değişmedi. Eyleme geçmenizi, önlemler almanızı istiyoruz. Hayallerimizi ve umutlarımızı geri almak istiyoruz."
   Greta'nın cesareti, içtenliği, bilinçliliği etkiliyor beni... Ve bu kez o fotoğraftaki Greta için yaşarıyor gözlerim.


   Umka (Köylüler bu adı vermişler kutup ayısına) ve Greta, iki masal kahramanına, iki destan kahramanına dönüşüyorlar benim gözümde.
  Umka, görkemli de olsa hazin direnişiyle, yurdundan uzak düşmüşlüğüyle gözlerimizi yaşartır ve bizi insanlığımızdan utandırırken; kararlı yüz ifadesiyle çeliksi duruşuyla çevre katillerine karşı direnişin simgesi olan Greta, insanlığımızdan utanmamak için yapılması gerekeni de örneklemiş oluyor. 


ATAOL BEHRAMOĞLU
(Gözlerimi Yaşartan İki Fotoğraf - Cumhuriyet Gazetesi)




***





Karikatür: BEHİÇ AK




***




"Bu gezegenin nüfusunun yüzde 1'i, geri kalan yüzde 99'undan daha fazla zengin,
bunu değiştirmek için Amerika'ya siyasal bir devrim gerekli."

BERNİE SANDERS
(ABD Vermont Senatörü)




***




   Hazır olun "büyük resim" geliyor:
   Dünyada 26 kişinin serveti, 3 milyar 800 milyon kişinin toplam gelirine eşit.
   Açlıkla küresel savaş amaçlı Oxfam isimli kuruluşun son "Küresel Eşitsizlik Raporu" çarpıcı.
  Rapora göre, dünyanın en zengin adamı olan Amazon'un patronu Jeff Bezos'un varlığı 112 milyar dolar ve bu rakamın sadece yüzde 1'i, açlıkla kıvranan Etiyopya'nın sağlık bütçesini karşılıyor. 
   Raporun kilit cümlesi ise şimdi geliyor: Küresel finansal krizin patlak verdiği 2008 yılından bu yana milyarder sayısı iki katına çıktı.
   Ekonomik krizlerde kim kazanıyor, kim kaybediyor işte ortada. (HÜSEYİN VODİNALI - Aydınlık Gazetesi)




   Öyle tuhaf bir denklem ki sözünü ettiğimiz, dünyanın en zengin 8 insanı, yoksullukla mücadele eden 3,7 milyar insanın toplam servetine eşit servete sahip. Bir elin parmağı kadar olan bu asalakların serveti son 1 yılda 762 milyar dolar arttı. Sadece servetlerine eklenen kısımla, küresel yoksulluğu tam 7 kez bitirebiliriz. (ORHAN GÖKDEMİR - soL Haber)




***




Yaşamak istiyorum
Yaşamak istiyorsun
Yaşamak istiyor

Böyle şiir olmaz, diyeceksin; biliyorum,
Ama böyle dünya olur mu?
Böyle barış olur mu?
Böyle hürriyet olur mu?
Böyle kardeşlik olur mu?
Biliyorum ki, katlanıver, diyeceksin;
Ama böyle de yaşamak olur mu? 


METİN ELOĞLU   










İllüstrasyon: GÜRBÜZ DOĞAN EKŞİOĞLU











Merhaba!




   

12 Mayıs 2019 Pazar

"NEDEN"




    Öyle kahırlıdır ki Anadolu... Çaresiz kalmıştır, gücü bitmiştir. Ne Kybele'sinden bir umudu kalmıştır ne Hektor'undan. Ne Şamanlar derman olabilmektedir derdine ne Gök Tanrı... Ne Selçuklu ne Osmanlı adam yerine koymuştur onu. Hep yağmalamışlar, talan etmişler, aç ve çıplak bırakmışlardır. (ÖNER YAĞCI - Büyük Oğul Efsanesi Tonguç'un Romanı)









   Köy Enstitüleri yalnızca köy öğretmeni yetiştirmemiştir. Çünkü Köy Enstitüleri aynı zamanda çok yönlü bir insan yetiştirme projesidir. Ta o dönemde köyden gelen kız ve erkek çocukları öğretmen olarak yetiştirilip tekrardan kendi köylerine veya çevre köylere gönderiliyorlardı. Öncelikle öğretmenler bu bölgenin öğretmenleri oldukları için çevreye uyum sorunu yaşamıyorlardı ve köylüyle çatışmıyorlardı. Ayrıca bu gençler sadece öğretmen değillerdi. Tarım ve inşaattan da anlayan bu öğretmenler enstitü binalarını yapıyor, tarlalara, hayvanlara bakıyorlardı. Adeta yerinden bir köy kalkınması yapacak tüm donanımlara sahiptiler. Bu kadar mı? Hepsi en üst düzeyde hümanist değerlerle donatılıyor, sağlam bir edebiyat, sanat, müzik eğitiminden geçiyorlardı. Köyden kalkınma sağlandığı için hem köyler aydınlanıyordu hem de köyden kente göç engellenmiş oluyordu. Böylece köy-kent ayrımı ortadan kaldırılıyordu. (ŞAHİN AYBEK - Cumhuriyet Gazetesi)








   Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün geldiği durumu hangi alanlardaki değişim, dönüşüm ve çözülme yarattı?
   Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde, "Tam Bağımsızlık" ve "Ulusal Egemenlik" vardır. 
  Tam Bağımsızlık, siyasi ve ekonomik bağımsızlıktır. Ulusal Egemenlik ise insanın yurttaşlık bilinci ve niteliğini kazanması ve bir Ulus toplum olarak ülke yönetiminde söz karar sahibi olması ile sağlanabilir. İzmir'in işgalden kurtarılmasının ardından, zaferi kazandık diye kutlamaya gelenlere Mustafa Kemal'in verdiği yanıt sorunuzun da yanıtıdır; "Asıl savaşımız şimdi iki cephede başlıyor: 1- Cehalete karşı, 2- Sefalete karşı."
  Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün iki temel sorunu vardır: 1- Cehalet, 2- Sefalet. Cumhuriyet Devrimi bu iki temel sorun karşısında, Türkiye'ye özgü "toplu eğitim" ve "toplu kalkınma" politikalarını uyguladı. Planlı sanayileşme ve karma ekonomi politikası ile de kalkınmayı hedefledi.
   Ne yazık ki, Cumhuriyet Devrimi yine bu iki alanda kırılmış ve Devrim süreci durdurulmuştur. Kırılmanın temelinde, Cumhuriyetin ekonomisi ve eğitimi ile köye girmesinin engellenmesi vardır. Topraksız köylüye toprak dağıtımının engellenmesi ve Köy Enstitülerinin kapatılması bu sürecin başlangıcıdır. Bilime dayalı laik eğitimden uzaklaşmak da ikinci adımdır.
   Sonuçta bugün, ortalama ilkokul 7. sınıf seviyesindeki eğitim yapımızla, 3,5 milyona yakın "okumaz yazmazımız"la aklı ile değil duygularıyla yaşayan bir toplum olduk. Kapitalizmin raporlarla başlayan, yardımlarla süren yönlendirmesi ile Cumhuriyetin tüm birikimi olan fabrikalarımızı, tesislerimizi sattık, sanayi üretiminden koptuk ve bugün işşizliğin ve yoksulluğun sefaleti içinde yardımlarla yaşayan bir tüketim toplumu olduk. (M. TEVFİK KIZGINKAYA, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap) 








   Türkiye'de, 1960'lı yıllarda nüfusun % 70'i kır, % 30'u kent olan dağılımı bugün hemen tersine döndü.
 Tarım emekçisi aileler onlar için hiçbir planlama veya devlet desteği olmaksızın, nerede emek güçlerini satabileceklerse, tam anlamıyla bir üretim anarşisi içinde kentlere sürüklendiler. Devlet kentlerin kenarında bir mülkü işgal etmelerine ve yoksulluk içinde yaşamalarına izin verdi, çünkü imalat sermayesinin işçi yığınlarına gereksinimi vardı. 
   Kabul edilebilir ölçülerin dışında dev kentler oluştu.
   Neden?
  Çünkü sanayiye yatırım yapan sermaye sınıfı, ülkenin eşitlik içinde kalkınmasını değil, sadece kendi çıkarını düşünüyordu. Sermayenin "en ucuz emek gücüne, en kolay pazara nasıl ulaşırım" dan başka kaygısı yoktu. 
  Öte yandan kapitalizmin yapısal krizi ile son kırk yıldır sanayiden gelen kâr oranları azalmaya başladı. Kentin kendisi bu azalan kâr oranlarını telafi etmenin başlıca aracına dönüştü.
   Köylerden kentlere sürüklenen emekçi yığınları bu sefer kentin yapısına da şekil veren bir tüketime sürüklendiler. Bir yanda aşırı üretim, bir yanda giderek hizmet sektöründe güvencesizliğe itilen yığınların deli gibi tüketmesi için kent yeniden düzenlendi. Mali sermaye, belediyeler, ticaret ve imalat sermayesi arasında yeni bir işbirliği ve döngü tanımlandı.
  Kentlere mümkün olduğu kadar çok otomobilin sığması ve mümkünse durmadan hareket etmesi için yeni bir planlama (!) yapıldı. Üst ve alt geçitler, otobanlar, tek yönlü yollar... Çocukluğumda çift kale maç yaptığımız sokak, bugün her dışarı çıkışımızda içi timsahlarla dolu bir akarsuya, bizse timsahlara yem olmamak için büyük bir tedirginlikle karşıya geçmeye çalışan hayvan sürülerine döndük. Daha çok araba sığsın diye apartman önlerindeki ağaçlar kesildi, arabalar çıksın diye kaldırımlara verilen açılar yüzünden yaya yolunda bile yürüyemez hale geldik. (ERHAN NALÇACI - soL Haber)











Karikatür: BEHİÇ AK











Merhaba!

8 Temmuz 2018 Pazar

TEKNOLOJİK ÇÖP, OTOMOBİL ve GERÇEK İHTİYAÇLAR




   Dijitalleşme, her zaman eksik bırakılan gerçek insan ihtiyaçlarından (barınma, eğitim, sağlık, güvenlik ve şehir hakkı başta olmak üzere) kalan alanı dolduran ve ilerleme yanılsaması yaratan binbir çeşit ürünün alıcısını bulmasını sağlayan temel mekanizma olarak tasarlanmaktadır. İşte bu yüzden sağlıksız evlerde oturup, sağlıksız beslenen, sağlık güvencesinden ve çocuklarına gerçek bir eğitim sağlamaktan yoksun hanelerde bu kadar çok teknolojik çöpü büyük bir borç yığını ile yan yana bulabiliriz...
   Sermaye düzeninde teknolojinin iki temel işlevi vardır: İlki üretimde emek oranını düşürerek işsizlik havuzunu beslemek ve böylece ücretlere baskı yapmak, ikincisi kazanılmış ücretin emekçinin kişisel yararı açısından akıl dışı, ancak uzun dönem kârlılıkta sermaye için en akılcı tüketimin sağlanması. (ZAFER ANAYURT - soL Haber)





şişli'de bir apartıman
yoksa eğer halin yaman
nikel-kübik mobilyalar
duvarda yağlıboyalar

iki tane otomobil
biri açık biri değil
aşçı, uşak, hizmetçiler 
dolu mutfak, dolu kiler

hanım gider, sen gidersin
gündüzleri çaydan çaya
gece olur, davetlisin
ya dineye, ya baloya

hey
lüküs hayat, lüküs hayat
bak keyfine yan gel de yat
ne güzel şey
oh ne rahat
yoktur eşin lüküs hayat








   Totem, ilkel toplumda kalmış değil. Emperyalist-kapitalist sistemin de bir totemi var: Ne kartaldır ne geyik, ne koyun, ne dağ keçisi! Bu sistemin totemi, "araba"dır. Hindistan'da yolların üzerinde salınıp gezen inekler garibimize gidiyor ama, yolları tıkayan otomobil sürülerinden aynı rahatsızlığı duymuyoruz. Bu sistemde kimse ona dokunamaz; "tabu"dur, çünkü imal edilen tüketim modelinin, kutsal piyasanın kralıdır.
   Otomobil, yalnız, tüketim aşkının adı değildir; bu bir üretim hummasıdır. Şimdi kapitalizm, piyasa için üretim yapmıyor, ürettiği malın piyasasını imal ediyor. İşte Büyük Tanrı, tekelci sermaye, Olimpos Dağı'nın tepesinden ellerini uzatarak, otomobilin başına hâleler konduruyor. O anda Küçük Tanrı media; televizyonları, radyoları, gazeteleri, filmleri, duvar afişleri, romanları, hikâyeleri ve diğer araçlarıyla otomobil aşkını kutsuyor.


DOĞU PERİNÇEK







   Şimdi anlaşılıyor mu, Turgut Özal'ın neden "otoyollar demokrasidir, demiryolu komünizmdir" dediği! 
Çünkü demiryolları ve denizyolları aslında cumhuriyettir, otoyollar ise 'pazarın sömürgeleşmesi'!


ATTİLÂ İLHAN









Karikatür: BEHİÇ AK













Merhaba!