12 Temmuz 2026 Pazar
YAŞAMA SANATI
9 Kasım 2025 Pazar
ÇÖP
8 Eylül 2024 Pazar
ŞİMDİ HERKES YABANCI
18 Haziran 2022 Cumartesi
ÇOCUK DEYİP DE GEÇME !
"Aslanım" sözü sadece saray hanımlarının dilinin pelesengi değildir, her evin kendine göre bir ya da birkaç aslanı vardır, bizimkinin aslanı da İbrahim'di. Kökleri Halep Mevlevi dergâhına kadar uzanan Mahinur Kalfa, eve geldiğinin haftasında onu baş tacı etti, ama yabani aslan yavrusunu tatlı sert Osmanlı terbiyesiyle doğru dürüst bir şekle, şemaile kavuşturmayı da ihmal etmedi. Yatması kalkması, yemesi içmesi yoluna girmişti İbrahim'in, ona verdiğim küçük ödevleri bitirdikten sonra Yusuf'un onun için tahtadan oyduğu kılıcı eline alıp, at başlıklı değneği bacaklarının arasına sıkıştırıp avluda kim bilir hangi hayâli düşmanın peşinde koşturuyordu. Atının adını benim koymamı istemişti, ben de Rozinante olsun demiştim, şu daha önceden sizlere sözünü ettiğim, bizim okulda öğrendiğimiz uzun hikâyedeki atın adıydı bu. İbrahim'in bu tuhaf kelimenin ne demek olduğunu soruşuyla birlikte evde olduğum her akşama Don Kişot da maceralarıyla dâhil oldu. Göklerdeki mekânında dinlenen değerli Cervantes umarım beni, o güzel serüvene küçük bir çocuğu güldürmek amacıyla yapmış olduğum birkaç gayretkeş ilaveden ötürü hoş görür. İspanyol şövalye ve atı Rozinante'nin maceraları başka merakların da kapısını açtı İbrahim'de, İspanyolca ne demekti, Yusuf'la ben neden Macarca konuşuyorduk ve Mahinur Kalfa onu niçin Arapça azarlıyordu? Dünyanın başka yerlerinde insanların ekmeğe, suya, havaya farklı kelimeler yakıştırması onu heyecanlandırmıştı, ama en çok Rozinante'nin dilinden anlamayı istiyordu, böylece atıyla o çok uzak ülkeye gidebilirdi. (SOLMAZ KÂMURAN / Macar - İnkılâp Kitabevi Yayınları)
17 Kasım 2019 Pazar
DOĞA ELİMİZDEN GİDİYOR
26 Mayıs 2019 Pazar
ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ
12 Mayıs 2019 Pazar
"NEDEN"
Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde, "Tam Bağımsızlık" ve "Ulusal Egemenlik" vardır.
Tam Bağımsızlık, siyasi ve ekonomik bağımsızlıktır. Ulusal Egemenlik ise insanın yurttaşlık bilinci ve niteliğini kazanması ve bir Ulus toplum olarak ülke yönetiminde söz karar sahibi olması ile sağlanabilir. İzmir'in işgalden kurtarılmasının ardından, zaferi kazandık diye kutlamaya gelenlere Mustafa Kemal'in verdiği yanıt sorunuzun da yanıtıdır; "Asıl savaşımız şimdi iki cephede başlıyor: 1- Cehalete karşı, 2- Sefalete karşı."
Türkiye Cumhuriyeti'nin bugün iki temel sorunu vardır: 1- Cehalet, 2- Sefalet. Cumhuriyet Devrimi bu iki temel sorun karşısında, Türkiye'ye özgü "toplu eğitim" ve "toplu kalkınma" politikalarını uyguladı. Planlı sanayileşme ve karma ekonomi politikası ile de kalkınmayı hedefledi.
Ne yazık ki, Cumhuriyet Devrimi yine bu iki alanda kırılmış ve Devrim süreci durdurulmuştur. Kırılmanın temelinde, Cumhuriyetin ekonomisi ve eğitimi ile köye girmesinin engellenmesi vardır. Topraksız köylüye toprak dağıtımının engellenmesi ve Köy Enstitülerinin kapatılması bu sürecin başlangıcıdır. Bilime dayalı laik eğitimden uzaklaşmak da ikinci adımdır.
Sonuçta bugün, ortalama ilkokul 7. sınıf seviyesindeki eğitim yapımızla, 3,5 milyona yakın "okumaz yazmazımız"la aklı ile değil duygularıyla yaşayan bir toplum olduk. Kapitalizmin raporlarla başlayan, yardımlarla süren yönlendirmesi ile Cumhuriyetin tüm birikimi olan fabrikalarımızı, tesislerimizi sattık, sanayi üretiminden koptuk ve bugün işşizliğin ve yoksulluğun sefaleti içinde yardımlarla yaşayan bir tüketim toplumu olduk. (M. TEVFİK KIZGINKAYA, Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)
Tarım emekçisi aileler onlar için hiçbir planlama veya devlet desteği olmaksızın, nerede emek güçlerini satabileceklerse, tam anlamıyla bir üretim anarşisi içinde kentlere sürüklendiler. Devlet kentlerin kenarında bir mülkü işgal etmelerine ve yoksulluk içinde yaşamalarına izin verdi, çünkü imalat sermayesinin işçi yığınlarına gereksinimi vardı.
Kabul edilebilir ölçülerin dışında dev kentler oluştu.
Neden?
Çünkü sanayiye yatırım yapan sermaye sınıfı, ülkenin eşitlik içinde kalkınmasını değil, sadece kendi çıkarını düşünüyordu. Sermayenin "en ucuz emek gücüne, en kolay pazara nasıl ulaşırım" dan başka kaygısı yoktu.
Öte yandan kapitalizmin yapısal krizi ile son kırk yıldır sanayiden gelen kâr oranları azalmaya başladı. Kentin kendisi bu azalan kâr oranlarını telafi etmenin başlıca aracına dönüştü.
Köylerden kentlere sürüklenen emekçi yığınları bu sefer kentin yapısına da şekil veren bir tüketime sürüklendiler. Bir yanda aşırı üretim, bir yanda giderek hizmet sektöründe güvencesizliğe itilen yığınların deli gibi tüketmesi için kent yeniden düzenlendi. Mali sermaye, belediyeler, ticaret ve imalat sermayesi arasında yeni bir işbirliği ve döngü tanımlandı.
Kentlere mümkün olduğu kadar çok otomobilin sığması ve mümkünse durmadan hareket etmesi için yeni bir planlama (!) yapıldı. Üst ve alt geçitler, otobanlar, tek yönlü yollar... Çocukluğumda çift kale maç yaptığımız sokak, bugün her dışarı çıkışımızda içi timsahlarla dolu bir akarsuya, bizse timsahlara yem olmamak için büyük bir tedirginlikle karşıya geçmeye çalışan hayvan sürülerine döndük. Daha çok araba sığsın diye apartman önlerindeki ağaçlar kesildi, arabalar çıksın diye kaldırımlara verilen açılar yüzünden yaya yolunda bile yürüyemez hale geldik. (ERHAN NALÇACI - soL Haber)






.jpg)




















