Cervantes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cervantes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2022 Cumartesi

ÇOCUK DEYİP DE GEÇME !

 

  "Aslanım" sözü sadece saray hanımlarının dilinin pelesengi değildir, her evin kendine göre bir ya da birkaç aslanı vardır, bizimkinin aslanı da İbrahim'di. Kökleri Halep Mevlevi dergâhına kadar uzanan Mahinur Kalfa, eve geldiğinin haftasında onu baş tacı etti, ama yabani aslan yavrusunu tatlı sert Osmanlı terbiyesiyle doğru dürüst bir şekle, şemaile kavuşturmayı da ihmal etmedi. Yatması kalkması, yemesi içmesi yoluna girmişti İbrahim'in, ona verdiğim küçük ödevleri bitirdikten sonra Yusuf'un onun için tahtadan oyduğu kılıcı eline alıp, at başlıklı değneği bacaklarının arasına sıkıştırıp avluda kim bilir hangi hayâli düşmanın peşinde koşturuyordu. Atının adını benim koymamı istemişti, ben de Rozinante olsun demiştim, şu daha önceden sizlere sözünü ettiğim, bizim okulda öğrendiğimiz uzun hikâyedeki atın adıydı bu. İbrahim'in bu tuhaf kelimenin ne demek olduğunu soruşuyla birlikte evde olduğum her akşama Don Kişot da maceralarıyla dâhil oldu. Göklerdeki mekânında dinlenen değerli Cervantes umarım beni, o güzel serüvene küçük bir çocuğu güldürmek amacıyla yapmış olduğum birkaç gayretkeş ilaveden ötürü hoş görür. İspanyol şövalye ve atı Rozinante'nin maceraları başka merakların da kapısını açtı İbrahim'de, İspanyolca ne demekti, Yusuf'la ben neden Macarca konuşuyorduk ve Mahinur Kalfa onu niçin Arapça azarlıyordu? Dünyanın başka yerlerinde insanların ekmeğe, suya, havaya farklı kelimeler yakıştırması onu heyecanlandırmıştı, ama en çok Rozinante'nin dilinden anlamayı istiyordu, böylece atıyla o çok uzak ülkeye gidebilirdi. (SOLMAZ KÂMURAN / Macar - İnkılâp Kitabevi Yayınları)   






(Karikatür: BEHİÇ AK)






"Çocuklar hayatın ölüme verdiği gözdağıdır..."

(SÜREYYA BERFE)






Merhaba!

30 Ocak 2022 Pazar

BORGES

 



  Jay Parini, "bir tür romanımsı anı" dediği kitabı Borges ve Ben - Bir Karşılaşma'da bizi elli yıl geriye, 22 yaşında bir üniversite öğrencisi olduğu günlere götürüyor.
  Şair olmaya çabalayan bu genç Amerikalı, Amerika'nın Vietnam Savaşı'na katılmak istemediği için ülkesinden kaçıp İskoçya'ya geliyor ve lisansüstü eğitimine orada devam ediyor. Şiirle ilgili ama dünya edebiyatından pek haberi yok. Amerika'dan uzaklaşmak istemesinin bir diğer nedeni de annesinin boğucu ilgisi ve sevgisi. 
  Özgürlüğü tattığı İskoçya'da şair Alastair Reid ile tanışıyor ve arkadaş oluyor. Gerçi Reid ondan yaşça epey büyük ama ikisi arasında bir yakınlık doğuyor. Reid'in kitaptaki rolü hem Borges'in şiirlerinin İngilizce çevirmeni hem de genç şair adayı Parini'yi Borges'le tanıştıran kişi olması.  
  Borges diye birinin geleceği haberinden hiç etkilenmez Parini; çünkü o adı ilk kez duymaktadır. Alastair'in evine gelen Borges orada birkaç gün kalacaktır. 
  Genç Parini ilk bakışta hiç beğenmez Borges'i, hiç önemsemez, özensiz kıyafeti, patavatsız konuşmaları, yemek yeme tarzı rahatsız eder onu. Karşısındaki kişinin edebiyatta çığır açan, benzersiz, usta, engin bilgi sahibi, ünlü bir yazar olduğundan haberi yoktur.
  Alastair Reid, birkaç günlüğüne Londra'ya gitmek zorunda kalınca gözleri görmeyen, yalnız kalamayacak durumda olan Borges'i genç Parini'ye emanet eder ve asıl serüven de o zaman başlar.
  Çünkü daha Alastair kapıdan çıkar çıkmaz Borges, Parini'ye bir İskoçya turuna çıkmak istediğini söyler ve adeta buna zorlar delikanlıyı.
 Borges'in isteğini kabul eden Parini'nin başına geleceklerden haberi yoktur tabii. Ayrıca bu geveze, "kendine takıntılı" yaşlı adamın, onu âşık olduğu kızdan ve tez çalışmalarından uzaklaştırmasını istememektedir. Onunla tanışmasını, birlikte yolculuk etmelerini bir ayrıcalıktan ziyade bir rahatsızlık olarak görür. 
 Aslında edebiyatta, şiirde kendisine yol gösterecek birine ihtiyacı olan toy bir şair, 20. yüzyılın en heybetli yazarlarından biriyle baş başa olduğundan habersizdir. 
  Parini'nin külüstür arabasıyla Highlands'teki yolculukları, Borges'in benzersiz dünyasında bir tura dönüşür.
  Yol boyunca Borges sürekli konuşur, sözleri ve anlattıkları zihninde barındırdıklarının bir yansımasıdır.
  (...)
  Gezi sırasında Borges, genç Parini'yi adeta eğitir, onun bilmediği yazarlardan, okumadığı kitaplardan örnekler verir, ne de olsa yazarlığı yanında çok deneyimli bir kütüphanecidir de.   
 Parini onun anlattıklarının hepsini tam olarak anlamasa da en azından anlatılanlar onu düşünmeye yöneltir. Borges'in anlattıklarının, edebiyat, şiir, felsefe, dil, aşk, hayat, benlik konusundaki fikirlerinin kendisi için ufuk açıcı öğretiler olacağının henüz farkında değildir.
 Borges kendi kişisel dünyasını bile açar Parini'ye, ikisi arasında hem özel hayatlarına hem hissettiklerine ve yazdıklarına dair benzerlikler bulup adeta eğlenerek paylaşır bunları onunla. Aşklarını bile anlatır.
  Borges bu yolculuktan inanılmaz zevk alır, en döküntü oteller, en engebeli yollar, en kalitesiz yemekler umurunda bile olmaz. Yaşadıkları her şeyi, bulundukları koşulları eğlenceli tarafından ele alır.
  Parini'nin bakımsız arabasına Rocinante der örneğin, Don Quixote'nin atının adını vererek bu romanı hiç okumamış olan Parini'ye de Don Quixote'nin kader arkadaşı Sancho adını takar; sürekli alıntılar yaptığı Cervantes'ten ne kadar etkilendiği belli.
  (...) 
  Anlatılanların yaşandığı günlerde 71 yaşında olan Borges ya da adını eksiksiz söylersek "Jorge Francisco Isidoro Luis Borges", yaklaşık 55 yaşına kadar görme yetisine sahiptir; ancak kalıtımsal bir hastalık sonucu o yaşta kör olur; sadece belli belirsiz bir ışık görür.
 Borges körlüğü kader olarak kabullenir, belleği ona yetmektedir. Yolculuk yapmaktan, etkinliklere katılmaktan, yazmaktan asla vazgeçmez. (İLKNUR ÖZDEMİR - Cumhuriyet Kitap)



"Cennetin her zaman bir kütüphaneye benzediğini hayal etmişimdir."


J. LUIS BORGES





Merhaba!

26 Eylül 2021 Pazar

DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN

 

  Halk arasında, "Güzelin düşmanı çoktur" diye bir deyim dolaşır. Güzelin düşmanı çoktur da düşünürlerin, sanatçıların, yetkin kişilerin, insanca yaşamayı ilke sayanların düşmanı az mıdır? Toplumu aydınlatmaya çalışan şairlerin, yazarların, özgür düşünceden yana olanların, güzel sanat yaratıcılarının başına gelmeyen kalmamıştır. Onların arasında süslü sözcüklerle alkış toplayanlar var. Bir de nereden türedikleri belli olmayanlar çıkıyor ki onlar bir zamanlar aşağıladıklarını, koşullar değişince övgüleriyle göklere çıkarırken yüzleri kızarmayanlardır.

   O türleri gözümün önüne getirince, Cervantes'in ünlü romanı Don Quijote'nin girişinde geçen şu sözlerini bir süre dilimden düşüremiyorum:

   "Unutma, kendi çatısı camdansa eğer,

delidir taş toplayan,

komşuya atmak için!"


   (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)


***



RAUF MUTLUAY


   "Terörün tırmandırıldığı 1979 yazında bir bomba atıldı Rauf'un evine; o sırada evde olan küçük oğul (Emre), bu bombayı tutup sokağa fırlatınca anlaşıldı bombanın tahrip gücü! 
   (...) 1979'daki bomba, Rauf'un yaşamını allak bullak etti. İlişkilerini daralttı. İçine kapandı. Yazı yazmaz oldu. Kendini unutturmaya çalışıyordu. Unutturdu da. Edebiyat okurlarının bellekleri pek güçlü değildir. Ve unutmaya hazırdırlar. Kimi insanların 'tek' ölümü olmuyor; 1979, Rauf'un 'ilk' ölüm yılı oldu." (FETHİ NACİ - Dönüp Baktığımda/Adam Yayınları) 



***


   Abidin Dino'nun okumalara doyamadığım Fikret Mualla kitabında kaleme aldıklarını hep aklımın bir köşesinde saklarım: "İpekböceği, kozasını ipekli kumaş tezgâhı uğruna yapmaz ki... Kozanın karanlığında ipliğini örer durur. Başka türlü baş edemez çünkü..." Sanatçılar da başka türlüsü ellerinden gelmediği için kozalarının karanlığına sığınmışlardır. Ama duyguları sözcüklerle algılamak yaşamın damarlarından koparmaz onları. Dünyaya kendilerinin ve insanın doğasında var olan özellikleri tamamlamak üzere geldiklerinin bilincindedirler. İnsanı, doğasındaki özgürlük gereksiniminden kopararak köleleştirmek isteyenlerin, egemen olamadıkları bu sanat ve düşünce adamlarına yüzyıllar boyunca düşman kesilmelerinin sırrı tam da budur. (EREN AYSAN - BİRGün Gazetesi)


***


"Sanatın özünde dünyayı değiştirme; daha güzel bir dünya yaratma amacı yatar. 
Bu nedenle sanatçı devrimci kişidir."  

(DURSUN AKÇAM)





Merhaba!  

12 Temmuz 2020 Pazar

YAZARLARIN İLK ROMANLARI




Desen: PABLO PİCASSO


   Yazın tarihinde ilk roman olarak Cervantes'in Don Quijote'si gösterilir. Cervantes'in romanını başta Amadis de Gaula olmak üzere şövalye öykülerini, zamanın çeşitli anlatı türlerini olumsuzlamak için yazdığı bilinir. Gerçekdışı şeyler ne yazılsın ne de okunsun ister. Okuyan Don Quijote gibi bir hayal dünyasında yitip gidebilir. Cervantes gerçeğe ayarlı bir anlatı peşindedir. Amacına ikinci romanı Persiles ile Sigismunda'da ulaştığını, giderek başyapıtının, adını geleceğe taşıyacak romanın bu olduğunu söyleyecektir. Oysa meraklıları dışında kimse ikinci romanını bilmez, birincisini herkes bilir. Neye niyet, neye kısmet? (OĞUZ DEMİRALP - Cumhuriyet Kitap)



***



   (...) yaşım ilerledikçe, şiire dair zevklerim biraz olsun geliştikçe, yazdığım şiirlerin bir şeye benzemediğini gördüm. Fazla öfkeli, sabırsız ve çapaklıydılar. İzmir'deki bazı edebiyatçı abilerimin, ablalarımın da katkısı oldu bu aymada. Şiir yazmak için gereken asil ruhtan yoksun olduğumu erken idrak etmemi sağladılar.
   1990'ların ortalarında, Yeşim Ustaoğlu'nun bir kısa filminin ismi çalınmıştı kulağıma: Magnafantagna. Büyük Fantezi. Filmi izlememiştim, ama ismi tuhaf bir şekilde büyülemişti beni. Oturdum, aynı isimde neredeyse 30 sayfalık bir şiir yazdım. Yine beceremedim tabii.
   Sıcak bir yaz akşamı, annemin evinin balkonunda otururken, o şiirin dizelerini yan yana yazmaya koyuldum. Ortaya çıkan şey hoşuma gitti. Devam ettim. İlk romanım Tol'un "O" isimli orta bölümü, esasen o şiirden çıkmadır. Sonra gerisi geldi... (Söyleşi: TURGAY FİŞEKÇİ - Cumhuriyet Kitap)


MURAT UYURKULAK



***




   Rıfat Ilgaz ile roman türü arasında sıkı bir ilişki vardır. Cide'den tanıdığı Halime Kaptan'ın romanını henüz 12 yaşındayken yazmaya kalktı, Mehmet Rıfat. Yazdığı kadarıyla Samsun'da götürdüğü matbaacı Nusret Usta beğenmişti bile. Kastamonu'da ortaokulu okurken geceliği iki buçuk kuruşa aldığı romanları ucuza getirmek için geceli gündüzlü okuyan Rıfat'a arkadaşları "Romancı" adını taktılar. 
   Bölgenin özelliğinin etkisiyle bir süre sonra bu ad "Ormancı"ya dönüştü. Adı çıktığına göre ikinci roman denemesini de yapmalıydı artık. Üstelik roman olayları büyük kentlerde geçmeli, roman kişileri büyük kentlerde yaşamalıydı...
   Anadolu romanda geçerse yazılan kitap, roman olmazdı! O yılların bu anlayışıyla yazdığı küçük romanında hırsızı Beşiktaş'tan tramvaya bindirmiş, Üsküdar'da indirmişti. İstanbul'u bilen Nizami okuyunca katıla katıla gülmüştü. 
   Şu durumda bu büyük kenti bilmeden, İstanbul'u öğrenmeden roman yazmamalıydı. Zaten babası da mektubunda "Ne istersen ol, karışmam ama neyi iyi yapacağına aklın yatıyorsa onu yap. İstersen zurnacı ol ama zurnayı en iyi sen çal!" demiyor muydu... (MEHMET SAYDUR - Cumhuriyet Kitap)

 
RIFAT ILGAZ


 
  
   


Merhaba!