Rıfat Ilgaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rıfat Ilgaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Nisan 2021 Pazar

İNSANLIĞIN SOL YANI-2

 


   "Bir de şu toplanan kitap..."

   "İşte hep bu anlattıklarım yazılıydı kitapta... Benim derdim, komşumun derdi, okuldaki çocukların derdi..."

   "Biliyorsun, bunları yazanlardan hoşlanmadıklarını... Gene de habire yazıyorsun!"

   "İstiyorum ki halk, kendi çektiklerinin ayrımına varsın. Bir kez halk yoksulluğunun ayrımına varırsa... Daha doğrusu halk, halk olarak kendi gücünün farkına varırsa... Kaderine öyle razı olmuş görünüyor ki..."

   "Korktuğum için kendimi savunduğumu sanma. Ben henüz solcu olup olmadığımı bilmiyorum kesin olarak. Bildiğim bir şey varsa ezilen halktan yana oluşum. Halkın çektiği sıkıntıların benim çektiklerimle tıpatıp uygun oluşu. Kurtuluşumu da halkın kurtuluşunda görüşüm... Bu birkaç düşünce kırıntısı solcu olmam için yeterse kendimi hiç de temize çıkarmaya çalışacak değilim."

RIFAT ILGAZ (Karartma Geceleri)


***


   "Suçlu senaryosu reddedilmiş. Redde esas, eserin sol temayüllü oluşuymuş. Ya reddetmeselerdi de 'Uygun' deselerdi? Kendi kendimden, yani 'Sol'culuğumdan şüphe edip, kendimi bir çeşit 'Dönek' saymaz mıydım?"

ORHAN KEMAL

(Fikret Otyam'a yazdığı mektuptan)


***


Tıraştan tıraşa yüzüne bak

unut yaşını

koru kendini bitten

                                               bir de bahar akşamlarından.

Bir de ekmeği

                                                   son lokmasına dek yemeği

bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.

Bir de kim bilir

sevdiğin kadın seni sevmez olur

ufak iş deme

yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir

                                                    içerdeki adama.

İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena

dağları deryaları düşünmek iyi

durup dinlenmeden okumayı yazmayı

bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana

bir de ayna dökmeyi.

Yani içerde on yıl on beş yıl

                                               daha da fazlası hatta

geçirilmez değil

geçirilir

kararmasın yeter ki

              sol memenin altındaki cevahir.               

NÂZIM HİKMET


***


"Başkaları için kendilerini unutanlar, hep hatırlanacak olanlardır."

FYODOR DOSTOYEVSKİ





Merhaba!

12 Temmuz 2020 Pazar

YAZARLARIN İLK ROMANLARI




Desen: PABLO PİCASSO


   Yazın tarihinde ilk roman olarak Cervantes'in Don Quijote'si gösterilir. Cervantes'in romanını başta Amadis de Gaula olmak üzere şövalye öykülerini, zamanın çeşitli anlatı türlerini olumsuzlamak için yazdığı bilinir. Gerçekdışı şeyler ne yazılsın ne de okunsun ister. Okuyan Don Quijote gibi bir hayal dünyasında yitip gidebilir. Cervantes gerçeğe ayarlı bir anlatı peşindedir. Amacına ikinci romanı Persiles ile Sigismunda'da ulaştığını, giderek başyapıtının, adını geleceğe taşıyacak romanın bu olduğunu söyleyecektir. Oysa meraklıları dışında kimse ikinci romanını bilmez, birincisini herkes bilir. Neye niyet, neye kısmet? (OĞUZ DEMİRALP - Cumhuriyet Kitap)



***



   (...) yaşım ilerledikçe, şiire dair zevklerim biraz olsun geliştikçe, yazdığım şiirlerin bir şeye benzemediğini gördüm. Fazla öfkeli, sabırsız ve çapaklıydılar. İzmir'deki bazı edebiyatçı abilerimin, ablalarımın da katkısı oldu bu aymada. Şiir yazmak için gereken asil ruhtan yoksun olduğumu erken idrak etmemi sağladılar.
   1990'ların ortalarında, Yeşim Ustaoğlu'nun bir kısa filminin ismi çalınmıştı kulağıma: Magnafantagna. Büyük Fantezi. Filmi izlememiştim, ama ismi tuhaf bir şekilde büyülemişti beni. Oturdum, aynı isimde neredeyse 30 sayfalık bir şiir yazdım. Yine beceremedim tabii.
   Sıcak bir yaz akşamı, annemin evinin balkonunda otururken, o şiirin dizelerini yan yana yazmaya koyuldum. Ortaya çıkan şey hoşuma gitti. Devam ettim. İlk romanım Tol'un "O" isimli orta bölümü, esasen o şiirden çıkmadır. Sonra gerisi geldi... (Söyleşi: TURGAY FİŞEKÇİ - Cumhuriyet Kitap)


MURAT UYURKULAK



***




   Rıfat Ilgaz ile roman türü arasında sıkı bir ilişki vardır. Cide'den tanıdığı Halime Kaptan'ın romanını henüz 12 yaşındayken yazmaya kalktı, Mehmet Rıfat. Yazdığı kadarıyla Samsun'da götürdüğü matbaacı Nusret Usta beğenmişti bile. Kastamonu'da ortaokulu okurken geceliği iki buçuk kuruşa aldığı romanları ucuza getirmek için geceli gündüzlü okuyan Rıfat'a arkadaşları "Romancı" adını taktılar. 
   Bölgenin özelliğinin etkisiyle bir süre sonra bu ad "Ormancı"ya dönüştü. Adı çıktığına göre ikinci roman denemesini de yapmalıydı artık. Üstelik roman olayları büyük kentlerde geçmeli, roman kişileri büyük kentlerde yaşamalıydı...
   Anadolu romanda geçerse yazılan kitap, roman olmazdı! O yılların bu anlayışıyla yazdığı küçük romanında hırsızı Beşiktaş'tan tramvaya bindirmiş, Üsküdar'da indirmişti. İstanbul'u bilen Nizami okuyunca katıla katıla gülmüştü. 
   Şu durumda bu büyük kenti bilmeden, İstanbul'u öğrenmeden roman yazmamalıydı. Zaten babası da mektubunda "Ne istersen ol, karışmam ama neyi iyi yapacağına aklın yatıyorsa onu yap. İstersen zurnacı ol ama zurnayı en iyi sen çal!" demiyor muydu... (MEHMET SAYDUR - Cumhuriyet Kitap)

 
RIFAT ILGAZ


 
  
   


Merhaba!

2 Temmuz 2017 Pazar

AYDIN DURUŞU




 PABLO PİCASSO



   1950 yılının Ekim ayında Barış Komitesi üyeleri İngiltere'de toplanacak Barış Kongresi için içinde Picasso da olmak üzere gemiyle yola çıkarlar. İngiliz hükümeti Kore savaşını bahane ederek skandal bir karar alır ve geminin karaya yanaşmasına izin vermez. Ancak "Ressam Picasso" yu çok sevdiklerini ve Londra'da sergisi de olan Picasso'nun gemiyi terk ederek karaya çıkabileceğini bildirirler. Bunun üzerine Picasso ikiyüzlü, karanlık İngiliz burjuvazisine esaslı bir yanıt verir: "Gerçi  sizin için zor olacak ama yine de anlamaya çalışın. Her ikisi de aynı Picasso'dur." (ERHAN NALÇACI - soL Haber)




Kore'de Katliam - PABLO PİCASSO







Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyor musun

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden  çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere
Çabuk ol

Tam çağı işe başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol

Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol




RIFAT ILGAZ








"Yaşadığı zamanın ruhunu anlamayan, çağının tanığı olamayan bir yazarın bugüne / düne / geleceğe dair anlatacağı hiçbir şey yoktur."



FERİDUN ANDAÇ











Merhaba!



26 Mart 2017 Pazar

SEYİRCİ KALMA !




Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
Perdeler örtük, kapılar sürgülü
Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.


AHMET ERHAN


   Ahmet Erhan, "Alacakaranlıktaki Ülke" de 70'li yılların sonundaki Türkiye'yi bu dizelerle tarif ediyordu.
  Herkesin herkesten korktuğu, her gün 15-20 kişinin öldürüldüğü günlerdir. Neşe, sevinç, mutluluk "güven ve huzur" la birlikte çoktan çekip gitmiştir evlerden, sokaklardan. Alacakaranlıktadır her şey. Arkasından kopkoyu, zifiri bir karanlık gelecektir.
 Yine bir / yeni bir alacakaranlığın içine yuvarlanmakta olduğumuz şu zamanda bu uzun şiir, sanki bugün için yazılmışçasına taze. O günlerde yazılan şiirlerin büyük bir kısmı "Alacakaranlıktaki Ülke" yle akrabadır ve hepsi de bugün yazılmışlar gibi tazedirler.
  O günlerin yirmili yaşlarındaki şairleri, bugün altmışlı yaşlarını sürmektedirler, içinde yaşadıkları topluma, insanlara, olaylara, zamana büyük bir aşkla bağlıydılar. Buldukları her imge, yazdıkları her şiir yüreklerinin en derin yerinden kopup geliyordu. Bugünün şairleri öyle mi ya? Birkaç ustayı saymazsak toplum, insanlar, hayat yazılan şiirden tümüyle çekilip gitmiş, şair kendisiyle, kendi beniyle baş başa kalmıştır...(MECİT ÜNAL - Aydınlık Gazetesi)








SON ŞİİRİM

Elim birine değsin,
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım!

19 -11-1991  


RIFAT ILGAZ








   5. Nilüfer Tiyatro Festivali için hazırlanan manifesto:

   "Şu anın anlatıcıları olarak geçmişin izleri üzerimizden, yüzümüzden, dilimizden dökülürken... Şu anın yaratılmasında pay sahibi olanların sahnelediği oyuna seyirci kalmamalıyız.
  Geleceğin gözleri, sözleri, izleri biziz. Kötülüğün hüküm sürdüğü coğrafyalar sergilenirken sahnelerde, hiç tanımadığımız yüzler hep bir ağızdan soracaklar bize; seyirci miydin sen de?
  Uygar dediğimiz şu anki dünyada Uygar'ları, Çağdaş'ları, Özgür'leri, Sevda'ları otobüs duraklarında, sahile vuran dalgalarda, miting alanlarında, tiyatro ve konser salonlarında, bilinmezliğin peşi sıra sınırları zorlayan küçük adımlarda feda etmekten artık vazgeçmeliyiz.
   Bizler sahneye çıktığımızda hem herkesiz hem hiç kimseyiz. Yollara düştüğümüzde de sahnede de kimsesiziz. Sanatın aykırı sokaklarında hep kabul edilmeyi, onaylanmayı bekleyen mültecileriz. Seyircilerimize sığınırız. Biliriz ki onlar bize lütufta bulunmaz, hak ettiğimizi verir. Bu yüzden aslında bizim için adı seyirci olanlar aslında seyirci kalmayanlardır. Savaşları, gözyaşlarını, katliamları, ırkçılığı, sosyal adaletsizliği, tecavüzleri, her türlü hak ve hukuk ihlallerini reddederek, aşktan, doğadan, yaşam hakkından yana olanlardır.
   Bizler kötülüğe alışmayan, güçten değil eşitlikten yana, sadece bir döneme ait değil tüm zamanların barış elçileriyiz.
   Yaşasın tiyatro, yaşasın barış!"






   Türkiye, bir yurt olarak, Dicle'den Sakarya ve Meriç'e, Alpaslan'dan Bedrettin ve Mustafa Kemal'e, Yunus'tan Nâzım'a ve Yaşar Kemal'e bütün bir zaman ve uzamda tarih, bugün ve gelecek doğrultusunda, bu nesnel ve öznel gerçeklerle yapılanmıştır. Emperyalizmin Türkiye üzerindeki hesaplarını bozmak üzere yurdu savunmak, emekçilerin devrim ve iktidar savaşını bu savunma cephesinde yükselecek ittifaklarla geliştirmek, birikmiş emeği kendi yaratma sürecinde billurlaştıran canlı kişilerin en yetkin bileşkesini oluşturmak aydın ve sanatçıların omuzları üzerindedir. Unutmayalım ki, "sanatçı, ışığı alnında ilk duyandır" , kendinden başlayarak bütün toplumu ve yaşamı  anbean aydınlatmaya gönüllü bireydir. 




SEYYİT NEZİR









"Bütün çağlarda sanatçının soylusu ezilenden, soysuzu ezenden yanadır."










Merhaba!

6 Kasım 2016 Pazar

GÜLMESİNİ BİLENLER




   Lütfi Akad, "Işıkla Karanlık Arasında" isimli kitabının bir yerinde hayatının en büyük dersini nasıl aldığını anlatır. Yıl 1946. Şakir Sırmalı "Domaniç Yolcusu" isimli filmini çekecek. Lütfi Akad'ın görevi bir çeşit uygulayıcı yapımcılık. Adapazarı'na gitmeden önce bazı siparişler vermek üzere birileriyle buluşacak. Randevu öncesi kötü gözüken ayakkabılarını boyatmak ister. Taksim Sahnesi'nin önüne sıralanmış boyacılardan birine gider ve sandığa ayakkabısını koyarak. "Çabuk" der, "Acelem var, şişir gitsin!"
   Boyacı eliyle arkadaki boyacıyı işaret eder:
  "Arkadaki arkadaşa geç beyim."
  "Neden, ne oldu ki?"
  "Ben ayakkabı boyarım beyim, bu benim işim. Şişirme istiyorsan arkaya geç!"
   Lütfi Akad. "Hayatımın dersini alıyordum o anda" der ve ayağını çekmeden:
  "Buyur, bildiğin gibi boya, hakkını ver" der...(ERCAN KESAL- BirGün Gazetesi)


ÖMER LÜTFİ AKAD






   Rıfat Ilgaz, oturduğu kahvehaneden Babıâli yokuşunu seyre dalar bir akşamüstü. Hayaller kurduğu esnada, kolkola girmiş iki kişinin ağır aksak hareketlerle, tramvaya yetişmekte olduğunu fark eder. Birbirlerine tutunarak yürümeye çalışanlar, Âşık Veysel ve Yaşar Kemal'dir. Ilgaz neden sonra tanır... Bir tebessümle bakar gidenlerin ardından. "Yarabbim" der "İki adama bir gözü anca vermişsin..." (ERK ACARER- BirGün Gazetesi)


AŞIK VEYSEL
VE
YAŞAR KEMAL



                  




   Vedat Türkali, "Öldüğüm zaman benden hem şair hem de Bir Gün Tek Başına'nın yazarı olarak söz edecekler, canım sıkılıyor buna" dediğinde şaşırmıştım doğrusu. On yıldan fazla zaman geçirdiği Londra'da benim de neredeyse hiç çıkmadığım Finsbury Avenue'daki o evde sohbet ettiğimiz bir akşam böyle demişti. "Neden" diye sormama gerek kalmadan açıklayıverdi: "Şiir yazdım, doğru. Ama benim şiirimize en büyük katkım, zamanında şiir yazmayı bırakmam olmuştur." (MUSTAFA K. ERDEMOL- BirGün Gazetesi)


VEDAT TÜRKALİ






Gülmek kutsaldır. 
Babam Nazizm gelmeden önce her şeyi anlamıştı; 
"Gülmek nedir bilmeyen bir toplum, tehlikeli olmaya başlar" derdi.


DARİO FO









Merhaba!

16 Ekim 2016 Pazar

ŞİİRLER VE TÜRKÜLERLE ÇOĞALMAK




SINIF'ın ozanıyım mimli,
HABABAM SINIFI'nın yazarıyım ünlü.
Kim ne derse desin,
Çocuklar için yazdım hep.


RIFAT ILGAZ





   Paris'te büyükelçi olarak yaklaşık üç yıllık bir görev süresinden sonra Neruda, sağlığındaki belirgin kötüleşme yüzünden, 1972 yılı sonlarında ülkesine dönmeyi arzu etmişti. Prostat kanserine yakalanmıştı. Artık evine dönecek, sağlığı ile ilgilenecekti. Ne var ki, 11 Eylül 1973 günü uğursuz bir darbe ülkedeki her şeyi mahvetti. Yakın arkadaşı Salvador Allende, darbenin olduğu gün askerlerce katledilmişti. Neruda, arkadaşının acı ölümüyle daha da sarsıldı.
   Darbeden birkaç gün sonra Neruda'nın Isla Negra'daki evi askerlerce basılmıştı. Onun hastalığına aldırmadan evi gözü önünde alt üst edildi. Her yerde "gizli suç unsurları" aranıyordu. Bu haris aramayı acı içinde izleyen şair, askerlere şöyle demişti;

   "Arayın, her yeri iyice arayın. Her yerde tek bir suç unsuru bulacaksınız; Şiirler... (soL Haber)



Halkım ben,
hani şu sayılamayan,
hani şu çok halk.
Soluğumun öyle bir gücü var ki
sessizliği deler geçerim, dinlemem,
filiz verir, boy atarım,
zifiri karanlık demem.

PABLO NERUDA







Yalnız olmamak ne güzel sevinçtir bilir misiniz?
Çok olmak, çok olup aynı şeyleri haykırmak, aynı türküleri söyleyip aynı şiirlere dokunmak, ne demektir bilir misiniz?

(ORHAN AYDIN - soL Haber)






"Nerede bir türkü söyleyen görürsen , korkma yanına otur."


NEŞET ERTAŞ











Merhaba!

26 Haziran 2016 Pazar

YARINLAR BİZİMDİR




   Emperyalizmin en büyük zaafı, gücünün sınırsızlığına inanmasıdır. Ancak, insan faktörünü dışlayan bir güçtür bu. Paraya ve zora dayanır. İnsan yalnızca zavallı bir araçtır, bir sömürü nesnesidir emperyalizm için. İşte burada kaybeder. Sosyalizmin şaşmaz kuralıysa insanı temel almasıdır. Burada kazanır.

CELİL DENKTAŞ






    Aydın Ilgaz anlatıyor:
   Niyazi Akıncıoğlu, bir gün babama "Yav bugün bir davaya girdim. Adamın kolu kopmuş kazada. İşverenin avukatı bastırıyor da bastırıyor 'ihmalden' diyerek. Dün de bir tanesi kopmuş" diyor. Babam da Akıncıoğlu'nun izniyle Alişim şiirini yazmış:

Kasnağından fırlayan kayışa
kaptırdın mı kolunu Alişim!
Daha dün öğle paydosundan önce
Zilelinin gitti ayakları,
Yazıldı onun da raporu:
"İhmalden!"
Gidenler gitti Alişim,
Boş kaldı ceketin sağ kolu...
Hadi köyüne döndün diyelim,
tek elle sabanı kavrasan bile
sarı öküz gün görmüştür,
Anlar işin iç yüzünü!
Üzülme Alişim, sabana geçmezse hükmün
Ağanın davarlarına geçer...
Kim görecek kepenek altında eksiğini
kapılanırsın boğaz tokluğuna.
Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman
beklesin mızrabını.
Sağ yanın yastık ister Alişim
sol yanın sevdiğini.
Kızlar da emektar sazın gibi
Çifte kol ister saracak!


RIFAT ILGAZ







   TMMOB Zonguldak Şube Başkanı Erdoğan Kaymakçı, 301 işçinin şehit olduğu Soma katliamının ikinci yılında yaptığı konuşmada, "Soma'da yaşanan facianın ardından her ay onlarca emekçinin iş kazalarında ölmeye devam ettiğini" söyledi. İş güvencesinin azalması, esnek çalışma biçimlerinin artması, çalışma koşullarının ağırlaşması gibi nedenlerin iş kazalarını arttırdığı ifade eden Kaymakçı, şöyle dedi: "Soma'da yaşanan acı gerçeğin nedenleri ortadadır. Bu nedenler ile hesaplaşılmadığı sürece fabrikalarda, madenlerde, inşaatlarda ve tüm çalışma alanlarında bizleri bekleyen yeni Soma'ların yaşanılması kaçınılmazdır. Soma katliamı göz göre göre gelmiştir. Çünkü ocakta kömürün içten içe yandığının bariz göstergesi olan karbonmonoksit gazının aylardır limit değerlerin üzerinde seyretmesi ve gaz sensörlerinde bu değerlerin de belli olmasına rağmen önlem alınmaması, ocak sıcaklığının bir aydan beri normalden yüksek olması kömür yangınını göstermektedir. Buna karşın üretim zorlamasının devam ettirilmesi katliamın meydana gelmesinin ana nedeni olmuştur." (BirGün Gazetesi) 






   Katliamın ikinci yılında, şehitlikte yatan babaları Kamil Çal'ın mezarını ziyaret eden Sude Çal ile abisi İbrahim Çal, iki yıl boyunca yaşadıkları acıyı satırlara döküp yazdıkları mektupları, babalarının başucuna bıraktı. Sude mektubunda, "Canım babam, 7 yaşında, en çok ihtiyacım olduğunda kaybettim seni. İlk karnemi gösteremediğim günü hatırlıyorum. Bütün arkadaşlarımı anne ve babaları karşıladı, okulun kapısında. Bense kapıda sadece annemi görmüştüm. Buruk bir gülümsemeyle, sarılmıştık birbirimize. Özlüyorum, daha da özlememe sebep oluyor. Ne olursa olsun çok şanslıyım, çünkü hala gülüşünü hatırlıyorum. Sen benim güzelimsin. Babam. Canım babam, seni çok özledim." (Aydınlık Gazetesi)



   6 Nisan 2016:
   Amasya'nın Suluova ilçesinde kapatılma kararı alınan Yeni Çeltek Maden İşletmesi'nin işçileri, yerin 1200 metre altına inip açlık grevine başladı. Açlık grevi yapan işçilere, aileleri de dışarıda destek verdi:

   "Bizim babalarımız öldükten sonra mı sahip çıkılacak?"







Yarın kan dökenlerin değil
Alınteri dökenlerindir
Yarın ocak yıkanların değil
Fidan diken ellerindir
Bugün bir lokmayı çok gördüğün
Unutmaz ızdırabını
Bugün ezip soyup sömürdüğün
Yarın sorar hesabını
Yarın bizimdir bizim
Dün senin, bugün senin
Yarın bizimdir bizim...

(Şarkı: Melike Demirağ - Şanar Yurdatapan)










Merhaba!

20 Haziran 2016 Pazartesi

EZİLENLERDEN YANA OLMAK




   4 Haziran 2016,
   Nazilerin Yahudileri yok etmeye yönelik "Nihai Çözüm" ünden Britanya'ya kaçarak kurtulan Hedy Epstein, 91 yaşında hayatını kaybetti.
  Freiburglu Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Epstein'ın neredeyse tüm ailesi, Auschwitz toplama kampında katledildi.
  Almanya'nın Nazilerden kurtarılmasından sonra bir süre müttefik kuvvetlerle birlikte çalışan Epstein, 1948 yılında ABD'ye yerleşti. Burada konut hakkı ve savaş karşıtı mücadeleye katılan Epstein, 1982 yılında İsrail'in desteklediği Falanjist paramiliter kuvvetlerin yaptığı katliamların ardından, Filistin yanlısı harekete dahil oldu.
  2001 yılında "Women in Black" (Siyah Giyen Kadınlar) isimli bir grup kuran Epstein, ağırlıklı olarak İsrail işgaline odaklandı.
   2003 yılında Batı Şeria'ya giderek Uluslararası Dayanışma Hareketi ile birlikte çalıştı.


   Yahudi aktivist aynı zamanda Vietnam Savaşı'na ve Kamboçya'nın bombalanmasına da karşı çıkmıştı.
   2014 yılında, ABD'nin Ferguson kasabasında siyahi Michael Brown'ın polis tarafından öldürülmesi üzerine başlayan eylemlere de katılan Epstein, bu eylemlerden birinde tutuklanmış, konu hakkında şöyle konuşmuştu:
   "Gençliğimden beri eylemciyim ama 90 yaşında eyleme katılmak zorunda kalacağım aklıma gelmemişti. İnsanlar bugün ayaklanmalı ki gelecekte 90 yaşındakiler eylem yapmak zorunda kalmasın." (soL Haber)


HEDY EPSTEİN






   "Faşizm, bence de anlaşılması zor bir şey değildir.
  Bir defalık kullanım özelliğine sahip, açarsa cezalandırılacağı Çin malı gaz maskeleriyle, yerin yedi kat dibine gönderilen Somalı madencilerin alnına yazılmış kara bir yazıdır faşizm. Dünyanın bütün mürekkepleriyle, ama yalnızca muktedirlerin kalemiyle yazılır...
  Faşizm sıraya girmektir. Hizaya gelmektir. Başını öne eğmektir. Gölgenden korkmaktır. Umudun bitmesi, iyiliğin yenilmesidir. Sınıfta, sokakta, çarşıda, evde ve artık üzerinde yürünmesinden bile korkulan meydanlardadır.
   Ama zor oyunu bozar ve insanlık tarihi, zalimlerle mazlumların mücadeleleri tarihidir.
   Evet, zor oyunu bozar ve tarih hep zalimlerle mazlumların kavgasını yazar..."
  (ERCAN KESAL- BirGün Gazetesi)








"Ya ezenden yana olacaksın ya da ezilenden! Bu işin az şekerlisi, çok şekerlisi olmaz!"


RIFAT ILGAZ











Merhaba!

5 Haziran 2015 Cuma

MİZAHIN GÜCÜ







   Markopaşa; Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Şerif Hulusi ve Rıfat Ilgaz'ın yazarlığını, Mustafa Mim Uykusuz'un çizerliğini yaptığı 1946 yılında yayın hayatına başlayan, Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri olan haftalık mizah dergisidir. 
   O dönemlerde adeta ana muhalefet gibi etki gösteren derginin yazarlarına karşı birçok dava açılmış, kimi sayılar toplatılmıştır. Bu tür olaylar yüzünden Markopaşa, "Toplatılmadığı zamanlarda çıkar" veya "Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar" gibi ibarelerle yayımlanırdı.
   Markopaşa, iktidar tarafından kapatıldıkça  Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba gibi yeni adlarla yayınını sürdürmektedir. Bir keresinde teksir ile basılan dergiye "Gütenberg Matbaası'nda basılmıştır" ibaresi konur. 
    Zamanın iktidarının Markopaşa'yı lanetlemek amacıyla düzenlediği Ankara mitinginde, halk, iktidar gazetesini yakar.   
         





KEDİLERE UYARI: TRAFOLARDAN UZAK DURUN!


   İstanbul Veteriner Hekimler Odası (İVHO) Yönetim Kurulu ilginç bir açıklama yayınladı. Kedilere seslenen İVHO Yönetim Kurulu açıklamada "Trafolardan uzak durun" diye uyardığı kedilere "Yine aynı şey olursa dostluğumuzu gözden geçireceğiz" ifadelerine yer verdi. İVHO'nun ilginç açıklamasının kısaca özeti şöyle: "Kedi dostlarımızı uyarıyoruz, yine aynı şey olursa dostluğumuzu gözden geçireceğiz.
   Evet, sizi çok sevdiğimiz için bu mesleği seçtik. bugüne kadar Vanmış, Tekirmiş, İranmış, sokak kedisiymiş ayırt etmeksizin gece gündüz demeden her ihtiyaç duyduğunuzda yanınızda olduk. Ancak yine de sizi uyarıyoruz; bu ülkenin geleceğini belirleyecek bu önemli seçimde, kardeşçe, birlikte yaşam ve refah umuduyla oy kullanacak milyonları hayal kırıklığına uğratacak, yetkilileri zorda bırakacak, yurttaşları karanlığa gömecek hareketler yapmayın, trafolardan uzak durun. Aksi takdirde sizinle olan dostluğumuzu yeniden gözden geçireceğiz."







"Mizah, hele iyisi, zümrüd-ü anka'dır. Her toprakta yetişmez, her gökte kanat çırpmaz. Emek ister, tarih ister, zeka ister, kültür ister..."

(RAGIP DURAN)



Desen: TAN ORAL





Merhaba!

23 Nisan 2015 Perşembe

CENNETİN ÇOCUKLARI






   Cennetin Çocukları, İranlı yönetmen Majid Majidi'nin 1997 yılında çektiği filmin adı. Kızkardeşi Zehra'nın ayakkabılarını tamirciden getirirken kaybeden Ali, kendi ayakkabısını onunla ortak kullanmak zorundadır.Çünkü babalarının öfkesinden çekindikleri için durumu ona anlatamazlar, zaten anlatsalar da babaları yeni bir çift ayakkabı alamayacak kadar yoksuldur. Onların bu küçük sırrı artık en büyük serüvenleri olacaktır.
  Peki biri sabahçı, diğeri öğlenci olan iki kardeş okula nasıl gidecektir? Zehra dersten çıkınca Ali ile bir sokak arasında ayakkabılarını değişirler. Ali koşarak gittiği halde hep derse geç kalır ve azar işitir. 
   Bir gün bir ilan görür Ali. Üçüncünün spor ayakkabı kazanacağı bir koşu yarışı vardır. Amacı kazandığı ödülü Zehra'ya vermek olan Ali, yarış boyunca üçüncü gelmeye çalışır ama aksilikler onu birinci yapar.Üçüncü olamadığı ve kardeşine ayakkabı kazanamadığı için kahrolur Ali. Kelimelere sığmayan bir dramdır yaşanan.






Fotoğraf: Dünya Bülteni




Sizi ben yoklama defterinden öğrenmedim
Haylaz çocuklarım
Sınıfın en devamsızını
Bir sinema dönüşü tanıdım
Koltuğunda satılmamış gazeteler
Dumanlı bir salonda
Kendime göre karşılarken akşamı
Nane şekeri uzattı en tembeliniz
Götürmek istedi küfesinde
Elimdeki ıspanak demetini
En dalgını sınıfın
Çoğunuz semtine uğramaz oldu okulun
Palto ayakkabı yüzünden
Kiminiz limon satar Balıkpazarı'nda
Kiminiz Tahtakale'de çaycılık eder...





RIFAT ILGAZ
(d.7 Mayıs 1911 Cide, Kastamonu-ö.7 Temmuz 1993 İstanbul)







Bayramınız kutlu olsun!



Merhaba!

1 Eylül 2014 Pazartesi

ADAM GİBİ ADAMLAR-RIFAT ILGAZ





    RIFAT ILGAZ
(d.7 Mayıs 1911, Cide-Kastamonu-ö.7 Temmuz 1993, İstanbul)


  Rıfat Ilgaz İstanbul'dayken hem Karagümrük Ortaokulu'nda Türkçe öğretmenliği yapıyor hem de fakültede felsefe okuyordu.
  1944'ün Ocak ayında yayınladığı "Sınıf" kitabıyla adliyeler ve hapishaneyle tanışmış oldu.6 aya çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrenciliğini hem de öğretmenliğini kaybetmişti. Sağlığı da oldukça bozulan Ilgaz, Heybeliada Sanatoryumu'na yattı.1946 yılında öğretmenliğe kısa bir süreliğine dönse de sonunda 1947'de temelli olarak bu şansını kaybetti. Bununla birlikte sanatoryuma yatabilme hakkını da kaybetmiş oluyordu.






    Öner Yağcı'nın sözleriyle O,"yaşamak bir yürek işçiliği" düşüncesiyle yaşamı sanatlaştırarak aynaya yansıtan bir edebiyatçıdır. O'nun yaşamının aynası kitapları,kitaplarının aynası ise yaşamıdır.
   O, halk ve insan kaynağına yurtsever, cumhuriyetçi, özgürlükçü, demokrat, laik, devrimci, aydınlanmacı bir aydın olarak eğilmiş; eğitimciliği ve insan sevgisiyle de, Can Yücel'in dediği gibi, "Anadolu'nun yüce bir dağı" olmuş; eteklerinde kitaplar."
  İnsanın, insan emeğinin en yüce değer olduğu; insanın doğaya egemen olarak yaşamı değiştiren bir varlık olduğu; yaşamı değiştirirken kendisinin de değiştiği; tek birey olarak değil de toplumsal ilişkiler içinde yaşayan bir varlık olduğu; doğayla ve başka insanlarla ilişkilerindeki duygularının, düşüncelerinin, davranışlarının çelişkilerle dolu olduğu; bu çelişkilerin ortadan kaldırılması için insanın uğraş vermesi gerektiği; doğasında özgürlük ve ölümsüzlük arayışı olan insanın bu arayıştaki savaşımının onu asıl kimliğine ulaştırdığı...düşünceleri Rıfat Ilgaz'ın yaşamının ve sanatının ilkeleridir.




AYDIN MISIN?

Kilim gibi dokumada mutsuzluğu
Gidip gelen kara kuşlar havada
Saflar tutulmuş top sesleri gerilerden
Tabanında depremi kara güllelerin
Duymuyormusun

Kaldır başını kan uykulardan
Böyle yürek böyle atardamar
Atmaz olsun
Ses ol ışık ol yumruk ol
Karayeller başına indirmeden çatını
Sel suları bastığın toprağı dönüm dönüm
Alıp götürmeden büyük denizlere 
Çabuk ol

Tam çağı ise başlamanın doğan günle
Bul içine tükürdüğün kitapları yeniden
Her satırında buram buram alın teri
Her sayfası günlük güneşlik
Utanma suçun tümü senin değil
Yırt otuzunda aldığın diplomayı
Alfabelik çocuk ol
Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol





İyi insan, güzel söz söyleyen değil,
söylediğini yapan ve yapabileceklerini söyleyen adamdır.

KOFÜÇYÜS



Merhaba!