Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aziz Nesin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2026 Perşembe

SAKINCALI PİYADE - 2

 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin öğrencisiyken "Türk Sosyalizmi" başlıklı makalesiyle 1962 Yunus Nadi Makale Yarışması Birincisi olan bir bozkır çocuğuydu Uğur Mumcu.


"Benim sol anlayışım, ulusal sol diye özetlenebilir. Ulusal, insancıl ve çağdaş. Ekonomide plancı devletçi, siyasette çoğulcu Batı demokrasisi, ideolojide Kuvayi Milliye ruhu. Ve Batı türü demokrasi, hukuk devleti ve çağdaş öğretiler. Sol bunun sentezidir. Siyasal görüşüm, bu ana çerçeve içindedir." (Eğilmeden Bükülmeden)

"Geriye doğru Türk tarihine bakarak düşünüyorum. 1908'lerde yaşasaydım ve kolağası olsaydım Hareket Ordusu'na katılırdım. 1919'larda yaşasaydım Mustafa Kemal'in yanında Kuvayı Milliyeci olarak yer alırdım.
Ve tarihe böyle sıcak duygularla bakarsak, İttihatçılar bugün yaşasalardı bizlerle beraber olurlardı, Kuvayı Milliyeciler yaşasalardı yine bizlerle beraber olurlardı diyorum.
Böyle düşünüyorum. Yani İttihatçı bugün yaşasaydı çağdaş, bağımsız, demokratik, sosyalist olurdu; Kuvayı Milliyeci yaşasaydı çağdaş, bağımsız, demokratik, sosyalist olurdu.
Ben tarihsel kökene böyle bakıyorum; yoksa Kuvayı Milliyeciler geldiği zaman, elbette boyunlarında fişekler, başlarında kalpaklarla gelmeyecekler, çağdaş düşüncelerle gelecekler, İttihatçılar da Babıâli baskınlarıyla gelmeyecekler. 
Neyle gelecekler? Bağımsız çağdaş, demokratik toplum özlemleriyle gelecekler." (Cumhuriyet Gazetesi, 16 Mart 1980)


12 Mart döneminde sıkıyönetim mahkemesince verilen yedi yıl hapis cezasının Yargıtay'da bozulmasıyla cezaevinden kurtulmuştu ama askerliğini "sakıncalı piyade" olarak yapmaktan kurtulamamış ve yaşadıklarını Sakıncalı Piyade adıyla ölümsüzleştirmişti. 12 Mart dönemini iğneleyen bir siyasal taşlama olan ve Ankara Sanat Tiyatrosu'nca sahnelenip büyük ilgi gören oyunun önsözünde Aziz Nesin, "Kendi yazdıklarıma gülemem. Ama senin yazdıklarını gülerek okudum. Acı acı gülmek deyimi vardır ya, işte öyle acı acı güldüm." yazdı. 


SESLENİŞ

Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık.
Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler mum ışığında bitirirdik kitaplarımızı.
Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya.
Ecelsiz öldürüldük.
Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi...


"Sesleniş"inde "Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi" diyen, tüm kitaplarıyla bilgimizi, özgürlüğümüzü çoğaltmaya, duygu ve düşüncemizi zenginleştirmeye devam eden Uğur Mumcu'yu Ataol Behramoğlu'nun "Uğur'a Ağıt Değil Övgü" şiiriyle bir kez daha basalım bağrımıza:

Günümüzde insan olmanın
Çok ağır bedeli var
Ya parçası olacaksın alçaklığın
Ya seni parçalarlar

Oysa insan olmak
Çoğalabilmektir başkalarıyla
İnsansın, birinin canı yanarken
Senin de canın yanıyorsa

Bir bombayla canına kıyılan
Çoğalmasını bilen biriydi
Daha az Uğur Mumcu'yduk dün
Daha çok Uğur Mumcu'yuz şimdi.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

13 Nisan 2024 Cumartesi

HANGİSİ ?

 

"Sözle söyleneceklerin en âlâsı şiirle anlatılır."


HALİKARNAS BALIKÇISI
(Mavi Sürgün)


***


"Sözcüklerin elleri vardı
Bir çizgiydi belki
Belki de sessiz bir çığlık
Sözcüklerin elleri vardı
Sonsuzluğa bırakılan bir resim, bir şiir, bir müzik."

Sözcükler, zamanın damıtarak anlamlandırdığı iletişim araçlarımız. Ya olmasalar...
İlk sözcük; ilk çizgi, ilk renk insanın sığındığı mağara duvarlarına çizdikleri olsa gerek. Sanatın başladığı ilk an'lar... Ne denli yakın o denli uzak. Çizginin dilini öğrenmek, dilin çizgisini oluşturmak ne zorlu bir uğraş.
İlk "şiirlerimi" paylaştığım Aziz Nesin "Yanlış yerden başlamışsın, yazmak değil okumak zor" demiş ve eklemişti: 
"Felsefe okuyacak, diğer sanatların dilini öğrenecek en zor olana, şiire ulaşacaksın, yine de 'Seni seviyorum'dan güzelini yazamayacaksın..." Hiç unutmadığım ama sonrası kavrayabildiğim sözler...

(MEHMET ÖZ - Cumhuriyet Kitap)


***


"Şiir her şeyden önce halk için vardır ve onun dilinde ifadesini bulur."


GUILLAUME APOLLINAIRE


***




Orhan Veli'nin ünlü şiiridir:

"Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum.

Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip musikiler alıyorum

Bir de rakı şişesinde balık olsam."

Şairin sonradan eklediği o son dize var ya! Pişman olduğu söylenir. Çünkü şiirin önüne geçip fazla ünlenmiştir. Kaç kişi bilir o dizenin eklenme nedeni sadece Ahmet Haşim'in "Bir Günün Sonunda Arzu" şiirine, lirizmine meydan okumak olduğunu... Hani var ya:

"Akşam, yine akşam, yine akşam
Bir sırma kemerdir suya baksam; 
Üstümde sema kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam!"

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Hangisi ?

28 Kasım 2021 Pazar

AZİZ NESİNLİK

 

   Aziz Nesin, muhalif ve antimilitarist kişiliği ile tanındığı için pek çok kişi şaşırtıcı bulabilir ama Kuleli'den sonra Harp Okulu'na gider ve buradan mezun olur. (1937) Sekiz yıl da subaylık yapar. 1944'te bir şikayet üzerine cezalandırılır. Askerlikte kalmak istemez ve savunma yapmaz. Sonuçta ordudan ihraç edilir. Kazandığı emeklilik maaşını da reddeder.



   Gülmece öğesi onun ürünlerinde gerçekliğin kendisidir. Olağanüstü öncülüğü ve başarısıyla Türkçeye Aziz Nesinlik olay deyimini kazandırmış ve onu gülmece yazınımızın büyük ustası yapmıştır. Okuyanda düşünme ve değiştirme isteği uyandırmak amacıyla düş gücü zenginliğiyle yazdıklarında çağdaş dünya insanlarının sorunlarını anlatan, uyarıcı, sevgiye çağırıcı, kışkırtıcı bir büyük usta. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   6-7 Eylül utanç olaylarından bir süre sonradır. Yusuf Ziya Ortaç, "Akbaba Dergisi"nde Aziz Nesin'i ziyarete gider. Ama kapı duvar! Ertesi gün gelir. Yine aynı. Nesin yok yerinde.
   Sonra öğrenir ki o günlerin faturası Aziz Nesin'e çıkarılmış. Atmışlar cezaevine.
   Aziz Nesin de Yusuf Ziya Ortaç'a şöyle yazar demir parmaklıklar ardından.
  "İçimdeki cehennemi her yere taşıyorum. Her şeyim var, yalnız huzurum yok! İnanınız, bazen gerçekten ölümü özlüyorum. Niçin biliyor musunuz? Dinleneceğim diye... Ama bu dinlenmeden haberim olmayacak ki!"
   
   ***

   Sosyal medyada, "Dolar on lira olacak!" diye yazanlar yargılanır. Aralarında gazeteci Sedef Kabaş ve ekonomist Mustafa Sönmez de vardır. Duruşma ertelenir. Ancak onlar yargılanırken dolar on bir lira olmuştur.

   ***

   Bu ülkenin aydınlarına çileli hayatı dayatmamızın ardında ne var? Nedeni çok basit! Bu çatışma bizden daha geri ülkelerde yaşanmaz. Çünkü onların aydınları yok denecek kadar azdır. Genellikle de ülkelerini terk etme yolunu tutmuşlardır. Bizde ise aydın düşmanlığı siyasal bir gelenek halini almıştır. 
   Osmanlı'da aydınlar, sürekli olarak, makalelerinde, "hürriyet, müsavat, mübareze" sözcüklerini kullanır.
   Şimdi ise aydınlar başka sözcükler kullanır yazılarında: "Özgürlük, eşitlik, mücadele..."
   Anlam aynı anlam! Dert aynı dert!

   ***

   Yıllar evvel şair Mehmed Kemal, kendi dönemini anlattığı kitabına "Acılı Kuşak" adını koymuştu.
   Ne değişti?

   (EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)





Merhaba! 

4 Temmuz 2021 Pazar

GÖZYAŞINI GÜLMECEYE ÇEVİREN SİMYACI



 
   Aziz Nesin konuşsun, o anlatsın biraz da. Elitliğin tillahını anlatsın. Yanlış kelimeler kullanmayan, anlam kaypaklıkları yapmayan, neyse onu apaçık söyleyen elit Aziz Nesin. 1960 yılında Darüşşafakalılar Günü'nde anlatıyor:
   "Aşınmış basamaklarından çıkıyorum. O basamakları aşındıran binlerce küçük ayaktan biri de benimkilerdi. Salonda eski Darüşşafakalılar toplanmış. Her şey otuz üç yıl önceki gibi. Boğazıma bir yumruk geldi oturdu. Konuşmak için beni mikrofon başına çağırdılar. İçim doluydu, söyleyecek sözlerim çoktu. Darüşşafaka beni iki yıl bağrına basmasaydı, şimdi ben okuryazar bile değildim. Ben Darüşşafaka'ya babasız olarak girdim. Ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. On bir yaşımın küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bir şey söyleyemeden Darüşşafaka'dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip biraz rahatlıyorum. Onun için Darüşşafaka'ya borcum sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakalıyım, bu da benim büyük eksikliğimdir. Bu itiraftan sonra bir hıçkırık boğazımı tıkadı. Ben gittim. Benim yerime, mikrofonun başına on bir yaşındaki 917 numaralı Darüşşafakalı Nusret geldi. Dudaklarım büzüldü, ağlamaya başladım." 

    Sessizlik, lütfen. Biraz susalım. Susalım...

    Define peşinde koşan babanın izini kaybettirdikten yıllar sonra dönüp gelivermesi yüzünden hakkı olmayan bir şeyi almış gibi hisseden mini mini bir Aziz Nesin. Babası olmayan çocukların kabul edildiği Darüşşafaka'da okurken babasının eve dönmesi ile yalancı gibi hisseden, babasız bir çocuğun hakkın yediğini düşünerek okuldan kaçan ve bu yükü ömrü boyunca taşıyan bir güzide, elit... (AYŞE ŞULE SÜZÜK - soL Haber) 


***


   İnsanı güzellemenin beşiği olan toprağımızın 20. yüzyılına damga vuran bu büyük kahramanlardan biri de, "Ulusunu, halkını, insanı ve bütün dünyayı sevmiş olmanın bedelini ödeyen insanların ne ilkiyim ne de sonuncusu..." (Bir Tutam Aydınlık) diyen Aziz Nesin'dir.
    Ülkemiz hâlâ onun sesine, tavrına, çığlığına, korkusuzluğuna gereksinim duyuyor. O, örnek bir aydının, öncü bir yazarın, dirençli bir edebiyatçının, sevdalı bir yaşam ustasının, ölümsüzlük ve özgürlük arayışının önemli bir doruğudur.
    O, bir aydınlık öncüsüdür ve onun örnek yaşamından süzülen yapıtları aydınlığımıza eklenen en zengin gıdalardır.
    O, gözyaşını gülmeceye çeviren bir simyacı gibi ömrü boyunca hep aydın olmanın gereklerini yerine getirdi. 
  Yaşadığı yıllar boyunca halkına borçlu olduğunu, borcunu ödemek zorunda olduğunu hiç unutmadı. Tüm yazdıklarında görülen bu borçluluk düşüncesi, ülkesine hizmet etmeyi kendisine borç bilen bir aydının düşünceleridir. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)     


Karikatür: SEMİH POROY




Merhaba!

8 Mayıs 2021 Cumartesi

ACI MİZAH

 


NURETTİN ARTAM


   Nurettin Artam, okulda öğretmenim olduğu gibi, meslekte de ustam oldu. Savaş yıllarında bir "Radyo Gazetesi" vardı, devletin sesi demekti. Bu radyo gazetesini her akşam canlı olarak Nurettin Artam okurdu. Bu yüzden olacak onun adıyla değil de "Radyo Gazetesi" diye anarlardı. Sanıyorum her akşam, saat sekiz oldu mu radyonun başına geçer, devletin sesini bangır bangır söylerdi.
   (...)
 1950'de CHP iktidardan düşünce hoca da biraz sıkıntıya düşmüştü. Gerçi parti hocayı Eskişehir'den aday göstermişti ama zaten 34 milletvekili ile Meclise giren CHP'liler arasında hoca yoktu. Ulus'ta "Yankılar" köşesinde yazdıklarından aldığı para ile emekli maaşına kalmıştı. Karpiç'te, yuvarlak masada, Aka Gündüz'le birlikte içerken yüzünde ince bir acının izleri görülürdü. Sakin, sessiz görünümü ardında sinirli halini gizlerdi. Olabildiğince kibar ve nazikti. Çevresinde oluşan nezaketsizliğe kızar, elinden geldiğince iğneli bir sözle yanıtlardı. Birine kızınca küser, aylarca konuşmazdı. Çetin Altan o yıllarda genç bir gazeteciydi. Gençliğinden olacak eski ustalara takılırdı. Hocaya da takılmış küstürmüştü. Çetin, böbreğinden rahatsız, taş düşürüyordu. Bundan ötürü de günlerdir yuvarlak masaya uğramaz olmuştu. Hoca bir gün,
   "Nerelerde, gözükmüyor?" diye sordu.
   "Taş düşürüyor."
   "Hay Allah," dedi. "Şu taş, kısmı süflisine düşecek yerde, kısmı ulvisine düşseydi de rahat etseydik."
   Bu güzel nükte Çetin Altan'a anlatıldığında, "Çok sevdim," demişti. "Taş eğer kafama düşse yaramı kendi elleriyle saracağını biliyorum."
   (...)
   Hocanın şairliği de vardı. Arada hece, aruz şiirler yazardı. Hatta Halı diye bir şiir kitabı da yayınlamıştı. İki dizesi vardı ki okuya okuya herkese ezberletmişti:

Kadehim düştü elimden halıya
Halı sarhoş gibidir kaç gecedir

   Çetin Altan durur mu, hemen bir benzetme yapmış, iki dizeye şöyle bir biçim vermişti:

Kadeh elde gene düştük halıya
Sarhoşum dut gibiyim kaç gecedir



ÇETİN ALTAN & AZİZ NESİN


   Aziz Nesin ile Sabahattin Ali birlikte bir mizah dergisi (Marko Paşa) çıkarmayı kararlaştırdılar. Sabahattin Ali'yi polis izlediği için Aziz Nesin de "polis takibine" uğramaya başladı. 
   Bizde mizah dergileri, o zamana kadar, yabancı dergilerin taklidi gibiydi. İlk kezdir ki Aziz'le Sabahattin bize özgü, ulusal diyebileceğimiz mizah türünü bu dergide gösterdiler. Öyle başarılı olmuşlardı ki, dergi günlük gazetelerden fazla satıyordu. Haftalık derginin tirajı 60-70 bine kadar çıkmıştı. Durmadan CHP iktidarına çattıkları için bu dergiden iktidarın huzuru kaçmıştı. Savcılık ilk fırsatta Marko Paşa'yı kapattı. Sabahattin Ali de bir kovuşturma bahane edilerek Üsküdar Cezaevine kondu. Aziz Nesin daha sonra dergiyi Malum Paşa, Merhum Paşa adları ile yeniden çıkarmak istedi ise de fırsat vermediler. Durmadan kapattılar.
  Dergisi kapandıktan sonra Aziz Nesin uzun süre işsizlik dönemi geçirdi. Adı da solcuya çıktığı için o dönemde Babıali basınının hiçbirinde iş bulamadı.
  "Azizname" adlı taşlamasından ötürü kovuşturmaya geçmişlerdi. Hakkında bir de tutuklama vardı. Polis onu her yerde arıyordu:
  "Tutuklanmam için emir alan polis beni arıyordu. Büyük geçim sıkıntısı çektiğim o günlerde, cezaevine girmeden önce, tutuklu kalacağım sürece iki çocuğumun geçimini sağlayacak parayı bulmaya çalışıyordum; ondan sonra da gidip polise teslim olacaktım. İstanbul polisi büyük bir çabayla beni altı ay aradı. Polis beni bulamadı. Çünkü o kaçak gezdiğim günlerimi İstanbul'un genel kitaplıklarında, mizah konusunda çalışarak geçiriyordum ki, kitaplıklar polisin uğradığı, uğramayı akıl edeceği yerler değildi."
 Yöneticilerinin anlayışsızlığı yüzünden bazı ülkeler birçok şeyden nasibini alamaz. Sadece ekonomiden, özgürlüklerden, çağdaş düşünceden değil; mizahtan bile nasibini alamaz. Yöneticilerin anlayışsızlığı mizahı bile köreltir. Sanki bu ulus, Nasrettin Hoca'yı bilmemiş, Bektaşi fıkralarını tanımamış gibi. Onun için en yetenekli mizah yazarlarımız bu anlayışsızlıktan çok çekmişlerdir. (MEHMED KEMAL / Haber Peşinde 50 Yıl - Afa Yayınları))










    

Merhaba!

24 Ocak 2021 Pazar

"TATLI" DİL

 


Karikatür: CARLOS LATUFF



   Bir delikanlıyı yaşını büyüttürerek idam ettiren darbeci Kenan Evren, Türk Tarih ve Dil kurumlarının özerkliğini kaldırıp sıradan devlet dairesine dönüştürmeyi kafasına koymuştu. 
   Bunu yasal yolla yapıyor görünmek için 1982'nin mayıs ayında üniversitelileri, eğitimcileri, bakanlık temsilcilerini, gazetecileri MEB Şûra Salonu'nda bir araya getirir.
   Burada sözü, katıldığı toplantı ortamını ayrıntısıyla anlatmayı boynunun borcu sayan TDK uzmanı, aynı zamanda Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı asistanı Tayyibe Uç'a bırakıyorum:
  "Salon TDK karşıtlarıyla doluydu. Biz savunucular azınlıktaydık. Hocam Doğan Aksan, Sözlük Kolu Başkanı Kemal Demiray, Terim Kolu Başkanı Emin Özdemir, Dil Devrimi'nin başarılı sonuçlarını örneklerle kanıtlamayı kararlaştırmıştık. 
  Ben, 'Dil Devrimi'nin geriye dönüştürülemezliğini terimlerle, ad ve soyadlarımızdan bile anlayabiliriz' diyerek başladım. 'Örneğin çağrışımın Osmanlıcası ne?' diye salona soru yönelttim. Birkaç dilci hoca, 'tedai' diyebildi, 'Peki, solungaçınki ne?' dediğimde, salondan ses çıkmadı. 'Çağrışım, solungaç, bilinçle türetilmiş terimler; Türk halkına çağrışım yapan sözcükler' dedim. 
   Soyadı örnekleriyle savımı desteklemeye çalışırken, 'Erdem, Örnek, Ülkü, Ünlü, Ulus, Yıldız, Güneş soyadı olmuştur; ama Osmanlıca eşanlamlıları fazilet, misal, mefkûre, meşhur, millet, sitare, şems ya da hurşit olmamıştır' gibi bir dizi kanıtla savımı örneklemeye çalışıyordum ki ön sıralarda, gazetecilerin çoğunlukta olduğu yerden yükselen bir ses, 'Kim bu velet?' dedi. Adım, soyadım, üniversitem söylendi.
   O an fişlendiğimi biliyorum. 6 Kasım 1982'de sözleşmem yenilenmedi.  



 
   Konuşmacı Emin Özdemir söz alıp, Türk Dil Kurumu'nun söz varlığımıza kazandırdıklarını anlatmaya kalkıştığında TDK karşıtı, yaşlı bir militan sözünü kesip, 'Ağzımızı bozdunuz, dilimizi bozdunuz!' dedi. Emin Bey'in cümlesini tamamlatmama kararlılığıyla Ahmet Kabaklı da hem sesini yükselterek hem de sıra kapaklarını vurarak 'Ağzımızı bozdunuz, dilimizi bozdunuz, dili -sal, -sel'ler götürdü!' diye bağırdı. 
   Emin Özdemir, 'Biz sizin ağzınıza...' dedi ve sustu! Salonda çıt çıkmıyordu. O kısacık zaman öyle uzadı ki... Hocam Doğan Aksan, alt dudağını ısırarak duygularını dışa vururken, Kemal Demiray, hem de Özdemir'in öğretmeni, diliyle dişi arasından 'Tüh!' diye fısıldadı.
   Salon kulak kesilmişti. Sözünü tamamladı Emin Özdemir: 'Biz sizin ağzınıza, Türkçenin balını çaldık!'
   Salon alkıştan çınlıyordu..." (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)  


***


"En kolay öğrenilen dil, tatlı dil!"


AZİZ NESİN
(Karikatür: SEMİH POROY)





Merhaba!

29 Ekim 2020 Perşembe

YİĞİTLER

 



UŞAK - 29 Ekim 1933



   İsmail Hakkı Tonguç, 1919'da resim öğretmeni olarak Eskişehir'de mesleğine başlar. Bir gece okulu işgal etmek isteyen İngilizlere direnince İngiliz teğmen İsmail Hakkı'ya bir tokat atar. Genç öğretmen, tokadın öcünü almak isteyen öğrencilerini sakinleştirir: 

  "Bağımsızlığını yitiren uluslar böyle tokatlara layıktırlar. Sorun sokak kavgalarıyla değil, o bağımsızlığı yeniden kazanarak çözülür."


***


   Bir de Yakup Kadri'nin şahit olduğu anlar vardır. Bunlardan biri "Bir Şehidin Mezadı" başlıklı hikâyede anlatılır. Yakup Kadri, Kurtuluş Savaşı'nın bilinmeyen bir gerçeğini daha en yakıcı şekliyle anlatır insanına. Cephede ölen askerlerin eşyaları üzerinedir hikâye. O günün şartlarında şehitlerin eşyalarını bir bavul ya da sandıkla ailelerinin olduğu yere göndermek son derece zordur. Şehit askerlerin eşyaları toplanır, yakındaki bir kahveye getirilir. Bir "Başlıyor" sesiyle kahvecinin etrafındaki halka büyümeye başlar. Şehidin sağ kalan bir arkadaşı tarafından oraya getirilen eşyalar mezatla satılır.

   Şahit olduğu manzarayı şöyle anlatır Yakup Kadri:

  "Ah bu ne hazin bir meşgale idi! Sanki ölen genç, açılan sandığın içinden parça parça önümüze çıkıyor ve her parçası bize gamlı sergüzeştinin hikâyesini naklediyor gibiydi. İskemlenin üzerindeki adam ikide bir elinde bir şey sallayarak bağırıyordu.

   'Kalpak, iki yüze, iki yüz ona, iki yüz elliye, kalpak...'

   İçimizden biri soruyordu:

   'Kurşun deliği var mı?'

   Kahveci, kalpağı eviriyor, çeviriyor, sonra tekrar bağırıyordu.

   'Var, var ama küçük bir delik. Dışından hiç görünmüyor; yamanır; bir şey değil yepyeni kalpak'" (TAYLAN ÖZBAY - Atatürk ve Devrimin Yönü)


***


   Aziz Nesin'in, Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi'ne dair belki de en samimi yazısı, 3 Kasım 1963 tarihli Akşam gazetesinde yer alan, "Çıktık Açık Alınla" başlıklı yazısıdır:

   "Biz, Kurtuluş Savaşının barut kokusu üstlerinden gitmemiş öğretmenlerden ders okuduk. Fizik hocamız Davut Şükrü Beyin şarapnel parçalarıyla dolu vücudunda durmadan yürüyen o demir parçaları çıban çıban patlar ve o, bize acı içinde fizik kanunlarını öğretirdi. Kurtuluş Savaşından bile parsa toplayan politikacılar biyana, biz bu kıyıda kalmış gerçek yiğitlerden hiçbişey değilse bile, ülkücülüğü öğrendik.

   1933'ün 29 Ekiminde Istanbul'un havasını titreten beşbin tane onsekiz yaşında gür sesin arasında benim de sesim vardı:

   'Çıktık açık alınla on yılda her savaştan.'" (TAYLAN ÖZBAY - Atatürk ve Devrimin Yönü)

  

 


Merhaba!

11 Ağustos 2019 Pazar

GÜLMECE




"İnsan güldüğü kadar insandır."


MOLIERE



***






   "Bu iki özellik, gülmek ve düşünmek herhalde birbirinden bağımsız değildir. Einstein'ın dil çıkaran fotoğrafında görüldüğü gibi zekâ güler. Bunların yasaklanmış olmasının bedelini çok ağır ödüyoruz. Metotlu düşünce olmadığında, gülmek günah sayıldıkça, uygarlıktan ayrı düşüyorsun; insani gelişmelerden, güzel yaşamaktan, hayatı anlamaktan uzak düşüyorsun."


ZÜLFÜ LİVANELİ - Livaneli'nin Penceresinden
(Fotoğraf: LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN)



***



   ...Aziz Nesin'i küçük düşürmek isteyenler, çeşitli sözcük oyunlarına başvururdu. Örneğin şöyle diyenler vardı: 
   "Siz de ağzınıza geleni söylüyorsunuz!"
    Aziz Nesin o sözün altında kalacak adam mı? Yanıtına bakınız:
   "Ağzıma geleni değil, aklıma geleni söylüyorum." (NUSRET ERTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)


AZİZ NESİN



***



   Hüseyin Siret, bir manzumesini Yahya Kemal'e okumuş ve:
   "Rehgüzarında bir garib horoz
   Eyliyordu benimle istihza"
   diye bitirmiş şiirini. "Nasıl buldunuz?" diye sorunca, Yahya Kemal: "Horozun hakkı var!" diye cevap vermiş.


YAHYA KEMAL
(Karikatür: KOZMA TOGO / Karikatür Dergisi-1946)



***



   Muammer Karaca günlük yaşamında da esprileriyle tanınan biriydi. Çok az bilinen bir esprisi vardır: Göbeğiyle ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı ile yakışıklı ve ince yapılı olan Muammer Karaca bir gün yolda karşılaşırlar. Yahya Kemal, Karaca'ya takılır:
   "Muammer Bey, sizi gören memlekette kıtlık var sanacak."
   Karaca hemen cevabı yapıştırır:
   "Yahya Efendi, sizi gören de kıtlığın sebebini anlayacak."


MUAMMER KARACA



***



   İlk kitap fuarı İstanbul'un orta yerinde Tepebaşı'nda açılmıştı. İki salondan ibaret fuarda her yeri gezip dolaşmak mümkün olabiliyordu. Yazarların önünde imza kuyrukları uzayıp giderdi. Aynı gün hem Aziz Nesin'i hem de Rıfat Ilgaz'ı görüp konuşmak ve kitap imzalatmak mümkün olabiliyordu. Hangisinin imza kuyruğunun daha uzun olduğu karşılıklı bilgi akışıyla kışkırtılırdı!
   Uzun kuyruklara ilişkin en şaşkın hikâye yine iki büyük bir küçük usta arasında yaşanmıştı. O yılların yeni ünlenen mizah ustası Metin Üstündağ fuara gelişi sırasında Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz kuyruklarını görüp, uyanıklık ederek en kısa olan üçüncü kuyruğa giriyor. Diğer iki kuyruk eriyerek ilerlerken Metin'in girdiği üçüncü kuyrukta hiç kımıldama olmuyor. Aradan bir saat geçiyor. Metin Üstündağ'ın kitabevi editörü geliyor: 
   "Ne yapıyorsun burada?"
   "Aziz Abi ile Rıfat Abi'ye kitap imzalatıp kendi standıma geçeceğim. Ama bu kuyruk hiç ilerlemiyor. Hatta giderek uzuyor..."
   "Ulan salak bu kuyruk, senin imza kuyruğun!"
   Metin Üstündağ kendi hayran kitlesinin boyutlarını böylece öğrenmiş oluyor. (NAZIM ALPMAN - BirGün Gazetesi)


METİN ÜSTÜNDAĞ



***



   Mark Twain, "Mizah müthiş bir şeydir, kurtarıcıdır. Ortaya çıktığı anda ne üzüntü kalır, ne öfke" demişti. Ama mizahın en hoş yanlarından biri de, insanın kendi kendini alaya almasıdır. İnsan, kendi kendisiyle dalga geçemiyorsa, beş para etmez... 


CELAL ÜSTER
(Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!
  
   
   

2 Haziran 2019 Pazar

"YAZAR" OLMAK




REŞAT NURİ GÜNTEKİN


  Sabahattin Ali'nin sağlığında bugün de çok satan romanları arasında yer alan Kuyucaklı Yusuf'la ilgili bir suç duyurusunda bulunulur. Denir ki; bu roman, rejimi aşağılıyor, aile kurumunu kötülüyor, halkı askerlikten soğutuyor.
   Mahkeme bilirkişiden rapor ister. Üç kişilik bilirkişi heyetinde Reşat Nuri Güntekin de vardır. Güntekin bugünkülere de ders olacak güzellikte bir metin sunar. Özetle şöyle der: 
 "Yazar çok büyük bir eser ortaya çıkarmıştır. Sözü edilen suçlamalar yersizdir. Yazar kimi sorunları abartarak anlatmış olabilir. Abartma, sanatçının ruhunda vardır. Bu bir anlatma, halka gerçekleri gösterme yöntemidir. Sanatçı gerçekleri anlatmak için yerine göre dürbün kullanır, büyüteç kullanır... Yazarı cezalandırmak, zaten cılız olan romancılığımıza büyük zarar verir..."
   Sabahattin Ali bu davadan beraat eder...
   Sanatçının oksijeni özgürlüktür...
  Özgürlüğü kısıtlayıp iyi sanatçı yetiştirmeye girişmek, insanın ağzını burnunu kapatıp, "istediğin kadar koş" demektir. (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)








   "Yazar, başta kendi olmak üzere okurlarını, kendilerini ve koşullarını değiştirmeye özendirmelidir yapıtlarıyla. Kötülüklerden sorumluyuz. Kötü bir şeyi değiştirmek zorundayız. Yazar değiştiremez, ama insanlara değiştirme isteği ve özlemi verir. Ve yazarın sorumluluğu bu."



AZİZ NESİN









"Yazar, 
çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, 
çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen aydındır."


JEAN PAUL SARTRE









   Sartre, bütün kitaplarını Gallimard yayınevinde yayımladı. Hiçbir zaman yayınevi sorunu olmadı. Gallimard batmadı, yayınevi yönetimiyle dalaşmak zorunda kalmadı. Gallimard, Sartre'a "Bu siyasal ortamda sizin yeni kitabınızı yayımlayamam" demedi. 50 yıllık yazarlık hayatında, yazarken "Cumhurbaşkanına hakaret suçu kaygısı" taşımadı. Cezayir Savaşı sırasında Fransa karşıtı "121'ler Bildirisi" imzalayıp önderlik ettiği için kimse yakasına yapışmadı. De Gaulle tarafından hain ilan edilmedi. 68 ayaklanmasında öğrencilerin arasında ve önündeydi; onlarla birlikte devrimci gazete ve dergi sattı. Bu nedenle mahkemelere çıkmadı. Dinbaz basın ve bireyler tarafından tehdit edilmedi. Çünkü Türk yazarı değildi! Bize gelince: İç güveysinden halliceyiz. 12 Mart'ta, 12 Eylül'de gözaltına alındık; işkenceden geçirildik; işlerimizden atıldık, istifa etmek zorunda kaldık; zorla emekli edildik; yazdığımız gazeteden atıldık. Her an başımıza bir şey gelebilir. Yayınevi sorunumuz var! Bir zamanlar, kendi adıma, "Neden öldürmek istiyorsunuz, nasıl olsa ölmeyecek miyim?" diye yazmıştım.



ÖZDEMİR İNCE
(Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!

25 Şubat 2018 Pazar

"KİMSESİZLERİN KİMSESİ CUMHURİYET" İN AYDINLARI




   Şimdi katar katar trenler Anadolu'da
Bahardan bahara dolaşmaktadır.
Biri Sivas'tan kalkar, biri Malatya'ya varır
Gurbetçiler Ardahan'dan, Posof'tan
Yayan yapıldak dağları aşmaktadır.
Bilmem bu delişmen sevda içinde halim
Nereye varır.


TURGUT UYAR












CELÂL YALINIZ



   Sakallı Celâl yoksulluktan kırılan bir köy kahvesinde konuşurken:

  - Bastonumu soksam yeşertecek kadar verimli bu Anadolu toprağından, üzerinde yaşayan insanların karnını doyuracak kadar ürün alamamayı başardığımız için ne kadar alkışlansak yeridir! demiş ve bunun sorumluluğunu aydınlara yüklemişti:

  - Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir... Türkiye'de 'aydın' geçinenler 'Doğu'ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde 'Batı' yönünde koşturarak 'Batılılaştıklarını' sanırlar! (ORHAN KARAVELİ - Sakallı Celâl / Bir 'Bilinmeyen Filozof'un Yaşam Öyküsü)









   Akçaköy'de o yüksek göklerin altında doğan, yoksulluk yüzünden köyün sığırını sıpasını güden çocuk, evlerinde bir tek kitap olmadığı, anası babası okuma yazma bilmediği halde nasıl ünlü bir öğretmen; yapıtları sahneye, perdeye aktarılan, yabancı dillere çevrilen bir yazar oldu? (FAKİR BAYKURT - Özüm Çocuktur / Özyaşam Öyküsü - 1)




   "Dikenlerin arasından çıkıp gelen bir yazarım ben. Yüzyıllarca karanlıkta bırakılmış köylerin birinden, Akçaköy'denim. Ailem yoksuldu. Kır bayır kırk iki dönüm toprağımız vardı... Annem babam okuma yazma bilmiyordu. Köyümüze geçten geç tek açılan ilkokul yalnız üç sınıftı. Evimizde tek bir kitap yoktu. Cumhuriyet beni götürdü, açtığı Köy Enstitüsü'nde eğitti. Öğretmen yaptı. Elime kalem verdi, yurdun yazarları arasına attı."



FAKİR BAYKURT










   "Ben bir rastlantıyla okuma olanağı bulmuştum. Açların, çıplakların, okumayanların yerini, şans bize gülmüş, biz doldurmuştuk. Peki, bana bunları kim veriyor diye sorduğumda, o günlerdeki yanıtım devlet oluyordu. Daha sonra devlet kimi temsil ediyor sorusuyla asıl karşılığını buldum. Halk veriyordu, Türkiye gibi okumayanların milyonları bulduğu bir ülkede okuyabilenleri aslında halk okutuyordu... Bu borç ödenmez, ama ödemeye çalışmak gerekiyor işte böylece de sosyalist oldum..."



AZİZ NESİN










Bu toprak bizim yurdumuzdur
Deli gönül yücesine çıkar
Bir üveyik olur uçar gider
Ardahan'dan Edirne'ye
Edirne'den Ardahan'a kadar



CAHİT KÜLEBİ













Merhaba!

7 Ocak 2018 Pazar

UMUTSUZLUKTAN UMUT DOĞAR




Kendisi çatlamadan 
Toprağı çatlatamaz tohum.
Aşmışım sınırını mutsuzluğun
Ayrımsayamıyorum bile, öyle mutsuzum...
Acısını artık duyamıyorum,
Ki kendim öyle bir acı olmuşum.
Nasıl görmezse göz kendini,
Kendimi arıyor bulamıyorum...


AZİZ NESİN










Hiçbir vakit tam karanlık değil gece.
Kendimde denemişim ben,
kulak ver, dinle.
Her acının sonunda açık bir pencere vardır,
aydınlık bir pencere.
Hayal edilecek bir şey vardır,
yerine getirilecek istek,
doyurulacak açlık,
cömert bir yürek,
uzanmış açık bir el,
canlı canlı bakan gözler vardır.
Bir hayat vardır, hayat,
bölüşülmeye hazır.


PAUL ELUARD
(Türkçesi: A. Kadir)











  

   Nâzım Hikmet, 1949 yılında Orhan Kemal'e bir mektup yazar. Bu mektubunda Orhan Kemal'in yazdığı kitabı ve yazarlığını değerlendirmektedir. Mektupta Nâzım Hikmet genç yazara şöyle der: "Senin bazı hikâyelerin, yalnız kederli değil aynı zamanda ümitsiz... Realite, bizzat tarihi akışıyla realite, ümitsiz değildir, kederli, mahsun, acı, alacakaranlık, korkunç, iğrenç, rezil, kepaze filan falan tarafları vardır, bu tarafları aksettirmekte en ufak bir ihmal, insanlığı tek taraflı, tozpembe bir ışıkla vermek olur ve realiteden uzaklaşılır... Gelişen şey ise ümitsiz değildir, sevinçsiz değildir. Kederli, mahsun, acılı olmak için sebepler mevcuttur, fakat ümitsiz olmak için tek bir sebep mevcut değildir. Aman evladım, kendini bundan sakın, daha acı, daha mahsun ol, fakat sevincin ve ümidin pırıl pırıl parlasın. İşte bu kadar." (Prof. Dr. GAMZE YÜCESAN ÖZDEMİR - BirGün Gazetesi)




   Geçenlerde Karl Marx'ın daha önce rastlamadığım bir söylemini okudum bir makalede. Şöyle diyor:
  " Her şey o kadar umutsuz ki içimde umut yeşeriyor!"
   Umutsuzluğun umudu yeşertmesi Marksist diyalektik düşünceye göre olağan bir süreçtir. Çünkü doğada ve hayatta her gelişme kendi sonunu getirecek karşıtını da yaratıyor. (DENİZ KAVUKÇUOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi) 










Merhaba!