Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2026 Pazar

ORTADOĞU VE SÖMÜRÜ

 


Karikatür: BURAK ERGİN

***

MÖ beşinci yüzyılda yaşamış sofist filozof  Kallikles, yasaların alt sınıfları, ezilenleri korumak için güçlülere karşı oluşturulduğunu savunur. Ona göre üst sınıflar, aristokratlar zayıflara göre daha zeki, üretken ve iradelidir. Zayıflar bu eksiği kapatmak, güçlüleri sınırlandırmak için yasaları yapmışlardır. Ona göre doğaya uygun olan, güçlünün zayıfa efendi olmasıdır. Çünkü hâkimiyet kurma, daha çok kazanma ve içgüdülerini serbestçe gerçekleştirme doğaya uygun olandır. Bu hakla yasalar, güçlülerin önünde bir engel, yeteneksiz zayıflara avantaj sağlayan doğaya aykırı yapıdır.
Kallikles'in bu düşüncesinin arkasında, kendi çağında yaşanan siyasal dönüşüm de vardı. 
(...)
Buna karşılık antik Yunan'da özellikle Sparta ve Atina'da farklı yönetim modelleri gelişti. Örneğin, Likurgus, Sparta'da kral sayısını ikiye çıkarmış, senato kurmuş ve krallar ile senatoyu denetleyen Ephor sistemini kurarak mülkiyete sınırlama getirmiş, tarihin ilk sosyalist sayılacak devletini kurmuş ve kuvvetler ayrılığını insanlığın gündemine sunmuştur. Atina'da ise yönetici Arkhon halk meclisi ve Areopagos gibi kurumlarla yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrıldığı bir yönetim anlayışı ortaya çık[mıştır].
Oysa Kallikles bunun yerine bir zengin monarkın idaresini daha doğru buluyordu. Batı, Ortaçağ dinsel yönetiminden kurtulduğunda Rönesans, Fransız Devrimi ve Aydınlanma yoluyla antik Yunan'ın demokrasisini geliştirerek günümüzdeki çoğulcu demokrasi ve hukuk devletine ulaşmıştır. Batı'da çoğu kez, Kallikles'in düşündüğünün tersi olmuştur.
Ortadoğu'da ise tarihsel gelişim, demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletine ulaşamamış, -Kallikles'in önerdiği gibi- tek adam yönetimini, otoriter toplumsal yapıyı aşamamıştır. 
Ortadoğu'nun eski tarihine baktığımızda, Sümer Ur sitesinde Urugakina dışında zayıflardan yana bir siyasi oluşuma rastlamıyoruz. Urugakina güçlü rahiplerin tüm mahsule el koymasına karşı ihtilal yapmış, fakirleri koruyan yasalar ilan etmiştir. Ancak sonrasında Sümer, Asur, Akad, Babil ve İsrailoğulları devletlerinde, Firavunlar Mısır'ında yasalar hep güçlülerden yana olmuştur.
Zayıflar için Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık gibi dinler başlangıçta olumlu uygulamalar getir[miş], zamanla güçlüler dini yapıları ele geçirmiş ve herhangi bir demokratikleşmeye, alt sınıfları koruyan yasalar yapmaya izin vermemiştir. 
Aslında Gılgamış Destanı bize Ortadoğu gerçeğini en iyi şekilde anlatmaktadır. Destana göre, Sümer'in Uruk şehrinde kral olan Gılgamış, önceleri şehrinin güçlü başka şehirlerden bağımsızlığını sağlamış, aşılmaz surlar yaptırmış, şehri mamur hale getirmiş ve refah sağlamıştır. Ancak kendini sınırlayan kurum ve yasalar olmadığı için halka baskı yapmıştır. Halk çaresiz kalınca tanrılara yalvarmış ve tanrılar onu dengelemek için eşdeğeri güçte vahşi Enkidu'yu yaratmıştır. Amaç Gılgamış'a karşı denge sağlamaktır. Ancak Gılgamış ile Enkidu ilk karşılaşmada kavga etse de kısa sürede arkadaş olup güçlerini birleştirmişlerdir. Böylece kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliği, monarşi uygulanmış ve Ortadoğu halklarına tarihin başından beri kuvvetler birliği miras kalmıştır. 

"Merhametli monarşi: Fakire din, zengine kredi." 

Ancak büyük değişimi Atatürk, Cumhuriyet ile yapmış; demokratik toplumun temellerini atmış, bu açıdan tüm Ortadoğu'yu etkilemiştir. Tek derdi sömürmek olan emperyalizm, Atatürk gibi devrimci devlet adamları yerine Ortadoğu'da her zaman dinsel-mezhepsel ve gelenekçi monarşileri desteklemiştir. Günümüzde ABD'de iktidar olan Trump ve yönetimi, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi devletlerde açıkça "merhametli monarşi" istemektedir. Bu, muhalefetsiz, örgütsüz ve keyfi uygulanan bir devlet-iktidar sistemidir. Biliyoruz ki tek adamın merhameti, muhalefeti görene kadardır. 

(SUAT DÜLGER - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

26 Eylül 2022 Pazartesi

ÇAMURLU YOLLAR

 

   Milli hükümet, Lozan Barış Anlaşması gereğince birincisi 26 Aralık 1923, ikincisi ise 16 Nisan 1924'te olmak üzere iki genel af çıkarmıştır. Bu genel aflar, savaş sonrası dönemin uzlaşma sözleşmeleri olarak da değerlendirilebilir. Fakat milli hükümetin her iki affın dışında ısrarla tuttuğu 150 kişilik bir liste vardır ki listede yer alanlar, ülkeye ancak 1938 yılında, Atatürk'ün ölümünden dört ay önce çıkartılan yeni bir afla dönebilmiştir.
  150'likler listesi, Adliye ve Savunma Bakanlıklarının da yardımıyla İçişleri Bakanlığı'nca hazırlanmıştır. Listede adları bulunanların orada yer alma gerekçeleri Kurtuluş Savaşı'na karşı faaliyette bulunmaları ve vatan hainliğidir.
   (...)
  150'likler arasında yer alan fakat çok daha önceden ülkeyi terk eden iki tane de edebiyatçı vardır. Bunlardan biri Refik Halit Karay diğeri ise Rıza Tevfik Bölükbaşı'dır. 
   Refik Halit 100. sıradadır: Aydede gazetesi sahibi ve Posta Telgraf Müdür-i Umumi esbakı Refik Halit.
  Sahibi olduğu Aydede gazetesinde Milli Mücadele karşıtı yazılar yazan, Mütareke Dönemi posta-telgraf genel müdürü olarak da Milli Mücadelecilerin haberleşmesini engelleyen Refik Halit, Ali Kemal'in linç olayından hemen sonra, 9 Kasım 1922 günü gizlice bindiği bir vapurla İstanbul'dan ayrılmıştır.
   (...)
  Yakup Kadri, 1969 yılında yayımlanan Gençlik ve Edebiyat Hatıraları'nda Atatürk ile Refik Halit'in ilişkisine yeni bilgiler eklemektedir.
  Mütareke yıllarında üç yıl verem tedavisi gördüğü İsviçre'nin Davos-Platz kasabasından dönen Yakup Kadri, arkadaşı Refik Halit'i Posta, Telgraf ve Telefon Umum Müdürlüğü koltuğunda bulmuştur. Fakat gidip görüşmek içinden gelmemiştir. Refik Halit'in görüşme isteğini ileten mektubuna ise

   "Ben de aynı arzuyu duymaktayım. Fakat seni gidip görmem için birtakım çamurlu yollardan geçmem lazım geliyor. Bunu da bir türlü göze alamıyorum."

   cevabını vermiştir.

   Aynı olay Yahya Kemal tarafından daha keskin ve kırıcı bir ifadeyle aktarılmıştır:

  İlk basımı 1968 yılında yapılan Siyasi ve Edebi Portreler adlı kitabındaki "Acı Bir Hatıra" başlıklı yazısında Yahya Kemal, Yakup Kadri'yle ilgili bir anısını anlatmaktadır. Bu anının esas konusu ise Refik Halit'tir.
  Yahya Kemal, o dönemde İkdam'da yazılar yazan Yakup Kadri'yi ziyaret etmiştir. Yakup Kadri o günkü makalesini yazarken Yahya Kemal de bir köşede oturmuş gazeteleri okumaktadır. Bir aralık Yakup Kadri, Yahya Kemal'e o gün Refik Halit'ten mektup aldığını söyler ve mektubu Yahya Kemal'e uzatır. Mektupta Refik Halit'in Yakup Kadri'ye yönelik barışma dileği yer almaktadır. Mektubun altında ise "Posta ve Telgraf Müdür-i Umumisi, hususi" damgası vardır. Bundan sonrasını Yahya Kemal'den dinleyelim:

   "Yakup Kadri ile Refik Halit eski dosttular. Birbirlerini anlamak için yaratılmıştılar, birbirlerine sonsuz bir hayranlıkları vardı; hareket-i milliye dostluklarına mani oluyordu. Yakup Kadri sırf hareket-i milliyeye olan sadakati sevkiyle bu güzel cevabı veriyordu. Güzel ve asil bir jestti, kendisini bütün gönlümle beğenmiştim."

   Yakup Kadri'nin Refik Halit'in barışma isteğine verdiği cevap ise şöyledir:

   "Beyefendi! Size kadar gelmek için çok pis yollardan geçmek iktiza ediyor, gelemeyeceğim."
   (...)
  Refik Halit'in en yakın arkadaşlarından olan Yakup Kadri, arkadaşından farklı bir siyasi duruşu benimsemiş, başlangıçtan itibaren Milli Mücadele'yi desteklemiştir.

   (CAFER YILDIRIM / Çankaya'nın Işıkları ve Edipler - Kaynak Yayınları)








Merhaba! 
 

7 Ağustos 2022 Pazar

YALNIZ ADAM: SAİT FAİK

 



  (...) Duruşma görülmeye başladığında buz kesmişti salonun havası.
  "Yazdığın hikâyede emir erinin ayağına çelme taktırmışsın" dedi mahkeme reisi. "Emir erinin elindeki dolmalar yere dökülmüş. Öyle yazmışsın. Bunun manası nedir?"
 "Çelme" hikâyesindeki bütün manayı düşündü Sait. Altı üstü bir hikâyeydi sadece. Tıpkı diğer hikâyeleri gibi insandan bahseden, art niyetsiz, siyasi güdümsüz ve en önemlisi de siparişsiz yazılmıştı. Ne cevap vereceğini bilemiyordu açıkçası. Sorunun mantığı neydi ki cevabının bir anlamı olsun... Acaba yere düşen dolmalar üzerinden mi girmeliydi konuya, yoksa işin özünü olduğu gibi mi söylemeliydi? "Hikâyede bir bok anlatmaya çalıştığım yok. Er yere düştü, dolmalar da döküldü işte. Öküzün altında buzağı aramayın" dese üzerine başka söz söylemeye gerek kalmazdı, doğruya doğru bir savunma olurdu ama bu memlekette ne söylediğin kadar nasıl söylediğin de sonucu değiştiriyordu maalesef. 
  "Efendim..." dedi Sait. Mahkeme reisiyle göz göze geldiğinde tıkandığını fark etti. Fırlak bakışlarını yere çevirdi hemen. "Okununca da anlaşılacağı üzere hikâyedeki olay Birinci Meşrutiyet'te geçmektedir. Bahsettiğim erler de o dönemin erleridir."
  (...)
  Avukat Fuat Ömer Keskinoğlu'nun savunması da yerinde ve güçlüydü. İkisinin konuşmaları gururunu okşuyordu Sait'in.
  Özellikle de Sabri Esat'ın Sait'in hikâyecilik yeteneğini onore ederek yaptığı savunma, kutsal bir hisle doldurup taşırıyordu kalbini.
  "Sait Faik, küçük insan hikâyeleri yazmaktan öte bir gayret içinde olmayan, kendini siyasetsiz insana odaklamış, kendi halinde yalnız bir hikâyecidir. Bahsi geçen teşkilatlardan ne bir tanıdığı olabilir ne arkadaşı. İçine kapanık, yalnız bir hikâyeci için büyük bir beklenti içine girilmiştir yazık ki..."
  Anlaşılmak güzel şey...
 Günün sonunda bu işten de ucuz kurtulmuşlardı ama yine de sevinçli değildi Sait. Buruk bir memnuniyetle çıktı salondan. Hapis yatmaktan kurtulmuştu ama bundan böyle hayatı boyunca büyük bir iş saydığı yazım işine veda edeceğinin sözünü vermişti annesine. Vatanını terk etmek gibi bir şeydi bu. Topraksız, isimsiz, kimliksiz kalmaktı. Hiç yaşamamış sayılmaktı belki de.
  "Artık ağlama..." dedi annesinin yanağından süzülen sıralı yaşları elinin tersiyle silerken. "Verdiğim sözü tutacağım, merak etme. Bir daha yazmayacağım. Hem haklısın. Beş para etmiyor yazdıklarım. Boş yere acı çektiriyor o kadar." 

(ÖZLEM ESMERGÜL / Yalnız hatta Yapayalnız - Destek Yayınları)





Düşlerinizi kovmayın, çünkü onlar gidince belki siz kalırsınız ama artık yaşamıyorsunuz demektir.  

(MARK TWAIN)





  Akşam üstleri Tünel'den Taksim'e doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli, ama müthiş kederli, -yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır- pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hali vardır ki (daha doğrusu her hali) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapyalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez... Bazı adam vardır, insan yüzünde sırf hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden, başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy iskelesinin kanepelerinden birine oturmuş, heybetli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız.
  Bu adam hikâyeci Sait Faik'tir.
 Bir gün, aklımda kaldığına göre, bir pırıl pırıl, cam gibi parlayan sonbahar sabahıydı, ona Kadıköy iskelesinin kanepelerinde rastladım.
  - Ne var, ne yok Sait? dedim. Hikâye yazıyor musun?
  - Yok, dedi yaşıyorum.
  Hüzünlü, ılık, insan sevgisi dolu hikâyelerini Sait yazmaz, yaşar. Sait bir dertli, kötülüklerden, aşağılıklardan, cümle bayağılıklardan, kirden iğrenen bir âdem oğludur. O daima iyiliği söylemiştir.
  Dünyaca ün almış Mark Twain derneğinin fahri üyeliğini aldığını duyunca, bu işe Sait'in ne diyeceğini öğrenmek için aradım. O gün öğleden sonra İstiklâl caddesindeki kaldırımdan gittim geldim. Sonra Kadıköy iskelesine uğradım, orada da yoktu. Sait anacığı ile birlikte Burgaz adasında oturur, bindim vapura ikinci gün oraya gittim. Anası Sait'in aynı gün İstanbul'a indiğini söyledi. İstanbul'da tarif ettiğim kaldırımda, ona rastladım. Gene dalgın, sinirliydi. Yüzünden düşen bin parça olur derler ya, öyleydi.
  "Bu iş için ne dersin?" diyecektim, korktum.
  - Merhaba, dedim.
  - Merhaba, eyvallah, dedi.
  - Ne var, ne yok? dedim.
  - İyilik, dedi.
  - Mark Twain... dedim.
  - Aldırma, dedi.
  - Bak, dedim, Sait, biliyorsun ki ben röportaj yaparım.
  - Sonra? dedi.
  - Söyle, dedim.
  Sait beni kırmadı. Teşekkür ederim.
  Ben sual sormadan o başladı:
  - Bana, Mark Twain cemiyeti fahrî üyeliği verildi, dünya edebiyatına ettiğim hizmetten ötürü. Birçokları gibi ben de şaşırdım. Dünya edebiyatına hizmet filân etmediğimi söylemeye ne hacet. Bu, üyelik verilebilmesi için uydurulmuş nazik bir sebeptir sanırım.
  Ben aldım, dedim ki: 
  - Senden önce, bu cemiyetin ilk üyesi Atatürk'müş...
 - Biliyorum. Beni sevindiren de işte bu. Atatürk'ten sonra, benim üye olmam, benim için ne büyük bir şereftir. Bir milletin yetiştirdiği en büyük çocuğu ile, o milletin kendi halinde bir küçük hikâyecisinin Amerika'da bir cemiyette buluşmaları küçük hikâyeci için ne bulunmaz şerefli bir fırsattır. Demokrasi de zaten böyle olur. Eğer bu üyelikten memnunsam, bu yüzdendir.
  - Politika... dedim.
  Sözümü ağzımda kodu:
  - Karışmam.
  - Peki, seni bu cemiyete ne sebepten, hangi eserin için üye seçtiler?
 - En büyük devlet adamlarının, başkanların ve başbakanların fahrî veya aslî üye oldukları bir cemiyete beni de seçmelerinin aslı nedir diye düşündüm, şunu buldum: Demek ki şimdiden sonra dünya çapında bir hikâyeciyi anmak için kurulmuş bir cemiyete dünyanın dört bucağından kendi halinde hikâyeciler de seçilecek.
  Türk hikâyecilerini temsil ettiğim anlamına alınmasın sakın. Her hikâye yazan ve yayan Türk hikâyecisi kendi şahsında bir dilin hikâyeciliğini yaptığına göre, şahsıma Mark Twain cemiyetinin gösterdiği ilgi ve sevgi daha çok Türk hikâyeciliğinedir gibi geliyor bana. Ben de bu ilgi ve sevgiyi bütün değerli hikâyeci arkadaşlarımla paylaşırım. Kabul ederlerse.
  Kendini bütün dünyaya tanıtmış, sevdirmiş, bir halk çocuğu olan hikâyeci Mark Twain'i ananların içine Türk dilinin bir hikâye yazarını almayı düşünenlere de teşekkür ederim.
   - Mark Twain için ne dersin?
  - Sen de amma sual sorarsın ha. Ne derim? Mark Twain alay edermiş, güldürürmüş, kepaze edermiş, cemiyetteki sahte vakarları, petrol krallarını, pamuk prenslerini, demir beylerini, çelik efendilerini sağlığında. Ölümünden sonra da bir Türk hikâyecisi ile şakalaşmasın mı? Eyvallah Mark Twain!
  Sonra güldü Sait:
  - Daha soracağın? dedi.
  - Eyvallah, dedim.
  Ayrıldık. O, bir sinemanın önünde kaldı. 

17.5.1953

(YAŞAR KEMAL - Bu Diyar Baştan Başa)







Merhaba!

3 Temmuz 2022 Pazar

UMUT NEREDE?


Umutsuzluğa kapılmaktan korkup kaçma. Üstüne yürü, geç onu. Karanlığı aşınca umudun ışığını göreceksin.

(ANDRE GIDE)


***


  (...) Sanılır ki mutluluklar, gülümsemeler, sevinçler, heyecanlar... Hayatta ne varsa yüz güldüren, varlığa / varsıllığa bağlıdır. Böyle düşünenlere bombaların susmadığı bir kentte ya da bir deprem sonrası yıkıntılar arasında koşup oynayan çocuklar verir asıl yanıtı hem de kırıp dökmeden hem de yüzlere bile vurmadan.

 Çöplerden toparladıklarını ekmeğe dönüştürme telaşındaki insanın sevinci, hayatı katlanılır kılma inadı sokak lambalarından daha çok aydınlatır umutların köşebaşlarında yittiğini sandığımız sokakları... (Y. BEKİR YURDAKUL)


***


Evet, insana yaraşan da bu. Umuttan umut kesmemek...

(FERİDUN ANDAÇ)



***



 Suat Hayri Ürgüplü'nün babası Mustafa Hayri Ürgüplü, savcı yardımcılığı, Şûrayıdevlet Danıştay) Başkanlığı, Niğde Milletvekilliği, şeyhülislamlık ve bakanlık yapmış bir Osmanlı aydını olmasına karşın Bekir Ağa Bölüğü'nde Fethi Okyar gibi özgürlük yanlılarıyla tutuklu kalır, sonrasında Malta'ya sürülür. Maaşı ödenmez ve ailenin ekonomik durumu bozulur. Okulun taksitleri birikir.
  Milli Mücadele dönemidir. Öğrenci Suat Hayri, bir gün Galatasaray Lisesi'nin bahçesinde arkadaşlarıyla dolaşırken müdür yardımcısı "318 Suat Efendi" diye onu çağırır. Bekleme odasında babasının bir arkadaşının beklediğini söyler. Gider, babasının arkadaşı ona çeşitli sorular sorarak, gerçekten oğlu olup olmadığını anlar ve cebinden çıkardığı bir torbayı onun cebine sokar: "Mustafa Kemal'in gönderdiği bu paralarla biriken taksitlerinizi ödeyin" der. Torbadaki altınları nerede nasıl bozduracağını anlatır.
  Suat Hayri Ürgüplü, aradan yıllar geçtikten sonra kendisine bu altınları getireni TBMM albümündeki fotoğraflardan tanır. Bu, Mustafa Kemal'in yakınında olan Karesi (Balıkesir) Milletvekili olan Vehbi Hoca'dır.
  Mustafa Kemal'in Milli Mücadele yıllarında bile mücadeleyi destekleyenlerin aile sorunlarını çözen bu büyük ilgisi ve duyarlılığı nasıl unutulur? Öte yandan Mustafa Kemal'in böyle bir desteğini kazanmaksa, büyük bir onurdur!
  Suat Hayri Ürgüplü de Galatasaray Lisesi'ni, hukuk fakültesini bitirir. Öğrencilik, çalışma ve siyaset yaşamında hep çalışkan güvenilir biri olur. Çevirmen, yargıç, büyükelçi, bakan ve başbakan kimliğiyle kendi damgasını vurur. Mustafa Kemal'in okuttuğu bir başbakandır! (HİKMET ALTINKAYNAK - Cumhuriyet Gazetesi)  


*** 


  Muazzez Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne öğrenci alınacağı ilanını görmemişti. Babası duymuştu, haber verdi. Muazzez bu sırada 21 yaşında, yeni mezun bir öğretmen olarak Eskişehir'de bir ilkokulda öğretmenliğe başlamıştı. Küçük aylığı ile eve yardım ediyordu. Gidip fakülteye kaydolursa eve yardım edemeyecek, üstelik babasına yük olacaktı. Bir süre bocaladı. Arkadaşı Hatice de "gidelim" diye zorluyordu. Babası "Bu Atatürk'ün kurduğu yeni bir okul, git kızım" deyince razı oldu. Eşyasını küçük bir denk yapıp Hatice ile Ankara'ya geldi. Dengini istasyona bıraktı. Kayıt için geç kalmış olmaktan korkuyorlardı. Okul Ocakta açılmıştı. Şimdi Şubatın 15'iydi.
   Milletvekili seçilmiş olan Fakihe Öymen Öğretmen Okulunda öğretmenleriydi. Telaş içinde Fakihe Öymen'i buldular. Fakihe Hanım okula telefon etti, fakülte öğrenci almaya devam ediyordu. 


















  "Gidin kaydınızı yaptırın!"
  Fakülteye koştular. Görevli, "Hangi şubeyi istiyorsunuz?" diye sordu. Muazzez "Fransızca" dedi. Aklına başka bir yer gelmemişti. 
  "Orası dolu. Ben size hocası yeni gelen bir bölüm tavsiye edeyim."
  "Buyrun."
  "Hititoloji. Yanında Sümeroloji ile Arkeoloji derslerini de alacaksınız. Tamam mı?"
  Bu sözcükleri ilk kez duyuyor, ne olduğunu hiç bilmiyorlardı. Ama ikisi birden atılıp "Tamam" dediler. Amaç yükseköğrenim yapmaktı. Kaydoldular. Yüzleri güldü. Duruşlarına bir çalım geldi. Artık bir fakülte öğrencisiydiler. 
  Samanpazarı'nda çok odalı bir evin alt katında çıplak bir oda buldular. Camı gazete kâğıdı ile kapatıp yataklarını serdiler. Mevsim kış, aylardan Şubat. Sobayok, ocak yok, su yok, elektrik yok, eşya yok, üzerinde çalışılacak eski bir masa bile yok. Yakın bir aşçı dükkânından tek kişilik yemek alıp paylaşacaklardı. Tutumlu yaşamak zorundaydılar. Donmamak için yatağın içinde çalışacaklardı.
 Hocaları Alman Landsberger'di, yardımcısı Güterbock. Hoca dersi Almanca anlatıyordu. Çevirmen Türkçeye çeviriyor, öğrenciler not tutuyorlardı. Hepsi üç-beş öğrenci. Kaytarmak imkânı yoktu. Hoca bir gün önce anlattığını ertesi gün istiyor. Sıkı çalışmak şart. Ama geçim için para da gerek. Muazzez bir yandan da iş aramaya başladı.
  Sabahları fakülteye ısınmak için koşa koşa gidiyorlardı. Fakülte hamam gibi sıcaktı. Küçük bir çay ocağı vardı. Çayla içleri de ısınıyordu. Hiçbir sorunu büyütmeden, üşüyünce ağlamadan, aç kalınca sızlanmadan, ışık yok diye hayata küsmeden, masasız çalışılır mı diye isyan etmeden okumaya kararlıydılar. Yatılı olma hakkını kazanınca rahatlayacaklardı. Devlet yatılı öğrencilere çok iyi bakıyordu.* 
  Muazzez ünlü bir Sümerolog olacak, Türkiye onu Muazzez İlmiye Çığ olarak tanıyacaktı. (TURGUT ÖZAKMAN - Cumhuriyet Türk Mucizesi / Bilgi Yayınevi) 

  *Muazzez İlmiye Çığ yatılı olmayı şöyle anlatıyor: "O fena odadan sonra bize yatakhane cennet gibi göründü. İki tane yatak, kar gibi kolalı çarşaflar, emrimize ait iki beyaz dolap. Eğer cennet varsa, o işte burasıydı... Yatılı olduktan sonra çalışmama gerek kalmadı. Öyle bir yatılıyız ki bir elimiz yağda bir elimiz balda. Hep turfanda yemek yerdik. Günde altı tür yemek. Giyimimizi veriyorlar. Harika bir öğrencilik geçirdik." (M. İlmiye Çığ Kitabı, Çivi Çiviyi Söker, Söyleşi: SERHAT ÖZTÜRK)  


***



ZEYNEP ORAL & MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ


  Yaş gününü kutlamak için aramıştım. Telefonu "Canım benim sana uzun ömürler diliyorum" diye açtı. Sesi cıvıl cıvıldı. Benimkinden çok daha genç ve dinamikti. En son 2019 yılının kasım ayında buluşmuştuk. Mersin'de Kongre ve Sergi Sarayı'nda sahneyi iki ulu çınarla; biri 106, biri 91 yaşındaki iki ulu çınarla Muazzez İlmiye Çığ ve ressam, hattat Etem Çalışkan'la paylaşmıştım. Harf devrimini, Cumhuriyet devrimlerini, Atatürk sevdasını konuşmuştuk. Muazzez Hanım konuşurken sık sık ellerimi yakalıyordu. Ve hiç unutmuyorum ellerim kuş oluyor, su oluyor, ateş oluyor, bir elim Sümer ve Hitit'e; bir elim Atatürk'ün harf devrimine uzanıyordu... (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)





Umut nerede?   
  

29 Ekim 2020 Perşembe

YİĞİTLER

 



UŞAK - 29 Ekim 1933



   İsmail Hakkı Tonguç, 1919'da resim öğretmeni olarak Eskişehir'de mesleğine başlar. Bir gece okulu işgal etmek isteyen İngilizlere direnince İngiliz teğmen İsmail Hakkı'ya bir tokat atar. Genç öğretmen, tokadın öcünü almak isteyen öğrencilerini sakinleştirir: 

  "Bağımsızlığını yitiren uluslar böyle tokatlara layıktırlar. Sorun sokak kavgalarıyla değil, o bağımsızlığı yeniden kazanarak çözülür."


***


   Bir de Yakup Kadri'nin şahit olduğu anlar vardır. Bunlardan biri "Bir Şehidin Mezadı" başlıklı hikâyede anlatılır. Yakup Kadri, Kurtuluş Savaşı'nın bilinmeyen bir gerçeğini daha en yakıcı şekliyle anlatır insanına. Cephede ölen askerlerin eşyaları üzerinedir hikâye. O günün şartlarında şehitlerin eşyalarını bir bavul ya da sandıkla ailelerinin olduğu yere göndermek son derece zordur. Şehit askerlerin eşyaları toplanır, yakındaki bir kahveye getirilir. Bir "Başlıyor" sesiyle kahvecinin etrafındaki halka büyümeye başlar. Şehidin sağ kalan bir arkadaşı tarafından oraya getirilen eşyalar mezatla satılır.

   Şahit olduğu manzarayı şöyle anlatır Yakup Kadri:

  "Ah bu ne hazin bir meşgale idi! Sanki ölen genç, açılan sandığın içinden parça parça önümüze çıkıyor ve her parçası bize gamlı sergüzeştinin hikâyesini naklediyor gibiydi. İskemlenin üzerindeki adam ikide bir elinde bir şey sallayarak bağırıyordu.

   'Kalpak, iki yüze, iki yüz ona, iki yüz elliye, kalpak...'

   İçimizden biri soruyordu:

   'Kurşun deliği var mı?'

   Kahveci, kalpağı eviriyor, çeviriyor, sonra tekrar bağırıyordu.

   'Var, var ama küçük bir delik. Dışından hiç görünmüyor; yamanır; bir şey değil yepyeni kalpak'" (TAYLAN ÖZBAY - Atatürk ve Devrimin Yönü)


***


   Aziz Nesin'in, Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi'ne dair belki de en samimi yazısı, 3 Kasım 1963 tarihli Akşam gazetesinde yer alan, "Çıktık Açık Alınla" başlıklı yazısıdır:

   "Biz, Kurtuluş Savaşının barut kokusu üstlerinden gitmemiş öğretmenlerden ders okuduk. Fizik hocamız Davut Şükrü Beyin şarapnel parçalarıyla dolu vücudunda durmadan yürüyen o demir parçaları çıban çıban patlar ve o, bize acı içinde fizik kanunlarını öğretirdi. Kurtuluş Savaşından bile parsa toplayan politikacılar biyana, biz bu kıyıda kalmış gerçek yiğitlerden hiçbişey değilse bile, ülkücülüğü öğrendik.

   1933'ün 29 Ekiminde Istanbul'un havasını titreten beşbin tane onsekiz yaşında gür sesin arasında benim de sesim vardı:

   'Çıktık açık alınla on yılda her savaştan.'" (TAYLAN ÖZBAY - Atatürk ve Devrimin Yönü)

  

 


Merhaba!

1 Ekim 2017 Pazar

GERÇEK MUTLULUK




   "Mutluluğun elde etmekle değil, vermekle olduğunu anladığımız anda, 
başkalarını mutlu kılarak kendimizi daha mutlu, daha sevinçli kılmış oluruz."

 

ANDRE GIDE










   Doğrudan konuya girelim. "En kötü milli eğitim en mükemmel küresel eğitimden çok daha önemli, çok daha değerlidir!" Ölümsüz önderimiz Atatürk bu yalın gerçeği bildiği için "Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) ilkesini benimsemiştir. Peki, bu temel esası yok sayarsanız, ne olur? Karşınıza başlıkta göreceğiniz türden (The Sabancı Univercity) acayip yapılar çıkar. Memleketin kaynakları ile göbeğini yağlandıranlar, yalanın şampiyonu olan emperyalist merkezlerin ucuz mürekkebi olurlar...
   Milli bir eğitim ve öğretim kurumunun ilk hedefi şudur: "Hayatta en büyük başarı ve mutluluğu millete hizmette gören, mutluluk, erdem ve haz arasında denge kurma bilinç ve yeteneğinde olan fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmektir."



   O komplekslerde ise bencil, tüketime doymayan, bireysel refah arayan, içinden çıktığı topluma  karşı sorumluluk duygusu olmayan, küresel şirket elemanları yetiştirilir. Gönüllerdeki aslan bir şirkete CEO olmaktır. Atatürk büstü olmadığı için kasılmaktan başı gözü oynayanlara bir önerim var: "Bill Gates'in heykelini dikin!" Okuduğunu sananlar için güçlü bir mesaj olur! Başarının ölçüsü, daha çok para kazanma değil mi? Ama Friedrich Engels'in şu cevabını da unutmayın: "Para her kapıyı açar ama kilitleyemez!"


FRIEDRICH  ENGELS


   Değerleri olmayan, güçlüye yamanarak çıkar bekleyenleri Desiderius Erasmus, "Deliliğe Övgü" adlı eserinde şöyle betimliyor: "Sıradan insan sadece maddi olana hayranlık besler, sadece maddi olanın gerçek olduğunu sanır. Çünkü sıradan insan önceliği paraya pula, sonra bedensel zevklere verir; onun için ruh en sonda yer alır, hatta çoğu, ruhun gözleri ile görmediğinden, kendi varlığına bile inanmaz!" (SONER POLAT - Aydınlık Gazetesi)










   Sırp asıllı Amerikalı fizikçi, bilim insanı Nikola Tesla'nın elektrik ve diğer buluşlarının patent hakkını çalan Edison zengin olur. Ve bugün dünya halkları, elektriği Edison buldu diye hâlâ kandırılıyor.   



NIKOLA TESLA

   Tesla'nın Edison gibiler için söylediği şu sözü anımsamanın tam zamanıdır:
  "O kadar cahilsiniz ki dininiz var diye ahlâka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz."
(OSMAN ŞAHİN) 










Merhaba!


21 Şubat 2015 Cumartesi

VATAN



"İnsan, vatanını hak etmeli."

LOUİS ARAGON





  Yaylalarımdan yarın oksijenimi satarsınız,
Ve korkuyorum alfabemdeki ulusal besini,
Türkülerimi, sevincimin gezeneğini,
Ağlamak hakkımı bile ağıtlardan,
Bağımsızlık yelinin yolunu keserseniz
Bir gün onurumun altın madenini verirseniz
Dağlarımı da satarak eloğluna,
Alın gidin o gün, hayrını görün demokrasinin.



CEYHUN ATUF KANSU
(d.7 Aralık 1919 İstanbul-ö.17 Mart 1978 Ankara)







   Devrim, Küba halkına ne kazandırdı sorusunu gazeteci Fikret Bila köşe yazısında şöyle yanıtlamış:

   Devrim, Batista'nın aşağıladığı başta köylüler olmak üzere tüm Küba halkına kimlik ve kişilik kazandırdı. Kübalı olmak, tüm zor koşullara rağmen bir övünç kaynağı oldu. Fidel Castro'nun ABD'ye kafa tutması, terörist devlet ilan etmesi, Küba'yı işgal girişimlerini savaşarak başarıyla püskürtmesi, Kübalı gençlerin hala en önemli gurur kaynağıdır.
   Batista'nın Amerikalılara, mafya babalarına, feodal ağalara, ABD işbirlikçilerine peşkeş çektiği bütün arazilere ve yapılara el koyup halka dağıtması devrimin ilk icraatıydı. Ondan beri ağır bir ambargo altında olmasına rağmen Küba'da okuma-yazma oranı %100'e ulaştı. Her köye bir okul ve bir sağlık ocağı kuruldu, en az bir öğretmen, bir doktor ve bir hemşire gönderildi. Küba'da evsiz kimse yoktur. İşsiz kimse yoktur. Açlıktan ölen de yoktur. Dünyada çocuk ölümlerinin en az olduğu ülke Küba'dır. Kişi başına en fazla doktorun düştüğü ülke de Küba'dır. Eğitim, sağlık hizmetleri bedavadır.
  




   Küba gibi küçük bir ada devletinin bütün bunları nasıl başardığını ise Fidel Castro büyük söylevinde açıklamıştı:

   "Biz devrimciliği Atatürk'ten öğrendik." 





                                          
                                                                                                                                                                                                                                FİDEL CASTRO
                                                                                                                        Caballo(At)
                                            


Merhaba!

29 Ekim 2014 Çarşamba

SÜREKLİ DEVRİM


           Henrik Ibsen,  ' Bir Halk Düşmanı ' adlı oyununda şöyle der:


          "Hiçbir toplum, kendisini yüzyıllar öncesinin inançlarıyla besleyerek gelişemez."






              "Tutuculuk mu? Asla! Sürekli değişim zorunluluğunda olan evrende bir şeyi korumak nasıl mümkün olur?"

                                                                         MUSTAFA KEMAL ATATÜRK



      

      Yakup Kadri'nin 'Ankara' adlı romanında ise şöyle bir cümle vardır:


    Hiçbir ilaç, hiçbir kür, yaratıcı bir inkılap heyecanı içinde yaşayan bir memleketin havası kadar insana sıhhat ve şifa veremez.



        



  YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU (d.1889, Kahire/Osmanlı İmparatorluğu-ö.1974, Ankara/Türkiye Cumhuriyeti)  Yazar, gazeteci, diplomat. Milli Mücadele'den itibaren Atatürk'ün yakın arkadaşları arasında yer almıştır.









                                                         "Devrimler yalnızca başlar, bitişi diye bir şey yoktur."
                       
                                                                          MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


                                                                      
                                                                                           Merhaba!