Sabahattin Ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sabahattin Ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mayıs 2021 Cumartesi

ACI MİZAH

 


NURETTİN ARTAM


   Nurettin Artam, okulda öğretmenim olduğu gibi, meslekte de ustam oldu. Savaş yıllarında bir "Radyo Gazetesi" vardı, devletin sesi demekti. Bu radyo gazetesini her akşam canlı olarak Nurettin Artam okurdu. Bu yüzden olacak onun adıyla değil de "Radyo Gazetesi" diye anarlardı. Sanıyorum her akşam, saat sekiz oldu mu radyonun başına geçer, devletin sesini bangır bangır söylerdi.
   (...)
 1950'de CHP iktidardan düşünce hoca da biraz sıkıntıya düşmüştü. Gerçi parti hocayı Eskişehir'den aday göstermişti ama zaten 34 milletvekili ile Meclise giren CHP'liler arasında hoca yoktu. Ulus'ta "Yankılar" köşesinde yazdıklarından aldığı para ile emekli maaşına kalmıştı. Karpiç'te, yuvarlak masada, Aka Gündüz'le birlikte içerken yüzünde ince bir acının izleri görülürdü. Sakin, sessiz görünümü ardında sinirli halini gizlerdi. Olabildiğince kibar ve nazikti. Çevresinde oluşan nezaketsizliğe kızar, elinden geldiğince iğneli bir sözle yanıtlardı. Birine kızınca küser, aylarca konuşmazdı. Çetin Altan o yıllarda genç bir gazeteciydi. Gençliğinden olacak eski ustalara takılırdı. Hocaya da takılmış küstürmüştü. Çetin, böbreğinden rahatsız, taş düşürüyordu. Bundan ötürü de günlerdir yuvarlak masaya uğramaz olmuştu. Hoca bir gün,
   "Nerelerde, gözükmüyor?" diye sordu.
   "Taş düşürüyor."
   "Hay Allah," dedi. "Şu taş, kısmı süflisine düşecek yerde, kısmı ulvisine düşseydi de rahat etseydik."
   Bu güzel nükte Çetin Altan'a anlatıldığında, "Çok sevdim," demişti. "Taş eğer kafama düşse yaramı kendi elleriyle saracağını biliyorum."
   (...)
   Hocanın şairliği de vardı. Arada hece, aruz şiirler yazardı. Hatta Halı diye bir şiir kitabı da yayınlamıştı. İki dizesi vardı ki okuya okuya herkese ezberletmişti:

Kadehim düştü elimden halıya
Halı sarhoş gibidir kaç gecedir

   Çetin Altan durur mu, hemen bir benzetme yapmış, iki dizeye şöyle bir biçim vermişti:

Kadeh elde gene düştük halıya
Sarhoşum dut gibiyim kaç gecedir



ÇETİN ALTAN & AZİZ NESİN


   Aziz Nesin ile Sabahattin Ali birlikte bir mizah dergisi (Marko Paşa) çıkarmayı kararlaştırdılar. Sabahattin Ali'yi polis izlediği için Aziz Nesin de "polis takibine" uğramaya başladı. 
   Bizde mizah dergileri, o zamana kadar, yabancı dergilerin taklidi gibiydi. İlk kezdir ki Aziz'le Sabahattin bize özgü, ulusal diyebileceğimiz mizah türünü bu dergide gösterdiler. Öyle başarılı olmuşlardı ki, dergi günlük gazetelerden fazla satıyordu. Haftalık derginin tirajı 60-70 bine kadar çıkmıştı. Durmadan CHP iktidarına çattıkları için bu dergiden iktidarın huzuru kaçmıştı. Savcılık ilk fırsatta Marko Paşa'yı kapattı. Sabahattin Ali de bir kovuşturma bahane edilerek Üsküdar Cezaevine kondu. Aziz Nesin daha sonra dergiyi Malum Paşa, Merhum Paşa adları ile yeniden çıkarmak istedi ise de fırsat vermediler. Durmadan kapattılar.
  Dergisi kapandıktan sonra Aziz Nesin uzun süre işsizlik dönemi geçirdi. Adı da solcuya çıktığı için o dönemde Babıali basınının hiçbirinde iş bulamadı.
  "Azizname" adlı taşlamasından ötürü kovuşturmaya geçmişlerdi. Hakkında bir de tutuklama vardı. Polis onu her yerde arıyordu:
  "Tutuklanmam için emir alan polis beni arıyordu. Büyük geçim sıkıntısı çektiğim o günlerde, cezaevine girmeden önce, tutuklu kalacağım sürece iki çocuğumun geçimini sağlayacak parayı bulmaya çalışıyordum; ondan sonra da gidip polise teslim olacaktım. İstanbul polisi büyük bir çabayla beni altı ay aradı. Polis beni bulamadı. Çünkü o kaçak gezdiğim günlerimi İstanbul'un genel kitaplıklarında, mizah konusunda çalışarak geçiriyordum ki, kitaplıklar polisin uğradığı, uğramayı akıl edeceği yerler değildi."
 Yöneticilerinin anlayışsızlığı yüzünden bazı ülkeler birçok şeyden nasibini alamaz. Sadece ekonomiden, özgürlüklerden, çağdaş düşünceden değil; mizahtan bile nasibini alamaz. Yöneticilerin anlayışsızlığı mizahı bile köreltir. Sanki bu ulus, Nasrettin Hoca'yı bilmemiş, Bektaşi fıkralarını tanımamış gibi. Onun için en yetenekli mizah yazarlarımız bu anlayışsızlıktan çok çekmişlerdir. (MEHMED KEMAL / Haber Peşinde 50 Yıl - Afa Yayınları))










    

Merhaba!

7 Şubat 2021 Pazar

SEVGİ HAYATIN ÖZÜDÜR

 

"Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek."

SABAHATTİN ALİ


***


   Einstein'ın kızına yazdığı mektupları okurken düşünüp durdum; öyle bir bilim insanı hep sevgiden söz ederken, nasıl oluyor da en gelişmiş ülkelerde bile insanın savaş çıkararak birbirini boğazlaması önlenemiyor? Örneğin şu sözler bir sevdalının ağzından dökülmüyor, benzerine ancak birkaç yüzyılda bir rastlanılan bilim insanının beyninden süzülüp yerleşiyor insanlığın benliğine. 

   Ölümünden 20 yıl sonra açıklanan mektuplarının birinde,

  "İzafiyet kuramını açıkladığım zaman çok az kişi beni anladı, şimdi insanlığa ulaşması için yazacaklarım da bu dünyada yanlış anlaşılma ve önyargıyla çarpıtılmaya mahkûm. Mektupları gerektiği sürece korumanı istiyorum, ta ki toplum şimdi açıklayacaklarımı kabul edecek düzeye gelene kadar. Bilimin açıklayamadığı son derece kuvvetli bir güç var" diyor.

   Sevgi

   Açıklamalarını sürdürüyor:

  "Bu güç herkesi kapsıyor ve yönetiyor, evrenin çalışmasını sağlayan her olgunun arkasında bile o var ve henüz bizim tarafımızdan tanımlanamadı. Bu evrensel güç sevgidir; sevgi ışıktır onu alıp verenleri aydınlatan... Sevgi yerçekimidir, çünkü insanların birbirine çekim hissetmelerini sağlıyor."

   Şu yargısı ise doğada varoluşumuzun bildirgesi:

  "Eğer türümüzün hayatta kalmasını istiyorsak, eğer hayatta bir anlam bulmamız gerekiyorsa, eğer dünyayı ve içinde yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi tek ve biricik cevaptır."

   (...)

  "Bu evrensel enerjiyi almayı ve vermeyi öğrendiğimiz zaman sevgili Lieserl, sevginin hepsini yendiğini, her şeyin ötesine geçtiğini doğrulayabileceğiz, çünkü sevgi hayatın özüdür." (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)  



***


Saçak altına sığınmış

göçmen kuşun

kar tanecikleri arasında

düşen beyaz tüyünü de 

görebilmek


İşte

sevmek

SUNAY AKIN




Merhaba! 

10 Ocak 2021 Pazar

EDEBİYAT DÜŞÜNDÜRMELİ



   Orhan Kemal, 'Arka Sokaklar' kitabı dolayısıyla yargılanırken yargıç, Neden hep konularını fakir fukaradan alıyorsun? diye sorduğunda, 

  "Ben gerçekçi yazarım. En iyi bildiğim konuları alırım. Varlıklı yurttaşların yaşayışlarını bilmiyorum, nasıl yaşadıklarından haberim yok" demiştir.


***


   Sait (Faik) ile Sabahattin (Ali) de böyledir benim için. İkisi de insana ve yazıya inanır. Çocuklara, yoksullara, düşkünlere, dışarlıklı olanlara, hayat kadınlarına-bu da ne sözdür ama, sokaktakilere, köylülere, alttakilere merhametle, şefkatle yaklaşırlar, sözcüklerinin gelişinden bellidir daha. Biri İstanbul'dan bakar, biri Anadolu'dan, ama aynı yerlere, aynı insanlara, aynı acılara, sevinçlere bakar ikisi de. (HAYDAR ERGÜLEN - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR - Cumhuriyet Kitap)


***


Resim: SEDAT GİRGİN


AYRAN

   (...) Kocaman ve altı çivili kunduralarını çıplak ayaklarına geçirmiş olan küçük Hasan, sağ koluna aldığı güğümü, ara sıra dinlenerek sürüklemeye çalışmaktaydı. Bazan sol elindeki çinko maşrapayı yere bırakarak ağır yükünü vücuduna daha az ağrı verecek bir şekilde kavramak istiyordu. Ağzına kadar ayranla dolu olan güğümün alt kenarı her adım atışta dizlerine vurmakta ve dirseğine kadar geçirdiği sapı, kolundan kurtulup önüne yuvarlanmak ister gibi, ileri hamleler yapmakta idi. Kunduralarının arka tarafı o kadar dışarı doğru eğilmişti ki, çocuğun topukları ayakkabının ökçesine değil, doğrudan doğruya çamura basıyordu.

   Yaz, kış, her gün gitmeğe mecbur olduğu bu iki saatlik yol bu sefer daha uzamış gibiydi. Tam yarı yolda bulunan küçük ve kuru söğüt ağacı henüz ufukta ve sisler içindeydi.

   (...)

   Küçük Hasan hiçbir şey düşünmeden ilerliyordu. Ne evde kendisinin dönmesini bekleyen iki küçük kardeşi, ne de dört saat uzaktaki nahiye merkezinde hizmetçilik yapan anası bu anda aklında değildi. Ayranını satıp satamayacağını da düşünmüyordu. Kafasında yalnız bir şey vardı: Bu yolu tekrar yürümek, geri dönmek mecburiyeti...

   Uzun bir ağlamanın sonundaymış gibi içini çekti. Maşrapayı tuttuğu elinin çatlaklarla örülü üst tarafı ile burnunu sildi. Gözlerini ileri çevirince istasyona yaklaştığını gördü.

   (...)

   Küçük Hasan güğümü yerin ıslak kumları üzerine bırakarak rayları seyre daldı. Her gün yüzlerce adamı bilmediği bir yerden alıp bilmediği bir yere götüren bu upuzun ve sonu olmayan demirlerin arasında, gelip geçen lokomotiflerin bıraktığı siyah yağ lekeleri görülüyordu.

   Keskin bir düdük sesiyle irkildi. İstasyona gelen tren, kendini haber veriyordu. Lokomotif tam yağ lekelerinin üstüne geldi ve durdu. 

  Küçük Hasan, kurulu bir makine gibi, güğümü ve maşrapayı yakalayarak trenin boyunca koşmaya ve başını pencerelere kaldırarak:

   "Ayran, ayran, temiz ayran!" diye bağırmaya başladı.

   (...)

   Bir baştan bir başa üç kere koştu. Güğümün keskin kenarlı dibi ince bacaklarına çarpıp acıtıyor, fakat o, azıcık yüzünü buruşturarak:

   "Ayran, temiz ayran!..." demeğe devam ediyordu.

  Dört bardak, hiç olmazsa dört bardak sayabilseydi. Buna mukabil alacağı on kuruşla eve bir kara ekmek götürebilirdi. Onun gelmesini, aç bir uyuşukluk içinde dörtgözle bekleyen iki küçük kardeşinin hayali gözünden şimşek gibi gelip geçiyor ve o hep bağırıyordu:

   "Temiz ayran... Temiz!..."

   Annesi hizmetçi bulunduğu yerden haftada bir kere, birkaç saat için geliyor, yanında biraz yufka, birkaç soğan, bazan da yarım desti pekmez getiriyordu. Fakat bunlar, üç tane aç mideye iki gün bile yetmiyordu... Ondan sonra iki kardeşi beslemek vazifesi küçük Hasan'a düşüyordu.

   (...)

   Çok akşamlar, koltuğunun altında getirdiği ekmeği ortaya koyarak ayran boşaltmak için bir toprak çanak getirmek üzere ocağın yanındaki köşeye gider, sofra başına döndüğü zaman o balçık gibi ekmekten ortada bir şey kalmadığını dehşetle görürdü. O zaman kendisi bir çanak ayran içer, açlığa alışmış olan midesinin hafif ezilmelerine kulak asmadan, eski bir pösteki üzerinde yatan kardeşlerinin yanına, delik deşik ve yağlı bir yorganın altına sokulurdu.

   Onu asıl dehşete düşüren; kardeşlerinin bu kuyu gibi daima yutan ve hiç doymayan mideleri değildi; eli boş olarak döndüğü zaman, bu iki sıska mahlûkun kendisine nasıl parlak ve büyümüş gözlerle ve nasıl sonsuz bir kinle baktığını hatırlayınca tüyleri ürperiyordu. Şimdi de bu korkuyla avazı çıktığı kadar bağırdı:

   "Ayran... Ayran!..." 

    (SABAHATTİN ALİ - Yeni Dünya)


***


   Edebiyat, estetik bir ifade etme sanatı değildir yalnızca; olay, his ve hayal dünyamızın bir harmanıdır. Kavrayışımı süsleyen ayrıntılardır zihnimde bu kurgunun doğuşunu sağlayan. Yazın dünyası ne yazıktır ki evrensel sorunlara değinmekten epey uzak artık. Haliyle mayalı sözlerin ticarete katık edildiği bir döneme tanıklık ediyoruz. 

   Popüler kültürün parçası olmaktansa doğru bildiklerimi, söylenmesi gerekenleri kaleme almayı seçiyorum daima ve beni buna zorlayansa içimdeki insandır, yayın programları değil asla.

   (...)

  Bir yazar söylenmesi gerekenleri dökmelidir kâğıda. Edebiyat bir aynadır ama son dönemde elime aldığım yeni nesil romanların çoğunda samimiyetsizlik var. Güllük gülistanlık ilişkiler, nostaljik motifler ve tertemiz aşklarla süslü romanlar. Başınızı kitaptan kaldırıp gerçeklerle yüzleşene dek kandırabiliyorsunuz kendinizi ancak... (AYHAN ÜN - Söyleşi: CAN GAZALCI - Cumhuriyet Kitap)


***



Dickens'ın Rüyası 
(Ressam: ROBERT WILLIAM BUSS)


   (Edebiyat) Eğlencelik bir sanat değildir, eğlencelik olmalıdır ama insanı düşünmeye, sorular sormaya yönlendirmelidir aynı zamanda. Ruhsallıkla ilgili, ülkesiyle, yaşadığı hayat ile ilgili sorular sormalıdır. Sunulan her şeye kuşkuyla bakmaya yönlendiren bir sanat olmalıdır. Bütün büyük yazarlar toplumların aynasıdır. C. Dickens, İngiliz işçi sınıfının sefaletini anlatmıştır. Asıl tarih resmi tarih değil, romandır, edebiyattır. (İNCİ ARAL - Cumhuriyet Gazetesi)



  
   (...) Gerçi bir yoksullar evinde doğmak, insanoğlunun başına gelebilecek en hayırlı, en özenilecek bir şeydir, diye tutturmaya niyetim yok. Ancak bu koşullarda Oliver Twist için bundan daha hayırlısı olamazdı demeye pekâlâ niyetim var. Doğrusu şu ki, soluk alma görevini üstlenmesi için Oliver Twist'i kandırmak adamakıllı güç olmuştu. Solunum... Zorlu bir iş! Ne yaparsınız ki çabasızca var olabilmemiz için gelenekler bunu zorunlu kılmış... Oliver, bir süre yün şiltede ağzı açık, soluma güçlüğü içinde yattı. Bu dünyayla öteki dünya arsında dengesiz bir salınım durumundaydı ve ağırlık belirgin olarak öteki dünyadan yanaydı. İmdi, bu kısa dönem içinde çevresi özenli ninelerle, kaygılı teyzelerle, yardımcı halalarla, deneyimli hastabakıcılarla ve son derece usta doktorlarla dolu olaydı, kuşku yok, Oliver'ın göz açıp kapayıncaya kadar öteki dünyayı boylaması önlenemezdi. Gelgelelim yavrunun başında, birayı çokça çektiğinden kafası biraz dumanlanmış yaşlı bir yoksul kadından ve bu işleri sözleşmeyle yapan belediye doktorundan başka kimse bulunmadığından Oliver ile doğa, sorunu kendi aralarında çözümlediler. Sonuçta Oliver azıcık çabadan sonra soluk alabildi, şöyle bir hapşırdı ve derken belediyenin omuzlarına yeni bir yükün daha yüklenmiş olduğunu yoksullar evindekilere duyurmaya koyuldu. Ses denen o pek yararlı araçtan üç dakikadan fazla yoksun kalan yeni doğmuş bir oğlan çocuğundan da ancak bu kadarcık bir bağırma beklenebilirdi!
  Oliver, ciğerlerinin kendiliğinden ve düzgünce işlemekte olduğunun bu ilk kanıtını vermeye başlayınca, demir karyolanın üzerine rastgele atılıvermiş olan yama işi yorgan hışırdadı; genç bir kadının soluk yüzü yastıktan halsizce kalktı ve cılız bir ses, yarım-yamalak, "Çocuğu göreyim de öleyim!" sözlerini fısıldadı.
   (...)
   Doktor yavruyu ananın kucağına verdi. Genç kadın o bembeyaz, buz gibi dudaklarını ateşli bir sevgiyle yavrunun alnına bastırdı; gözlerini vahşi, çılgın bir bakışla çevrede dolaştırdı; baştan ayağa ürperdi ve öldü. Göğsünü, ellerini, şakaklarını ovdular ama kanı bir daha ısınmamak üzere soğumuştu. Umut ve avuntudan konuştular, oysa genç kadın çoktandır bunlardan uzaktı.
   En sonunda doktor, "Her şey bitti hanım teyze!.." dedi.
  Bakıcı kadın, çocuğu kaldırmak için eğildiği zaman yastığa düşmüş olan şişe tıpasını alarak, "Evet, öyle!" dedi. "Zavallıcık. Vah, zavallı tazecik!" Doktor eldivenlerini büyük bir özenle giyerek, "Çocuk ağlarsa beni çağırmana gerek yok teyze!" dedi. "Epey mızıklanacaktır sanırım. Böyle zamanlarda biraz yulaf lapası veriver." Şapkasını giydi, kapıya giderken karyola başında duralayarak, "Güzel de bir kızcağızmış," dedi. "Nereden gelmişti?"
   İhtiyar kadın, "Dün gece getirdiler," diye yanıtladı. "Kâhya göndermiş. Sokakta baygın bulmuşlar. Uzun yol yürümüş besbelli. Kunduraları paramparçaydı çünkü. Ama nereden gelip nereye gidiyordu... kimsecikler bilmiyor." 
   (...)

   (CHARLES DICKENS - Oliver Twist)    






Merhaba!

 

2 Haziran 2019 Pazar

"YAZAR" OLMAK




REŞAT NURİ GÜNTEKİN


  Sabahattin Ali'nin sağlığında bugün de çok satan romanları arasında yer alan Kuyucaklı Yusuf'la ilgili bir suç duyurusunda bulunulur. Denir ki; bu roman, rejimi aşağılıyor, aile kurumunu kötülüyor, halkı askerlikten soğutuyor.
   Mahkeme bilirkişiden rapor ister. Üç kişilik bilirkişi heyetinde Reşat Nuri Güntekin de vardır. Güntekin bugünkülere de ders olacak güzellikte bir metin sunar. Özetle şöyle der: 
 "Yazar çok büyük bir eser ortaya çıkarmıştır. Sözü edilen suçlamalar yersizdir. Yazar kimi sorunları abartarak anlatmış olabilir. Abartma, sanatçının ruhunda vardır. Bu bir anlatma, halka gerçekleri gösterme yöntemidir. Sanatçı gerçekleri anlatmak için yerine göre dürbün kullanır, büyüteç kullanır... Yazarı cezalandırmak, zaten cılız olan romancılığımıza büyük zarar verir..."
   Sabahattin Ali bu davadan beraat eder...
   Sanatçının oksijeni özgürlüktür...
  Özgürlüğü kısıtlayıp iyi sanatçı yetiştirmeye girişmek, insanın ağzını burnunu kapatıp, "istediğin kadar koş" demektir. (MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)








   "Yazar, başta kendi olmak üzere okurlarını, kendilerini ve koşullarını değiştirmeye özendirmelidir yapıtlarıyla. Kötülüklerden sorumluyuz. Kötü bir şeyi değiştirmek zorundayız. Yazar değiştiremez, ama insanlara değiştirme isteği ve özlemi verir. Ve yazarın sorumluluğu bu."



AZİZ NESİN









"Yazar, 
çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, 
çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen aydındır."


JEAN PAUL SARTRE









   Sartre, bütün kitaplarını Gallimard yayınevinde yayımladı. Hiçbir zaman yayınevi sorunu olmadı. Gallimard batmadı, yayınevi yönetimiyle dalaşmak zorunda kalmadı. Gallimard, Sartre'a "Bu siyasal ortamda sizin yeni kitabınızı yayımlayamam" demedi. 50 yıllık yazarlık hayatında, yazarken "Cumhurbaşkanına hakaret suçu kaygısı" taşımadı. Cezayir Savaşı sırasında Fransa karşıtı "121'ler Bildirisi" imzalayıp önderlik ettiği için kimse yakasına yapışmadı. De Gaulle tarafından hain ilan edilmedi. 68 ayaklanmasında öğrencilerin arasında ve önündeydi; onlarla birlikte devrimci gazete ve dergi sattı. Bu nedenle mahkemelere çıkmadı. Dinbaz basın ve bireyler tarafından tehdit edilmedi. Çünkü Türk yazarı değildi! Bize gelince: İç güveysinden halliceyiz. 12 Mart'ta, 12 Eylül'de gözaltına alındık; işkenceden geçirildik; işlerimizden atıldık, istifa etmek zorunda kaldık; zorla emekli edildik; yazdığımız gazeteden atıldık. Her an başımıza bir şey gelebilir. Yayınevi sorunumuz var! Bir zamanlar, kendi adıma, "Neden öldürmek istiyorsunuz, nasıl olsa ölmeyecek miyim?" diye yazmıştım.



ÖZDEMİR İNCE
(Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!

16 Eylül 2018 Pazar

GÜZ HÜZÜN TAŞIR, BAHARSA UMUT




   Babil dilinde ulul. Süryanice eylul. Üzüm demek, bağbozumu zamanı; olgun, tatlı üzümler, çekirdekleri güneşte lambalar gibi ışıldarken koparılır, yapraklarından sarma sarılır; gizli sırrında üzümdür, şarabı taşır.


ONUR CAYMAZ










Güz kederdir, bahar ise sevinç.

TAHİR ABACI
(Bir Gün Yeniden)










Bağbozumu hazin olur; yalnız onda ertesi yılın ümidi ve tesellisi vardır.

ZÜHAL-YÜCEL İZMİRLİ
(İzmir'in İncisi)










İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya üzerinde yaşamaya değer...
Ne olursa olsun...



SABAHATTİN ALİ











   Fakiriz ama umutlarımız zengin. 
Bu dünya bize ateşten gömlek olsa da, 
umudu olan adama gökyüzündeki yıldızlar bedava.


AYÇA ÖZTORUN
(Gökte Yıldız Yerde Ateş)











dünyanın bir yanı karanlıkken
bir yanı her zaman aydınlık


MECİT ÜNAL













Merhaba!


15 Temmuz 2018 Pazar

OKUMA KEYFİ





    Kâğıda basılan şey değildir kitap. Ondan önce bir fikirdir, bir şiirdir, bir anlatıdır, bir hayattır bir insandır. Bu bapta satıp satmamasının hiçbir önemi yoktur.
   Kitap konusu tekinsiz bir iştir o yüzden, Neyle uğraştığınızı, neye bulaştığınızı iyi bilmeniz, adımlarınızı ona göre atmanız gerekir. Elinize almadan önce içinde aydınlık var mı bakacaksınız. Karanlık olmayacak içinde, yoksa bozulur, okuyanı da bozar. (ORHAN GÖKDEMİR - soL Haber)


  "Eh, o kadar çok roman okursan, olacağı budur!" denilecek olursa, yanıtım ikidir: Hem öyle pek de fazla roman okuyamıyorum ne yazık ki, keşke çok daha fazla okuyabilseydim, hem de roman okumadan dünyayı öğrenirim diyene rastlarsanız, kulak asmayın, "elden ne gelir, bu da böyle bir adem işte" deyip geçin. (MESUT ODMAN - soL Haber)










"Kitap yakmaktan da büyük suçlar vardır. Bunlardan biri de kitap okumamaktır!"


JOSEPH BRODSKY










"Etrafın seni sıkmaya başladığı zaman kitap oku."


SABAHATTİN ALİ










   Büyük Britanya'da tedavüle yeni çıkan 10 Poundluk banknotun üzerinde 'Emma'nın da yazarı olan Jane Austen'ın resminin altında Gurur ve Önyargı'dan bir alıntı var:

Hiçbir şeyde, okuma gibi bir keyfin olmadığını ilan ediyorum.













Merhaba!



11 Haziran 2017 Pazar

UMUT SANATTA



"Ufukları yine yoğun bir sis kaplamış olsa da, elbet sabah olacaktır."



TEVFİK FİKRET







   "Umutsuzluk insanoğlunun kendine karşı hazırlayabileceği suikastların en korkuncudur." 



JEAN PAUL SARTRE








 ...Umutsuzlar niteliksiz çoğunluktur. Zira umutsuzluk teslimiyeti ve köleliği kabul eder. Fark yaratamaz. Biyolojik hayata odaklıdır. Gelecek nesilleri düşünmez. Ulusal ya da kişisel onur önemli değildir. Edilgendir. Boyun eğmeyi gerektirir. Genelde zor durumlarda umudunu kaybetmeyenler her zaman azınlıkta olmuştur ama tarihi de onlar yazmıştır. (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)










   Hitler, Leningrad'ın düşeceği günü tam olarak söylemiş, "9 Ağustos" demişti.
   SSCB'yi teslim alacak bir Almanya'yı, bir daha hiçbir kuvvet tutamazdı.
   Bu nedenle soluğunu tutmuş izliyordu Sabahattin, Leningrad'dan gelecek haberleri.
   Beklediği haber 10 Ağustos'ta geldi. O gün Leningrad bir destan yazmıştı.
   Dimitri Şostakoviç'in yedi numaralı senfonisi şehrin meydanında seslendirilmişti.
   Eser, özel olarak bu kent için bestelenmişti ve ismi Leningrad Senfonisi'ydi.
   Dört bölümden oluşan senfoni yetmiş beş dakika sürüyordu.
  Birinci bölüm halkın mutlu yaşamını, kendilerine ve geleceklerine duydukları güveni, ikinci bölüm güzel ve mutlu olayların bir araya gelmesini, üçüncü bölüm yaşama sevinci ve doğaya hayranlığı anlatıyordu. Dördüncü bölüm ise neşeye vurgu yapıyordu.
   Sabahattin, bir yerde Şostakoviç'in eserini Leningrad'da yazmaya başladığını okumuştu.
  Savaş başladığında cepheye gitmek isteyen besteci, gözlerindeki bozukluk nedeniyle ateş hattına gönderilmemiş, itfaiyeci olmakla yetinmişti.
   Geceleri de, işte bu eser üzerine çalışmıştı.
   Leningrad kuşatılmaya başlandığında, Şostakoviç çalışmasının henüz ikinci bölümündeydi.
   Leningrad Radyosu bu haberi dinleyicilerle paylaşmıştı.
   Leningrad kısmen tahliye edilirken, besteci de kentten çıkartıldı. Samara'ya gönderildi.
  Gece gündüz çalışıyordu yetenekli adam. 27 Aralık'ta eserini tamamladı. 5 Mart'ta eseri Samara'da Bolşoy Tiyatro Orkestrası tarafından seslendirildi. 
   Sırada, bu muhteşem ve anlamlı eseri, Leningrad Senfoni Orkestrası'nın Leningrad'da seslendirmesi vardı.
   Savaş koşullarında, hazırlıklara girişildi.
  Almanlar nasıl tarih vererek kenti alacaklarını ilan ediyorlarsa, Ruslar da bu eseri kentin meydanında çalarak kenti asla terk etmeyeceklerini dünyaya göstermek istiyordu.
   Bir nevi, ölüm kalım meselesi halini almıştı Leningrad Senfonisi'nin seslendirilmesi.
   Nihayet büyük gün geldi.
   Eser seslendirilirken bomba sesleri engel olmasın diye, Kızıl Ordu önce Alman siperlerini bir buçuk saat süreyle dövdü.
 Sanatçılar havanın sıcak olmasına rağmen kalın giyinmiş, hatta bazıları eldiven bile giymişti. Çünkü, zayıflıktan üşüyorlardı.
   Sonuç şahaneydi.
 Bir kısım sanatçısını savaşa kurban vermiş, kalanları bitkin de olsa, Leningrad Senfoni Orkestrası, Leningrad Senfonisini başarıyla seslendirdi.
  Bu çok önemli çabanın haber ve hikâyesi, dünyanın her yerindeki Nazi karşıtları tarafından ağlayarak öğrenildi.
   İnsanlık despotluğu, müzikle yenmişti.

OSMAN BALCIGİL
(Yeşil Mürekkep)








   Sanat bütün teferruatıyla hayatı ihtiva etmeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır. Hulasa sanat gaye değil, vasıtadır. Gaye hayattır.   


SABAHATTİN ALİ








   Sanatın içinde yalan yok, riya yok, ihanet yok! Ne var? Sevgi var, kültür var, aşk var, insanlık dersleri var. Şimdi bunlar olmadan siz toplumu nasıl ileriye götüreceksiniz ki?


CAN ATİLLA








Merhaba!

19 Mart 2017 Pazar

ŞAİRLER NEDEN ÖLÜR ?




Yeşil ipek gömleğinin yakası
Büyük zamana düşer.
Her şeyin fazlası zararlıdır ya,
Fazla şiirden öldü Edip Cansever.

CEMAL SÜREYA



EDİP CANSEVER - CEMAL SÜREYA


Cemal Süreya, şair 60'ına gelince şiir yazmasın! demişti. 59'unda da öldü..








   EROL ERTUĞRUL ( Aydınlık Gazetesi) :

Yaş otuz beş yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün
Delikanlı çağımızdaki cevher
Yalvarmak yakarmak nafile bugün
Gözünün yaşına bakmadan gider

CAHİT SITKI TARANCI


  35 yaşı yolun yarısı sayan Tarancı ne acı ki 46 yaşında 12 Ekim 1956'da tedavi için gittiği Viyana'da, tıpkı ilk kitabındaki, "Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem!" dizesinde dediği gibi, ansızın ve sessizce yaşamını yitirmiştir... 
   Ölümü üzerine çocukluk arkadaşı Ziya Osman Saba'nın yazdığı "Düşümde" şiiri iki şair arkadaşın dostluğunu çok açık biçimde anlatmaktadır:

Düşümde gördüm Cahit'i
Banka gibi bir yer
Aynı servise verilmişiz
Yolumu gözler
 Baktım ki toplamış memurlarını
Nutuk çekmede şefimiz
El edip geçecektim yerime
Sessiz
Cahit bu dayanamadı boynuma atıldı
Gözyaşlarını duydum yüzümde bir ara
O düşümde ağladı
Bense uyandıktan sonra.

ZİYA OSMAN SABA



CAHİT SITKI TARANCI - ZİYA OSMAN SABA







Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül, aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma



SABAHATTİN ALİ



   İNCİ POLAT (Aydınlık Gazetesi) :

   Sabahattin Ali, 14 aya mahkum olur. Konya'dan, Sinop Cezaevi'ne gönderilir. Bestesi, milyonlarca insanın dilinden düşmeyen 'Aldırma gönül, aldırma' nakaratlı şiirini burada yazar...
   Kızı Filiz Ali'nin anlattığına göre, okumak için özel bir yere gereksinim duymaz Ali; yolda yürürken, otobüs beklerken, trende, vapurda, onu elindeki kitaba gömülmüş görmek olağandır.
   Ne oldu da Ali yurdundan kaçmak zorunda kaldı? Ona acıklı bir son hazırlayan olaylar dizisine bir göz atalım:
   1944 Nisan'ında, solcuları hedef gösteren yazılarından dolayı, Turancı yazar Nihal Atsız hakkında Ali tarafından dava açılır. Mahkeme, Nihal Atsız'ı, dört ay hapis cezasına çarptırsa da, zarara uğrayan Ali'dir. İzleyen günlerde, Sertellerin Tan Matbaası yakılır. Bakanlık emrine alınan Ali, artık işsizdir.
   Aziz Nesin'le birlikte, İstanbul'da, Marko Paşa gazetesini çıkarmaya başlar. Halkın bu gazeteye aşırı ilgisi, iktidarın gözünü korkutur. Aziz Nesin'in bir yazısından ötürü, gazetenin sahibi olması nedeniyle, Ali tutuklanır. Üç ay süreyle, Üsküdar'daki Paşakapısı Cezaevi'nde yatar.
   Sabahattin Ali, cezaevinden çıktıktan sonra sürekli izlenmektedir. Kırklareli'nden Bulgaristan'a kaçmak isterken 2 Nisan 1948'de öldürülür. Yanına kılavuz olarak aldığı, katili olduğu savlanan Ali Ertekin, onu bir mola anında, kitap okurken öldürdüğünü itiraf eder...
   Kızı Filiz Ali, babasının cesedini bulan çobanla tanışır. Cesedin bulunduğu çatağın yakınındaki kayanın üzerine bir mermer diktirir ve üzerine, Sabahattin  Ali'nin şu dizelerini kazıtır:

Başım dağ, saçlarım kardır
Benim meskenim dağlardır












Merhaba!


13 Mart 2016 Pazar

İNSANA YAKIŞAN





Söyle bakalım, kimin eliyle
Bu topraklar ilkbaharda giyinip kuşanır,
Güzün kimin eliyle soyulur.

Acımayı bilen, acısın,
Ama köylüyü
Ağa ölçüsüyle ölçme!
İşten kaçan çıtkırımlar değiliz,
Büyük insanlarız bizler
Çalışmada da, avarelikte de!...

NİKOLAY ALEKSEYEVİÇ NEKRASOV







   "İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. 
Daha büyük ve daha insanca bir sebep lazımdı."


SABAHATTİN ALİ
(İçimizdeki Şeytan)









  "Yaşamımız örseleniyor. 
İnsana yakışır bir dönemin başlaması için bütünsel insana varmamız gerekir. 
Bunu da ancak sosyalizm vaat ediyor insanlığa..."


   (Enver Paşa'nın torunu olan Metin İlkin, varlıklı bir ailenin üyesi olmasına karşın Türkiye'de sosyalizmin gelişmesi uğruna servetini harcamaktan çekinmedi.)







Komünist Manifesto şu sözlerle biter:

"Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur.
Kazanacakları bir dünya vardır.
Tüm ülkelerin proleterleri, birleşin!"








"Aslanlar kendi hikayelerini yazmadıkça, avcıların hikayelerini dinlemek zorundayız."

(AFRİKA ATASÖZÜ)








Merhaba!

5 Haziran 2015 Cuma

MİZAHIN GÜCÜ







   Markopaşa; Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Şerif Hulusi ve Rıfat Ilgaz'ın yazarlığını, Mustafa Mim Uykusuz'un çizerliğini yaptığı 1946 yılında yayın hayatına başlayan, Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri olan haftalık mizah dergisidir. 
   O dönemlerde adeta ana muhalefet gibi etki gösteren derginin yazarlarına karşı birçok dava açılmış, kimi sayılar toplatılmıştır. Bu tür olaylar yüzünden Markopaşa, "Toplatılmadığı zamanlarda çıkar" veya "Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar" gibi ibarelerle yayımlanırdı.
   Markopaşa, iktidar tarafından kapatıldıkça  Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba gibi yeni adlarla yayınını sürdürmektedir. Bir keresinde teksir ile basılan dergiye "Gütenberg Matbaası'nda basılmıştır" ibaresi konur. 
    Zamanın iktidarının Markopaşa'yı lanetlemek amacıyla düzenlediği Ankara mitinginde, halk, iktidar gazetesini yakar.   
         





KEDİLERE UYARI: TRAFOLARDAN UZAK DURUN!


   İstanbul Veteriner Hekimler Odası (İVHO) Yönetim Kurulu ilginç bir açıklama yayınladı. Kedilere seslenen İVHO Yönetim Kurulu açıklamada "Trafolardan uzak durun" diye uyardığı kedilere "Yine aynı şey olursa dostluğumuzu gözden geçireceğiz" ifadelerine yer verdi. İVHO'nun ilginç açıklamasının kısaca özeti şöyle: "Kedi dostlarımızı uyarıyoruz, yine aynı şey olursa dostluğumuzu gözden geçireceğiz.
   Evet, sizi çok sevdiğimiz için bu mesleği seçtik. bugüne kadar Vanmış, Tekirmiş, İranmış, sokak kedisiymiş ayırt etmeksizin gece gündüz demeden her ihtiyaç duyduğunuzda yanınızda olduk. Ancak yine de sizi uyarıyoruz; bu ülkenin geleceğini belirleyecek bu önemli seçimde, kardeşçe, birlikte yaşam ve refah umuduyla oy kullanacak milyonları hayal kırıklığına uğratacak, yetkilileri zorda bırakacak, yurttaşları karanlığa gömecek hareketler yapmayın, trafolardan uzak durun. Aksi takdirde sizinle olan dostluğumuzu yeniden gözden geçireceğiz."







"Mizah, hele iyisi, zümrüd-ü anka'dır. Her toprakta yetişmez, her gökte kanat çırpmaz. Emek ister, tarih ister, zeka ister, kültür ister..."

(RAGIP DURAN)



Desen: TAN ORAL





Merhaba!