Eren Aysan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eren Aysan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2023 Cumartesi

MÜCADELE

 

   Haksızlığa direnmek; haksızlığı yapanlarla gücü elinde tutanlar aynı olunca zor tabii, herkesin harcı değil. Hem akıl, fikir hem de yürek ister. Hepsinin aynı bünyede bulunması nadir bir durum. Yine de insan bulunsun istiyor, bulunuyordur sanıyor, bulunduğuna inanıyor. 

   (SERRA MENEKAY / Şefika-İsmail Gaspıralı'nın Kızı - Galeati Yayıncılık)


***



KEMAL ATEŞ & MAHMUT MAKAL


"Uzun söyleşiler, birlikte yolculuklar yaptık Mahmut Makal'la.
Deli dolu yaşadı, eyvallahı yoktu kimseye, susmadı, susturulamadı.
Mahpus damlarını ona da gösterdiler."

(KEMAL ATEŞ - Aydınlık Gazetesi / Eylül 2018)



  Bizlerin çabası, ülkeyi "mülk" olmaktan kurtarma, herkese payına düşen sorumluluğu kavratma, kişinin kişiye "kul"luğuna son verip imeceli ve de esenlikli bir cumhuriyeti uygulanır duruma getirebilme çabasıdır. Başımız da bunun için kırılmak istenmektedir ya!

    (MAHMUT MAKAL / Bozkırdaki Kıvılcım Enstitülüler - Literatür Yayıncılık)


***


   Brecht'in bir şiiri var. "Okuyan Bir İşçi Soruyor". Emeğiyle yaşayan insanoğlu okursa, bir aydınlığa çıkarsa başlar düşünmeye, sorular sormaya, bunlara karşılık aramaya, verilemezse kendiliğinden bulmaya... Bakın ne diyor Brecht:

Yedi kapılı Teb'i kim yaptı Mısır'da
Kitaplarda yalnız kralların adı var
Krallar mı sürükleyip getirdi kayaları?
Birçok kez yakılıp yıkılan Babil'i
Kim yaptı o duvarları?
(...)
Genç İskender fethetti Hindistan'ı
Tek başına mı?
Sezar yendi Gallileri
Yanında bir aşçı olsun yok muydu?

   Verin bakalım bu soruların karşılığını.
  Brecht'in "okumuş" emekçisi soruyor bütün bunları. Bir açıklama bekliyor. Kim ödedi o masrafları? O duvarcılar nereye gitti? Kayaları kim sürükleyerek getirdi? diyor. Bir gün gelecek tarihlerde yalnızca "büyük" kişilerin öyküsü yer almayacak. Yığınları ezerek, inleterek "kahraman" geçinenler ortadan kalkacak. Ne zaman mı? Brecht'in bilinçli emekçileri yeryüzünü doldurup taşırınca...
   O kör bağnazlık, o korkutucu karanlık, o aldatıcı kurnazlık ancak bir süre, belirli bir süre çıkmazlara sokar yığınları. Bilinç, kitaplardan, okullardan, aydın kafalardan, ışıl ışıl yüreklerden er-geç doğar. Yenilmez gücüyle dikilir karşımıza. Bir gün gelir, o soruları soranlar kendileri yanıtlarlar, açıklarlar o soruları...


  OKTAY AKBAL
(Yazmak Yaşamak)


***


Unutmayalım ki adaletsizlikler karşısında demokrasi adına girişilen mücadele, insanlık tarihinin ta kendisidir.

(EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

2 Nisan 2023 Pazar

BU HÜRRİYET NE HAZİN ŞEY

 


TEVFİK FİKRET

   "Fikret'e küçük bir burjuva aydınıydı demekle onun memlekete yaptığı muazzam hizmetleri, sanatta ulaştığı baş döndürücü merhaleyi inkâr etmiyoruz. Büyük ve ana hattında, iyi manada 'insaniyetçi' şair Tevfik Fikret'in faaliyet gösterdiği devirde, içinde bulunduğu muhitte başka türlü de olması mümkün değildi. Fikret yaşadığı devirde, bulunduğu muhitte, en iyi ve en ileri ne olmak mümkünse onu olmuştur..."

    (NÂZIM HİKMET - Resimli Ay, 1930)


***


   Tarihimiz, onca yasak, gözdağı, baskı, sansür, gizli sansür ve hatta satın almanın uygulanma çalışmasıyla dolu. Dönemin padişahı, "Servet-i Fünun" dergisini Hüseyin Cahit'in Fransız yazar Lacombe'den çevirdiği "Edebiyat ve Hukuk" yazısında, "Fransız İhtilali'nden bahsediyor!" gerekçesiyle kapattı ama Tevfik Fikret'lerin önünü açtığı özgür düşünme yolunu kapatamadı!

    (EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   "Fikret'in ve Atatürk'ün dediği gibi 'hurafelere, mantık dışı güçlere değil aklın ve bilimin egemenliğine inanırım'... İşte benim solculuğum: Demokratik, adaletçi ve insandan yana bir solculuk... Kurşuna dizilen Gabriel Péri'nin dediği gibi ben de şöyle diyorum: 'Yeniden başlamak gerekirse, yine aynı yoldan giderdim'...


HIFZI TOPUZ


***



(Coq d'Or Lokantası, Paris, 1962)

   Hıfzı Topuz bu yıl 100 yaşında... Günlerdir gözümün önünden gitmiyor bir fotoğraf. Önce Elveda Afrika, Hoşça Kal Paris (Remzi Kitabevi) kitabında görmüştüm. Solda Avni Arbaş, elinde piposu, karşısında eşi Henriette, yanında Vera Tulyakova, onun yanında Nezihe Topuz ellerini birleştirmiş masanın üstünde. Ve Nâzım Hikmet olanca şıklığıyla gülümsüyor. Gülümseyen biri daha var. O da dönemin yakışıklı jönlerinden Ayhan Işık'ı anımsatan Hıfzı Topuz. 
  Burası Paris'te bir lokanta ve önde iki sandalye boş. Belli ki Avni Arbaş ve Hıfzı Topuz fotoğraf çektirmek için boşaltmışlar. Duvarda boydan boya tablolar var. Bu resimde beni hüzünlendiren ne var peki?
   Abidin Dino'nun yokluğu mu? Pertev Naili Boratav'ın, Zekeriya Sertel'in yokluğu mu? Ya da fotoğrafta yer alan Avni Arbaş'ın bizzat kendisi mi?
   Bütün sanat serüvenini elindeki piponun dumanına sindirmiş gibi yaşayan, Kuvayı Milliye atlarıyla ünlü ressam... Onun yanında çekiciliğiyle etrafa gülücükler dağıtan Henriette...
  Belki aşkıyla, ünlü şairin yüreğini hırpalayıp duran Vera'nın delişmenliği. Nâzım Hikmet'in "ömrün şu biten neşvesi" ni Moskova'da değil de Paris'te yaşamak isteyen muzip bakışları...
   Belki bu mutlu anı en kana kana içine çeken Hıfzı Topuz... Ve belki de dudaklarındaki hüzünle, boynundaki alımlı kolyeyle, bu buluşmanın belli belirsiz mutluluğunu elleriyle zarif bir şekilde masaya yansıtan Nezihe Hanım... 
   Nezihe Topuz, sanki çağımızın bütün aşk romanlarını yüreğinde taşımış, Vadideki Zambak'ın duruluğunda... Sanki Picasso gibi çağımızın yaşamı savunan tüm ressamlarına elini uzatmış bakıyor.
   İstanbul'da Dame de Sion'un taşlık avlusunu soluk soluğa geçen, son ders zilinden sonra dış kapıda bekleyen o uzun boylu delikanlıyla yan yana yürümek, son okuduğu romanı ona anlatmak için sabırsızlanan bir genç kız...
  Galiba bu fotoğrafta beni asıl hüzünlendiren, Nezihe Topuz'un hem genel geçer yargılara, sıradan duruşlara meydan okuyan hem de hepimize örnek olacak bir alçak gönüllülükle çevreyi süzüşü... Masumiyetin fotoğrafı...
   Şimdi sormak gerek: Nâzım Hikmet'in, Vera'nın, Avni Arbaş'ın yer aldığı bir masada tarihe tanıklık eden, bir daha kesinlikle tekrarlanması olanaksız böylesi bir fotoğraf, edebiyat tarihimizin ve çağdaşlaşma uğraşısının sıradan bir ayrıntısı olarak mı kalacak?
   Bu fotoğrafın Paris'te değil de İstanbul'da çekilebilmesini engelleyen zihniyetle savaşım daha ne kadar sürecek? Soruyu Nâzım'ın dizesiyle analım dilerseniz:
   "Bu hürriyet ne hazin şey, yıldızların altında..."

   (ÖNER CİRAVOĞLU - Cumhuriyet Kitap)







Yapıtlarıyla yaşamı aydınlatan Hıfzı Topuz'un 100. yaşına selam olsun.
  

5 Mart 2023 Pazar

BAHÇEMİZE BAKMAMIZ GEREK

 


(Fotoğraf: BirGün Gazetesi)


   "Hadi gelin de dikkatle seyredin bu korkunç yıkıntıları,

Küllerini şu talihsizin, şu döküntüleri, şu kalıntıları,

Birbirinin üstüne yığılmış şu kadınları ve çocukları,

Parça parça mermerler altındaki şu dağılmış uzuvları..."


  "Lizbon Felaketi Üzerine Şiir"de Voltaire, 1 Kasım 1755 yılında Lizbon'da yaşanan, rihter ölçeğine göre 9 şiddetinde olan, yüz bine yakın insanın ölümüyle sonuçlanan büyük felaketten söz ediyordu. Şiir, kimilerince kötülükleri abartıyor, hatta Tanrı'ya başkaldıran bir tutum izliyordu. Voltaire, dişini sıktı ve yanıtı onlara büyük bir yapıtla verdi: "Candide ya da İyimserlik." Öyle ki şiire karşı tavır alan J. J. Rousseau bile bu büyük eser karşısında sesini çıkaramadı ama incindiğini her fırsatta dile getirdi. 
     
 "Candide ya da İyimserlik"i dilimize kazandıran, yaşamının önü kesilmek istenmesine rağmen tekerlekli sandalyesindeki direnci hepimize umut olan düşünürümüz Server Tanilli, Voltaire'in "Aydınlanma çağının kutup yıldızı" olduğunu söyler. Gerçekten de 18. yüzyılın "truman show"u olarak da nitelendirebileceğimiz yapıtta bu dünyanın korkunçluğunu gösteren olaylar dizisi çıkar karşımıza. Kitap, iyiliğin ve kötülüğün iki yüzünü temsil eder. Tanık olduğu iğrençliğe varan kötülükler karşısında insan doğasının nasıl ezildiğini gösterir göstermesine ama dünyayı düzeltme görevini her şeyden önce Tanrı'ya değil insanlığa bırakır. Kitapta bir bölüm vardır ki hepimizi derinden sarsmaktadır: "Gelecekteki Depremlerin Önlenmesi İçin Harikûlade Bir Ateş Nasıl Yakıldı?" Bu bölümde, Portekizli din adamlarının harabeye dönmüş kenti eski haline getirebilmek için devasa bir engizisyon ateşi yakılması gerektiğine nasıl karar verdiği anlatılır. 

   1 Kasım 1755 tarihi aslında Hıristiyanların her yıl kutladıkları Azizler Günü'dür. Deprem altı dakikaya yakın sürer. Kurtulanlar limana sığınır. Denizin çekildiğini düşünenler, Tanrı'nın onlara bir şeyler söylemek istediğine inananlardır. Bir saat içinde büyük bir tsunami yaşanır; deniz kıyısına gidenler de ölür. Azizler Günü nedeniyle yakılan mumlar devrilip korkunç bir yangına neden olur. Lizbon'da ayakta kalan tek yer ise genelevdir. Bütün bunların sonucunda kilise bildiği yolda yürümeye devam eder. İşte Voltaire bu süreci anlatır bize. Ülkenin ileri gelenleri ve din adamları bir araya gelip Lizbon şehir meydanında engizisyon ateşini törenle yakar. Önce depremin sorumlusu olarak içine şeytan giren iki kişi bulunur ve diri diri yakılır. Güya ülkede depreme yol açan pek çok günahkâr vardır. Tüm ülkede bir cadı avı başlar. Konu komşunun yalan yanlış ihbarıyla yakalanan Lizbonlular ya asılarak ya da yakılarak öldürülür.

   Voltaire "Candide ya da İyimserlik"te, her şeyden önce Katolik kilisesinin akılla ilgisi olmayan bu tutumuyla dalga geçer. Kitap yayınlandıktan sonra kerelerce yasaklanır ama geniş kitlelerce kabul görür. Çünkü her şeyden önce kilisenin insanlara sunmaya çalıştığı, "günahkâr bir şehrin insanlarının cezalandırılması" düşüncesi tutmaz. Lizbon halkı öyle büyük bir günah filan işlememiştir. Üstelik Avrupa'daki diğer şehirlere, Paris'e hatta Londra'ya göre daha masum bir hayat sürmektedir. Böylece kilisenin akılcılığı dışlayan kader planı yavan kalır. Lizbon depremi Avrupa'ya yayılan akılcı düşüncenin bir anlamda miladı olur.

  O dönemde kilisenin monarşiyle el ele verip ayakta kalmak istemesinin sebebi aslında son derece ekonomiktir. Günümüzde de devlet hegemonyasını elinde tutan rejimler, yolsuzluğu ön plana alan yönetimler, kayırmacı doğaları gereği sorumluluk duygusunu tahrif ederler ve kader planının içine sığınmaya çalışırlar. Asıl amaç kendi iktidarlarının korunmasıdır.

  Voltaire, "Candide ya da İyimserlik"  yapıtının sonunu, onca acı ve ağır bedeller ödenen bir yaşama rağmen iyimserlikle bitirir. Candide İstanbul'a gelir ve orada bir dervişle karşılaşır. Derviş ona der ki: "Anlattıkların güzel ama bahçemize de bakmamız gerek..."

Bu ülke bizim en sevgili bahçemiz. Ve onun akla ve bilime ihtiyacı var.

   (EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)





Merhaba!

  

26 Mart 2022 Cumartesi

HALDUN TANER

 



 (...) Kendinden emin insanı, karikatürünüzde istediğiniz kadar çirkinleştirin, yazılarınızda istediğiniz kadar gülünçleştirin, bana mısın demez. Bunlara kızmak bir nevi ham kalmışlığın, refulmanların, komplekslerin, kısaca, kendine güvensizliğin tepkisi değil de nedir?
  Totaliter rejimlerde mizaha narh konuşunun sebebini başka tarafta aramamalı.
  Ama mizah insanoğlunun mayasına öylesine işlemiş bir cevherdir ki ne yapılsa nafile.. Toprağını istediğiniz kadar kireçleyin, suyunu, güneşini kesin, o ne yapar yapar bir taraftan yine pırtlayıverir. 
  Kâğıdı kalemi ortadan kaldırsanız, kanuna türlü müeyyideler koysanız bu sefer de kulak yolu ile hükmünü icra eder. Üçüncü Reich'ın sansürü bu kadar sıkı olmasa, Hitler, Göring, Göbels hakkında çıkarılan fıkraların sayısı bu kadar yüksek, alayı bu derece insafsız olur mu idi sanıyorsunuz?
  Üçüncü Reich sansürü dedim de aklıma geldi. O tarihte Almanya'da okurken bizzat şahidi olduğum bir vakayı ibret için burada nakledeyim:
  Çok sevilen komiklerden biri bir monolog numarası sırasında, Hitler'in muhafız kıtası olan SS kıtalarının hep lüks otomobillerde gezme merakına şöyle bir dokunup geçmek için aynen şu cümleleri kullanmıştı:
  "O sırada yanımızdan gıcır gıcır bir Mercedes geçti. Bir de baktım: Tabii içinde SS subayları."
  Asıl hikâyenin dışında, bir teferruat olarak verilen ve halkın hafifçe gülüp geçtiği bu zararsız espri bile Gestapoyu o kadar sinirlendirmişti ki hemen o akşam komiğin merkeze çağırılıp bir güzel zılgıt yediği bütün şehirde duyuldu. 
  Ertesi gece aynı komikten aynı numarayı dinlemeğe giden meraklılar içinde ben de vardım. Hikâyenin orası gelince adam aynen şöyle konuştu:
  "O sırada yanımızdan gıcır gıcır bir Mercedes geçti. Bir de baktım: İçinde SS subayları yoktu beyler. Evet yoktu."
  Salonun bir gün öncekinin on misli kahkahalara boğulduğunu bilmem söylemeye lüzum var mı?

  (HALDUN TANER - Devekuşuna Mektuplar)  




  Tiyatronun beyefendisi Haldun Taner 

 İlk yazdığı oyun "Günün Adamı", İstanbul Şehir Tiyatroları'nda sahnelenmeden kaldırılır. O, "Daha oynanmadan yasaklanması beni meşhur etti. Yere bırakılsa tenis topu kadar sıçrayacak oyun, hızla yere atılınca, tavana kadar sıçradı. Piyesim daha sahne görmeden yasakçılara minnettarım." diyebilecek kadar eşsiz bir inceliğe sahiptir.

  * Haldun Taner'in LCC'deki (Language and Culture Center) öğrencisiydim. Dostluğumuz sonra devam etti. Annesini kaybetmişti. "Yeni Camii" avlusunda toplandık. Namaz kılındı fakat cenaze alınıp götürülmedi. Bir haber bekleniyor Ankara'dan. Hoca, babasının yanına defnetmek istemiş annesini. Bildiğiniz gibi babası eski mebus, önemli bir hukukçu. Fakat hemen öyle isteyince tarihi yerlere defin yapamıyorsunuz. Bakanlar Kurulu kararı gerekiyor. O zaman Bülent Ecevit hükümeti vardı, Ahmet Taner Kışlalı da Kültür Bakanı. Sonunda olumlu haber geldi. Mezarcılar hazırlamışlardı mezarı... Bir anda burada bir kafatası var dediler. Shakespeare'in Hamlet sahnesini yaşamaya başladık. Haldun Hoca, "Babamı göreyim" dedi. Mezarcılar kürek içerisinde kafatasını çıkarttılar. Hoca beş yaşında kaybettiği babasını neredeyse yıllar sonra ilk defa görüyordu. Hani Oscar Wilde'ın bir lafı vardır, "Hayat sanatı taklit eder" diye... İşte öyle bir sahneydi. (CEMAL ÜNLÜ)





  * İnce, uzun boylu, sarışın, etkileyici bir kişilik. İçten, müstehzi olmayan bir gülüş. Muntazam bir yüz iskeleti. İşte belleğimdeki Haldun Taner. Şık, ne giyse iyi taşıyan, daha ilk anda ne zarif adam dedirten birisi. Onu tanıdığım günden bu yana üzerine sanki yeni satın alınıp giyilmiş bir şey görmedim, mümkün mü? Üzerindeki giysiyi derisiymiş gibi taşırdı. Hiçbir gün uygunsuz bir kılıkta görmedim. Onu yazarken ilk kez 60 yılında Kadıköy Süreyya Sineması'nın fuayesindeki bir masada görmüştüm. Sonra Markiz ile Moda Plajı'nın üzerindeki kır kahvesinde, eski Tepebaşı Dram Tiyatrosu karşısındaki Pelit Pastanesinde... Hep yazarken gördüm. En son Divan Oteli'nin pastanesinde yazıyordu yazılarını. Aramızdan ayrılan değerli kişiler için yeri doldurulmaz derler ya ben sizin için benzersiz deyimini kullanmak isterim. Sizi çok özlüyorum Haldun Bey. Çünkü siz benzersizsiniz. Bugün benim için yazdığınız bir cümle ile seslenmek istiyorum: "Siz ile aynı çağı yaşamak ne güzelmiş." (GÜLRİZ SURURİ)

  (EREN AYSAN - BirGün Gazetesi / 7 Kasım 2019)






Merhaba!   

12 Aralık 2021 Pazar

BİR ÖYKÜYDÜM SADECE

 


Edremit'in Tahtakuşlar köyünde sağdıcım,

Zeytin ağaçlarından denize doğru rüzgârlanan

Dargın bakışlarınızı uykularıma çizerek

Zamanı böldüğüm dağ yollarında,

Gerçeği kendi yüreğinde kanayan

Çaresiz bir yolcuyum, oraya doğru

Bir öyküydüm,

Gözlerinizde yazıla yazıla.


(...)


Bir vuruşta dağları devirip yol açan

Edremit'in Tahtakuşlar köyünde sağdıcım.

Bir öyküydüm, sadece...

Bir kahve sohbetinde söyleye söyleye

Kendi dudaklarında kanayan.



   Şükran Kurdakul şairliğinin yanında çok önemli bir edebiyat tarihçisiydi. Daha da mühimi önemli bir yazar örgütleyicisi. Vefasızlık her yanı alabildiğine kuşattığından yazınımıza hizmet eden bir kuşak çarçabuk silindi. Mustafa Nihat Özon, Raif Mutluay, Tahir Alangu gibi isimler unutulanlar mezarlığına gömüldü bir kere daha. O izleği kendi dünya görüşünde biçimlendirerek sürdüren bir edebiyat emekçisiydi Kurdakul.



   Ayvalık'ın tozlu yolları... Çamlık'a bir an önce varmak için sabırsızlanıyoruz. Yanımızdan hızla bir dolmuş geçiyor. İçinde siyah yemenili Yörük kadınları. Bir zeytin ağacının altında mola veriyoruz. Çok değil on dakika sonra Ege'nin heybetine kuşbakışı tahta bir masadan bakacağız. Şükran Amca "Ehlikeyfin keyfini ne tazeler?" diye soracak; onu kıkır kıkır, "Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler," diye yanıtlayacağım. Sonra beyaz bir kâğıt çıkartıp, söylediklerini yazacağım. 

  Şükran Amca'nın pazartesi günleri Cumhuriyet gazetesinde yazı günü. Ona asistanlık etme sorumluluğunu üstleneceğim. Yazı biter bitmez motora atlayacağız. Ver elini Cunda... Rakı, adabey balığı, kabak çiçeği dolması.

  Şimdi düşünüyorum da, kışın bir an önce bitmesini, yazın bir ipekböceği gibi kozasından sıyrılıp hemencecik gelmesini beklerdim. Gelsin de soluğu teyzemin yazlığında alayım diye. Teyzemin yazlığıyla Şükran Amca'nın yazlığı arasındaki mesafe yok denecek kadar az. Koşarak değil uçarak giderdim yanına.    

  Toplumsal sorumluluk karşısında özgür bir birey olmadı Şükran Amca. Daha açık söylersem, hayatını toplumsal sorumluluklardan koparmadan biçimlendirmeyi başardı. Bunu günümüz insanlarının sıkça başvurduğu süslü sunumlarla değil, içeriden, derinden bir kaynak suyu gibi ilerleyerek yaptı.

   Şükran Amca... Üniversite yıllarım boyunca düzenli olarak her ay harçlık yollayan... Ayvalık'ta bol yıldızlı bir gece... Rüzgâr esiyor, içim ürperiyor. Bir balıkçı ötede palamarı çözüyor. Kediler ısrarla balıkçıyı bekliyor.

   "Hey... Sait Faik'in kedileri bunlar..."

   Rakı kadehi elimde... Gülüşüyoruz.

   "İlerde yaz bunları..."

   "Seni hayal kırıklığına uğratmak istemem ama ben çok yaşamam Şükran Amca."

   "Hadi oradan köftehor..."

   

   O benim gecemin en güzel, en parlak yıldızı artık. Zor zamanlarımda uzaktan el sallıyor. (EREN AYSAN - BirGün Gazetesi)





Merhaba!   

28 Kasım 2021 Pazar

AZİZ NESİNLİK

 

   Aziz Nesin, muhalif ve antimilitarist kişiliği ile tanındığı için pek çok kişi şaşırtıcı bulabilir ama Kuleli'den sonra Harp Okulu'na gider ve buradan mezun olur. (1937) Sekiz yıl da subaylık yapar. 1944'te bir şikayet üzerine cezalandırılır. Askerlikte kalmak istemez ve savunma yapmaz. Sonuçta ordudan ihraç edilir. Kazandığı emeklilik maaşını da reddeder.



   Gülmece öğesi onun ürünlerinde gerçekliğin kendisidir. Olağanüstü öncülüğü ve başarısıyla Türkçeye Aziz Nesinlik olay deyimini kazandırmış ve onu gülmece yazınımızın büyük ustası yapmıştır. Okuyanda düşünme ve değiştirme isteği uyandırmak amacıyla düş gücü zenginliğiyle yazdıklarında çağdaş dünya insanlarının sorunlarını anlatan, uyarıcı, sevgiye çağırıcı, kışkırtıcı bir büyük usta. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   6-7 Eylül utanç olaylarından bir süre sonradır. Yusuf Ziya Ortaç, "Akbaba Dergisi"nde Aziz Nesin'i ziyarete gider. Ama kapı duvar! Ertesi gün gelir. Yine aynı. Nesin yok yerinde.
   Sonra öğrenir ki o günlerin faturası Aziz Nesin'e çıkarılmış. Atmışlar cezaevine.
   Aziz Nesin de Yusuf Ziya Ortaç'a şöyle yazar demir parmaklıklar ardından.
  "İçimdeki cehennemi her yere taşıyorum. Her şeyim var, yalnız huzurum yok! İnanınız, bazen gerçekten ölümü özlüyorum. Niçin biliyor musunuz? Dinleneceğim diye... Ama bu dinlenmeden haberim olmayacak ki!"
   
   ***

   Sosyal medyada, "Dolar on lira olacak!" diye yazanlar yargılanır. Aralarında gazeteci Sedef Kabaş ve ekonomist Mustafa Sönmez de vardır. Duruşma ertelenir. Ancak onlar yargılanırken dolar on bir lira olmuştur.

   ***

   Bu ülkenin aydınlarına çileli hayatı dayatmamızın ardında ne var? Nedeni çok basit! Bu çatışma bizden daha geri ülkelerde yaşanmaz. Çünkü onların aydınları yok denecek kadar azdır. Genellikle de ülkelerini terk etme yolunu tutmuşlardır. Bizde ise aydın düşmanlığı siyasal bir gelenek halini almıştır. 
   Osmanlı'da aydınlar, sürekli olarak, makalelerinde, "hürriyet, müsavat, mübareze" sözcüklerini kullanır.
   Şimdi ise aydınlar başka sözcükler kullanır yazılarında: "Özgürlük, eşitlik, mücadele..."
   Anlam aynı anlam! Dert aynı dert!

   ***

   Yıllar evvel şair Mehmed Kemal, kendi dönemini anlattığı kitabına "Acılı Kuşak" adını koymuştu.
   Ne değişti?

   (EREN AYSAN - Cumhuriyet Gazetesi)





Merhaba! 

26 Eylül 2021 Pazar

DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN

 

  Halk arasında, "Güzelin düşmanı çoktur" diye bir deyim dolaşır. Güzelin düşmanı çoktur da düşünürlerin, sanatçıların, yetkin kişilerin, insanca yaşamayı ilke sayanların düşmanı az mıdır? Toplumu aydınlatmaya çalışan şairlerin, yazarların, özgür düşünceden yana olanların, güzel sanat yaratıcılarının başına gelmeyen kalmamıştır. Onların arasında süslü sözcüklerle alkış toplayanlar var. Bir de nereden türedikleri belli olmayanlar çıkıyor ki onlar bir zamanlar aşağıladıklarını, koşullar değişince övgüleriyle göklere çıkarırken yüzleri kızarmayanlardır.

   O türleri gözümün önüne getirince, Cervantes'in ünlü romanı Don Quijote'nin girişinde geçen şu sözlerini bir süre dilimden düşüremiyorum:

   "Unutma, kendi çatısı camdansa eğer,

delidir taş toplayan,

komşuya atmak için!"


   (ADNAN BİNYAZAR - Cumhuriyet Gazetesi)


***



RAUF MUTLUAY


   "Terörün tırmandırıldığı 1979 yazında bir bomba atıldı Rauf'un evine; o sırada evde olan küçük oğul (Emre), bu bombayı tutup sokağa fırlatınca anlaşıldı bombanın tahrip gücü! 
   (...) 1979'daki bomba, Rauf'un yaşamını allak bullak etti. İlişkilerini daralttı. İçine kapandı. Yazı yazmaz oldu. Kendini unutturmaya çalışıyordu. Unutturdu da. Edebiyat okurlarının bellekleri pek güçlü değildir. Ve unutmaya hazırdırlar. Kimi insanların 'tek' ölümü olmuyor; 1979, Rauf'un 'ilk' ölüm yılı oldu." (FETHİ NACİ - Dönüp Baktığımda/Adam Yayınları) 



***


   Abidin Dino'nun okumalara doyamadığım Fikret Mualla kitabında kaleme aldıklarını hep aklımın bir köşesinde saklarım: "İpekböceği, kozasını ipekli kumaş tezgâhı uğruna yapmaz ki... Kozanın karanlığında ipliğini örer durur. Başka türlü baş edemez çünkü..." Sanatçılar da başka türlüsü ellerinden gelmediği için kozalarının karanlığına sığınmışlardır. Ama duyguları sözcüklerle algılamak yaşamın damarlarından koparmaz onları. Dünyaya kendilerinin ve insanın doğasında var olan özellikleri tamamlamak üzere geldiklerinin bilincindedirler. İnsanı, doğasındaki özgürlük gereksiniminden kopararak köleleştirmek isteyenlerin, egemen olamadıkları bu sanat ve düşünce adamlarına yüzyıllar boyunca düşman kesilmelerinin sırrı tam da budur. (EREN AYSAN - BİRGün Gazetesi)


***


"Sanatın özünde dünyayı değiştirme; daha güzel bir dünya yaratma amacı yatar. 
Bu nedenle sanatçı devrimci kişidir."  

(DURSUN AKÇAM)





Merhaba!  

3 Ocak 2021 Pazar

UMUDUN ÇİÇEĞİ - BENİM GÜZEL YURDUM

 


Ayçiçeği

İş becermişlerin yüzündeki çiçek

Kurtuluş Savaşının kaşındaki çiçek

Asyada kabaran ekmek çiçeği

Beş bin yaşında bir komutan


Sen bu kadar yüreklisin

İnce çekingenlik çiçeği

Ha dediklerinde dağda olursun

Ha diyeceklerin ağzındaki çiçek

Umudun çiçeği

Türkiye kadar bir çiçek


ERGİN GÜNÇE


***



                                                                          CEYHUN ATUF KANSU


   Mustafa Kemal'in ölümünün hemen ardından, halkla devrim arasına bir karanlık sızar girer... 

Bugüne uzanan kara hikâyemizdir aslında bu.


   (...) Bir şeyler değişmiştir. Kaynağını halkta bulan Atatürk Devrimi ile halkın arasına, Atatürk'ten sonra eski düzenin artığı sınıflar hortlayıp, girer. Cumhuriyet Devrimi'nin halka tam olarak inemediğini, halkla arasındaki bağı kopmaz bir şekilde kurma fırsatı bulamadığını dosdoğru ortaya koyar Ceyhun Atuf Kansu:

   "Burada, Atatürk Devrimleriyle halkın arasına giren bir engelden söz etmenin sırası gelir: Bu engel, ortaçağa bağlı Osmanlı derebeyliğidir. Onun toplumsal, ekonomik gücü ve yapısıdır. Bu derebeyliğin dinsel, ekonomik, tarihsel kökleri vardır. Bir imparatorluk yapısıyla, düzeniyle, ülküsüyle beslenmiş, şekillendirmiştir bu derebeyliği. Atatürk Devrimi, bir imparatorluğu yıkmış, -siyasal bir devrim- ama bu imparatorluğun ana vatandaki toplumsal ve ekonomik tortusunu temizleyememiştir. Cumhuriyet'le halk arasındaki akım, derebeyliğin kapısında durmuştur. Türkiye'nin havası devrimle hareketlenmiş, ama ışık, halka ulaşamamıştır. Ve ne zaman ki Atatürk'ün elektriği, siyasal paratonerlerle havadan çekilir olmuş, o zaman, ortaçağa dayalı Osmanlı derebeyliği, bütün dinsel, ekonomik ve toplumsal güçleriyle yeniden ortaya çıkmış ve Atatürk'ün devrim güçlerinin yerine geçmiştir. Bu derebeyliğin üç ana özelliği vardır ki bunlar:

   1- Dinsel güçlere ve hayat anlayışına bağlı kapalı toplum yapısı

   2- Ağalığa bağlı bir toprak ve üretim düzeni, bu düzene bağlı ilkel bir tarım ekonomisi

   3- Ortaçağ Doğu uygarlığının değerlerine bağlı aşırı gelenekçi, kısır bir kültür hayatı.

   Bütün bu öğeler, uyanmış, kurtulmuş, kendini bulmuş bir Türk ulusu yaratmanın karşısındadırlar. 

   (...) Ortaçağ derebeylik düzeni, bütün özellikleriyle Atatürk çağında, ama devrim gücü egemen olduğu için, sinerek yaşamış, gelişmelerin, devrimlerin halka geçmesini önlemiş, devrimleri kasabada tutmuş, kaynağında halkçı olan Atatürk Devrimi'ne 'kasaba ağalığının' silik, ikiyüzlü, çıkarcı, ürkek ve yarı aydın damgasını vurmuştur. Sakarya toprağı kadar halk gerçeği, halk emeği, halk savaşı kokan devrim, kasabalarda ve ortaçağ derebeylik kaleleri olan küçük Anadolu kentlerinde kasaba orta sınıfının yorumuyla hızını ve rengini yitirmiş, devrimle halkın ve elbette ki büyük çoğunluk olan köylünün bağlantısı kesilmiştir."

  "Halkçılık", "Sınıfsız toplum ideali" gibi konuların, Mustafa Kemal'in ölümünden sonra neye evrildiğini en iyi gözlemlemiş olanlardan biridir Ceyhun Atuf Kansu. Dediği gibi, sınıfsız ulus yaratmanın temel koşulu, sınıf ayrıcalıklarını, bu ayrıcalıkların temsili yapıları ortadan kaldırmaktır (Egemen sınıflarla savaşmak). Cumhuriyet devrimi sınıfsız bir toplum istemiş, fakat bunun şartlarını yaratamamıştır. Yaratılamayınca "Halkçılık" ilkesi özünden uzaklaşmış, onun sınıfsızlık ilkesinin gölgesinde bir çıkarlar oligarşisi türemiştir. Şöyle der Ceyhun Atuf:

  "Halkçılık ilkesinin iki temeli vardır. Ulusal bağımsızlık, sınıfsızlık. Devrim tabana inerek, tabana dayanarak 'nimetlerde külfetlerde' bir eşitlik yaratmış olabilseydi, elbette, halkçılığın bu temeli 'sınıfsızlık' devrimci bir anlam yüklenecekti. Ama öyle olmamıştır. Ana kaynak, yani yoksulluğun kaynağı köylü gene yoksul olarak kalmıştır. 'Sınıfsızlık' ülküsünün türettiği bir 'yapma devrim orta sınıfı' bu yoksulluk temeli üzerinde yükselmiştir. Halkçılığın birinci temeli ulusal bağımsızlık da bu yüzden sarsılmıştır. Bakın nasıl? "Sınıfsız orta sınıf", ana halk kaynağından kopunca, çıkarlarını Batı anamalına bağlamıştır. Türkiye'nin, on on beş yıllık öyküsü bu yozlaşmış 'çıkar sınıfları'nın Batı anamalıyla giriştiği anlaşmaların, oyunların öyküsüdür. Türkiye, bu 'çıkar sınıfları' yoluyla Batı anamalına (kapitalizmine) bağımlanmıştır." (TAYLAN ÖZBAY - Atatürk ve Devrimin Yönü)


***


Ankara'da Samanlıkbağları Sağlık Ocağı'nda yoksul hastalara bakar BEHÇET AYSAN

Ve bir ağacın altına oturup şu dizeleri yazar:


On beş yıl sonra

o yalnız nar ağacının dibinde

oturup düşündüm bunları

saçlarımıza aklar düşüren zor günleri

kenar mahalleleri

bebek ölüm hızını

çocuk işçileri

biliyorum bir gün

bir başka nar ağacının dibinde

bir başka çocuklar

yine Türkiye'yi konuşacaklar.


Çünkü Cumhuriyet, gerici zihniyetin elinde yarım kalmaya mahkûm edilmiş, büyük bir devrim projesidir. 

(EREN AYSAN)




Merhaba!

10 Haziran 2015 Çarşamba

HAZİRANDA ÖLMEK ZOR




   "Sevgi, bilgiden doğar, nefret bilgisizlikten. Devrimci, toplum olaylarını doğa olayları gibi bilimsel yasalarla açıklar."



İLHAN SELÇUK





Ben bir insan,
ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
ben tepeden tırnağa insan
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...
Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum,
hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler.
Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan, hem
zindandan dönen insan ruhundan, hem kitlelerin
daha güzel günler için savaşından, hem bir tek
insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler yazmak
istiyorum, hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan
bahseden şiirler yazmak istiyorum.




NAZIM HİKMET
(ö.3 Haziran 1963)





   ...Onat Kutlar'ın o güzelim "İshak" kitabında unutulmaz bir öykü vardır. "Kül Kuşları". Gazel adlı küçük bir çocuğun halasıyla, sığırcıklarla, kediyle, bir bebekle ilgili serüvenini anlatır öykü. Öyküyü okuduğum zaman bombalı saldırı sonucu ölen Onat Kutlar'ın oğlunun adının Gazel olduğunu bilmiyordum. Yıllar sonra Gazel'le karşılaştığımda, içim bir başka ürperdi, Kül Kuşları'nı düşünerek. Aylarca bu öyküde salındım. Artık kahramanımın adı belliydi: Gazel. Kitapta herkesten bir parça aldım. Cavit Orhan Tütengil'in kızı Deniz Abla, annesinin, babasının ölümünün ardından gazetecilere söylediği sözü aktarmıştı: "Kocamın değil, katillerin fotoğrafını çekin!" Oysa o fotoğraf hiç çekilemeyecekti...Böylece romanda Gazel'in babasının öldürümü de kurgulanmış oldu. Bir akşam otururken, 7 Kasım 1980'de öldürülen İlhan Erdost'un kızı, canım arkadaşım Alaz, ilkokuldayken bir erkek çocuğun kendisini teröristin kızı diye tokatladığını anlatmıştı. Birkaç gün uyuyamadım. Bu berbat anının da bir yansıması oldu kitaba. Araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu'nun kızı canım Özge anlatmıştı, kahve içerken...Babası öldükten üç gün sonra evlerine gelen polis onlara, "Bu bir aşk cinayeti olabilir mi acaba?" diye sormuştu...
   ...Şu çok açık ki, kimse anlamak istemez, Sabahattin Ali öldürüldükten sonra uyuyamayan eşinin, kızı Filiz'i de akşamdan sabaha ayakta durmaya zorladığını...Kimse bilmez, Ümit Kaftancıoğlu'nun çocuklarına bağlanması gereken maaşı devletin esirgediğini, bu paraya kavuşmak için ailenin ne çilelerden geçtiğini...Kimse görmez, eşi öldürüldükten sonra iki yavrusuyla baş başa kalan Gül Erdost'un her hafta sonu kızlarından gizli İlhan Erdost'un sevdiği türküleri dinleyip ağladığını...Ateş düştüğü yeri yakar sözü ne kadar da doğru.



"Gece Uyurken" 
EREN AYSAN
(Sivas Katliamında yitirdiğimiz şair-yazar Behçet Aysan'ın kızı)





Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
En yakın dostlarımın birer birer
Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
Ölümünü gördüm, ama kimse
İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkça
 Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.



AHMET ERHAN





Gece leylak
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım  elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!




HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL





Merhaba!