Auschwitz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Auschwitz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2025 Pazar

GECE ASLA KÖR KARANLIK DEĞİLDİR

 


[Hiba Kamal] Abu Nada, Gazze İslam Üniversitesi'nde biyokimya alanında lisans derecesi aldı. Eğitimini Gazze'deki El Ezher Üniversitesi'nde Klinik Beslenme yüksek lisansı ile sürdürdü. 2017'de "Oksijen Ölüler için Değildir" romanı ile Sharjah Arap Yaratıcılığı Ödülü'nü kazandı. 
İngiltere doğumlu Kıbrıslı şair, yazar ve yayıncı Anthony Anaxagorou, [Abu Nada'nın] son sözlerinin şunlar olduğunu belirtti: 
"Kendimizi kaosun orta yerinde tarif edilemez bir lütuf ile buluyoruz. Yıkıntıların ortasından yeni bir şehir ortaya çıkıyor, direncimizin bir anıtı. Acı çığlıklar havada yankılanıyor, doktorların kanlı elbiselerine karışıyor. Öğretmenler, tüm kederlerine rağmen minik öğrencilerine kucak açarken, aileler de tüm zorlukların karşısında sarsılmaz bir dayanıklılık sergiliyor."  


Filistin edebiyatının kalbimizi acıtan "Oksijen Ölüler için Değildir" kitabının yazarı, romancı, şair ve eğitimci Hiba Kamal Abu Nada, 20 Ekim'de [2023], Gazze'nin güneyindeki evinde, İsrail hava saldırısında öldürüldü. Nada henüz 32 yaşındaydı. 
Şair, 8 Ekim'deki son sosyal medya iletisinde şu dizeleri dile getirdi:

"Gazze'nin geceleri, roketlerin parıltısı dışında karanlık
bombaların sesi dışında sessiz
duaların huzuru dışında ürkütücü
şehitlerin ışığı dışında simsiyah.
İyi geceler, Gazze."

(BERİL KIN - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi, Sayı:11)



Hilmi Yavuz yeni şiir kitabı Rüya Şiirleri'yle PEN Şiir Ödülü'ne değer görüldü.
Bilindiği üzere her yıl ödüle layık görülen şair bir manifesto kaleme alıyor. İşte Hilmi Yavuz'un manifestosu:









Merhaba!

1 Eylül 2019 Pazar

ANNE FRANK'IN HATIRA DEFTERİ - (SAVAŞA DAİR-5)




   

   Anne, 12 Haziran 1929'da Almanya'nın Frankfurt şehrinde Edith ve Otto'nun kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona Annelies Marie Frank adını verdi. Annesi, babası ve ablası Margot ile Frankfurt'ta bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Babası Otto, bir banka görevlisiydi. 1929'da yaşanan büyük buhrandan sonra babasının işleri kötüye gitmeye başlamıştı.
   Naziler, 1933'te iktidara gelmişti. Otto, işlerinin de kötüye gitmesi sebebiyle, iş bağlantılarının olduğu Hollanda'nın Amsterdam şehrine gitmenin yollarını aramaya başladı. Önce baba, ardından da ailesi gitti. Ancak bir süre sonra Adolf Hitler Hollanda'ya da girdi ve buradaki Yahudilere de Almanya'dakiler gibi kısıtlamalar getirildi.

   Artık tehlike daha yakındaydı; onların da kapısını çalmıştı. Ailecek İsviçre'ye kaçtıklarını bildiren bir not bırakarak ortalıktan kayboldular. Ancak pek uzakta değillerdi. Otto'nun Prinsengracht'taki ofisinin gizli bölmesinde saklanmaya başlamışlardı. Yakın dost oldukları dört kişiyle beraber bir hapis hayatı başladı. Onların dış dünya ile bağlantısını sağlayan Otto'nun sekreteri Miep Gies idi.
   İşte Anne yazmaya bu küçük yaşam alanında başladı. On üçüncü yaş gününde ona hediye edilen ajandayı bir günlük olarak kullanmaya başlamıştı.



   Anne ve ailesini Ağustos 1944'te birileri ihbar etti. İhbarcının kim olduğu asla öğrenilemedi. Ailenin her bir üyesi başka kamplara gönderildi.
    Anne, gönderildiği Polonya'daki Auschwitz kampında, çocukluk arkadaşı Nanette ile karşılaştı. Kıyafetlerinin hepsi bitlendiği için Anne'nin üzerinde sadece bir battaniye vardı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Anne, Nanette'ye hayatı saklanarak yaşamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyordu. Günlüğünü de anlattı arkadaşına. Savaş bittiğinde bu günlüğü yazacağı kitap için kullanacağına inanıyordu...
   Anne'nin çok hayali vardı. Yaşadığı ne varsa bundan bir kitap çıkacaktı. Yeniden ailesine kavuşma umudunu ise, asla kaybedemezdi. Bunu kocaman gülümsemesi ile perçinliyordu. Hayata hep gülümsüyordu. O gülen yüzüyle, özünde mutluluğu keşfetmiş bir çocuktu; savaşa rağmen...
   Ancak zayıflayan bedeni buna izin vermeyecekti. Tifüse yakalanmıştı ve savaşın son bulmasına iki ay kala, Şubat 1945'te yaşamını yitirdi.
   Küçücük kalmış bedeninde, incecik parmaklarıyla yazmaktan hiç vazgeçmediği günlüğünü bıraktı geriye. Anne'nin yaşamı, ruhu yaş almış bir çocuk olarak son bulmuştu.
   Anne'nin incelikle dokuduğu günlüğü babasına ulaştı. Babası Kızıl Ordu'nun gelmesiyle kamptan kurtulmuştu. Kızının günlüğünü defalarca okudu. Daha sonra Nanette ile tanıştı. Kızının günlüğünü yayımlamayı düşünüyordu. Ve günlük, savaşın ardından, 1947'de "Anne Frank'ın Hatıra Defteri" adıyla kitap haline getirildi.
   Kitap, 30 milyondan fazla sattı ve 67 dile çevrildi. Hatta bazı ülkelerde müfredat kitapları listesine alındı.
   Anne, acıyı günlüğün bir yerinde şöyle anlatıyordu:
   "Böylesi zamanlarda yaşamak zordur; içimizdeki idealler, hayaller ve umutlar yaşamın acımasız gerçekleri yüzünden paramparça olur... Hayatımı kaos, acı çekme ve ölüm üzerine kurmam mümkün değil. Dünyanın yavaş yavaş vahşete büründüğünü görüyorum; bir gün bizi de yok edecek olan fırtınanın sesini duyuyorum; milyonlarca insanın acı çekişini hissediyorum." (DAMLA KARAKUŞ - Biyografi Ansiklopedisi, www.ensonhaber. com)








    

Sonra savaş, tanklar, mitralyözler, süngüler
Anne Frank üşüyor, Anne Frank korkuyor
Çocuk dudaklarında, yarım kaldı türküler.

Kaçmak, saklanmak boşuna, ergeç bulacaklar
Çökecek üstümüze utancı, rezil bir ânın
Ve Anne Frank ölecek, değeri kalmayacak dünyanın.


ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN









   Merhaba!

20 Haziran 2016 Pazartesi

EZİLENLERDEN YANA OLMAK




   4 Haziran 2016,
   Nazilerin Yahudileri yok etmeye yönelik "Nihai Çözüm" ünden Britanya'ya kaçarak kurtulan Hedy Epstein, 91 yaşında hayatını kaybetti.
  Freiburglu Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Epstein'ın neredeyse tüm ailesi, Auschwitz toplama kampında katledildi.
  Almanya'nın Nazilerden kurtarılmasından sonra bir süre müttefik kuvvetlerle birlikte çalışan Epstein, 1948 yılında ABD'ye yerleşti. Burada konut hakkı ve savaş karşıtı mücadeleye katılan Epstein, 1982 yılında İsrail'in desteklediği Falanjist paramiliter kuvvetlerin yaptığı katliamların ardından, Filistin yanlısı harekete dahil oldu.
  2001 yılında "Women in Black" (Siyah Giyen Kadınlar) isimli bir grup kuran Epstein, ağırlıklı olarak İsrail işgaline odaklandı.
   2003 yılında Batı Şeria'ya giderek Uluslararası Dayanışma Hareketi ile birlikte çalıştı.


   Yahudi aktivist aynı zamanda Vietnam Savaşı'na ve Kamboçya'nın bombalanmasına da karşı çıkmıştı.
   2014 yılında, ABD'nin Ferguson kasabasında siyahi Michael Brown'ın polis tarafından öldürülmesi üzerine başlayan eylemlere de katılan Epstein, bu eylemlerden birinde tutuklanmış, konu hakkında şöyle konuşmuştu:
   "Gençliğimden beri eylemciyim ama 90 yaşında eyleme katılmak zorunda kalacağım aklıma gelmemişti. İnsanlar bugün ayaklanmalı ki gelecekte 90 yaşındakiler eylem yapmak zorunda kalmasın." (soL Haber)


HEDY EPSTEİN






   "Faşizm, bence de anlaşılması zor bir şey değildir.
  Bir defalık kullanım özelliğine sahip, açarsa cezalandırılacağı Çin malı gaz maskeleriyle, yerin yedi kat dibine gönderilen Somalı madencilerin alnına yazılmış kara bir yazıdır faşizm. Dünyanın bütün mürekkepleriyle, ama yalnızca muktedirlerin kalemiyle yazılır...
  Faşizm sıraya girmektir. Hizaya gelmektir. Başını öne eğmektir. Gölgenden korkmaktır. Umudun bitmesi, iyiliğin yenilmesidir. Sınıfta, sokakta, çarşıda, evde ve artık üzerinde yürünmesinden bile korkulan meydanlardadır.
   Ama zor oyunu bozar ve insanlık tarihi, zalimlerle mazlumların mücadeleleri tarihidir.
   Evet, zor oyunu bozar ve tarih hep zalimlerle mazlumların kavgasını yazar..."
  (ERCAN KESAL- BirGün Gazetesi)








"Ya ezenden yana olacaksın ya da ezilenden! Bu işin az şekerlisi, çok şekerlisi olmaz!"


RIFAT ILGAZ











Merhaba!

28 Kasım 2014 Cuma

KUTUSUZ AYAKKABILAR




1940 yılında, Naziler'in ilk kurduğu toplama kampı olan, Unesco'nun 1979 yılında Dünya Kültür Mirası listesine aldığı Auschwitz Kampı'ndaki yaklaşık 45.000 ayakkabı.





Bağdat'ta gerçekleşen bir basın toplantısında, ABD Başkanı George W. Bush'a ayakkabılarını fırlatan 29 yaşındaki gazeteci Muntazar El Zeydi dünya gündemine oturdu.
(14 Aralık 2008)



 


"Toprağa verilen madencinin cenaze töreninde madencinin babasının yırtık lastik ayakkabıları objektiflere böyle yansıdı."
(20 Kasım 2014 tarihli gazeteler)



Merhaba!


  






9 Eylül 2014 Salı

BARIŞ İÇİN SANAT



Savaş ve barış ve savaş ve barış ve savaş ve barış ve savaş ve - 
Tolstoy'un romanı değil,
İnsanoğlunun sonsuz tarihi bu iki sözcüktür işte.

FERİT EDGÜ


  Yamyamlar tüm tarihleri boyunca yemişlerse on bin insan yemişlerdir. Oysa uygar dediğimiz Almanya'da Hitler, bir kaç yıl içerisinde milyonlarca insanı gaz odalarında öldürtmedi mi?




   "20. yy. insanlık tragedyalarının yaşandığı iki büyük savaşa tanıklık etti. İnsanlık bu iki büyük kıyımdan ne yazık ki dersini alamadı. Auschwitz kampında Naziler'in yaşattığı acıların insanlığa öğretemediği ders, bugün bir başka şekliyle Gazze'de yaşanıyor. Üstelik acıyı yaşamış bir toplumun siyasetçileri eliyle, yine siyasi gerekçe ve uydurma bahanelerle çocuk, yaşlı, hasta, özürlü, genç, sivil, masum, ağaç, çiçek, böcek ayırt etmeden her şey ve her değer insafsızca katlediliyor. Kan ve gözyaşı akıtılıyor. Dünya, kör şeytan misali, Hocalı, Srebrenitsa, Bağdat'ta ve diğerlerinde olduğu gibi tüm coğrafyalarda barbarca yaşananları bir kez daha sessizce izliyor."
   Diyor ve Aydınlık Gazetesi'ndeki yazısına şöyle devam ediyor Okday Korunan:
   Sanat, insanoğluna sanatlı insanı var etmeyi öneriyordu...
   ...Barbarlar, sınırlı aklın cehalet ve bağnazlığını kullanarak Tanrı'yı, toplumu ve sanatı kandırmayı seçerler. Barbarlıklarını yüzlerine vuran sanatın karşısında (dekadan sanat) sanat olmayan sanatı var ettiler. Erdem ve etik unutulduğunda suç ortaklığından ileri gidilemez...  




   Kaya Özsezgin'in sözleriyle: Türü ne olursa olsun, görsel olsun ya da olmasın, edebiyat dahil, her sanat dalının ürünleri, izleyicisiyle karşılıklı iletişim içinde olduğu sürece, onların tadından ve lezzetinden pay almayı bilen kimselere, yaşamın güzel ve alımlı yanlarını gösterir, yaşamı sevdirir.



Auschwitz'in giriş kapısı ve üzerinde yazan ünlü slogan: "Çalışma insanı özgürleştirir."


   Nazi toplama kamplarında esir tutulan bazı çocuk ve yetişkinlerin gizlice resim yaptıkları bilinir. Yakalansalar, bunun için öldürüleceklerini bilmeleri onları yıldırmıyordu. "Her gün yaşayabilmek için bunu yapmak zorundaydık" demişti oradan kurtulan biri. Sanat, özgürlük duygusunu büyütüyor.



   Ekrem Ataer'in sözleriyle: Tiranların, diktatörlerin karşısına umarsızca dikilen yegane direnç kapısı sanattır. Onun için muhaliftir sanat, onun için insana ve onun özgürlüklerine taraftır. Sanatın muhalif gücü, öğrenmenin, kitleleri uyarmanın, öğretmenin, öncü olmanın ve tanıklık etmenin tarihsel damarını besler. Onun için diktatörlerin, tiranların hedefindedir.



   Birinci Dünya Savaşı'nı başlatan Gavrilo Princip'in Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Franz Ferdinand ve eşi Sophie'yi öldürdüğü suikastın 100. yıl dönümü kapsamında Saraybosna'da konser veren Viyana Filarmoni Orkertrası Başkanı ve kemancı Clemens Hellsberg, konseri "zamanda yolculuk" olarak adlandırarak, "Firavun'dan Romalılar'a, Habsburg Hanedanı'ndan üzerinde güneş batmayan tüm imparatorluklara kadar, her ne kadar yenilmez görünseler de yok oldular. Biz onları tarih kitaplarında okuyoruz, sanatın şahitliğinden öğreniyoruz. Sanat, bizim doğamızın onursuz tarafını unutmamıza yardımcı oluyor. Tek yapmamız gereken, sanatın sesini dinlemek..."şeklinde konuştu.





ÖMER HAYYAM

(d,18 Mayıs 1048 Nişabur-ö.4 Aralık 1131 Horasan)
(İranlı şair, filozof, matematikçi ve astronom)


Doyacak kadar aşın varsa,
başını sokacak bir damın,
insanoğluna kulluk etmiyorsan,
başkasının sırtında değilse geçimin,
tamam, güneşli günler içindesin.


   Amin Maalouf'un "Semerkant" romanında Ömer Hayyam ile Nizamülmülk karşılaşırlar.Ömer Hayyam "Sen bugün ölsen yerine geçecek bir sürü adam çıkar" der Selçuklu'nun efsanevi vezirine."Ama benim şiirimi benden başka kimse yazamaz!"
   Nizamülmülk büyüklüğünü, Ömer Hayyam'ın bu sözlerine hak verip şairi cezalandırmayarak gösterir.  




"Tiranı yaratan edilgen, itaat toplumudur.

ERDAL ATABEK




Merhaba!