2. Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2. Dünya Savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2019 Pazar

ANNE FRANK'IN HATIRA DEFTERİ - (SAVAŞA DAİR-5)




   

   Anne, 12 Haziran 1929'da Almanya'nın Frankfurt şehrinde Edith ve Otto'nun kızları olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona Annelies Marie Frank adını verdi. Annesi, babası ve ablası Margot ile Frankfurt'ta bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Babası Otto, bir banka görevlisiydi. 1929'da yaşanan büyük buhrandan sonra babasının işleri kötüye gitmeye başlamıştı.
   Naziler, 1933'te iktidara gelmişti. Otto, işlerinin de kötüye gitmesi sebebiyle, iş bağlantılarının olduğu Hollanda'nın Amsterdam şehrine gitmenin yollarını aramaya başladı. Önce baba, ardından da ailesi gitti. Ancak bir süre sonra Adolf Hitler Hollanda'ya da girdi ve buradaki Yahudilere de Almanya'dakiler gibi kısıtlamalar getirildi.

   Artık tehlike daha yakındaydı; onların da kapısını çalmıştı. Ailecek İsviçre'ye kaçtıklarını bildiren bir not bırakarak ortalıktan kayboldular. Ancak pek uzakta değillerdi. Otto'nun Prinsengracht'taki ofisinin gizli bölmesinde saklanmaya başlamışlardı. Yakın dost oldukları dört kişiyle beraber bir hapis hayatı başladı. Onların dış dünya ile bağlantısını sağlayan Otto'nun sekreteri Miep Gies idi.
   İşte Anne yazmaya bu küçük yaşam alanında başladı. On üçüncü yaş gününde ona hediye edilen ajandayı bir günlük olarak kullanmaya başlamıştı.



   Anne ve ailesini Ağustos 1944'te birileri ihbar etti. İhbarcının kim olduğu asla öğrenilemedi. Ailenin her bir üyesi başka kamplara gönderildi.
    Anne, gönderildiği Polonya'daki Auschwitz kampında, çocukluk arkadaşı Nanette ile karşılaştı. Kıyafetlerinin hepsi bitlendiği için Anne'nin üzerinde sadece bir battaniye vardı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Anne, Nanette'ye hayatı saklanarak yaşamanın ne kadar zor olduğundan bahsediyordu. Günlüğünü de anlattı arkadaşına. Savaş bittiğinde bu günlüğü yazacağı kitap için kullanacağına inanıyordu...
   Anne'nin çok hayali vardı. Yaşadığı ne varsa bundan bir kitap çıkacaktı. Yeniden ailesine kavuşma umudunu ise, asla kaybedemezdi. Bunu kocaman gülümsemesi ile perçinliyordu. Hayata hep gülümsüyordu. O gülen yüzüyle, özünde mutluluğu keşfetmiş bir çocuktu; savaşa rağmen...
   Ancak zayıflayan bedeni buna izin vermeyecekti. Tifüse yakalanmıştı ve savaşın son bulmasına iki ay kala, Şubat 1945'te yaşamını yitirdi.
   Küçücük kalmış bedeninde, incecik parmaklarıyla yazmaktan hiç vazgeçmediği günlüğünü bıraktı geriye. Anne'nin yaşamı, ruhu yaş almış bir çocuk olarak son bulmuştu.
   Anne'nin incelikle dokuduğu günlüğü babasına ulaştı. Babası Kızıl Ordu'nun gelmesiyle kamptan kurtulmuştu. Kızının günlüğünü defalarca okudu. Daha sonra Nanette ile tanıştı. Kızının günlüğünü yayımlamayı düşünüyordu. Ve günlük, savaşın ardından, 1947'de "Anne Frank'ın Hatıra Defteri" adıyla kitap haline getirildi.
   Kitap, 30 milyondan fazla sattı ve 67 dile çevrildi. Hatta bazı ülkelerde müfredat kitapları listesine alındı.
   Anne, acıyı günlüğün bir yerinde şöyle anlatıyordu:
   "Böylesi zamanlarda yaşamak zordur; içimizdeki idealler, hayaller ve umutlar yaşamın acımasız gerçekleri yüzünden paramparça olur... Hayatımı kaos, acı çekme ve ölüm üzerine kurmam mümkün değil. Dünyanın yavaş yavaş vahşete büründüğünü görüyorum; bir gün bizi de yok edecek olan fırtınanın sesini duyuyorum; milyonlarca insanın acı çekişini hissediyorum." (DAMLA KARAKUŞ - Biyografi Ansiklopedisi, www.ensonhaber. com)








    

Sonra savaş, tanklar, mitralyözler, süngüler
Anne Frank üşüyor, Anne Frank korkuyor
Çocuk dudaklarında, yarım kaldı türküler.

Kaçmak, saklanmak boşuna, ergeç bulacaklar
Çökecek üstümüze utancı, rezil bir ânın
Ve Anne Frank ölecek, değeri kalmayacak dünyanın.


ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN









   Merhaba!

21 Temmuz 2019 Pazar

BİR FOTOĞRAF, BİR RESİM, BİR ŞİİR: ZOYA







   Öğrenciyken gittiği Paris'te, Saint Michel'de dolaşırken bir kitapçının vitrininde, kapağında Hitler'in gırtlağına kadar paraya battığı bir kitaba rastlıyor Zehra Aral. Kitabı kurcalamaya başladığında, bir daha hiç unutamayacağı bir fotoğrafla karşılaşıyor, boğazındaki urgandan çekilen 18 yaşındaki genç kadın Zoya Kosmodemyanskaya'nın fotoğrafı...
   Henüz lise öğrencisi olduğu 1938 yılında, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin gençlik yapılanması Komsomol'a katılan Zoya, 1941 yılında Alman işgali altındaki bir köyü yakarken yakalanır ve 18 yaşında idam edilir. İdam fotoğrafının bulunduğu kitabı alacak parası olmayan Aral, kitapçıdan ayrıldıktan sonra eline geçen ilk peçetenin üzerine Zoya'nın son halinin eskizlerini çizmeye başlar. (AYÇA HAN - Cumhuriyet Gazetesi)




ZEHRA ARAL: 'ZOYA'




***




   Zoya, okul çağında kitaplara düşkün oldu; edebiyatı çok sevdi. Tolstoy, Puşkin, Lermontov gibi Rus edebiyatçılar ve Cervantes, Dickens, Goethe, Shakespeare, Moliere okudu. Okudukları hakkındaki düşünceleri defterine yazdı: "Shakespeare'in trajedilerinde bir kahramanın ölümüne her zaman yüksek ahlaki bir zafer eşlik ediyor."
   Genç yaşında Beethoven ve Çaykovski dinledi.
   Sovyetler Birliği Komünist Parti gençlik örgütü "Komsomol" a katıldı.
   Hitler, 22 Haziran 1941'de "Barbarossa Harekatı" emrini verip, Naziler Sovyetler Birliği'ni işgale başlayınca, genç Zoya gönüllü olarak askere yazıldı. Annesi vazgeçirmeye çalıştı, dinlemedi: "Düşman bu kadar yakınken başka ne yapabiliriz?"
   İşgal altındaki bölgelerde oluşturulan düzensiz askeri güçlere katıldı; yani Partizan oldu; "Tanya" kod adını aldı.
   Tarih: 27 Kasım 1941.
   Zoya/"Tanya", bir Alman süvari alayının konuşlu olduğu Petrischevo köyünü yakmak için emir aldı. At ahırlarını ve evleri ateşe vermeyi başardı. Ancak, bir Rus işbirlikçisinin ihbarıyla yakalandı. Gece boyunca yapılan işkence ve tecavüze rağmen konuşmadı. Ertesi sabah ilçe merkezine götürüldü ve idam edildi. Gülümseyerek çıktığı idam sehpasında son sözleri şu oldu: 
 "Yoldaşlar! Neden bu kadar kasvetlisiniz? Ölmek için korkmuyorum! Halkım adına öleceğim için mutluyum!"
   Sovyetler Ordusu Ocak 1942'de bu toprakları ele geçirene kadar, Zoya/"Tanya" idam sehpasında asılı kaldı...
   Yıl, 1945...
   Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde...
   Tolstoy'un "Savaş ve Barış" çevirisini yeni tamamlamış; La Fontaine'den Masallar çevirisi üzerinde çalışıyordu. Elle yazmak çok zamanını alıyordu; cezaevindeki dokumadan kazandığı parayla ikinci el daktilo aldı. Sağlık sorunları vardı.
  Ama... Çok mutluydu; kasvet günleri bitmişti; Naziler savaşı kaybetmişti. O günlerde yazdı; "Tanya" şiirini... (SONER YALÇIN - Sözcü Gazetesi)



Tanya, Bursa Cezavi'nde karşımda resmin,
Bursa Cezaevi'nde.
Belki duymamışsındır bile Bursa'nın adını.
Bursa'm yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
Bursa Cezaevi'nde karşımda resmin.
Sene 1941 değil artık sene 1945.
Moskova kapılarında değil artık
Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,
bizimkiler,
bütün namuslu dünyanınkiler.
Tanya,
senin memleketini sevdiğin kadar
ben de seviyorum memleketimi.
Sen komsamolkaydın, genç komünisttin,
ben 42 yaşında ihtiyar komünist,
sen Rus, ben Türk,
ama ikimiz de komünistiz.
Seni astılar memleketini sevdiğin için,
ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim.
Ama ben yaşıyorum,
ama sen öldün.
Sen çoktan dünyada yoksun,
zaten ne kadar az kaldın orda:
on sekiz senecik.
Doyamadın güneşin sıcaklığına bile.
Tanya,
sen asılan partizan,
ben hapiste şair.
Sen kızım, sen yoldaşım.
Resminin üstüne eğiliyor başım:
kaşların incecik,
gözlerin badem gibi,
ama renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil.
Fakat yazıldığına göre,
koyu kestaneymişler.
Bu renkte gözler çok çıkar benim memleketimde de.
Tanya,
saçların ne kadar kısa kesilmiş,
oğlum Memet'inkilerden farkı yok.
Alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi,
rahatlık ve rüya veriyor insanın içine.
Yüzün ince uzun, kulakların büyücek biraz.
Henüz çocuk boynu boynun:
henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
Ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan:
süsünü sevsinler mini mini kadın.



ZOYA









Merhaba!



27 Ağustos 2017 Pazar

ADALET, İNSANLIK VE ÖZGÜRLÜK AŞKI




   1 Eylül 1939'da 2. Dünya Savaşı başladı. 50 milyon insanın öldüğü bu en büyük insanlık dramı 1945'e dek 6 yıl sürdü. Barış ise bir türlü gerçekleşmedi.
   Savaşla ilgili sanayi dalları büyük kazançlar sağladı. ABD'de Kaiser tezgâhlarında 10 saatte 1 tane 12.000 tonluk Liberty (Özgürlük) şilebi denize indiriliyor, torpili yiyince yenisi sipariş ediliyordu. Savaş bitince, bu Atlantik Meydan Savaşı'nın kârlı pazarı kapanıverdi. Kuzey Afrika'da Gemsey'ler Jeep'ler, Roosevelt ve Churchill postalları dağlar gibi yığılıp kaldı. Arkasından Kore ve Vietnam savaşlarının izlemesi kaçınılmazdı. "Harcayın! Hedefi mermilerle örtmeden saldırmayın!" diyorlar, bizim erlere iki günde bir tüp diş macunu veriyorlardı. Şişelerin üstünde "yeniden doldurulmaması" yazılıydı. 30 yıl sonra açıklanan ABD resmi belgelerinde "ABD, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra 2 kez ciddi ekonomik kriz tehlikesiyle karşılaştı. 1'incisini Kore, 2'incisini Vietnam Savaşları sayesinde atlattı" deniyordu.
   ABD, düşmansız yaşayamaz, 30 yıl sonraki savaşlarını, silahlarını, düşmanlarını önceden üretir... (ALPASLAN BERKTAY - Cumhuriyet Gazetesi - 2001)   







   Savaş çığırtkanlığı sadece sözle yapılmıyor. Diana Bashur imzalı bir rapor, Suriyeli mültecilere kapılarını açmak konusunda isteksiz olan Batılı ülkelerin, vekalet savaşlarının yapıldığı alanlardaki bölgesel güçlere yapılan silah satışından çok büyük kâr elde ettiğini ortaya koyuyor. Rapora göre, "Suriye'nin Dostları" grubu içindeki ülkeler, Suriyeli isyancıları silahlandıran ülkelere yapılan silah satışından 31,88 milyar dolar kazandı.( VIJAY PRASHAD - Çeviri: ÖMÜR ŞAHİN KEYİF - BirGün Gazetesi)








DAVİD KELLY


   Bilmiyorum, hiç ismini duydunuz mu? Dr. David Kelly! Bir hakikat savaşçısı, ışığın savaşçısı! Birleşmiş Milletler'in 2003 yılında Irak'ta görevlendirdiği namuslu, şerefli ve onurlu bir uzman! Yapılan incelemeler sonucunda şunu söyledi: "Irak'ta kitle imha silahı yoktur!" Ve de ilave etti: "Muhtemelen bir koruda ölü bulunacağım!" Gerçekten de öyle oldu! Ölü bulundu!..(SONER POLAT - Aydınlık Gazetesi)










   
   1600 yılı 15 Şubat günü, Giordano Bruno yakılarak öldürülme kararını kendisine tefhim eden, Roma Engizisyon yargıçlarına şöyle sesleniyordu:
  - Siz benden daha çok korkuyorsunuz!
   İki gün sonra, 17 Şubat 1600'de, evrenin görkemi karşısında kendisinin toz zerresinden bile küçüklüğünü düşünerek, acılarının ve korkusunun üstesinden gelen Giordano Bruno, Campo di Fiori'de (çiçek tarlası) diri diri yakılarak öldürülecekti. 
   O zamanın kırlık çiçek tarlası, bugün ortasında, Giordano Bruno'nun, üstünden güvercinlerin eksik olmadığı, yüzü Vatikan'a dönük heykelinin bulunduğu bir meydandır. Bruno'nun heykelinden çiçek eksik olmaz. Bu çiçekler Rönesansın önde gelen filozoflarından Kopernik'in görüşlerini benimsemiş bir gök bilimci ve aynı zamanda bıçkın bir şair olan Giordano Bruno'nun kişiliğinde simgeleşmiş, özgür düşüncenin savunucularına duyulan minnetin ifadesidir. (ALİ SİRMEN - Cumhuriyet Gazetesi)









"Adalet, insanlık ve özgürlük aşkı, başka tutkular gibi bir tutkudur;
o ağır bastığında her şey feda edilir uğrunda!"

MAXIMILIEN ROBESPIERRE











Merhaba!

31 Temmuz 2016 Pazar

CESARETE DAİR




   Bir Hint masalı:


   Kedi korkusundan endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür ve der ki:
   "Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüreği var! O yüzden sana yardım edemem."







   Nazi Almanyası II. Dünya Savaşı'nda, Barbarossa Harekatı adını verdiği plan dahilinde SSCB'ye bağlı Ukrayna'ya saldırır. Bu saldırı, 1927'de Ukrayna'da kurulan ve Sovyet Ligi'nde başarılı bir grafik çizen Dynamo Kiev'i de etkiler. Takımın futbolcuları Sovyet Cepheleri'nde Nazi saldırılarına karşı saf tutar ve bunun sonucunda Dynamo Kiev sportif faaliyetlerine ara vermek zorunda kalır. Cephede saf tutan futbolculardan da kimisi esir alınır, kimisi angarya işlerde çalıştırılır, kimisi de öldürülür. Eylül 1941'de ise Nazi Almanyası Ukrayna'yı tamamen işgal eder.
   1942'ye gelindiğinde Dynamo Kievli futbolculardan bazıları esaretten kurtulur ve Kiev'e döner. Bunlardan biri de takımın kalecisi Nikolai Trusevich'dir. Ancak Kiev eski Kiev değildir ve Trusevich'in yaşamını sürdürebilmesi için çalışması gerekmektedir. Kısa bir zaman sonra Krusevich bir fırında iş bulur. Çalıştığı fırının sahibi Losif Kordik'tir. Bir futbol aşığı olan Kordik, Krusevich'i de tanımaktadır. Kordik'in teşvikleriyle cesaretlenen Trusevich eski takımı Dynamo Kiev'i toplamaya karar verir.Ancak bu kolay olmayacaktır. Çünkü hem kimlerin hayatta olduğu bilinmemektedir hem de Naziler Ukrayna'da kontrolü tamamen ele geçirmiştir ve sıkı bir baskı/denetim uygulamaktadır. Ancak Trusevich kararlıdır ve çabası sonuç verir. İlk bulduğu kişi Makar Goncharenko olur. Sonra Kuzmenko, Svyridovskiy, Klimenko derken takım eksik de olsa 8 kişiyle (Nikolai Trusevich, Aleksey Klimenko, Makar Goncharenko, Mikhail Svyridovskiy, Mikhail Putistin, Nikolai Korotkykh, Fedir Tyutchev, Ivan Kuzmenko) toplanır. Ama takımın maça çıkabilmesi için üç kişiye daha ihtiyaç vardır. Çözüm bulunur, demiryolu işçilerinin kurduğu Lokomotiv'den üç futbolcu (Vladimir Balakin, Mikhail Melnyk, Vasil Sukharev) takıma dahil edilir. Kısa bir zaman sonra da 1942'nin ilkbaharında 'fırıncılar' olarak anılan FC Start kurulur. Goncharenko o günleri daha sonra şöyle anlatacaktır: "Kreschatick Sokağı'nda kayınvalidemin evinde kaçak olarak yaşıyordum. Bir gün ansızın geldi ve bana bir futbol takımı kurduğunu söyledi. Diğer çocukları da bulmalıydık. Kuzmenko'yu birkaç defa sokakta görmüştüm. Ona ulaşmak zor olmadı. Daha sonra Svyridovskiy'e ulaştık. O da diğerlerine..."



   Antrenman yapacak saha bulamayan, forma ve ayakkabı bulmakta zorlanan, doğru dürüst beslenemeyen FC Startlı futbolcular bu zorluklara rağmen futbol oynama konusunda kararlıdır. Sonunda FC Start yerel lige girer ve maçlara çıkmaya başlar. Bir müddet sonra önce Macaristan sonra Romanya garnizon takımlarıyla maç yapar ve her ikisini de farklı şekilde mağlup eder. İşgalci Nazi komutanları, önüne geleni yenen FC Start'tan rahatsızlık duymaya başlar. Vali ve general olan Alman Eberhardt, hem 'büyük Alman ırkının' gücünü gösterip FC Start'ın galibiyetlerine son vermek hem de işgalci Nazi askerlerinin moralini yüksek tutmak için FC Start'a Nazi ordularıyla maç yapmalarını, bunu kabul ederlerse Zenit Stadyumu'nu kullanabileceklerini söyler. FC Startlı futbolcular da hem maç yapacakları hem de Zenit Stadyumu'nda antrenman yapabilecekleri için bu teklifi geri çevirmez. Nazi komutanları, ordularını bir bir yenen ve kendilerini sinirlendiren FC Start'a karşı son kozunu oynar: Flakelf.
   Bu takım Alman Hava Kuvvetleri'nin yenilmez takımıdır. Tarih, 6 Ağustos 1942'yi gösterdiğinde FC Start ile Flakelf, Zenit Stadyumu'nda karşılaşır.Sonuç Flakelf için hüsrandır. Flakelf, FC Start'a 5-1 yenilir. Nazi komutanları ve yetkilileri bu sonucun duyulmaması için çaba sarf eder. Bununla da yetinmez ve üç gün sonraya 'intikam almak' için rövanş maçı koyar... Naziler duyurular, hazırlıklar yaparak 9 Ağustos'taki maça ilgiyi arttırmayı amaçlar. Çünkü maçı kesin kazanacaklarından emindirler.





   Tarih, 9 Ağustos 1942'dir. Maçı hakemi SS subayıdır ve maçın oynanacağı Zenit Stadyumu'nun tribünlerini Nazi askerleri doldurmuştur. Maç başlamadan önce de maçın hakemi olan SS subayı FC Start'ın soyunma odasına giderek takıma seremonide Nazi selamı vermelerini söyler. FC Startlı futbolcular bütün bunların ne anlama geldiğini bilerek sahaya çıkar ve seremonide yerini alır. Flakelf takımı Nazi selamı verip "Heil Hitler" diye bağırırken FC Startlı futbolcular Nazi selamı vermez. Bunun yerine Sovyet spor selamı verip "çok yaşa spor" dedikleri söylenir. Naziler'de bu şok etkisi yaratır. Hakem Nazilerin bu 'şok etkisinden' çıkması için maçı hemen başlatır. Flakelfli futbolcular topa değil, FC Startlı futbolculara vurmakta, onların formalarını parçalamaktadır. Bütün bunlar görmezden gelinir. Sahada FC Start lehine hiçbir şey yoktur. Ama buna rağmen FC Start ilk yarıyı Flakelf karşısında 3-1 önde kapatır. SS subayı hakem devre arasında FC Start'ı yenilmeleri yönünde uyarır. Ancak FC Start cephesi mutludur. Flakelf cephesi ise köpürmüştür. Bu sinirle ikinci yarıya çıkan Flakelf çirkef futbolunun dozajını arttırır. Ama nafile! FC Start 5-3 öndedir. FC Startlı futbolcu Klimenko rakip takımı ipe dizer, kaleciye de bir çalım atar ve gol atmak yerine topu orta sahaya gönderir. Bunu yaparken kahkaha attığı da söylenir. Bu Naziler için utanç ve aşağılanma demektir. Hakem dayanamaz ve maçı erken bitirir. Kazanan 5-3' lük skorla FC Start olur.




   FC Startlı futbolcular maçtan 1-2 hafta sonra tutuklanır ve toplama kamplarına götürülür. Burada kimi yapılan işkencelerde ölür, kimi idam edilir, kimi kaçarken öldürülür, kiminin de kaçmayı başardığı ileri sürülür. Eduardo Galeano ise 'Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri' kitabında bu olaya yer vererek, "Bir uçurumun kıyısında üzerlerinde formalarıyla onları kurşuna dizmişler" der...
  Öte yandan işgalci Nazi güçlerine karşı ölümü göze alıp maça çıkan ve kazanan FC Startlı futbolcular unutulmamıştır. Futbolcular anısına 1971 yılında bir anıt yapılmış ve anıta şu yazılmıştır: "Kazandığınız zafer unutulmayacak korkusuz kahramanlar." (UTKU GEL-soL Haber)        










"Her insan hayatı boyunca kendi heykelini yontar."

İLHAN SELÇUK








SERVER TANİLLİ

  Üniversitelerde ders  olarak okutulan  "Uygarlık Tarihi" kitabının  yazarı Server Tanilli sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmaktadır. "Ben, bilim adamı olarak tarihe ve ulusuma karşı sorumluyum; mahkemelere hesap vermem!" der. Uygun bir karar için fikirlerini biraz yumuşatması ima edilir. Tanilli, bir Attilâ İlhan şiiri ile cevap verir:


o sözler ki kalbimizin üstünde
dolu bir tabanca gibi
ölüp ölesiye taşırız
o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan
uğrunda asılırız.



ATTİLÂ İLHAN








Merhaba!

17 Mart 2014 Pazartesi

SAVAŞA DAİR


     " Tarih yalnızca günlerden, yerlerden ve savaşlardan oluşmaz. Tarih, bunların arasındaki boşlukları dolduran insanlar hakkındadır."
                                                                JODİ PİCOULT


     5 Mart 1940'da  Sovyet gizli polis teşkilatı esir alınan Polonya subaylarının tümünün öldürülmesi için yazılı teklif gönderir. Teklif onaylanır ve Josef Stalin' in emriyle 3 Nisan 1940-19 Mayıs 1940 arasındaki 47 günde 22.000 Polonyalı enselerine kurşun sıkılarak öldürülür. Halbuki Polonyalılar tehdidin Almanya olduğunu, Sovyetler Birliği' nden  zarar gelmeyeceğini düşünerek direnmeden Kızıl Ordu' ya teslim olmuşlardır.

    Savaş ve Stalin hakkında bir başka anekdotu Latif Bolat' tan okumuştum:                                                                 


       Yerlerin ve göklerin soğuktan donduğu, 1943'ün 31 Ocak'ı. Hitler'in Sovyetler Birliği'ni yok etme amacıyla yüzbinlerce Alman askerini Stalingrad'a sürdüğü zamanlar. Kahraman Kızıl Ordu'nun vatan savunmasında verdiği en güzel örneğin sonucu olarak, Hitler'in en güvendiği komutanlarından Mareşal Paulos Kızıl Ordu'ya teslim olur ve Mareşal esir edilir.
         Bundan kısa bir süre önce de Hitler'in orduları katliam yaparak Sovyetler'e saldırırken, Stalin'in oğlu teğmen Yakov faşist ordulara karşı göğüs göğüse cephede çarpışırken, Almanlar'a esir düşmüştür.
        Hitler, en parlak Mareşal'ini bu utanç verici esaretten kurtarmanın yollarını aramaktadır. Ve Kızıl Haç'ın yöneticisi Kont Bernadotte'yi, Stalin ile esir değişimi konusunda görüşmeler yapmak üzere Sovyet Dışişleri Bakanı Molotof'a gönderir. Molotof Alman Mareşali Paulos ile Stalin'in oğlu Yakov'un esir değişimi çerçevesinde takas edilmesi teklifini Stalin'e iletince, Stalin bir an bile düşünmeden teklifi reddeder ve şunları söyler kızı Svetlana'ya:"Esir düşen tüm Sovyet askerleri benim oğullarım. Sadece kendi öz oğlumu bir Alman mareşali ile takas etmem. Ne de olsa savaş savaştır!"
        Stalin'in bu esir takası teklifini reddetmesinden sadece birkaç hafta sonra, Alman esir kampındaki işkencelere dayanamayan Yakov, kendini kampı çevreleyen elektrikli tellerin üzerine atarak intihar eder ya da öldürülür. Stalin sadece bir "evet" kelimesiyle hayatını kurtarabileceği öz oğlunun genç yaşta ölmesini, devrimci bir tutum olarak bu savaşın acımasız koşullarında kabullenmiştir.
       Savaştan sonra da bu konuda soru soranlara şöyle cevap verir: " Düşünün ki bu Alman esir kamplarında ne kadar çok sayıda oğul vardı, sadece benimki mi? Onlarla Mareşal Paulus'u kim değişebilirdi? Onlar benim oğlum Yakov'dan daha kötü askerlermiydi ki? Hemen reddettim teklifi. Eğer Yakov ile Mareşal'in takasını kabul etmiş olsaydım, milyonlarca asker babasına ne diyecektim?"   
                                                                                              

                                                    

                                                    
                                                                                         LATİF BOLAT

  ( Müzisyen, besteci,Türk Müziği ve folkloru uzmanı. Uzun yıllardan beri ABD'de yaşayan Latif Bolat, Steven Spielberg'in " Genç İndiana Jones " TV dizisinde eserleri film müziği olunca ülkemizde de adı duyuldu.)


                                                                                         
       Savaşa giden askerle, savaştan dönen asker arasında büyük fark vardır. Savaşa giden askerle, savaştan dönmeyen asker arasındaki fark ise çok daha büyüktür.

                                                             (Hiçbir şey Yapmamak-GÜRHAN TÜMER)


                                                                                                                 
     
                                                                                  GÜRHAN TÜMER

                                                                      (1944-2013 İzmirli mimar,yazar)



                                                                                           Merhaba!