savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2026 Pazar

HASAT GÜNLERİ


Her yıl 6 Ağustos sabahı Hiroşima'da "barış çanı" çalınıyor ve bin beyaz güvercin uçuruluyor. Nuh söylencesinde, tufan sonrası gagasında bir dal zeytinle dönen güvercin midir onlardan biri? O güvercin, güvercinler tufanla yitip gitti belki de. Ne onlar kaldı, ne de zeytin ağaçlarıyla örtülü Parnassos Dağı'nın eteğindeki o kutsal ova. 

Odysseus, toprağına döndü mü? Bu soruya erinçle verilecek yanıt, Antik çağdan bugüne savaşsız bir yeryüzünün yemişlerini kardeşçe bölüştüğümüzü de gösterir. Bu olası mı? Apollon Tapınağı'nın alnındaki üç buyruk da yeryüzünü savaşlardan alıkoyamadı: "Kendini tanı.", "Aşırı bir şey yapma.", "Bir davaya bağlanmak mutsuzluk getirir." Barış için üç öğüt.

(...)

Şiir, yeni insanın ancak evrensel bir bilinçle yaratılabileceğinin ayrımındadır artık. Çünkü çağlar boyunca savaş da şairin savaşa bakışı da farklılaşmıştır. Yeryüzünde savaş yine olacaktır. Ancak şiir, savaşa karşı insanlığa taşıyacağı bu yeni bilinçle onun aydınlanmasındaki işlevini sürdürmekten geri durmayacaktır. "Hangi barış?" sorusu, günün birinde anlamsızlaşana değin.

Anday'ın "Ah günüm yetse görmeye seni / Seni övmeye gücüm yetse / Barış çağı altın çağ / Son ozanı ben olayım bu özlemin / Bu özlem bitse" dizeleri unutulana değin. Barış Çanı yılda bir gün değil, her gün çınlayana değin. 

Ne diyordu Latin şair Tibullus:

"Barış çağında ışır / Orak ve saban."

Kardeşçe paylaşan bir yeryüzü için.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)



***


Geldiği vakit hasat günleri
iki ayrı ağızda aynı anda
beliren bir gülümseme gibiyiz seninle
ve iki ter damlası gibiyiz alnında
elbirliği ile üretilip
kardeşçe bölüşülen bir dünyanın.


KEMAL ÖZER







SAVAŞA HAYIR !

11 Ocak 2026 Pazar

GERÇEK NEDEN

 



ABD özel güçleri Maduro'yu kaçırdı, tutsak aldı. Trump "Ülkeyi biz yöneteceğiz" diyor. Bu haydutluk, salt zengin petrol rezervlerine çökme arzusuyla açıklanamaz. Karşımızda, küresel finansal sistemin ve ABD iç siyasetinin dönüşümüne ilişkin çok katmanlı bir yaklaşım var. Trump yönetimi, bu yaklaşımı, klasik emperyalizm döneminde, Latin Amerika'yı, ABD dışındaki ülkelerin kullanımına kapattığını ilan eden Monroe Doktrini'ne atıfla "Donroe Doktrini" olarak tanımlıyor.

PETROL VE DOLAR

Venezuela, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip. Ancak bu, "ağır-acı" denen, özel rafinelerde işlenmesi gereken, maliyeti yüksek petrol, kolay gasp edilecek bir "ganimet" değil. Bu petrole göz koyacak ABD şirketlerinin, milyarlarca dolarlık, uzun vadeli sabit sermaye yatırımlarını göze almaları gerekiyor. Zayıf bir hukuk sistemi, istikrarsız bir rejim ve iç çatışma riski altında, hele dünya petrol piyasalarında bir doygunluk varken, dünya petrolden çıkmaya çalışırken, şirketlerin bu devasa yatırımlara, devlet garantisi ve askeri koruma olmadan girişmesi olanaklı değil. 
Asıl stratejik sorun petrol ile değil dolar egemenliği ile ilgili. Bir süredir Rusya, Çin ve diğer BRICS ülkeleri dolar dışında bir ödeme sistemi inşa ediyorlar. "Ağır-acı" petrolü daha çok BRICS ülkelerine satan Venezuela da dolar egemenliğini tehdit eden bu ödeme sistemine katılmaya hazırlanıyordu. ABD'nin yıllık bir trilyon dolara yaklaşan borç servis yükünü çevirebilmesi, bu borcu enflasyon yoluyla eritebilme ayrıcalığını koruyabilmesi için doların rezerv para olarak hegemonyasını koruması gerekiyor. Dolar bu hegemonyasını kaybederse, ABD, borçlanma kapasitesini, halkın tüketim düzeyini koruyamaz, ordusunu finanse edemez. Öyleyse ABD müflis bir ülke durumuna düşmemek için ne pahasına olursa olsun doların statüsünü korumalıdır.

UZAKTAN KUMANDALI SÖMÜRGECİLİK

Bu bağlamda ABD, kaynaklarına çökmeye, dolar sistemi içinde tutmaya çalıştığı Venezuela'yı, adeta bir "uzaktan kumandalı sömürge" modeliyle yönetmeyi planlıyor. Bu fantastik modelde rejimin başı tasfiye ediliyor, ordu, bürokrasi yerinde kalıyor, yerel elitler, yaptırımlar, kişisel tehditler veya ödüllerle hizaya getiriliyor. 
"Demokratik muhalefet" lideri Maria Machado, kitle desteği yok gerekçesiyle, (halkın çoğunluğunun Maduro'yu seçmiş olduğu zımmen kabul edilerek) bu nedenle bir kenara itildi, Maduro'nun ekibinden Delcy Rodriguez görevi devraldı. 
Trump yönetimi Rodriguez'i, hem Chavezci bürokrasiyle bağları güçlü hem de baskı ve ödülle "hizaya getirilebilir" bir ara figür olarak görüyor. ABD operasyonunun bu kadar kolay tamamlanması, içeriden ciddi bir istihbarat desteği olmadan pek mümkün görünmediğinden, bu tablo, "sakın Venezuela'da devletten sorunlu sınıflar rejimi koruyabilmek için (Mısır'ı, Cezayir'i anımsatır biçimde) Maduro'yu feda etmiş olmasın" sorusunu akla getiriyor. Bu "tuhaf ortaklık" da Venezuela halkı için yeni bir "uzaktan kumandalı sömürge" statüsü anlamına geliyor. 

BİRİ REJİM DEĞİŞİKLİĞİ Mİ DEDİ ?

Venezuela'da Maduro tasfiye edilmiş olsa da başkanlık koltuğuna anayasal olarak Rodriguez otururken; savunma ve içişleri bakanları ile kilit kadroların yerlerinde duruyor olması, ordunun "devrime" bağlılık vurgusu, "Bolivarcı milislerin" seferberliği, rejimin çekirdeğinin değişmediğini gösteriyor. Galiba gerçek rejim değişikliği de Caracas'ta değil Washington'da yaşanıyor.
Venezuela, Kongre'nin onayı alınmadan, hatta bilgilendirilmeden, anayasal savaş yetkisi tartışmaları baypas edilerek bombalandı, [Yüzü aşkın güvenlik görevlisi ve sivil katledildi], devlet başkanı kaçırıldı. ABD'de güçler ayrılığı modeli artık işlemiyor. Başkanın sınırsız güç kullanmasının önünün açılması, "olağanüstü hal rejiminin" yerleştiğini, "süreç olarak faşizmin" hızlandığını gösteriyor.
Bir coğrafya, siyasi meşruiyet üretmeden, sadece bombalayarak istikrarlı bir tedarik üssüne dönüştürülemez. Dünyanın en büyük ordusunu elinde tutan ancak giderek daha müflis bir imparatorluğa dönüşen ABD'nin başvurduğu bu "özel operasyonlar", yalnızca Latin Amerika'yı değil, bizzat ABD'nin kendi iç demokrasisini de yıkıma sürüklüyor. Dışarıda sömürgecilik bir büyük savaş olasılığını beslemenin yanı sıra, içerde faşizmi hızlandırıyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)




Dünya söyleniyor... Trump eğleniyor!

MUSTAFA BALBAY 
(Cumhuriyet Gazetesi)







SAVAŞA HAYIR !

4 Ocak 2026 Pazar

SAVAŞ VE TOPRAK

 


"Savaş, eziyetten ve zulümden başka bir şey değil. Kazandı, denen bile kaybediyor aslında. İlkin insanlığını kaybediyor. Çünkü toprağın bir kıymeti yoktur. Alın size mezarlık. Koynunda sakladığı ölülerle Altın Boynuz'u seyre dalmış toprak parçası. Üzerinde medeniyet yoksa, ilim yoksa, düşünce, fikir yoksa, toprak topraktır sadece. İğne ucu kadar bir yerde medeniyet varsa işte orada yaşanılır. Savaş önce hayatı öldürür. Kaybeden için de, kazanan için de. Yokluktan varlık oluşmaz. Yok hep yoktur ve yok kalır.

(ŞEBNEM İŞİGÜZEL - Memoria, Everest Yayınları)



***


Bir pilottu kardeşim,
Güzel bir günde emir geldi.
Hazır etti çantasını,
Güneye doğru koyuldu yola.

Bir fatihti kardeşim.
Yerimiz yoktu yaşamaya.
Topraklar ele geçirmekti
Öteden beri hayalimiz.

Kardeşimin fethettiği yer şimdi
Guadarrama dağlarında.
Boyu tam bir seksen
Derinliği bir elli.


BERTOLT BRECHT






SAVAŞA HAYIR !

7 Eylül 2025 Pazar

KAPİTALİZMİN SONUNU HAYAL ETMEK



Silah ve ilaç sanayi devleri
ellerini ovuşturuyorlar,
daha çok savaş,
daha çok ölüm!
Sanki 
koskoca dünya bir uzay gemisi
ve biz içindeyiz.
Tehlike düğmeleri de
kırmızı kırmızı yanıp
yok olma sinyali veriyor.

IŞIL ÖZGENTÜRK
(Cumhuriyet Gazetesi)




(İllüstrasyon: ALİREZA KARİMİ MOGHADDAM)


Artık savaşların yol açtığı yıkımı yalnızca insani ya da jeopolitik terimlerle değil, iklimsel etkileriyle de düşünmek gerekiyor. Çünkü her patlayan bomba, sadece binaları değil, gezegenin karbon bütçesini de delik deşik ediyor. Yine de bu ekolojik felaketin ortasında bile, ülkeler savaşları sürdürebilirken, iklim kriziyle mücadele önlemlerini erteliyor. Emperyalist kapitalist uygarlık kuyruğunu yemeye devam ediyor. 
Frederic Jameson, bir keresinde, "Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay" demişti. Zor olanı, kapitalizmin sonunu hayal etmek gerekiyor ama sanırım, nostalji ve melankoliye takılıp kalmış bir amnezi hayal kurmayı engelliyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!


21 Haziran 2025 Cumartesi

ONURLU BİR YAŞAM: BERTRAND RUSSELL

 


(...) 1914 yılının ağustos ayında İngiltere'de seferberlik ilan edildiği gün ülkesinde adeta bir bayram havası estiğini ve insanların şen şakrak sokaklara döküldüğünü gören Russell tam anlamıyla şoka girer.
Vatandaşları savaşın ne korkunç bir felaket olduğunun farkında değildir. Bu konuda daha fazla çabalaması gerektiğini anlayarak bütün enerjisini bu davaya harcamaya karar verir.
Fikirlerini yaymak için halka açık mekânlarda konferanslar vermeye başlar, devletler arasındaki anlaşmazlığın diplomatik yollardan çözülmesi için çareler önerir. 
Gazetelerde makaleler yayımlayarak çatışmanın hamasi milliyetçilikle bağlantılı ekonomik nedenlerini kınar.
Özellikle 1916'da yayımladığı Justice in War Time adlı yapıtında, şovenizmin adeta kör ettiği İngiliz hükümetinin vicdani retçilere yönelik baskısını alenen kınamaktan çekinmez. Bütün bunları yaparken doğru yolda olduğundan bir an bile kuşku duymamıştır:
"Kendimi Birinci Dünya Savaşı sırasında, pasifist eylemlerde bulunduğum dönemdeki kadar coşkulu hissettiğim başka bir dönem olmadı. İlk kez tüm doğamı ilgilendiren bir davaya girişmiştim."


Bu arada Bertnard Russell'ın aristokrat kökenli bir İngiliz aydını olduğunu unutmamalıyız. 18 yaşından itibaren soyluların son derece önemsediği dinden soğuyarak doğup büyüdüğü çevreden ideolojik anlamda uzaklaşmış, ilerici, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı tutumlar benimsemişti.
Bu yüzden o dönemde çoğunlukla savaştan yana olan soylular tarafından kastının onuruna ihanet eden yarı deli bir aydın olarak görülmekteydi.
Böylece doğup büyüdüğü çevrelerden dahi destek alamayan Russell, eylemlerinden rahatsız olan yetkililerin uyarılarına da kulak asmadığı için önce 100 bin sterlin para cezasına çarptırılır.
Bu cezayı haksız bulduğu için ödemeyeceğini ilan edince kişisel eşyalarının bir kısmına el koyulur ki bunlara muazzam kütüphanesinin bir bölümü de dahildir.
Sonraki aşamada, Cambridge Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliği görevinden kovulur ve sonunda bütün engellemelere karşın Russell'ın eylemlerine devam ettiğini gören hükümet son çareyi onu 6 ay hapis cezasına çarptırarak Brixton Cezaevi'ne atmakta bulur.


Resmi hukukun suspus olduğu yerde, önemli olan etik ve kamu vicdanının sesini herkese duyurmak için her yola başvurmaktır.
İşte bu hümanist fikirleri yüzünden, yıllar sonra bile, 1961'de, 89 yaşındayken tekrar hapis cezasına çarptırılacaktır Russell. 
Bu kez de atom bombasına karşı düzenlenen bir eyleme katıldığı için suçlu bulunmuş, para cezasını ödemeyi yine reddetmiş ve 7 gün hapis cezası aldıktan sonra, yaşına hürmeten birkaç saat hapsedildikten sonra serbest bırakılmıştır.
"İnsanlığı hatırla, geri kalanı unut" diyen Bertrand Russell'ı eylemleri ve yapıtlarıyla her zaman insanlığın mutluluğu için çalışmış, kötülüğe çare bulmaya çabalamış bir filozof olarak düşünebiliriz. Doğru bildiği yoldan hiç ayrılmamış, kimsenin buyruğuna girmeden onurlu bir yaşam sürmüş ve geriye dönüp baktığında da pişmanlık duymamıştır.
"İşte benim hayatım da böyle geçti. Yaşamaya değer olduğunu hissettim hep ve böyle bir şans tekrar elime geçse seve seve yeni baştan yaşardım."

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

15 Haziran 2025 Pazar

NE-NEDEN-NASIL ?

 

"Öldürmek çözüm değil diyorum. Bak biz şimdi seninle ne yapıyoruz? Sevdiğimiz birisini sağ salim gelsin diye bekliyoruz değil mi?"

"He... Yüzbaşıyı bekliyoz ya."

"Tamam işte. O düşman dediklerini de bekleyen, seven birileri var. Aslında onlara da sorsan bu savaşı istememişlerdir."

"Eee kim istedi o vakit?"

(DİDEM KOÇ - Yüzyıllık Yolculuk / Edebiyatist)


***



TÜRKEL MİNİBAŞ
(Fotoğraf: VEDAT ARIK)

[Türkel Minibaş], Çağ Atlama Serüveni adlı yapıtının sunuşunda şunları söylüyordu:

"Doğduğumda NATO'ya girilmiş, Kore Savaşı'na gidenler geri dönmeye başlamış, dış borcum 7 dolar artmıştı. 27 Mayıs devrimini haber veren gazete manşetlerini kesip bir resim defterine yapıştırarak ilkokul öğretmenime verdiğimde ilk kez karne almanın heyecanını da yaşıyordum.
1960'lı yılların sonunu lise öğrencisi olarak geçiren birisi için 12 Mart darbesi pek de şaşırtıcı değildi. Ne var ki tarihin dün, bugün ve yarın üçlüsünün bir bileşkesi olduğunu anlamak için yine de 1970'li yılların rahle-i tedrisatından geçmek gerekecekti.
Yeni yeni düşünmeye, ne-neden-nasıl diye sorgulamaya, kısacası insanların birey olmaya başladığı bir toplumun bir darbeyle kul yapılmaya çalışılma stratejileri sırasında artık orta yaşa gelmiştim. Parçacıklar bir araya getirildiğinde ortaya hiç de yabancısı olmadığımız bildik bir tablo çıkıyordu. Ne var ki biz tarihi sadece savaşlar, barışlar ve birtakım isimler olarak algılamış, olayların nedenlerini, farklı farklı oluşumların birbirini nasıl etkilediğini hiç mi hiç düşünmemiştik." 

Yaşadığımız coğrafyada ulusal ve uluslararası anlaşmalarla belirlenerek geliştirilen projelerle ülke haritalarının yeniden çizilmesi serüvenlerinin yaşandığı dramatik koşullara bilgi birikimi ve aydın duyarlılığıyla yaklaştı. 
Ürettiği düşünceler, on yıllarca süren "soğuk savaş" politikalarıyla cendere altında tutulup yıldırılmaya çalışılan ama duyarlılığını, bilincini koruyarak ayakta kalmayı başaran, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı özgürlük savaşımı veren devrimci, yurtsever insanlara kararlılık ve güç aşıladı. Yaşananları "görmezden gelmekte direnenler"in sayısını azaltmaya çalıştı.
Ekonomideki birikimine kattığı aydınlatıcı yazar kimliğiyle dünyada ve ülkemizde yaşananları Cumhuriyet'teki "Gözucuyla" köşesinde, "Göz kenarında kalıp da görmezden geldiklerimizi göstermek kaygısıyla" yorumladı, ülkemizin nereye götürüldüğüne ilişkin uyarılarını inatla sürdürdü.
(...)
[D]ünyaya ve ülkemize dayatılan küreselleşmenin saklanan ayrıntılarına dikkat çeken yöntemiyle gerçekleri günışığına çıkardı.
Kitapta ele aldığı ABD'nin dünya egemenliği, BOP, sömürgeleştirmenin uluslararası anlaşmaları, Avrupa Birliği, ülkeler arasındaki eşitsizlik, küreselleşmenin kıskacındaki ülkemize dayatmalar, buğday, tütün, şeker derken tarımımızı çökerten özelleştirme politikaları, sömürgeleştirmenin temel unsurlarından enerji politikaları, sosyal devletin sonunu getiren su sorunu ve orman yasası, sağlık ve sosyal güvenlik sorunları, kadınların sorunları, dayatılan açlık, işsizlik, eşitsizlik, kamu yönetimi, yerel yönetimler yasaları konularıyla ilgili yorumlarıyla bilgiyi, bilinci çoğaltmak isteyen insanlara seslendi.
(...)
Yazdıklarının boşa gidip gitmediği hakkında kitabının son cümlesi olarak "İş ki soru işaretini kullanmayı unutmayalım" yazmıştı.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***



[İ]ç savaşla parçalanan güzel yurt Yugoslavya'ya savaştan on yıl sonra gittim. İlk gördüğüm, Saraybosna'da duvarları kurşunlarla delik deşik edilmiş ulusal kütüphaneydi. Evet, bir harabeydi artık ve ön kısmında koca koca reklam panoları vardı, Batı'nın ünlü markalarının parfüm ve giysi fotoğrafları gözümü alıyordu.
Bu görüntü binlerce insanın öldüğü, binlerce kadına tecavüz edildiği savaşın neden yapıldığını tüm açıklığıyla anlatıyordu.

(IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: BETÜL DURDU)






Merhaba! 

16 Şubat 2025 Pazar

EDEBİYAT DİRENİŞTİR

 


ÖNER YAĞCI


İnsanlık, kavgalarla, savaşlarla, kaygılarla dolu çağlar yaşıyor.
Büyük toplumsal değişimleri, dönüşümleri, devrimleri, karşıdevrimleri, kaba ve ince sömürüleri, bağnazlıkları, birleşmeleri, ayrılmaları yaşıyor insanlık.
Bilimsel ve teknolojik olanakların verdiği güçle doğayı tüketmeyi, tüketirken yoksulluğu çoğaltmayı, insanları yerlerinden yurtlarından eden iç ve dış göçleri, açlığı, katliamları, dünden gelen ve yeni keşfedilen özgürlüklerin yok edilmesini yaşıyor.
Bunlar yaşanırken kimi insanlar, "dayanışma" sözcüğü yerine sömürmeyi, egemen olmayı, ezmeyi yeğliyor; sömüren, egemen olan, ezen olabilmek için sömürene, egemen olana, ezene hizmet etme yarışına giriyor.
İnsanın kendi yaşamını, kendi dünyasını, kendi geleceğini kirleten bir yarış bu. 
Bu yarışta her şey gibi edebiyat da yerini alıyor.
Çağların karanlıklarını aydınlıklara çevirmeye çalışan insanın, bu kavgasındaki en önemli silahlarından, araçlarından biri olan edebiyat da kendini kirletiyor bu yarışta.
Çağın sözcüsü, vicdanı, yargıcı, avukatı, sanığı, tanığı, adaleti olabilmeyi başardığı ölçüde güçlü olan edebiyat, bu sorumluluğunu, bu işlevini, kendi değerlerini yitirerek giriyor yarışa.
Oysa edebiyatın dünü, destanlardan, üretim şekillerinden gelen, gücünü yaşamdan, insandan alan görkemli zenginliklerle, güzelliklerle doludur ve sömürenin, egemen olanın, ezenin korktuğu bir barikattır.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


Oktay Akbal'ın öyküleriyle 1960'ların sonunda öğretmen okulu öğrencisiyken tanıştım. Önce Ekmekler Bozuldu adlı öykü kitabında yazdıklarıyla kuşatmıştı genç dünyamı:

"Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu..."


Önce Ekmekler Bozuldu için yazdığı yazıda, "Oktay Akbal'ın güvenilecek, bundan sonra yazacakları umutla beklenecek bir yazar" olduğunu söyleyen Nurullah Ataç yanılmamıştı:

Oktay Akbal, "Tek bir hikâyem yoktur ki konusu ve insanları uydurma olsun. Hepsi de aramızda yaşamış ve yaşamakta olan, bizim gibi insanlardır... Önemli olan yaşadığımız bu memleketin, içinde bulunduğumuz bu buhranlı devrin, günden güne bu sarsıntılı dünya üstünde ne yapacağını şaşıran insanların hikâyesini, romanını, şiirini yazmak, gelecek nesillere bırakmaktır."
"Tanık olmak yetmez. Seyirci kaldım demekle bir olur bu. Bir kötülüğü, bir yanlışlığı, bir adaletsizliği, bir çirkinliği ses çıkarmadan, iyi-kötü bir şey demeden seyretmekle eş olur bir yerde bu tanıklık..." diyordu.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!   

1 Eylül 2024 Pazar

HERKESE YETER DÜNYA

 



Önce sömürgecilik, devamında emperyalizm politikalarıyla dünya egemenliği kuran devletler sıralaması yapıldığında 15. yüzyıldan itibaren her yüzyıl sırasıyla; Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa ve İngiltere'nin oldu. İngiltere'nin 19. yüzyılda dünyanın bütün kıtalarındaki egemenliği, "Üzerinde güneş batmayan imparatorluk" olarak tanım buldu.
20. yüzyıl ise ABD'nin oldu.
ABD, 21. yüzyılı şu projeyle karşıladı:
New American Century (Yeni Amerikan Yüzyılı)!

(MUSTAFA BALBAY - Cumhuriyet Gazetesi)


***


"Bize yeni bir Aydınlanma Çağı gerekiyor"


ERTÜRK AKŞUN


Bizi buraya neoliberalizm sürükledi. 1973'te neoliberalizm, Batı cephesinde yaşama geçmeye başladı.
1980'e geldiğimizde Batı dünyası, net olarak neoliberalizm tarafından yönetilmeye başladı. Reagan-Thatcher gericiliği diye de tanımlanan bu dönem, neoliberalizmin ister evrimsel isterse karşıdevrimci darbeler aracılığıyla ülkelere yerleştirilmesi sürecini başlattı.
Neoliberalizm, ideolojik olarak her şeye özgürlük sloganıyla yola çıktı. Ama özgürlüğün sadece sermayeye olduğu çok geç fark edildi.
Üçüncü dünya ülkeleri, IMF ve Dünya Bankası eliyle fakirleştirildi ve Batı etkisi altına alındı. Tüm üçüncü dünya ülkelerinde etnik milliyetçilik, antiemperyalizmin yerine geçirildi. 
Neoliberalizm ile birlikte tekeller aşırı büyümeye başladı. Küreselleşme adı altında bütün üçüncü dünya ülkeleri sömürüye açık hale getirildi. Tekelleşme, emperyalist durum dünyayı yeni bir dünya savaşının eşiğine getirdi.
(...)
Neoliberalizm en büyük tahribatı insan aklında yaptı. Bu kolay düzeltilebilecek bir tahribat değildir. Aklın yerine hurafe, gerçeğin yerine yalan, mücadelenin yerine şaklabanlık konuldu ve bunlar kolayca düzelemez. Doğa tahribatını saymıyorum bile.
Nedeni ise kapitalizm eninde sonunda sadece kendi çıkarına göre hareket eder ve şöyle bir kolaycılığa her zaman için kapısı açıktır: "Ben yapmazsam bir başkası nasıl olsa yapacak." 
Ve elbette neoliberalizm, dünyayı bir savaşın eşiğine getirmiştir ve bunun sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.
[Ş]u an "yeni ortaçağ"dan çıkmak üzereyiz veya sonuna iyice yaklaştık. 1973'ten itibaren dünya "yeni ortaçağ"ı yaşamaya başladı ve günümüze kadar geldi.
(...)
Şimdi bir yol ayrımındayız ve dünyanın daha karanlık bir hal alması veya daha aydınlık bir çağa girmemiz ancak aydınların, solcuların, içinde insani değer taşıyanların yapacağı ve ortaya koyacağı mücadeleyle belirlenecektir.

(ERTÜRK AKŞUN - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: ZEYNEP TÜTÜNCÜ GÜNGÖR)


*** 



DEMİRTAŞ CEYHUN


Yaşama örgütlü bir insan ve aydın olarak katılma sorumluluğuyla uzun yıllar Mimarlar Odası'ında, Türk Edebiyatçılar Derneği'nde, TYS'de yöneticilik yapan Demirtaş Ceyhun, günümüz aydınının yurtseverlik damarına bağlı olmaksızın var olamayacağını düşündü ve yazdıklarıyla, konuştuklarıyla bu düşüncelerinin yaygınlaşmasına, tartışılmasına, etkin olmasına çabaladı.
"Melih Cevdet, Telgrafhane adlı şiirinde 'Düzelmeden memleketin hali/Uyumayacaksın/Bir sis çanı gibi gecenin içinde/Ta gün ışıyıncaya kadar/Vakur metin sade/Çalacaksın' derken şairlerin işinin halkı uyandırmak olduğunu mu kastetmektedir yoksa önce ulemalığı hâlâ en üst aşama kabul eden aydınların içine kolayca düştükleri aymazlıktan kurtarılması gerektiğini mi acaba?
Halkımızın okuma özürlü bir toplum olduğu düşünülürse, doğrusu Melih Cevdet ağabey de yazılı edebiyatın temel görevinin halkı değil, önce aydınları uyandırmak olduğunu kastetse gerektir ola ki..." diye başladığı bu son yazısında, sanki kendisinden sonra gelen aydınlara bir çeşit vasiyetini sunmuştu:
"Aydınlarımızın, emperyalizmin ülkemizde iki yüz yıldır çevirdiği dolapların, oynadığı oyunların farkında olduğunu söyleyebilmenin galiba gerçekten olanağı yok... Galiba külahımızı önümüze koyup, önce aydın kavramını sil baştan irdelemeliyiz."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)  


***



RUHİ SU


Okuduğum her iyi kitap tepeden tırnağa tedirgin ediyor beni. Kendi hallerime, günümüzde olup bitenlere (ya da bir türlü bitmek bilmeyenlere), insanlığın çağlara yayılan hallerine bakıyorum. 
Yeniden sorguluyorum bildiğimi düşündüğüm hallerimizi... Niye bitmiyor dalaşmalar, çatışmalar, savaşlar; insanın oradan oraya, sılasından bilmediği topraklara savrulmaları?
Dünyanın bütün kara parçalarında neden milyonlar her gün yeniden sınanıyor açlıkla, yoklukla, yoksunlukla, umarsızlıkla?
Bir sözcük yetmemiş yerimizden yurdumuzdan olmalarımızı anlatmaya: Göçmen demişiz; sonra muhacir, mübadil, mülteci... Başardığımız iyi, güzel, başarılı işleri çoğaltıp çeşitlendirsek de o türden işlerimiz için yeni sözler, sözcükler arasak ya...
Sonra tutuyorum, adına savaş dediğimiz şu başı sonu belirsiz yıkıcılığı düşünüyorum. Birilerinin merak edip araştırdığı, dünyanın savaşsız geçen yıllarını düşünüyorum.
Yıllar mı? Yok öyle bir şey! Ancak savaşsız "günler"den söz edebiliyoruz. Ve tüm bu hengâme içinde insanın insana ettiği düşüyor aklıma, mahcup oluyorum.
Okuduğum bütün kitapları kapatıyorum, bütün kitaplarımı yeniden açıyorum. Topraktan kopmuşluğumuza, parçasıyken kendimizi egemeni sandığımız doğanın dilini unutmalarımıza; sabırsız, hayata sağır ve kör hallerimize varıyorum.
Ateşin, toprağın, suyun, havanın, cümle hayatın diline yabancı umarsızlara dönüşmelerimizi düşünüyorum.
Müziğimizin büyük ustası Ruhi Su'nun "Herkese yeter dünya, herkese yeter ekmek..." deyişini anımsıyorum.

(Y. BEKİR YURDAKUL - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!


4 Şubat 2024 Pazar

ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR ?

 

Ejderha Ateşi (Dragon Fire), İngiltere'nin yeni savunma silahının adı. Aşağıdaki fotoğraf dikkatle incelendiğinde görülecek ki savaş sevdalısı İngiliz yöneticiler, bu silaha isabetli bir isim bulmuşlar. Silah, 'Bayraktar' ailesi için kötü bir haber niteliği taşıyor. Zira, bu teknolojik mucizenin ana hedefi insansız hava araçlarının düşürülmesi ve İngiltere ya da müttefiklerinin hava sahasının etkin bir biçimde korunması. Silah, gökyüzüne gönderdiği etkili ışık huzmeleriyle 'Yıldız Savaşları' filmindeki ışın silahlarını andırıyor. 


Bir filmden örnek vermek her zaman konunun ağırlığını hafifletir. Biz konuyu çok fazla hafifletmeyelim ve hatırlatalım; İngiltere eski Genelkurmay Başkanı Nick Carter'ın dediği gibi, ülke hızla küresel bir savaşa (3. Dünya Savaşı'na) hazırlanıyor.
İngiltere Savunma Bakanlığı kaynaklarına göre, teknolojinin bu son harikası, oldukça ekonomik bir silah. Bu lazer silahını 10 saniye boyunca ateşlemenin maliyeti, evde kullanılan bir ısıtıcının bir saat çalışmasıyla harcadığı enerjiye denk. Bu da silahın atış başına maliyetinin oldukça düşük olduğunu gösteriyor. Bu silah hem kara ordusunun hem de kraliyet donanmasının hava savunma yeteneklerinin bir parçası olacak ve İngiltere'yi kendi başına açtığı belalardan sözde kurtaracak.
İnsanların evsizlikle, ısınma sorunlarıyla ve gıda bankalarından yardım alarak yaşamak için mücadele ettiği İngiltere'de 'Tory' hükümeti, multi milyon sterlin boyutundaki bir bütçeyi savunmaya (silahlanmaya) ayıracak. Anlaşılan o ki yeni icatlar kapıda ve insanlık bu icatları yine savaş denilen melanetin teşvikiyle bulacak. Tıpkı radyo ve internette olduğu gibi...


Avrupa, geliştirilen tüm bu epik silahların gölgesinde hızla irtifa kaybediyor. Irkçı ve Nazivari yönetimler hızla iktidara yürüyor. Peki, Nazilerin yeniden iktidara gelmesi nasıl bir anlam taşıyor? Sermaye, tüm Avrupa'yı bir savaş pozisyonuna geçirebilmek için kendi savaş kabinelerini bir bir oluşturmaya çalışıyor. Yalnız bu seferki ırkçı deneyimi geçmişte Almanya'da yaşanan Nazi deneyimiyle karıştırmamak gerekiyor. Kesişim noktaları olmakla birlikte, bu sefer 'Avrupa Merkezci İdeoloji'nin hâkim olduğu bir ırkçılıkla yüzleşeceğiz. Martin Bernal'ın işaret ettiği gibi Avrupa-Atlantik sınırının ötesinde kalan ya da bu ideolojinin onayından geçemeyen halkların hızla dehümanizasyona tabi tutulacağı bir döneme giriyoruz. Bu yüzden Ukrayna savaşından sonra Avrupa'ya göç etmek zorunda kalan Ukraynalıların elde ettikleri ayrıcalıklara ve Ukraynalı olmayan mültecilerin karşı karşıya olduğu muamelelere ve ikiyüzlülüğe iyi bakmak gerekiyor. Bu tür bir ırkçılığın temel kodlarını orada bulabiliriz. Bu yüzden Avrupa merkezci ideolojiye sıkı sıkıya iman etmiş bir patron olan Rishi Sunak esmer teniyle pekâlâ bu inanç uğruna savaşabilir ve kendi teninden olan insanları gözünü kırpmadan insanlıktan çıkarabilir. Yeni bir dünya savaşı için etkili bir ideolojiye ihtiyaçları var ve bu etkili ideoloji cephaneliklerinde mevcut. Bir savaş pilotunun ses hızını geçerek ulaştığı düşman topraklarında bombalayacağı evleri, çocuk parklarını ve diğer her şeyi insana ait bir obje olarak görmemesini sağlayacak olan tek şey bu! Örneğin: İsrail'in Gazze'de yaptığı şey tam olarak buydu. 


Şimdi tek tek yaşanan gelişmelere bakalım...

- İngiltere Savunma Bakanı Grant Shapps, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada 5 yıl içerisinde küresel bir savaşın başlayabileceğini ve bunun için hazırlıkların hızlandırılması gerektiğini söyledi. Savunma Bakanı Shapps, ayrıca 2024 yılının İngiliz savunması için bir dönüm noktası olduğunun altını çizdi. Bakana göre, İngiltere'nin irrasyonel güçlerle karşılaşması kaçınılmaz (tıpkı 1. Dünya Savaşı öncesi İngiliz raporlarını andırıyor bu söz... İngiltere'nin Almanya ile karşılaşması şart ve kaçınılmaz). Peki kim bu ülkeler? Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore. Bakan Grant Shapps, hızını alamıyor ve ekliyor: "İngiltere savunma alanında yapacağı yatırımı GSYİH'nın % 2,5'ine çıkarmayı hedefliyor." NATO üyesi ülkelerin savunma yatırımında geri kalmaması ve hızla buna odaklanmaları gerektiğini de sözlerine ekliyor. Türkiye'de bir anda patlama yapan mucizevi silah üretimini bununla ilişkilendirmek mümkün mü? Peki, çanlar kimin için çalıyor?

- Türkiye'de televizyonda denk geldiğim bir habere göre, önde gelen bir NATO yetkilisi, Batı'daki sivillerin ve silahlı kuvvetlerin Rusya ile başlayacak bir savaşa hazırlıklı olmaları gerektiğini söyledi. Memlekette habercilik yerlerde süründüğünden gazeteciliğin en önemli sorusu olan 'kim?' sorusunu unutmuş görünüyorlar. Şimdi, kim sorusuna yanıt arayalım. Açıklamayı yapan kişi NATO Askeri Komitesi Başkanı Amiral Rob Bauer. Bauer, 'barışın devam etmesi kesin değil' diyor. Kabiliyetli Amiralimiz, Rusya ile bir savaşa hazırlanıyoruz diyor. Askeri tarihçi John Keegan'ın modern dünyada savaşta olma tezini takip edersek eğer, diplomatların susup komutanların konuştuğu bir evreye savaş evresi diyebiliriz. Demek ki ilerleyen günlerde askerler daha çok konuşacak ve yoksullar daha çok ölecek. Kısacası bu teze göre zaten savaştayız.

- Davos'ta gazetecilere açıklama yapan İrlanda Başbakanı Leo Varadkar, Ukrayna için verilen mücadelenin Avrupa değerleri için verilen bir mücadele olduğunu belirterek, Avrupa konseyinin Şubat ayında beklemede olan 50 milyar Avroluk Ukrayna yardım fonunu onaylamak için bir oylama yapacağına inandığını söyledi. Varadkar, Ukrayna'daki savaş ne kadar sürerse sürsün Ukrayna'nın yanında olacaklarının altını çizdi. AB ve ABD'ye Ukrayna'ya maddi destekte bulunma çağrısı yapan İrlanda Başbakanı, Avrupa'daki yoksulluğa ve krizlere rağmen 50 milyarlık dev bir hibenin Ukrayna'ya verilmesi gerektiğini söylüyor. İşte ücretsiz eğitime ve sağlığa harcanması gereken paraların gittiği yerler. Demek ki bu dev kamusal bütçeleri bir grup göçmen ya da mülteci yemiyor. Bu bütçeler açık açık zenginlerin savaşına harcanıyor. Not: İrlanda'da evsizlerin sayısı yeni bir rekor kırdı ve 13.500'e ulaştı.

Dünyayı yöneten tekellerin savaştan başka bir seçeneği yok gibi görünüyor.
Bir dünya savaşı yoksullar cephesindeki en kötü ihtimal.

İşçi sınıfı örgütsüz ve dağınık olduğu için maalesef kendisine karşı hazırlanan bu yeni cehenneme duyarsız ve yabancı görünüyor. En azından İngiltere'den bakınca durum böyle görünüyor. Yakın gelecekte daha fazla insan savaşlarla öldürülecek ve pek çoğu evlerini, yurtlarını kaybedecek. Bu yüzden milyonlarca insan akın akın savaş bölgelerinden göç edecek. Nükleer bombaları ya da insansız hava araçlarını ışın silahıyla yok etmeyi planlayan İngiltere bu insanlarla ne yapacak? Avam kamarasından geçip, lordlar kamarasına doğru yol alan Ruanda gibi planları mı işletecek? Bu ölümcül cendereden kurtulmak istiyorsak bizi savaşlara, kıtlığa ve vahşi kapitalizmin kıyma makinesine sürükleyen hükümetlerimizi alaşağı etmek zorundayız. İşte o zaman gerçekten konuşma hakkını elde etmiş olacağız!

(ÇAĞDAŞ GÖKBEL - soL Haber)



"Savaş şayet iyi bir şey olsaydı, onu asla ama asla yoksullara bırakmazlardı."

(TEKİN DENİZ)







Merhaba!
  

15 Ekim 2023 Pazar

HARESE

 

   "Kurtlar sofrası..." dedi imalı bir şekilde. 

   "Attilâ İlhan" dedim. "Onun sayesinde dilimize yerleşti desem yeri..."

  Tanımaz sandım, yazarın Kurtlar Sofrası kitabından bir cümleyi söyleyince yanıldığımı anladım: "Memleket bir kurtlar sofrasına dönüşmüş ise isyan haktır."

   "Kurtların aç kaldıkları zaman bir halka oluşturarak, aralarında en güçsüz olanın, bitkin halde yere yığılmasına kadar birbirlerinin gözlerine bakarak beklediğini, yere yığılır yığılmaz da güçsüz olanı yediklerini, deyimin de buradan geldiğini" söylemek istemedim. Eminim ki, onlar varlıklarını sürdürmek için içgüdüsel olarak yapıyorlar, oysa biz insanlar güçgüdüseliz. Güçsüzlerin üzerinden güçlenmeyi marifet sayacak kadar da pisgüdüseliz ...

   (SEMA SOYKAN / Öteki Şeylerin Tarihi - Alfa Basım Yayım)


   


(Karikatür: İzental)




   Harese nedir, bilir misin oğlum? 
Arapça eski bir kelimedir. 
Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. 
Harese şudur evladım: 
Develere çöl gemileri derler bilirsin,
 bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, 
aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanaklıdır yani. 
Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır, 
gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar.
Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar.
Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider.
Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz
ve
engel olunmazsa kan kaybından ölür deve.
Bunun adı haresedir.
Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir.
Bütün Ortadoğu'nun âdeti budur oğlum,
tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz.
Kendi kanının tadından sarhoş olur.

(ZÜLFÜ LİVANELİ / Huzursuzluk - İnkılâp Kitabevi)



(Karikatür: MURAT SAYIN - Cumhuriyet Gazetesi)


   Orta Doğu'da yaşananlar nefesimizi kesiyor. HAMAS'ın gerçekleştirdiği 11 Eylülvari Aksa Tufanı saldırısı, bir tarafıyla İsrail yönetiminin Filistin'i yok etme projesi için düğmeye basması adına biçilmiş kaftan oldu. Netanyahu bu durumu doğal akışta kendi iç politika tahterevallisi için kullanmayı tabii ki ihmal etmedi. 
   Durumdan vazife çıkarmayı yaşam tarzları haline dönüştürmüş dünya sahnesinin büyük yıldızları hemen yine ortaya çıktılar. Sonuçta, her şeyin arkasında aslında onların olduğunun imajı sanki işlerine yarıyor! Dolayısıyla hemen ABD, Rusya, Avrupa ve hatta her büyük devlet, geleneksel hatlarına sadık kalarak konuya müdahil olmak istiyor. 
   Ben kahroluyorum, çünkü filler tepişirken olanlar yine çocuklara, masum sivillere oluyor. Onlarca yıldır Orta Doğu'nun petrol, su, din, toprak ve kişisel ego savaşları sürüyor. Dünyada hangisi olursa olsun, inanç manipülasyonu kadar insan beynini felç eden ve dünyayı kana bulayan başka bir konu yok!

    (BEDRİ BAYKAM - Cumhuriyet Gazetesi)


***


Bu gelen savaş ilk değil.
Çok savaş oldu bundan önce.
Bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene,
bir yanda yenenler vardı.
Yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan.
Yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu.

(BERTOLT BRECHT)


***


"Savaş şayet iyi bir şey olsaydı, onu asla ama asla yoksullara bırakmazlardı."

(TEKİN DENİZ)








Savaşlar olmasın!

29 Ağustos 2022 Pazartesi

GRİ ve SİYAH

 

  Bir dostum anlatmıştı:

  "Daha şehre girmeden, Aşkale'de yattığım hanın kahvesinde, esirlikten yeni dönen yanık yüzlü, tek kollu bir biçare bana, giderken bıraktığı oğlu, karısı ve anasından hiçbirini, hatta evinin yerini bile bulamadığı için, girdiği günün akşamında şehri terk ettiğini söyledi.

  - 'Peki şimdi nereye gidiyorsun?' diye sordum.

  Bir müddet düşündü. Yüzü alt üst olmuştu. Nihayet:

  - 'Efendi', dedi; 'nereye gittiğimi ne sorarsın? Geldiğim yeri sana söyledim, yetmez mi?' 

  Doğru söylüyordu. Geldiği yeri öğrenmiştim."

  Ölüm bu kadar yakından kokladığı insanların peşini kolay kolay bırakmıyordu. Er geç bir tarafta karşılarına çıkıyor, sofrasını açıyor, "Buyurun!" diyordu. Başka bir şey yapamadığı için sadece hatırlatıyordu. 

  (AHMET HAMDİ TANPINAR / Beş Şehir - Dergâh Yayınları)


(Fotoğraf: MICHAEL NASH - Varşova / 1946)



Ne yakacak mumları, ne gaz lambaları ne de karanlık geceyi aydınlatacak renkli hayalleri vardı.
Savaşın topla, tüfekle, süngüyle sildiği renklerden gri ve siyah kalmıştı geriye.

(SEMA SOYKAN / Adsız Roman - Alfa Basım Yayım)






Merhaba!

23 Ekim 2016 Pazar

EMPERYALİZM VE SAVAŞLARA DAİR




   Birinci Dünya Savaşı öncesi:
   ...Parlamentolardan şakır şakır savaş yanlısı kararlar çıktı. Meclislerin sağında eller "kutsal değerler" adına, solunda "özgürlükler" adına kalkıyordu. Patronla işçi "vatan" için birleşmişti. Alman işçisi "vatan" için Fransız işçisine, Fransız işçisi "vatan" için Alman işçisine kurşun sıkacaktı!
   Sıktılar. Yüz bin yüz bin öldüler. Bu katliama seyirci kalmayan bir avuç devrimci önce sosyal demokrat partilerden atıldı, sonra zindanlara...
...Evet, emperyalistler birbirleriyle kanlı bir kavgaya tutuşmuştu ama tekeller Almanya'da, İtalya'da, Fransa'da, İngiltere'de deli gibi kâr etmeye devam ediyordu; grevler vatan-millet adına yasaklanmıştı, ücretler kısılıyordu, kamu kaynakları bu militarist çılgınlığa ayrılmıştı, hemen her sektör kendisini savaş çağına göre ayarlamıştı. Gıda tekelleri cepheye konserve ve çikolata tabletleri, tekstilciler asker kaputu, silah sanayi cephane yağdırıyordu. Finans sermayesine gelince...Bazı kaynaklar, bankaların ölen her bir asker başına 10 bin dolar (dolar daha bir dolarken!) kâr ettiğini yazar! (soL Haber)



   Jose Saramago'nun Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler romanının kahramanı Artur Paz Semedo, yaklaşık 20 yıldır tarihi bir silah fabrikasının hafif silahlar ve cephane imalat bölümünün muhasebesinde çalışan biridir. Artur Paz Semedo'nun meslek yaşamının en büyük hayali, o zamana değin neredeyse tek çalışma alanı olmuş hafif teçhizat için önemsiz mühimmat imalatı yerine, ağır silah bölümlerinden birine atanmaktır. Günlerden bir gün, şehir sinema kulübünde 1939'da yaşanmış İspanya İç Savaşı üzerine bir eser olan Andre Malraux'nun "Umut" filmine gider. Film onu çok etkilemiştir. Epey aradıktan sonra filme konu olan kitabı bulur ve okur. Kitaptaki şu bölüm, Semedo'yu sarsar: "Obüslere sabotaj yaptıkları için Milano'da kurşuna dizilen işçiler şerefine, yaşasın!" Bu, tıpkı bizim Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızda Urla taraflarında karaya çıktıklarında karşılarında kendileri gibi Türk emekçilerini görüp savaşmaktan vazgeçen, Yunanistan'a gerisin geri döndükten sonra kurşuna dizilen Yunan Komünist Partili askerleri hatırlatıyor okura.
   Çünkü orada yapılan da budur: Milano'da bir silah fabrikasında çalışan işçiler, obüslere öyle bir sabotaj yapmışlardır ki, o obüsler, düştükleri yerde patlamamış, hiçbir cana kıymamıştır. Doğrudur: Silah fabrikalarında çalışan işçiler grev yapamazlar, ancak bu, başka bir eylem biçimini deneyemeyecekleri anlamına gelmez.
   Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler romanını doğuran fikir, Saramago'yu rahat bırakmamış eski bir sorudan geliyordu; "Silah sanayiinde neden grev olmaz?" Bu ana örgüye daha sonra, duyulduğunda güçlü bir etki yaratmış olan bir olay eklendi: İspanya İç Savaşı sırasında Extremadura'daki Halk Cephesi birliklerine fırlatılan bir bomba sabotaja uğratıldığından patlamamıştı. Topçu bir asker düzeneği sökünce içinde bir rulo kağıt görür. Almanca el yazısıyla şöyle denmektedir; "Yoldaşlar, korkmayın. Benim yüklediğim obüsler patlamayacak. Bir Alman işçi." (Aydınlık Kitap)



JOSE SARAMAGO







   ...ABD silah endüstrisi soğuk savaş sonrası Kuzey Kore, Çin ve Rusya aleyhinde kamuoyunu şekillendirmeye devam ederken Suudi Arabistan gibi yağlı müşterilerini barışçı, demokrat bir ülke olarak lanse ediyor. Halbuki Yemen'de Suudilerin yaptığı katliamlar artık gizlenemiyor. Yemen'de sivil katliamlar rekora koşuyor. İsrail için geçen hafta onaylanan gelecek on yıl için 38 milyar dolarlık askeri yardım paketinin asıl amacının Amerikan silah şirketlerine destek olduğu bilinen bir gerçek. Zira bu yardımın ancak dörtte biri ile İsrail'in kendi milli silahlarını  satın almasına izin veriliyor. Tüm bu gayretlerin amacı Amerikan vergi mükelleflerine daha çok silah aldırmak ve yabancı devletlere daha çok Amerikan silahı satmak. 14 Eylül 2016'da Amerikalı gazeteci / yazar Stephen Kinzer, Boston Globe gazetesinde yayınlanan köşe yazısında ABD Barış Enstitüsü ile dalga geçiyor. Zira bu kurumun başında eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley var. Bu zat aynı zamanda ABD'nin en büyük silah şirketi Raytheon'da üst düzey yönetici. Kinzer, diğer silah devi Loockheed Martin'e de iğnesini batırıyor. Barış Enstitüsü'ne bir milyon dolar bağışlayan firma geçen ay Polonya'ya milyonlarca dolarlık uçaksavar füzesi sattı... (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)






Burda ya da Angola'da hep aynıdır insanlar
Sevilmek ister kadın,
Çocuk doymak, korunmak,
Erkek iş ister ellerine
Ve dinlenebilmek 
Eve dönünce.
Burda ya da Angola'da 
İnsan insanca yaşamak ister sözün kısası.
Oysa sayın bayım,
Ölüler verdiniz
Ölüler veriyorsunuz her gün bize
Açlık ve dayak ölüleri
Kurşun ölüleri
Ağlayalım diye.


SENNUR SEZER








   Mahmut Dikerdem 1982 yılında, İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargıçlara şöyle sesleniyordu:
  "Barış Derneği'nin genel başkanı sıfatıyla yüksek mahkemenizden talebim şudur: Halkımızın özlemleri ve hayati çıkarları doğrultusundaki düşüncelerimizden ötürü bizi hayali suçlarla huzurunuza gönderen bu iddianameye itibar etmeyiniz. Dünyanın döndüğünü kanıtladığı için mahkum edilmek istenen bir bilim adamının, yargıçlarına 'ne yapayım ki dünya dönüyor' dediği gibi, bizi de 'ne yapalım ki dünya halkları barış istiyor' demeye zorlamayınız. Dünyanın döndüğü nasıl tartışılmaz bir gerçek ise, tüm dünya halklarının barış içinde yan yana yaşamak istedikleri ve topluca intihar demek olan savaşı reddettikleri de o kadar açık ve kesin bir gerçektir."

   
CHE ve MAHMUT DİKERDEM







Merhaba!