Ferda Fidan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ferda Fidan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2025 Pazar

BEN SADECE İNSANIM

 

Edebiyat şiddetli bir tutkudur onun için ve başka türlüsü düşünülemez:

GUSTAVE FLAUBERT


"Kendimizi her zaman halklardan, taçlardan ve krallardan daha büyük olan, her zaman yukarılarda, Tanrı'nın diademiyle coşku içinde duran sanata adayalım."

Buna benzer satırları Mektuplar'ında sık sık yineleyen Flaubert'in sanat kavramını din olarak bellediği açıktır.

Ünlü bir cerrah olan babasından kalan miras sayesinde bir meslek edinme zorunluluğu olmayan Flaubert, 1844'de geçirdiği epilepsi krizini de bahane ederek Paris'te devam ettiği hukuk eğitimini yarıda bırakır ve yaşamını edebiyata adamak amacıyla memleketi Normandiya'ya dönüş yapar.

Tüm çocukluğunu geçirdiği Croisset köyünde, Seine nehri kıyısındaki sakin evinden hiç çıkmadan, mağarasına kapanmış "bir ayı gibi" yaşamak ve günün bütün saatlerini edebiyata yani okuma ve yazmaya harcamak, düşlerindeki ideal yaşamın anahtarı ve en derin arzusudur Flaubert'in.

(...)

Toplumsal yaşamdan ürken yazarın siyasal açıdan da her hangi bir partiye ya da görüşe inanması mümkün değildi. Demokrasi kavramını yani halkın seçtiği kimselerin halkı gerçekten temsil edebileceği fikrini gülünç bulur: 

"Halkın temsilcileri pis bir satılmışlar yığınından başka bir şey değildir, görüşleri kişisel çıkar, eğilimleri alçaklık, onurları aptalca bir gurur, ruhları ise bir çamur yığınıdır."

[H]er türlü sosyal sınıf kavramının ötesinde sanatın ve doğanın güzelliğine duyarsız, aptallığı bayrak edinmiş her insan onun gözünde bir burjuvadır.

Özellikle 1846-1854 yılları arasında coşkulu bir aşk yaşadığı şair Louise Colet'ye yazdığı mektuplar, hem edebiyat sanatı hakkında düşüncelerini uzun uzun anlattığı bir denemeler dizisi hem de dünyaca ünlü başyapıtı Madam Bovary'nin yazılışının bir güncesi olması ve zengin bilgiler içermesi açısından bu romanın hayranları tarafından mutlaka okunması gereken bir belgedir.

Yani Shakepeare'in ya da Moliére'in eserlerini nasıl yazdıklarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz ama Gustave Flaubert'in nasıl bir çalışma yöntemi uyguladığını ve kitaplarını nasıl yazdığını Mektuplar'ını okuyarak bizzat kendi kaleminden öğrenebiliriz. 

(...)

Madam Bovary'nin yazım aşamasına tam olarak hangi tarihte, hangi ruh haliyle girdiğini 20 Eylül 1851 tarihli mektubunda belirtmiştir: "Dün gece romanıma başladım. Şimdi beni korkuya boğan üslup sorunları öngörüyorum. Basit olmak ufak bir mesele değil." 

Yazım sürecinin çok yavaş ilerlediğinden, bazen bütün gün saatlerce çalışıp sadece bir sayfayı tamamlayabildiğinden yakınır: "Dağları yerinden oynatmış gibi yorgunum. Bazen ağlamak istiyorum. Yazmak için insanüstü bir irade lazım. Ben sadece insanım."

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!

21 Haziran 2025 Cumartesi

ONURLU BİR YAŞAM: BERTRAND RUSSELL

 


(...) 1914 yılının ağustos ayında İngiltere'de seferberlik ilan edildiği gün ülkesinde adeta bir bayram havası estiğini ve insanların şen şakrak sokaklara döküldüğünü gören Russell tam anlamıyla şoka girer.
Vatandaşları savaşın ne korkunç bir felaket olduğunun farkında değildir. Bu konuda daha fazla çabalaması gerektiğini anlayarak bütün enerjisini bu davaya harcamaya karar verir.
Fikirlerini yaymak için halka açık mekânlarda konferanslar vermeye başlar, devletler arasındaki anlaşmazlığın diplomatik yollardan çözülmesi için çareler önerir. 
Gazetelerde makaleler yayımlayarak çatışmanın hamasi milliyetçilikle bağlantılı ekonomik nedenlerini kınar.
Özellikle 1916'da yayımladığı Justice in War Time adlı yapıtında, şovenizmin adeta kör ettiği İngiliz hükümetinin vicdani retçilere yönelik baskısını alenen kınamaktan çekinmez. Bütün bunları yaparken doğru yolda olduğundan bir an bile kuşku duymamıştır:
"Kendimi Birinci Dünya Savaşı sırasında, pasifist eylemlerde bulunduğum dönemdeki kadar coşkulu hissettiğim başka bir dönem olmadı. İlk kez tüm doğamı ilgilendiren bir davaya girişmiştim."


Bu arada Bertnard Russell'ın aristokrat kökenli bir İngiliz aydını olduğunu unutmamalıyız. 18 yaşından itibaren soyluların son derece önemsediği dinden soğuyarak doğup büyüdüğü çevreden ideolojik anlamda uzaklaşmış, ilerici, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı tutumlar benimsemişti.
Bu yüzden o dönemde çoğunlukla savaştan yana olan soylular tarafından kastının onuruna ihanet eden yarı deli bir aydın olarak görülmekteydi.
Böylece doğup büyüdüğü çevrelerden dahi destek alamayan Russell, eylemlerinden rahatsız olan yetkililerin uyarılarına da kulak asmadığı için önce 100 bin sterlin para cezasına çarptırılır.
Bu cezayı haksız bulduğu için ödemeyeceğini ilan edince kişisel eşyalarının bir kısmına el koyulur ki bunlara muazzam kütüphanesinin bir bölümü de dahildir.
Sonraki aşamada, Cambridge Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliği görevinden kovulur ve sonunda bütün engellemelere karşın Russell'ın eylemlerine devam ettiğini gören hükümet son çareyi onu 6 ay hapis cezasına çarptırarak Brixton Cezaevi'ne atmakta bulur.


Resmi hukukun suspus olduğu yerde, önemli olan etik ve kamu vicdanının sesini herkese duyurmak için her yola başvurmaktır.
İşte bu hümanist fikirleri yüzünden, yıllar sonra bile, 1961'de, 89 yaşındayken tekrar hapis cezasına çarptırılacaktır Russell
Bu kez de atom bombasına karşı düzenlenen bir eyleme katıldığı için suçlu bulunmuş, para cezasını ödemeyi yine reddetmiş ve 7 gün hapis cezası aldıktan sonra, yaşına hürmeten birkaç saat hapsedildikten sonra serbest bırakılmıştır.
"İnsanlığı hatırla, geri kalanı unut" diyen Bertrand Russell'ı eylemleri ve yapıtlarıyla her zaman insanlığın mutluluğu için çalışmış, kötülüğe çare bulmaya çabalamış bir filozof olarak düşünebiliriz. Doğru bildiği yoldan hiç ayrılmamış, kimsenin buyruğuna girmeden onurlu bir yaşam sürmüş ve geriye dönüp baktığında da pişmanlık duymamıştır.
"İşte benim hayatım da böyle geçti. Yaşamaya değer olduğunu hissettim hep ve böyle bir şans tekrar elime geçse seve seve yeni baştan yaşardım."

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

16 Haziran 2024 Pazar

BUDALALIK

 



Gerçek bir hayvansever olan Romain Gary, eşi Amerikalı oyuncu Jean Seberg ile Los Angeles'ta yaşarken bir gün çok güzel, uysal ve sevecen, başıboş bir Alman kurdu köpek bulur ve sahiplenir.
"Ağzının sağ tarafında ben gibi bir siğili ve burnunun etrafında yanık tüyleri olan gri bir köpekti, bu nedenle onu Nice'de çocukluğumun geçtiği lisenin yakınlarındaki Sigara İçen Köpek adlı tütüncü dükkânının tabelasındaki sigara tiryakisine benzetiyordum" diyen yazar, böylece ilk satırlardan itibaren insanlar ve hayvanlar arasında doğrudan bir ilişki kurar.
Ancak Romain Gary ve eşi kısa bir süre sonra yazarın -Rusça "ağırbaşlı" anlamına gelen- Batka adını verdiği bu köpeğin evlerine gelen siyah konukların boğazına atlamaya başlaması üzerine, zencilere saldırmak üzere koşullandırılmış eski bir polis köpeği, yani bir "Beyaz köpek" olduğunu idrak ederek dehşete düşerler.
Bütün çabalarına karşın, bu saldırılara engel olamayacağını anlayan Gary, olası bir trajediyi önlemek amacıyla, Batka'yı öldürmeye karar verir.
Köpeği ıssız bir araziye götürür, ama tabancasını çıkardığında gözleri yaşarır, elleri titrer ve tetiğe güçlükle basarak ıska geçer.
O andaki duygularını şöyle yorumlar: "İntihar girişimimde başarısız olmuş gibiydim."
Bunun üzerine kendine bir görev belirler: Batka'yı ne olursa olsun "iyileştirmek" yani "ırkçılığından" arındırmak. Ama ne yazık ki köpeği bu amaçla emanet ettiği Kara Panter Partisi üyesi siyah eğitmenin de kendine gizlice bir görev biçtiğinin farkında değildir...



Beyaz Köpek adlı yapıtında bu olaydan yola çıkan Romain Gary, yalnızca bir köpeğin hikâyesini anlatmakla yetinmez. 
O yıllarda sıkı bir insan hakları militanı olan eşi Jean Seberg, beyazlarla eşit haklara sahip olabilmek için mücadele eden siyahlara destek olmak amacıyla çeşitli toplantılara ve yürüyüşlere katılıyor, maddi açıdan bağışlarda bulunuyordu.
Bu vesileyle, aynı zamanda o dönemin ABD'sinin karanlık tablosunu çizen Romain Gary soruna tamamen nesnel bir bakış açısıyla eğilir: 
Özgürlüğe kavuşmak için yeni yollar arayacaklarına, kendilerine zulmedenleri taklit ederek "tersten ırkçılık" yapmaya başlayan Afro-Amerikalı aktivistler ve onlar tarafından kurulan Kara Panter Partisi'nin düştüğü çelişkiler konusunda onulmaz bir düş kırıklığı içinde olduğu belirgindir. 
(...)
Yazarın birer masumiyet abidesi olarak gördüğü hayvanlara önemli bir yer ayırdığı bütün romanlarındaki gibi, ilk satırlardan itibaren sevecen bir köpek olarak betimlenen Batka, insanlar tarafından bir silah olarak kullanılmak amacıyla acımasızca soysuzlaştırılmıştır. 
Sembolün ötesinde bir özdeşleşmedir söz konusudur olan:
Beyaz Köpek, insanın hem arılığının hem de sapkınlıklarının bir aynasıdır ve Romain Gary, ırkçı beyazların koşullandırdığı Batka üzerinden kötücül insanlığın kurbanı olan masumiyet temasını işler.
"Gözünüzün önünde acı çeken her şey insandır" diyen yazar, eziyet edilen bir hayvan ve zulüm gören bir insan arasında hiçbir fark gözetmez.
Dolayısıyla Jean-Jacques Rousseau'dan da esinlenerek insan müdahalesinin doğanın saf güzelliğini nasıl yozlaştırdığını anlatır.
Sorunu irdeledikçe, gerçek sorunun insanlığı çaresiz bir hastalık gibi kemiren budalalık olduğu sonucuna varır.

(FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!    

8 Ocak 2023 Pazar

ALBERT CAMUS

 

   "Saçma kavramından üç sonuç çıkarıyorum: Başkaldırım, özgürlüğüm ve tutkum. Ölüme daveti, bilincim sayesinde bir yaşam kuralına dönüştürüyor ve intiharı reddediyorum." Albert Camus'nün tüm yaşamı ve eserleri bu temel ilke üzerine kuruludur.


  Sisifos Söyleni adlı denemesinde "saçma" kavramını irdeler: Tanrılar, kendilerine karşı gelen Sisifos'u koca bir kayayı dağın tepesine kadar yuvarlamaya mahkûm etmişti. Taş kendi ağırlığıyla aşağıya yuvarlandığında, Sisifos da aşağı inerek yeniden başlamak zorundaydı. 
   Sisifos, tüm çabalarımızın boş olduğunu, hayatın bir anlamı olmadığını gösterir. Ancak yaşadığı yerden başka bir dünya olmadığını, "mutluluk ve absürt kavramlarının aynı toprağın iki oğlu" olduğunu öğrenmiştir. Kan ter içinde ama sızlanmadan yuvarlar önündeki koca taşı.
   İşte bu nedenle dünyayla uzlaşabilir çünkü tepeye ulaşmak imkânsız olsa bile, "salt zirvelere doğru mücadelenin insan kalbini doldurmaya yeter olduğunu" kavramıştır. Bu yüzden evren her ne kadar anlamsız olsa da intihar bir çözüm değildir.
   (...)
   Esas ilke şudur: Her şeye rağmen yaşamak, yoldan çıkmadan, kayamızı yuvarlamaktan korkmadan, sonuna kadar, yaşayabildiğimiz kadar yaşamak. İşte bu yüzden "Sisifos'u mutlu hayal etmeliyiz".
   (...)
  Camus'nün Paris'te verdiği bir konferansta telaffuz ettiği şu sözleri hatırlayalım: "Nefes almamıza yardım eden, varlığını ve özgürlüğünü ancak her bireyin özgürlüğünde ve mutluluğunda bulan bir insan soyu vardır. Bu yüzden yenilgilerde bile yaşamak ve sevmek için nedenler bulurlar. Onlar yenilseler dahi asla yalnız kalmayacaklardır."  


   "Günümüzde de insanlığın vicdanını zorlayan sorunlara ışık tutan" eserleri nedeniyle 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görüldükten üç yıl sonra, bir trafik kazasında öldüğünde Albert Camus 46 yaşındaydı.
   İlginçtir ki, ölümünü çevreleyen tuhaf ayrıntılar aracılığıyla bile "saçma" felsefesine somut bir örnek teşkil etmiş gibidir. 
  Yaşamının son yılında dostlarıyla sohbetlerinde, en anlamsız ölüm şeklinin trafik kazası olduğunu çok kez yinelemişti. Üstelik ölümünden iki hafta önce büyük aşkı Maria Casarés'le son görüşmesinde birden "Bir gün artık görüşemeyeceğimizi düşünmüş müydün hiç? Ben asla!" demiş ve gözünden yaşlar boşanmıştı. (Çok şaşıran Casarés, bu sözleri sonradan bir önsezi olarak yorumlamıştır.) Kaza sonrası ölüm belgesini dolduran görevliyle soyadları aynı çıkar: Dr. Marcel Camus! Ve ölünün paltosunun cebinde bir tren bileti bulunur:
   Camus, Güney Fransa'dan Paris'e trenle dönmeyi planlamışken ziyaretine gelen editör dostu Gallimard'ın ısrarı üzerine onun kullandığı arabayla dönmeyi tercih etmiştir. Çantasından ise Birinci Dünya Savaşı'nda ölen ve hiç tanıyamadığı babasının izini sürdüğü otobiyografik romanın el yazmaları çıkar.
  İlk Adam adını verdiği bu kitap kaderin bir cilvesi gibi son yapıtı olacaktı. Kaldırıldığı morgda, yazar dostu Emmanuel Roblés, Camus'nün yüzünü son kez görmek ister: "Çıplak bir lambanın ışığı altında, çok yorgun bir uykuda gibiydi" der ve ekler: "Alnında uzun bir çizik vardı, bir sayfanın altındaki son çizgi, bizzat ölümün imzası gibi..."  

    (FERDA FİDAN - Cumhuriyet Kitap)





Merhaba!