Edebiyat şiddetli bir tutkudur onun için ve başka türlüsü düşünülemez:
GUSTAVE FLAUBERT
"Kendimizi her zaman halklardan, taçlardan ve krallardan daha büyük olan, her zaman yukarılarda, Tanrı'nın diademiyle coşku içinde duran sanata adayalım."
Buna benzer satırları Mektuplar'ında sık sık yineleyen Flaubert'in sanat kavramını din olarak bellediği açıktır.
Ünlü bir cerrah olan babasından kalan miras sayesinde bir meslek edinme zorunluluğu olmayan Flaubert, 1844'de geçirdiği epilepsi krizini de bahane ederek Paris'te devam ettiği hukuk eğitimini yarıda bırakır ve yaşamını edebiyata adamak amacıyla memleketi Normandiya'ya dönüş yapar.
Tüm çocukluğunu geçirdiği Croisset köyünde, Seine nehri kıyısındaki sakin evinden hiç çıkmadan, mağarasına kapanmış "bir ayı gibi" yaşamak ve günün bütün saatlerini edebiyata yani okuma ve yazmaya harcamak, düşlerindeki ideal yaşamın anahtarı ve en derin arzusudur Flaubert'in.
(...)
Toplumsal yaşamdan ürken yazarın siyasal açıdan da her hangi bir partiye ya da görüşe inanması mümkün değildi. Demokrasi kavramını yani halkın seçtiği kimselerin halkı gerçekten temsil edebileceği fikrini gülünç bulur:
"Halkın temsilcileri pis bir satılmışlar yığınından başka bir şey değildir, görüşleri kişisel çıkar, eğilimleri alçaklık, onurları aptalca bir gurur, ruhları ise bir çamur yığınıdır."
[H]er türlü sosyal sınıf kavramının ötesinde sanatın ve doğanın güzelliğine duyarsız, aptallığı bayrak edinmiş her insan onun gözünde bir burjuvadır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder