Mustafa Köz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Köz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2026 Pazar

ZAMAN ZAMAN


"Elma gibi rengi, tadı, kokusu olan varlıktır zaman.

Nasıl ki elmanın çekirdeğinde başka bir elma gizliyse,

zamanın içinde de başka bir zaman uyur.

Bu saklı zaman, şairin ruhudur."

(MUSTAFA KÖZ)

***

"Dizginlenmek isteyen vahşi bir at gibidir zaman" 


Ioannes Orfanotrofos, ani bir ilhamla doğrulup, yatağın içinde oturuyor. Kronografyasını yazacak. Hiçliği alt edecek! Zamana egemen olarak. "Şu heretik Bogomillerin de dediği gibi her şey karşıtıyla mevcutsa, hiçliği alt etmenin yolu da zamana egemen olmaktan geçiyor olsa gerek. Yokluğun karşıtı varlıksa, hiçliğin karşıtı ne? Zaman elbette."
Şimdi görüyor ki zamanı durdurabilmek değilmiş asıl marifet. Zaptedebilmekmiş. Tıpkı zihni dizginler gibi dizginleyip ehlileştirebilmekmiş. Anbean yaşayıp her anını kayıt altına alabilmekmiş.

(FEYZA ZAİM / Körler Ordusu - Kırmızı Kedi Yayınevi)

***

"Zamanı anlamakla geçiriyorum zamanımı."


ALAIN BOSQUET






Merhaba!

22 Nisan 2026 Çarşamba

ÇOCUK VE ŞAİR

 

Gerçek ya da düş

Çetrefil sorunları

Çocuklarla ozanlar çözer anca

(OKTAY RİFAT)


***

Şairler, evrenin ortasında oyuncakları ellerinden alınmış çocuklar gibidir. Her yaratma ediminin özünde bu bulup yitirme oyunu vardır çünkü şair iyi bilir ki şiir, Heraud'un da söyleyişiyle "bir kazanma, yitirme oyunudur" ve her gerçek şair de bu yeryüzünden ayrılana değin hep yitiren kişidir. Özlenene duyulan istek, bazen de isteğin tutkusu, şairi zorla elinden alınan oyuncaklarını düş yoluyla ele geçirme çabasının yamacında bırakabilir. Bu, kuşkusuz çoğu zaman "zorla denize sokulan bir çocuğun umarsızlığı"ndan başka bir durum değildir. 
Gerçeğe erişmek için izlenen yolda, kurulan görkemli ve hiçbir zaman da gerçekleşmeyecek düşlerde şair, şiirinde bir çocuğun yaptıklarında çok ayrı eylemlerde bulunmaz, çoğunlukla bir çocuk gibi davranır. Sözcüklerle kurduğu ilişkide, onların tozlarını aldığı içlerini parlatmaya çalıştığı zamanlarda -yalnızlık anlarında- onu şiire götüren patika, hep merakla, kuşkuyla ve bunları düze indirecek sorularla örülüdür. Böğürtlenlerin ve zakkumların arasında şair, üstü başı kan içinde, içindeki o ağlayan ve gülen çocuğa söz geçirmeye, onu eğitmeye çalışır. "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır." Ama iç erincini sağaltmaya uğraşan her şair, o "büyük çocuğu" sonsuza değin yalnız bırakmıştır artık. Yine de kendisi için yazdığını söylediği anlarda bile, ayrımında olmadan, susturamadığı, boğamadığı o çocuğun acısıyla hep kendinden büyük o çocuk veya çocuklar için yazar.
(...)
Freud da şairin "düşsel evreni" ile çocuğun "kendine özgü evreni" arasındaki bağıntıyı belirtirken, eylemlilik ve gerçeklik olgularını bu yönde değerlendirir: "Şiirsel eylemin ilk izlerini çocukta arayabiliriz. Çocuğun en sevdiği, en uğraştığı şey oyundur. Kendine özgü bir dünya yarattığına, içinde yaşadığı dünyanın eşyalarını kendine en uygun şekilde yeni bir düzene soktuğuna göre, oynayan her çocuk, şair gibi davranıyor demektir. Şair de çocuğun yaptığını yapar, düşsel bir dünya yaratır kendine."
Doğal ki çocuğun kıra döke tanıdığı ve onardığı oyuncakların yerini, şairde sözcükler alır.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi) 

***

"Ustalık kazanılır ama çocuk olmak yitirilirse, şiirin büyük damarlarından biri yok olur."


İLHAN BERK







ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN !

1 Mart 2026 Pazar

HASAT GÜNLERİ


Her yıl 6 Ağustos sabahı Hiroşima'da "barış çanı" çalınıyor ve bin beyaz güvercin uçuruluyor. Nuh söylencesinde, tufan sonrası gagasında bir dal zeytinle dönen güvercin midir onlardan biri? O güvercin, güvercinler tufanla yitip gitti belki de. Ne onlar kaldı, ne de zeytin ağaçlarıyla örtülü Parnassos Dağı'nın eteğindeki o kutsal ova. 

Odysseus, toprağına döndü mü? Bu soruya erinçle verilecek yanıt, Antik çağdan bugüne savaşsız bir yeryüzünün yemişlerini kardeşçe bölüştüğümüzü de gösterir. Bu olası mı? Apollon Tapınağı'nın alnındaki üç buyruk da yeryüzünü savaşlardan alıkoyamadı: "Kendini tanı.", "Aşırı bir şey yapma.", "Bir davaya bağlanmak mutsuzluk getirir." Barış için üç öğüt.

(...)

Şiir, yeni insanın ancak evrensel bir bilinçle yaratılabileceğinin ayrımındadır artık. Çünkü çağlar boyunca savaş da şairin savaşa bakışı da farklılaşmıştır. Yeryüzünde savaş yine olacaktır. Ancak şiir, savaşa karşı insanlığa taşıyacağı bu yeni bilinçle onun aydınlanmasındaki işlevini sürdürmekten geri durmayacaktır. "Hangi barış?" sorusu, günün birinde anlamsızlaşana değin.

Anday'ın "Ah günüm yetse görmeye seni / Seni övmeye gücüm yetse / Barış çağı altın çağ / Son ozanı ben olayım bu özlemin / Bu özlem bitse" dizeleri unutulana değin. Barış Çanı yılda bir gün değil, her gün çınlayana değin. 

Ne diyordu Latin şair Tibullus:

"Barış çağında ışır / Orak ve saban."

Kardeşçe paylaşan bir yeryüzü için.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)



***


Geldiği vakit hasat günleri
iki ayrı ağızda aynı anda
beliren bir gülümseme gibiyiz seninle
ve iki ter damlası gibiyiz alnında
elbirliği ile üretilip
kardeşçe bölüşülen bir dünyanın.


KEMAL ÖZER







SAVAŞA HAYIR !

23 Kasım 2025 Pazar

KALEMİN UCUNDAN DÖKÜLEN

 


SAİT FAİK

"Türk edebiyatında büyük yıldızlar vardır. Hikâyeci Sait Faik de bunlardan biridir."

Bir gün bana , 'Gel seninle edebiyata getirmek istediklerimizi anlatalım' dedi. Ben de 'İyi olur, anlatalım' dedim. 'Başlayalım öyleyse.' 'Başlayalım' dedim. Ve başladık:

'Bir; benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamayasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçup gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.' 

Bütün kötülükleri saydık, kötülükler uzadı gitti. Kötülükler, zulümler bitmiyordu. Sonunda 'bizim kitaplarımız,' demeye başladık, 'eninde sonunda biz iki yazarız. Bu kadar savaşı, zulmü bizim kitaplarımız ortadan kaldıramaz ki.' 'Kaldıramaz' dedim. Sait: 'Dur' dedi, 'buldum' dedi. 'Bizim kitaplarımız yalnız kalmayacak' dedi. 'Nâzım Hikmet de var. Kitaplarımızı okuyanlar onu da okuyacak.' Ben 'Melih Cevdet de var' dedim, 'Orhan Kemal de.' Sonra çok insan çok çok yazar da saydık. Çok kitap saydık."


YAŞAR KEMAL

***

"Bu yaralı dünyanın, bu çılgın gidişin şiirden daha önemli tesellisi ve kurtarıcısı yok."

(NEŞE YAŞIN)

***


OSCAR WİLDE

Platon, şairleri Devlet'inden kovsa da zamanın ve mekânın ruhunu dünden bugüne taşıyan şairlerin boş işler yaptığını kim söyleyebilir ki? İlhan Berk'in Pera'sı, Galata'sı, James Joyce'un Ulysses'i, Dublinliler'i olmasaydı Pera, Galata ve Dublin sadece birer mekân olarak yaşayacaktı belleklerimizde. Ancak bu mekânlar, yazıldıktan sonra başka bir kimlik edindiler.

Yalnız şiirde değil, diğer sanat alanlarında da aranır bu soyutlama. Bunun için "Ressamlar, Thames Nehri'ni sisli gösterdiği günden beri Thames üzerinde sis vardır" diyordu Oscar Wilde.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***

"Çiçek açıp soluyor,
kelebeğin ömrü bir gün oluyor,
gelincik narin ömrünü doğada çok az görünerek tüketiyor,
doğa mevsimlere göre renk alıyor, renk veriyor.
Bir tek kalemin ucundan dökülen gelincik
kalemin ucunda açan çiçek,
kalemin ucunda uçuşan kelebek ölümsüz oluyor."


YAŞAR SEYMAN






Merhaba!

6 Temmuz 2025 Pazar

ACIYI BAL EYLEDİK *


İnsan, anlamını yaşam biçiminden alan bir varlık olmanın yanında, o yaşam biçimini oluşturan nedenlerle de hesaplaşmak zorunda olan bir özne. Bu hesaplaşma, kimilerince İbni Haldun'a atfedilen fakat aslında Ahmet Hamdi Tanpınar'a ait olan ifadeyle bizi "Coğrafya Kaderdir" mottosuna götürür. Haliyle coğrafyası kaderi olan insanların, sanatın her dalıyla ilişkisi de kanamalı oluyor; bilhassa şiirle... Bizim şiir tarihimiz de ne yazık ki böyledir. Kanamalı şiirler yazılır bu dilde. Dilimizin en yüksek irtifasında her zaman kanamalı şiirler dolaşmıştır. Hakikatimiz budur maalesef. Böyle mi olmalıdır bilemiyorum ama bu çarpıcı bir olgu olarak dünya edebiyatındaki yerini almış durumdadır. Üstelik Homeros'tan Yaşar Kemal'e, Yunus Emre'den Nâzım'a, Pir Sultan'dan Âşık Veysel'e böyledir bu. Bir bakın Ahmed Arif'e, Cemal Süreya'ya, Dağlarca'ya... Hepsinde aynıdır. Kanamalı şiirdir bizim hakikatimiz. Bu nedenle işte coğrafyamız kaderimiz olmuştur. Zira 5 bin yıllık yazılı tarihe denk gelen bu imgede her zaman enkazlarımızla, savaşlarımızla, tragedyalarımızla yazmışız hikâyemizi. Destanımız da acıklıdır, aşkımız da, umudumuz da... Böyledir. Bu bir hikmet midir, bilemem. Bildiğim, acı bizim şiirimizin maymuncuk anahtarıdır.


MEHMET ALTUN - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi
(Fotoğraf: KADİR İNCESU)


***


(...) Ülkenin yazgısı, insanın da yazgısı. Baskının, eşitsizliğin, acımasızlığın boyu aştığı topraklarda insanın kendini arayıp bulması için kaplumbağaların, kargaların ömürlerini verseler ona bir kelebek ömrü bile bağışlanmış sayılmaz.
İbni Haldun ve Ahmet Hamdi Tanpınar, coğrafyayı kader olarak görmemiş boşuna. Coğrafya, kader ve kederdir. Tanpınar'ın, İbni Haldun'un bu yorumunu Edip Cansever'de, 

Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil 
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
suyunda yüzen balığa
toprağını iten çiçeğe
dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine

diye çevirmiş "Mendilimde Kan Sesleri" şiirinde.
Boynumuz bükük duruyorsak biz de bu coğrafyada, kaderden ve kederdendir. Evet, coğrafya kaderdir ve insan bu kader toprağında ne yaşıyorsa ona benzer.
Coğrafya siyasaldır. Öyle ki bir Ortadoğulunun hüznü, sevinci ve korkusuyla, yaşam karşısındaki direnciyle, ölümle buluşmasıyla bir İskandinavlınınki birbirine benzer mi? Biri her şeyiyle hırçın, öteki her şeyiyle uysaldır. Batı'da yaşam daha yavaş, Doğu'da daha hızlı ve acımasızdır çünkü. Batılı şair, kendini daha tez, daha kolay buluyor bu yüzden.
Bu karşıtlığı, güncel Batı ve Doğu şiirini okuduğumuzda görebiliyoruz. Batılı şairlerin bütün bütüne varoluş kaygılarıyla örülü şiirlerine karşılık, Doğulu şairleri yok oluşa direnen ve buram buram ölüm ve başkaldırı kokan şiirleri söylüyor bunu. 
Bir Norveçlinin ütülenmiş sözcükleriyle bir Filistinlinin paramparça sözcüklerle yazdığı şiiri, ülkelerinin görüntüsü gibidir. Buna kader diyelim isterseniz. Mistik bir kader algısı değil kuşkusuz bu. Nerede doğmuş yaşıyorsak oranın aynası geziniyor yüzlerimizde. Kiminde pürüzsüz, kiminde darmadağın bu ayna.
İnsanlığın şiiri de parçalanmış aynalarda yazılıyor daha çok. Bu yüzden Ortadoğu ve Latin Amerika şiiri daha yakın bana. Bu kara ülkelerin kara ve hüzünlü şiirlerini seviyorum. Onların coğrafyalarının yazgısı da yaralı ve üzgün ülkemin yazgısına benziyor...


MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi
(Fotoğraf: KADİR İNCESU) 


***

KARA

Çarpmış,
Paramparça etmiş,
Kara sütü, kara sevdayla seni...
Ve kara memelerinde dişlerin âsi,
Karadır, upuzun yattığın gece,
Felek, âh ettirir, boynun kıl-ince...
Cihanlar, çocuklar, kuşlar içinde
Sızlar bir yerlerin
Adsız ve kayıp
Sızlar, usul-usul dargın,
Ve kan tadında bir konca,
Damıtır kendini mısralarınca...

De be aslan karam,
De yiğit karam,
Hangi kalemin yazısı,
Zorlu yazısı,
Belanda?


AHMED ARİF
(Hasretinden Prangalar Eskittim)

 

 *(Acıyı Bal Eyledik - HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL)







Merhaba!

16 Mart 2025 Pazar

ŞAİRLER DÖVÜŞÜR



ENVER GÖKÇE


Kimi zaman bir şiirin tek bir dizesi, içinizdeki fırtınayı dışa vurmaya, söndüğünü sandığınız tüm volkanları yeniden tutuşturmaya yetiyor.
"Ölüm, adın kalleş olsun!" böyle dizelerden biridir. Enver Gökçe, gerçi genç yaşta kanserden ölen Saffet Hoca (Dil Tarih'te İngilizce öğretmeni Saffet Korkut) için yazmıştı o dizeyi. Ama yine de... Anımsatayım:

Gâvur Müslüman demezdi
Kendisi için bir şey istemezdi
Yatak ölümü beklemezdi
Gitti vadesiz, gencecikken
Yiğitken, güzelken, incecikken

Ölüm, adın kalleş olsun!

Ama yine de Gazze'ye bombalar yağarken, çocuklar ölürken... Plajda oynayan ya da kara harekâtının önüne sipere koşulan çocuklar vurulurken... Çocuklar okulda ya da hastanedeyken... Taş atarken ya da sadece gökyüzüne bakarken, çocuklar öldürülürken... Hep aklımda o dize: "Ölüm, adın kalleş olsun!"
Emperyal güçler kozlarını paylaşırken... Sınırlar yeniden yeniden çizilirken... İşgal edilmiş topraklarda yeni dengeler kurulurken... Ülkeler daha çok daha çok bölünürken... "Böl ve yönet" egemenken... Kim kimi daha çok sömürür derken... Ölüm adın kalleş olsun!

(ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi) 


***



ENİS BATUR

Smokinli Berduş kitabınızda "Çöküş zamanında gerekli mi şairler" sorusuyla bir yüzleşmeniz olmuştu. Öyle zamanlardan mı geçiyoruz?

Soru, biliyorsunuz, Hölderlin'den çıkmış ama oradan hareketle düzenlenen uluslararası bir soruşturmada çok sayıda şair benzer sıkıntıları paylaşmıştı. O "dün"dü, şimdi bir "bugün" var ki insanda kırıntı umuda yer bırakmıyor.
Savunma bütçesi adı verilen dev kaynakların aslında savaş bütçesi olduğunu bilmeyen kaldı mı? İklim bozgunu, kuraklık, açlık... Ece Ayhan'ın deyişiyle ölüm sivil dolaşıyor ayrıca. Bu durumda, şairin başka zamanları umarak işini yapması tek çıkar yol galiba.

(ENİS BATUR - Cumhuriyet Kitap / Söyleşi: EROL TOYGUN)


***


"Şiirin, aşkın ve özgürlüğün ateşini zorbaların ellerinden almaktır şairlerin tek kutsal işi."

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi, Sayı:2)


***




Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.

(NÂZIM HİKMET, 1947)






Merhaba!

  

9 Şubat 2025 Pazar

DURUM

 


"İtalya'da tarlakuşlarını hiç durmamacasına öttürmek için, ateşle kıpkızıl kızartılmış topluiğne uçlarıyla cızz diye bir gözünü, cızz diye öteki gözünü yakarlar. İki gözü kör olan tarlakuşunu bir kafese koyarlar. Mavi, açık, duru göklerde özgür uçmaya alışkın kuş, ilk önce, gözlerini örttüğünü sandığı kapkara paçavrayı tırnaklarıyla parçalamaya çabalar ve zavallı, kendini bir kat daha yaralar. Karanlığın gözüne yapışan bir paçavra, bir is ya da kurum değil, bir zindan, gece olduğunu anlayınca, kanat hızıyla geceyi aşmaya, güne güneşe ulaşmaya çabalar, acır acır. Kara gece, aşılmaz bir duvardır. Uçucu kanatlardan kat kat güçlü, iç hızıyla ötmeye koyulur, öter öter."

"Mavi Sürgün"ünde böyle diyor Cevat Şakir. Hiçbir horoz, gözünün üstünde kaşın, başının üstünde ibiğin var, diye horozlanmaz başka horoza. Hiçbir koç, boynuzunu sınamak için başka bir koçu boynuzlamaz. Hiçbir eşek, pes perdeden anırdı diye soydaşını tepmez. 
Zevk için öldürüp de hayvanları tepsiye, siniye dizmek, dizip de orasına burasına güller karanfiller sokmak, baharatlarla donatmak yalnızca insanın işidir. En kanlı kılıçların kabzaları sedefle, zümrütle döşenmiştir.
Kralların, sultanların tahtları, taçları yakutla elmasla değil, kanla bezenir. Bunun için, "Ovada her kızıl lalenin teni / Bir padişahın kanıyla beslenir" demiyor muydu Hayyam? Rubaileri hem şaha sultana hem çarkı devranadır. Bilir ki saltanata boğulmuş ülkelerin karanlığını hiçbir vicdan aklayamaz.
Kendi zevkinin otağında tarlakuşlarını şakıtmak için onları karanlığa tutsak eden insanın soysuzluğu yeni değildir.
(...)
Tarlakuşlarına mil çeken Avrupalı barbarla, Köroğlu'nun babası Yusuf Bey'in gözlerini ateşle görmez eden Bolu Beyi aynı soydan değil mi?
Tarlakuşları için kırlar, bayırlar, ovalar, tarlalar sokaklardan daha güvenli. Sokaklar, tekin değil. Bolu beyleri cirit atıyor her yerde. Tarlakuşlarını kör etmek için. Kör edilen tarlakuşları mı? Onlar gözlerini örten kapkara paçavrayı, zindan geceyi yırtmak ve aşılmaz duvarın ardındaki güne geceye, mavi, açık, duru göğe erişmek için iç hızlarıyla şakıyıp duruyorlar. Sizin ve bizim özgürlüğümüz için. Ömürlerince sözcükleriyle şakıyıp duran şairler gibi.  
Kargalar mı? Kırk kuşağından gökkuşağına taşınan, toplumcu şiirin yalın, lirik sesi Arif Damar anlatıyor onları da:

Aptalın teki bu karga
Bağırır bağırmaz
Art arda üç kez
Sessizlik tuz buz oldu
Erkenden
Kara
Bir de kara ki
Uçuyor denize doğru
Martıların peşinden
Bak şimdi
Aptal bu
Aptalın teki.

Şairler mi? Kargaların değil tarlakuşlarının kimileyin acı, kimileyin sevinçli çığlıklarıyla yazarlar onlar.

(MUSTAFA KÖZ - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi, Sayı:3)


***


İnsanlığın gidişatına gelince... İtalyanların bir halk deyişi vardır:
"chi fa non sa, chi sa non fa / cosi il mondo mal va."
Yani "kimse yaptığını bilmiyor, kimse bildiğini yapmıyor / böylece dünya kötüye gidiyor."
Durum bu.


ERDAL ALOVA
(Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)




Merhaba!