Jose Saramago etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jose Saramago etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2020 Pazar

YOL AYRIMI




   Bizi çevreleyen sorunlar küresel ısınma, bitki ve hayvan türlerinin yok oluşu, savaş, göç, mülteci sorunu, kadın cinayetleri, politik cinayetler, hayvanlara yönelik şiddet vb. aynı kaynaktan besleniyor.
    İnsanoğlu, yaşamı kendi girdabına çekiyor. Bize ait olan ve olmayan her şeyi adım adım yok ediyoruz.


MEHTAP CEYRAN
(Söyleşi: SACİDE ALKAR DOSTER - Cumhuriyet Kitap)



***



   Kitabın arka kapağında "köyün delisi" olarak nitelenen, kendisini hakir vakanüvis olarak gören Ömer Madra, "Yeryüzünü Nuh'un tufanı ile Dante'nin cehennemi arasına sıkıştıran iklim değişikliği ve/ya küresel ısınma... Yer yüzeyini ay yüzeyine döndüren, çöle ve cehenneme çeviren büyük enerji, inşaat ve maden şirketlerinin sonsuz ve azgın kâr hırsı... İnsanların boğazına dayanan yoksulluk ve eşitsizlik cehennemi... Yeryüzünün her yanında kol gezen ayrımcılık , milliyetçilik, militarizm, emperyalizm, savaş ve şiddet..." ile mücadele etmeye çağırıyor bizleri.
    Dünya nüfusunun üçte ikisi su kıtlığı tehdidi ile karşı karşıya! Zirai ve tarımsal ilaçların yan (aslında tam mı demeli) etkileriyle çocuklar "küçük beyinli" (mikrosefali) doğuyor. "Birkaç yıl çocuk doğurmayı düşünmeyin" uyarısını dikkate almalı! Bunu devletler dikkate alıyor: ekonomiyi düşünüyor onlar, insan sağlığını değil. En zengin yüzde on nüfus en yüksek karbon salımının yüzde ellisinin sorumlusu, en az o da. Okyanuslar ısınıyor. Kuzey Kutbu'nda, deniz dibindeki sürekli donmuş tabakanın çözülmesi, insanlığın bugüne kadar salmış olduğu karbondioksitin en az dört katının bir anda salınması riskini doğuruyor...
   Yukarıdakileri Ömer Madra'nın kitabının sayfalarından gelişigüzel topladım. Bunun ekonomik, siyasi, sosyal ve insan yaşamına etkilerini, lütfen sizler kitabı edinip okuyun. Kıyamet Tacirlerine Karşı Kıyam Et sizlerin de elinizin altında bulunmalı, her bir bilgiyi siz de paylaşmalısınız çevrenizle. Bu yaşam karşıtı düzene karşı kıyam etmek hepimizin görevi olmalı. (KORKUT AKIN - Cumhuriyet Kitap)



ÖMER MADRA
(Kıyamet Tacirlerine Karşı Kıyam Et)



***




   "En kolay yapılan şeyin kötülük olduğunu herkes bilir" diyen, Portekizli yazar Jose Saramago'nun Körlük adlı bir kitabı vardır. Filmi de çekilen romanda, insanları kör eden bir salgın, bir anda tüm dünyaya yayılır. Tüm insanlık kör olmuştur. İnsanlar kendilerini büyük bir kaos ve korkutucu bir hayat mücadelesi içinde bulurlar. Kurulu düzen çok kısa bir süre içinde çökmüş, Yağmalar, çeteler, zorbalıklar, tecavüz, pislik her yeri sarmıştır. Sokaklar ölüler, köpeklerle birlikte çöplüklerde el yordamı ile yemek arayanlar ve yağmacılarla doludur. Romanın bir yerinde biri "... biz zaten kördük.." der. Kör olmayan tek kişi kör olmadığını gizler, görür ama söylemez. Aslında ne kadar bildik bir hikâyedir ve ne kadar acıdır. Bakar körlük en tehlikeli körlük türüdür.
  Yazar Saramago, 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmasında, "... Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesini vurdumduymaz bir şekilde karşılayabiliyor. Mars'a gitmek komşuya gitmekten daha kolay görünüyor" diyecektir.
   İnsanoğlunun kurduğu medeniyet ne kadar pamuk ipliğine bağlı farkında mıyız? Bir anda taş devrine dönmemiz için kaç kasırga, kaç yangın, kaç deprem ya da Çernobil gerekli? Birey olarak, kaç gün, kaç hafta dayanabiliriz? Her yeri duman olan bir kıtada nefesimizi ne kadar tutabiliriz? Radyasyonla kirlenmiş ürünlerden kaç yıl sakınabiliriz? Doğa ve kendi doğamız karşısında ne kadar zayıf ve küçüğüz. Çok öğündüğümüz teknolojimiz ne karnımızı doyurur, ne susuzluğumuzu giderir. Seller, kuraklıklar, çöle dönen topraklar, hâlâ medeniyetimizden güçlüdür. Doğa biz olmadan da olur ama bizim onsuz olamayacağımızı görmezden geliriz.
   Tüm bunlara rağmen doğa hâlâ kendini bir şekilde yeniliyor. Buzul çağını atlattı, yangın çağını da atlatacaktır. Esas soru, insanlık atlatabilecek mi? Dev dinozorlara bile kalmadı bu dünya, bize de kalmayacaktır.


L. GÜLDEN TRESKE
(BirGün Gazetesi)



***



   Aylardır bir kıta yanıyor. Alevlerin 70 metreye ulaştığı, insanların canlarını kurtarmak için kıyılara sığındığı, her türlü iletişimin yok olduğu, yüz binlerce evin yandığı ve 1.5 milyon hayvanın çığlıklar atarak öldüğü bir yangın bu! Şimdi şu soruları sormanın zamanıdır, tamam iklim değişikliği, kuraklık ama uydulardan yanan kıtanın fotoğrafını paylaşan, dronlarla insan öldüren, yüzlerce füzeyi oyun oynar gibi fırlatan Dünya uluslarının bu yangını söndürmeye gücü yetmiyor mu? Bal gibi de yeter ama bu yangını istiyorlar. Onların, yavrusuna sarılıp ölen koalalar, kangurular umurlarında değil. Milyonlarca ağaç can çekişerek ölmüş, varsın ölsün! Bir kıtanın insanları evsiz kalmış, gelecekleri yok edilmiş, ölümün eşiğinden dönmüşler, varsın ölsünler!
   Sorular devam ediyor, bu yanan ormanların çöle döndürdüğü toprağın altında ne var? Hemen söyleyeyim, doğalgaz, petrol ve kıymetli madenler! Kapitalizm artık öylesine açıktan oynuyor ki, "işte" diyor, "ben koskoca kıtayı böyle yakarım!" Çünkü her kıtada, her millette onunla işbirliği yapacak vatan hainleri var.

  
IŞIL ÖZGENTÜRK
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



   Ezelden beri insanlık iki seçenekle karşı karşıya kaldı: Ya kapitalizmin yayılan mantığının onun kolektif bir intihar yazgısına sürüklemesine izin verecek ya da tersine dünyada kol gezen o komünizm hayaletinin taşıdığı muazzam insani olanakları oluşturacak. 


SAMİR AMİN








Merhaba!

4 Ağustos 2019 Pazar

ACİL SOSYALİZM - 2




"Biz insanlar zulüm gibi doğaya ters bir şeyi insanın icat etmiş olmasını kabul etmekten aciziz."


JOSE SARAMAGO






   ...İnsan dışındaki canlı dünyasında cana kıymanın tek nedeni, beslenme gereksinimi, yanı sıra da kendini, ya da türünü korumak için savunmadır. İnsan ise her türlü nedenle cinayet işleyebiliyor. Nedensiz, ya da sadistçe güdülerle de cana kıyabiliyor. İnsan dışındaki canlı dünyasında işkence yoktur. İşkence gibi görülen kimi uygulamalar yine beslenme gereksinimiyle ilgili uygulanan kimi yöntemlerdir. İnsan, kendi soyuna, yanı sıra da başka canlılara işkence uygulayan tek canlı türüdür. Sadece bu iki kötü özellik bile, insanı bütün öteki canlılardan köklü biçimde ayırıyor. Doğa kendi düzeni içinde yaşamını sürdürürken, insan soyu bu sürece de müdahale ediyor. İklimleri bozuyor, hem bitki hem hayvan dünyasında türleri değiştiriyor, canlı ve cansız doğanın yasalarını, işleyişini, doğallığını altüst ediyor.
   Evren insan türü olmadan da vardı. Doğa da insan türü ortaya çıkmadan önce vardı, varlığını sürdürmekteydi. Doğa kendi yaralarını kendisi iyileştirecek yetenektedir. İnsan ise kendi türüyle birlikte doğayı da yok eden ve giderek bu yok edişte bugün hiçbir canlı türünün sahip olmadığı ve olamayacağı olanaklara sahip tek canlı türüdür. Hem kendisi, hem canlı ve cansız bütün varoluş için en tehlikeli, hatta tek tehlikeli canlı türü, insan dediğimiz bu türdür.
     İnsan hiç var olmasa, bu canlı türü ortaya hiç çıkmamış olsa, canlı cansız doğa ve bütün bir evren ne kaybederdi?
     Belki hiçbir şey...
   Bütün bir insanlık tarihindeki ve günümüzdeki akıl almaz, tüyler ürpertici kötülükleri, alçaklıkları, zalimlikleri bir arada düşündüğümde, insan dediğimiz ve benim de bir mensubu olduğum bu türe inancım, güvenim, sevgim, en temellerinden sarsılıyor. Bilimde, kültürde, sanatta ulaşılmış olan bütün üstün başarılara karşın kötülük, insanın kimliğinde ilaçlara göre şekil değiştirerek, yeni kimliklere bürünerek yaşamaya devam eden alt edilemez bir mikrop gibi varlığını sürdürüyor. İyilik, merhamet, özveri, kötülüğe karşı başarılar kazansa da onun bütünüyle üstesinden gelemiyor. İnsan, hem kendisinin, hem canlı cansız varlıklarıyla doğanın, hem üzerinde var olduğu gezegenin en korkulur düşmanı olarak, kendini beğenmişliğin zirvelerinde var olmaya devam ediyor.
    Bu böyle nereye kadar sürer, belli değil...  


ATAOL BEHRAMOĞLU
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



   "Avrupa kavruluyor" haberlerini okuduğumuz şu günlerde, iki hafta önce Avrupa'da bir doğa bilimciden dinlediğim dehşet senaryosunu anımsıyorum: "Siz yırtabilirsiniz, biz yırtabiliriz ama çocuklarımızın çocuklarının, şimdi doğacak çocukların bir geleceği yok. Yıllardır bu konuda araştırmalar yapıyoruz. Bu gidişle 50 yıl sonra dünya kendisini yok edecek. 2-3 derecelik bir ısınma sonucu yok olacağız. Hadi hesaplarımızda hatalar yapmış olalım, 50 değilse 75 yıl sonra, ama kaçınılmaz!"
   Bu dehşet senaryosu, bilim insanının ağzından araştırma konusu hakkında yaptığı soğukkanlı bir değerlendirme olarak dökülüyor: "Dünya bu zamana kadar birçok türün yok olduğu 5 büyük kitlesel tükenme (mass extinction) yaşadı. Bazen büyük bir meteor çarpmasıyla, bazen farklı nedenlerle. Şimdi 6'ıncısını yaşıyoruz; yalnız bunun öncekilerden farkı, insanın kendi elleriyle kendini yok etmesi olacak. Şimdiye kadar dünyada yaşamış türlerin yüzde 90'ı yok oldu, ama onlar kendi kendilerini yok etmediler."
   İnsanın kendi eliyle kendini yok etmesi, "küresel ısınma"?
   Durum, böyle faili genelleştirip muğlaklaştırılacak bir durum değil. 
  İnsanlığı intihara sürükleyen, "gemisini kurtaran kaptan"dır diyen kapitalizmdir. Bu gidişle, çok daha az insanı barındırabilecek dünyada, gemisini kurtarabilecek olanaklara sahip bir azınlığın, insanlığın yüzde 90'ını yok edecek edecek savaşları, salgın hastalıkları tetiklemesi işten bile değil.
  Kapitalizme hayır demeden solcu olamazsınız, ancak kapitalizmin çılgınlığına sadece solcu olduğumuz için değil, insan olduğumuz için de dur demek zorundayız! (L. DOĞAN TILIÇ - BirGün Gazetesi)



***



"Sosyalizm veya barbarlık ikilemi hiç bugünkü kadar kendini dayatmamıştı."

   Kapitalizm sürekli büyümek zorunda. Büyümeden varlığını koruyamaz. Dolayısıyla her kapitalist veya kapitalist işletme için büyümek veya yok olmak dışında bir seçenek yoktur. Kapitalizmde durmak diye bir şey yoktur. Hiçbir kapitalist "bu kadarı bana yeter" demez. Bu yüzden de her kapitalist ileriye doğru kaçmak zorundadır. Zira, mücadele çılgın, vahşi bir rekabet ortamında devam ediyor. Fakat temel bir çelişkiyle de malûl. Büyüyebilmek için her seferinde daha ileri, daha gelişmiş üretim tekniklerinin, teknolojilerin devreye sokulması gerekiyor. Bunun anlamı, canlı emeği, yani işçiyi makineyle ikame etmektir. Her seferinde daha az canlı emek kullanmak demek, 'işsizler ordusu'nu sürekli büyütmek demektir. Üretilenin satılmasının yani realizasyonun zora girmesi, üretimle tüketim arasında bir uyumsuzluk demektir. Tabii üretilenin satılamaması da kriz demektir.
   Şimdilerde sistem artık yeteri kadar 'yeni değer', 'fazla değer', 'artı değer' üretemiyor. Makine-robot daha çok ve daha çabuk üretmeyi mümkün kılar ama yeni değer yaratmaz. Yeni değeri, fazla değeri sadece eti-kemiği olan insan, işçi, yani canlı emek yaratır-üretir. Makine-robot sadece daha önce yaratılmış, makinede 'dondurulmuş' değeri yeni ürüne aktarır, transfer eder. Şimdilerde sistemin tıkanmasının, patinaj yapmasının birinci nedeni, yeteri kadar yeni değer yaratamaması. Tıkanmanın ikinci bir nedeni daha var: Kapitalistler üretimin insani-toplumsal ve ekolojik sonuçlarıyla ilgili değillerdir. İnsana ve doğaya verilen zararla ilgili değillerdir. Oysa bir şey üretmek, doğadan bir şey çekmekle, eksiltmekle mümkün ve üstelik üretirken de, tüketirken de kirletmek kaçınılmaz. Sistem sınırsız büyüme-genişleme eğilimine ve dinamiğine sahip ama bu dünyanın kaynakları sınırlı. Bir önemli şey de, kapitalizmin kendini yeniden üretme hızıyla, doğanın kendini yeniden üretme-yenileme hızı arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkmış bulunuyor. Eğer buraya kadar söylediklerim doğruysa, bu artık kapitalist dünya sisteminin hem iç, hem de dış sınırına dayandığı anlamına gelir. Aynı şeyi başka türlü ifade edersek, artık bildik kriz veya krizler söz konusu değil. Bu tartışmasız bir uygarlık krizi. Dolayısıyla, neden söz ettiğini bilmek önemlidir. Artık sistem dahilinde çözüm yok! Bir tarihsel dönemin sonuna gelindi.     



FİKRET BAŞKAYA
(BirGün Gazetesi)



***



Delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
Yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
                                                                    taş çatlasa batacak.
Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
                                                                       kuracağız Pirâyem...


NÂZIM HİKMET








Merhaba!





22 Ekim 2017 Pazar

YAZARLAR VE EVLERİ




  "Medan Geceleri"; Natüralizm akımının öncüsü Emile Zola, Guy de Maupassant, Joris-Karl Huysmans, Henry Ceard, Leon Hennique ve Paul Alexis olmak üzere, altı natüralist yazarın bir araya gelerek, 1870 Fransa-Prusya Savaşı hakkında birer öykü yazmaları ve bu öyküleri tek bir kitapta toplamaları ile oluşmuş bir edebî eser...
 ...Temel ve basit bir bakış açısıyla düşünüldüğünde, Prusya ve Fransa arasında olan bir savaşın konu alındığı bir eser söz konusu ve bu eseri altı Fransız yazar kaleme almış. Savaşın ardından ortaya çıkan kaçınılmaz yıkım ve psikolojik yıpranmışlık da göz önünde bulundurulduğunda, öykülerin Fransız yanlısı olarak kaleme alınması çok olası. Ancak kitap bu yönüyle sizi oldukça şaşırtacak. Kitapta "Alçak Prusyalılar!" gibi söylemlerin yerini "Bunlar kötü insanlar değiller. Ülkelerinde hepsi birer kadın ve çocuklar bırakmış" gibi söylemler alıyor. 
   Bunun bir sebebi yazarların insalcıl bir bakış açısına sahip olmaları ve savaş konusunda sahip oldukları fikir birliğini kitap aracılığıyla yansıtmak istemeleri. Bunun yanı sıra, bu durumun bir diğer sebebi ise yine natüralizm akımının öğretilerine dayanıyor. Emile Zola'nın kendi sözleri bu konuyu net bir biçimde özetleyecektir: "Nasıl ki kimya bilgini kendi hazırladığı koşullar altında oluşan doğal olayları gözleyip saptamakla yetinir, azota kızmadığı gibi, oksijene de aşırı sevgi göstermezse sanatçı da suç karşısında yargıç kesilmez, erdem karşısında ise alkış tutmaz..." 


EMILE ZOLA

 ...Kitabın adını aldığı şehir olan Medan, Emile Zola'nın tren garının hemen bitişiğindeki evine de ev sahipliği yapmakta. Bu ev bir konut olmanın ötesinde, dönemin edebiyat çevresini çoğu zaman bir araya toplayarak Fransız edebiyatına katkı da sunmuş. Günümüzde de Zola Evi olarak aslına uygun bir biçimde varlığını sürdüren bu ev, Emile Zola'nın yaşamını ve çalışma hayatını yeniden canlandırarak yazarın anısını yaşatmakta...(ELİF SEDEF ÇELİK - Aydınlık Kitap)










   Ahmet Cemal, kendi kendisine 'Ancak bu çeviriyi tamamlarsam kendimi çevirmen sayacağım' dediği Hermann Broch'un "Vergilius'un Ölümü" kitabını 40 yılda çevirdi ve bu çeviri ile 2014'te Avusturya Büyük Devlet Ödülü'ne layık görüldü. 



   Evi tahmin edebileceğiniz gibi bir kitap mabediydi. Tarabya Çeviri Büyük Ödülü'nü kazandığı zaman, Almanya'dan gelen bir gazeteci, evinde bir röportaj yapmıştı. Kitap raflarına bakarak; "Çevirmenlik, biraz da insanı zorunlu olarak yalnızlığa götüren bir meslek değil mi? diye sormuş, Ahmet Cemal de şöyle cevap vermişti; "Gördüğünüz gibi duvarları dünya edebiyatının yazarları, bilim adamları dolduruyor. Onlarla aynı evi paylaşıyorum. Yani bunun adı yalnızlıksa, yeniden gelsem dünyaya, tekrar bu hayatı seçerdim." (TUĞÇE ISIYEL -  BirGün Gazetesi)








 ...İnsanların kimliğini neyi ürettiği, insanlığa neyi bıraktığı, insanlığın ortak gelecek özlemine nasıl katkılar yaptığı belirler. Bütün büyük yazarları büyük yapan budur. Öfkelenince Homeros'u hâlâ bu yüzden okuyoruz. Aşık olunca Neruda'ya bu yüzden sarılıyoruz. Emekçiyi anlamak için Orhan Kemal'e bu yüzden koşuyoruz vs.
   Bu damar coşkun ve büyük bir nehirdir. Kimileri çalıçırpının arasında o nehri görmüyor olabilir. Ama körler görmese de o nehir vardır, akmaktadır...(CEMAL GÖZEL - Aydınlık Kitap)









Ne düşündüğümü söylememi ister misin,
Söyle,
Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük,
Gören körler mi,
Gördüğü halde görmeyen körler.


JOSE SARAMAGO
(Körlük)













Merhaba!

23 Ekim 2016 Pazar

EMPERYALİZM VE SAVAŞLARA DAİR




   Birinci Dünya Savaşı öncesi:
   ...Parlamentolardan şakır şakır savaş yanlısı kararlar çıktı. Meclislerin sağında eller "kutsal değerler" adına, solunda "özgürlükler" adına kalkıyordu. Patronla işçi "vatan" için birleşmişti. Alman işçisi "vatan" için Fransız işçisine, Fransız işçisi "vatan" için Alman işçisine kurşun sıkacaktı!
   Sıktılar. Yüz bin yüz bin öldüler. Bu katliama seyirci kalmayan bir avuç devrimci önce sosyal demokrat partilerden atıldı, sonra zindanlara...
...Evet, emperyalistler birbirleriyle kanlı bir kavgaya tutuşmuştu ama tekeller Almanya'da, İtalya'da, Fransa'da, İngiltere'de deli gibi kâr etmeye devam ediyordu; grevler vatan-millet adına yasaklanmıştı, ücretler kısılıyordu, kamu kaynakları bu militarist çılgınlığa ayrılmıştı, hemen her sektör kendisini savaş çağına göre ayarlamıştı. Gıda tekelleri cepheye konserve ve çikolata tabletleri, tekstilciler asker kaputu, silah sanayi cephane yağdırıyordu. Finans sermayesine gelince...Bazı kaynaklar, bankaların ölen her bir asker başına 10 bin dolar (dolar daha bir dolarken!) kâr ettiğini yazar! (soL Haber)



   Jose Saramago'nun Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler romanının kahramanı Artur Paz Semedo, yaklaşık 20 yıldır tarihi bir silah fabrikasının hafif silahlar ve cephane imalat bölümünün muhasebesinde çalışan biridir. Artur Paz Semedo'nun meslek yaşamının en büyük hayali, o zamana değin neredeyse tek çalışma alanı olmuş hafif teçhizat için önemsiz mühimmat imalatı yerine, ağır silah bölümlerinden birine atanmaktır. Günlerden bir gün, şehir sinema kulübünde 1939'da yaşanmış İspanya İç Savaşı üzerine bir eser olan Andre Malraux'nun "Umut" filmine gider. Film onu çok etkilemiştir. Epey aradıktan sonra filme konu olan kitabı bulur ve okur. Kitaptaki şu bölüm, Semedo'yu sarsar: "Obüslere sabotaj yaptıkları için Milano'da kurşuna dizilen işçiler şerefine, yaşasın!" Bu, tıpkı bizim Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızda Urla taraflarında karaya çıktıklarında karşılarında kendileri gibi Türk emekçilerini görüp savaşmaktan vazgeçen, Yunanistan'a gerisin geri döndükten sonra kurşuna dizilen Yunan Komünist Partili askerleri hatırlatıyor okura.
   Çünkü orada yapılan da budur: Milano'da bir silah fabrikasında çalışan işçiler, obüslere öyle bir sabotaj yapmışlardır ki, o obüsler, düştükleri yerde patlamamış, hiçbir cana kıymamıştır. Doğrudur: Silah fabrikalarında çalışan işçiler grev yapamazlar, ancak bu, başka bir eylem biçimini deneyemeyecekleri anlamına gelmez.
   Mızraklar, Mızraklar, Tüfekler, Tüfekler romanını doğuran fikir, Saramago'yu rahat bırakmamış eski bir sorudan geliyordu; "Silah sanayiinde neden grev olmaz?" Bu ana örgüye daha sonra, duyulduğunda güçlü bir etki yaratmış olan bir olay eklendi: İspanya İç Savaşı sırasında Extremadura'daki Halk Cephesi birliklerine fırlatılan bir bomba sabotaja uğratıldığından patlamamıştı. Topçu bir asker düzeneği sökünce içinde bir rulo kağıt görür. Almanca el yazısıyla şöyle denmektedir; "Yoldaşlar, korkmayın. Benim yüklediğim obüsler patlamayacak. Bir Alman işçi." (Aydınlık Kitap)



JOSE SARAMAGO







   ...ABD silah endüstrisi soğuk savaş sonrası Kuzey Kore, Çin ve Rusya aleyhinde kamuoyunu şekillendirmeye devam ederken Suudi Arabistan gibi yağlı müşterilerini barışçı, demokrat bir ülke olarak lanse ediyor. Halbuki Yemen'de Suudilerin yaptığı katliamlar artık gizlenemiyor. Yemen'de sivil katliamlar rekora koşuyor. İsrail için geçen hafta onaylanan gelecek on yıl için 38 milyar dolarlık askeri yardım paketinin asıl amacının Amerikan silah şirketlerine destek olduğu bilinen bir gerçek. Zira bu yardımın ancak dörtte biri ile İsrail'in kendi milli silahlarını  satın almasına izin veriliyor. Tüm bu gayretlerin amacı Amerikan vergi mükelleflerine daha çok silah aldırmak ve yabancı devletlere daha çok Amerikan silahı satmak. 14 Eylül 2016'da Amerikalı gazeteci / yazar Stephen Kinzer, Boston Globe gazetesinde yayınlanan köşe yazısında ABD Barış Enstitüsü ile dalga geçiyor. Zira bu kurumun başında eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley var. Bu zat aynı zamanda ABD'nin en büyük silah şirketi Raytheon'da üst düzey yönetici. Kinzer, diğer silah devi Loockheed Martin'e de iğnesini batırıyor. Barış Enstitüsü'ne bir milyon dolar bağışlayan firma geçen ay Polonya'ya milyonlarca dolarlık uçaksavar füzesi sattı... (CEM GÜRDENİZ - Aydınlık Gazetesi)






Burda ya da Angola'da hep aynıdır insanlar
Sevilmek ister kadın,
Çocuk doymak, korunmak,
Erkek iş ister ellerine
Ve dinlenebilmek 
Eve dönünce.
Burda ya da Angola'da 
İnsan insanca yaşamak ister sözün kısası.
Oysa sayın bayım,
Ölüler verdiniz
Ölüler veriyorsunuz her gün bize
Açlık ve dayak ölüleri
Kurşun ölüleri
Ağlayalım diye.


SENNUR SEZER








   Mahmut Dikerdem 1982 yılında, İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargıçlara şöyle sesleniyordu:
  "Barış Derneği'nin genel başkanı sıfatıyla yüksek mahkemenizden talebim şudur: Halkımızın özlemleri ve hayati çıkarları doğrultusundaki düşüncelerimizden ötürü bizi hayali suçlarla huzurunuza gönderen bu iddianameye itibar etmeyiniz. Dünyanın döndüğünü kanıtladığı için mahkum edilmek istenen bir bilim adamının, yargıçlarına 'ne yapayım ki dünya dönüyor' dediği gibi, bizi de 'ne yapalım ki dünya halkları barış istiyor' demeye zorlamayınız. Dünyanın döndüğü nasıl tartışılmaz bir gerçek ise, tüm dünya halklarının barış içinde yan yana yaşamak istedikleri ve topluca intihar demek olan savaşı reddettikleri de o kadar açık ve kesin bir gerçektir."

   
CHE ve MAHMUT DİKERDEM







Merhaba!