Işıl Özgentürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Işıl Özgentürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2025 Pazar

KAPİTALİZMİN SONUNU HAYAL ETMEK



Silah ve ilaç sanayi devleri
ellerini ovuşturuyorlar,
daha çok savaş,
daha çok ölüm!
Sanki 
koskoca dünya bir uzay gemisi
ve biz içindeyiz.
Tehlike düğmeleri de
kırmızı kırmızı yanıp
yok olma sinyali veriyor.

IŞIL ÖZGENTÜRK
(Cumhuriyet Gazetesi)




(İllüstrasyon: ALİREZA KARİMİ MOGHADDAM)


Artık savaşların yol açtığı yıkımı yalnızca insani ya da jeopolitik terimlerle değil, iklimsel etkileriyle de düşünmek gerekiyor. Çünkü her patlayan bomba, sadece binaları değil, gezegenin karbon bütçesini de delik deşik ediyor. Yine de bu ekolojik felaketin ortasında bile, ülkeler savaşları sürdürebilirken, iklim kriziyle mücadele önlemlerini erteliyor. Emperyalist kapitalist uygarlık kuyruğunu yemeye devam ediyor. 
Frederic Jameson, bir keresinde, "Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay" demişti. Zor olanı, kapitalizmin sonunu hayal etmek gerekiyor ama sanırım, nostalji ve melankoliye takılıp kalmış bir amnezi hayal kurmayı engelliyor.

(ERGİN YILDIZOĞLU - Cumhuriyet Gazetesi)











Merhaba!


15 Haziran 2025 Pazar

NE-NEDEN-NASIL ?

 

"Öldürmek çözüm değil diyorum. Bak biz şimdi seninle ne yapıyoruz? Sevdiğimiz birisini sağ salim gelsin diye bekliyoruz değil mi?"

"He... Yüzbaşıyı bekliyoz ya."

"Tamam işte. O düşman dediklerini de bekleyen, seven birileri var. Aslında onlara da sorsan bu savaşı istememişlerdir."

"Eee kim istedi o vakit?"

(DİDEM KOÇ - Yüzyıllık Yolculuk / Edebiyatist)


***



TÜRKEL MİNİBAŞ
(Fotoğraf: VEDAT ARIK)

[Türkel Minibaş], Çağ Atlama Serüveni adlı yapıtının sunuşunda şunları söylüyordu:

"Doğduğumda NATO'ya girilmiş, Kore Savaşı'na gidenler geri dönmeye başlamış, dış borcum 7 dolar artmıştı. 27 Mayıs devrimini haber veren gazete manşetlerini kesip bir resim defterine yapıştırarak ilkokul öğretmenime verdiğimde ilk kez karne almanın heyecanını da yaşıyordum.
1960'lı yılların sonunu lise öğrencisi olarak geçiren birisi için 12 Mart darbesi pek de şaşırtıcı değildi. Ne var ki tarihin dün, bugün ve yarın üçlüsünün bir bileşkesi olduğunu anlamak için yine de 1970'li yılların rahle-i tedrisatından geçmek gerekecekti.
Yeni yeni düşünmeye, ne-neden-nasıl diye sorgulamaya, kısacası insanların birey olmaya başladığı bir toplumun bir darbeyle kul yapılmaya çalışılma stratejileri sırasında artık orta yaşa gelmiştim. Parçacıklar bir araya getirildiğinde ortaya hiç de yabancısı olmadığımız bildik bir tablo çıkıyordu. Ne var ki biz tarihi sadece savaşlar, barışlar ve birtakım isimler olarak algılamış, olayların nedenlerini, farklı farklı oluşumların birbirini nasıl etkilediğini hiç mi hiç düşünmemiştik." 

Yaşadığımız coğrafyada ulusal ve uluslararası anlaşmalarla belirlenerek geliştirilen projelerle ülke haritalarının yeniden çizilmesi serüvenlerinin yaşandığı dramatik koşullara bilgi birikimi ve aydın duyarlılığıyla yaklaştı. 
Ürettiği düşünceler, on yıllarca süren "soğuk savaş" politikalarıyla cendere altında tutulup yıldırılmaya çalışılan ama duyarlılığını, bilincini koruyarak ayakta kalmayı başaran, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı özgürlük savaşımı veren devrimci, yurtsever insanlara kararlılık ve güç aşıladı. Yaşananları "görmezden gelmekte direnenler"in sayısını azaltmaya çalıştı.
Ekonomideki birikimine kattığı aydınlatıcı yazar kimliğiyle dünyada ve ülkemizde yaşananları Cumhuriyet'teki "Gözucuyla" köşesinde, "Göz kenarında kalıp da görmezden geldiklerimizi göstermek kaygısıyla" yorumladı, ülkemizin nereye götürüldüğüne ilişkin uyarılarını inatla sürdürdü.
(...)
[D]ünyaya ve ülkemize dayatılan küreselleşmenin saklanan ayrıntılarına dikkat çeken yöntemiyle gerçekleri günışığına çıkardı.
Kitapta ele aldığı ABD'nin dünya egemenliği, BOP, sömürgeleştirmenin uluslararası anlaşmaları, Avrupa Birliği, ülkeler arasındaki eşitsizlik, küreselleşmenin kıskacındaki ülkemize dayatmalar, buğday, tütün, şeker derken tarımımızı çökerten özelleştirme politikaları, sömürgeleştirmenin temel unsurlarından enerji politikaları, sosyal devletin sonunu getiren su sorunu ve orman yasası, sağlık ve sosyal güvenlik sorunları, kadınların sorunları, dayatılan açlık, işsizlik, eşitsizlik, kamu yönetimi, yerel yönetimler yasaları konularıyla ilgili yorumlarıyla bilgiyi, bilinci çoğaltmak isteyen insanlara seslendi.
(...)
Yazdıklarının boşa gidip gitmediği hakkında kitabının son cümlesi olarak "İş ki soru işaretini kullanmayı unutmayalım" yazmıştı.

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


***



[İ]ç savaşla parçalanan güzel yurt Yugoslavya'ya savaştan on yıl sonra gittim. İlk gördüğüm, Saraybosna'da duvarları kurşunlarla delik deşik edilmiş ulusal kütüphaneydi. Evet, bir harabeydi artık ve ön kısmında koca koca reklam panoları vardı, Batı'nın ünlü markalarının parfüm ve giysi fotoğrafları gözümü alıyordu.
Bu görüntü binlerce insanın öldüğü, binlerce kadına tecavüz edildiği savaşın neden yapıldığını tüm açıklığıyla anlatıyordu.

(IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Kitap, Söyleşi: BETÜL DURDU)






Merhaba! 

18 Mayıs 2024 Cumartesi

GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ - 2

 

Tarihi boyunca Anadolu, kendisini tutsak almak isteyen tüm yeni kültürleri bağrında eritmeyi bilmiştir.

(ÖNER YAĞCI)

***

Ben, Anadolu'nun korkunçluğunu görmüş, yüreğimde duymuş kişiyim. Makal da öyle, Fakir de öyle... Oyunlarınızı bize yutturamazsınız. Bundan sonra mağaradan, yer altından, açlıktan gelen hiç kimseye yutturamayacaksınız. Biliyor musunuz, haberiniz var mı, biz değil, o mağaradan beter yerlerde yaşayan ışıksızlar da görür gibi oldular oyunlarınızı. Heeeey, gözünü sevdiğimin yirminci yüzyılı, sen olmasan, sendeki halkın gücü olmasa, üstümüzdeki kara bulut, karanlık gece böyle kolayca kalkar mıydı?

Bu yirminci yüzyıldır. Yılanların Öcü oynanmasa da olur. Fakir yazmasa da, öğretmen olmasa da olur. Yüzlerce Yılanların Öcü yazılacak, binlerce Fakir Baykurt çıkacak.

Dün oyununuzu açık oynuyordunuz. Bugün bir paravan buldunuz. Yarın, er geç, o paravan önünüzden çekilecek. Ve siz Anadolu düzlüğünün ortasında çırılçıplak, ışığımızın içinde yarasalar gibi, baykuşlar gibi halkımızın karşısında, gerçek vatanseverlerin karşısında kalacaksınız.

Yobazlarınızla, ağalarınızla, yalanlarınızla, yutturmasyonlarınızla, bütün karanlık, gerici gücünüzle bir zaman daha oyalanacaksınız, biraz daha ışığımıza bent kurmaya çalışacaksınız. Ama sonunda ışığımız gözlerinizi kör edecek.

Ama siz içimizde, insanlığımızda birer çirkin yarasınız. Geçen yazımda da söyledim, bizim memleketimizde sizin gibiler var diye, ben yirminci yüzyıldan utanıyorum. (11 Şubat 1962)


YAŞAR KEMAL
(Fotoğraf: ARA GÜLER)

***

Ne zaman bir başka ülkeye gitsem dönüşte hüngür hüngür ağlarım.
Çünkü pek çok ülke dolaştım, yaşadığımız bu coğrafyanın çok renkliliğini hiçbir ülkede görmedim.
Bu renkliliğin acımasızca yok edilmek istendiğini de gördüm.
Ağlamam işte bu nedenden.

(IŞIL ÖZGENTÜRK)

***

Yılmaz Güney'in Oğluma Hikâyeler adlı kitabında yer alan öyküsünü anımsadım:

Şeftali çekirdeğini dişiyle kırmak için zorlanan çocuğa babası, dişleriyle kıramayacağını söyler. Çocuk inat eder, çekirdeği ayakkabısının topuğuyla, taşla kırmayı dener ama kıramaz. Tekmeleyince tulumbanın yanındaki toprağa düşen çekirdeği toprağa gömer.

Aradan günler geçer. Bir gün babası çağırıp topraktaki iki yeşil yaprağı göstererek bunun, dişleriyle ve taşla kıramadığı şeftali çekirdeğinden çıkan fidan olduğunu söyler ve devam eder:

"Ne zaman, hangi koşullarda olursan ol, dara düştüğünde şeftali çekirdeğini anımsa. Dişinle kıramadın o çekirdeği, taşla kıramadın. Ama uygun toprağa düşen çekirdek, günü gelince o sert kabuğu parçalar, toprağı deler ve yeşerir. Nedir o çekirdeğe bu gücü veren, güzel oğlum? Çekirdek, kabuğunu parçalayan gücünü kendi içindeki çekişmelerden alır oğlum. Her şey kendi içinde zıtlarını taşır. Her şey kendi içinde, kendini değiştirecek, başkaldıracak özü taşır...

Şeftali çekirdeğine inan, kendi gücüne güven!"

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)

***

"Anadolu, kendisine göz koymayan herkesi sevindirir!"

(AKGÜN AKOVA - Işığın Sevinci Türkiye)







Merhaba!

13 Şubat 2022 Pazar

AŞKSIZ OLMAZ

 

Şiirse söz konusu olan aşk başta gelir.

Aşk şiir için itici hatta yaratıcı etkendir.

Şiir için aşk ve aşk için şiir gerçeğini unutmamalıyız.

(Edebiyat Estetiği Konusunda Kendimle Konuşmalar)

AFŞAR TİMUÇİN


***


   Edebiyatın var oluş nedenlerinden ve temel izleklerindendir aşk. Aşksız bir yaşam düşünemeyen insanlık, geleceğe kalmanın, insan olmanın farklılığını kanıtlamanın bir aracı olarak sanatla özgürleşirken, yarattığı bu gerçekliğin temeline aşkı da koymuştur hep. Aşk ve edebiyat birbirini ve insanı tamamlayan bir vazgeçilmezliktir.

   Toplumların yaşama koşullarına göre kimi zaman en öne çıkan, kimi zaman geri plana itilen ama mutlaka var olan aşk gerçeği edebiyatın vazgeçilmez bir ögesidir. Aşkın düşünceyle ve inançla bütünleştirilmesi de edebiyat tarihinin çok önemli bir gerçeğidir. En diri kavga şiirlerinden, en eski halk öykülerinden başlayarak tüm edebiyat ürünlerindeki altyapıyı oluşturan bir öge olarak görmek gerekir aşkı. (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***


   Evrim tarihinde bir yerlerde bir hata olmuş ve cümle yaratıklar erkek ve dişi diye ayrılmışlar. İşte şimdi biz hepimiz bu evrim hatasının kurbanları olarak, aşk aşk diye inleyip mektuplar yazıyoruz, mesajlar atıyoruz, olmadık jestler yapmayı planlıyoruz, yapıyoruz.

    (...)

   Aşk, yeryüzünde geçirdiğimiz zamanı kısaltmak için bizlerin uydurduğu tamamen hayali bir kavramdır. Söyleyin bakalım, aşk olmasaydı, biz nasıl vakit geçirecektik? Aşksız film, tatsız tuzsuz bir saman yığınına benzeyeceğinden kimse sinemaya gitmeyecekti. Aşksız kitap kimseyi açmayacağından kitaplar yazılmayacaktı. Hayatımızın vazgeçilmezleri olan magazin programları ve kahve dedikoduları olmayacaktı. Peki, ne yapacaktık, oflaya puflaya zamanın geçmesini bekleyecektik. Futbol bile bize yetmeyecekti, daha da beteri var, kadınlar, kızlar aşksız bir dünyada saçlarını yaptırıp bin bir kılığa girmek için zaman ve çaba harcamayacaklardı. Ekonomi bile çökecekti. Vallahi can sıkıntısından herkes kendini birer ikişer pencerelerden atmaya başlayacaktı. Yazık. İyi ki şu aşk denilen yanılsama var da vakti çoğu zaman nasıl geçtiğini anlamıyoruz. (IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi) 


***


Seni saklayacağım inan

Yazdıklarımda, çizdiklerimde,

Şarkılarımda, sözlerimde.


Sen kalacaksın kimse bilmeyecek

Ve kimseler görmeyecek seni,

Yaşayacaksın gözlerimde.


Sen göreceksin, duyacaksın

Parıldayan bir sevi sıcaklığı,

Uyuyacak, uyanacaksın.


Bakacaksın, benzemiyor

Gelen günler geçenlere,

Dalacaksın.


Bir seviyi anlamak

Bir yaşam harcamaktır,

Harcayacaksın.

ÖZDEMİR ASAF


***


   Aşkı döndüren çark şiirdir ya da şiiri yürüten aşk...

  Şiirin de aşkın da tanımı bugüne değin yapılamamıştır, çünkü ikisi de bireyseldir, her şaire, insana göre değişir. Yine ikisinin de ortak yanı, değiştiren ve dönüştüren olmasıdır. (ARİFE KALENDER)




Merhaba!

6 Şubat 2022 Pazar

SAVAŞA HAYIR!

 

  "Bir esinti uğruna, şan olsun diye, 

mezara gidiyorlar yatağa gider gibi. 

Birkaç dönüm yer savaşıp alacakları, 

orduların kılıç oynatmasına elvermez, 

ölülerin gömülmesine yetmez bir avuç toprak."

(WILLIAM SHAKESPEARE - Hamlet)


***


  Yol boyunca geçtiğimiz her yerde savaşın yıkımını bir kere daha görmüştüm; yanıp yıkılmış, bomboş, ıssız köyler, şimdi otların bürüdüğü bir zamanların verimli tarlaları, arsız hırıltılarla leşleri didikleyen açlıktan kemikleri çıkmış başıboş hayvanlar ve insan eliyle yaratılan bu cehenneme aldırmadan büyümeye devam eden çamlar, kayınlar, huşlar, çiftleşme cıvıltılarıyla daldan dala uçuşan kuşlar ve şırıltılarla akan sular... Bir kere daha insan olmanın ağırlığını hissettim omuzlarımda ve tabii utancını da... Niye hep arkamızda bir yangın yeri bırakıyorduk, bu kavganın nedeni neydi, neyi paylaşamıyorduk; her şey herkese yetecek kadarken üstelik... Tabiatta bunun bir başka örneği var mıydı, kraliçe arı bile kovanındaki işçi arılara karşı bu kadar acımasız değildi, üstelik bizden geri kalan bir bal da yoktu. Savaşa ve savaşı yaratanlara lânetler okuyarak savaşmaya gittik; ne kadar tuhaf bir hâldi bu, daha iyiyi yaratmak adına daha önce yaratılmışı yok edecektik; savaşımız barış adınaydı, dövüşecektik; yaşamak için öldürecektik, başkalarınınkini bitirirken kendi hayatımızı da öğütecektik... (SOLMAZ KÂMURAN / Macar - İnkılâp Kitabevi) 


***


  Ben bir barışseverim; çünkü bilirim ki savaşta en çok yoksullar ölür. Bilirim ki en çok çocukların hayalleri ölür. Bilirim ki kadınların ırzına geçilir. Bilirim ki sadece ve sadece zenginler (silah sanayisi ve ilaç sanayisi) öyle çok para kazanırlar ki onlar bu paraları harcasınlar diye yepyeni yat modelleri, uçak modelleri oluşturulur. Bilirim ki Tanrı'nın sevgili kulları sadece zenginlerdir ve onlar binlerce insanın öldüğü arazileri paylaşmak için özel uçaklarını son gaz uçururlar!

 Ben bir barışseverim; çünkü bilirim ki savaş binlerce yıllık dünya kültür mirasını acımasızca yok eder, yok edemediklerini de yağmalar; bir Sümer tanrısı bir silah tüccarının odasını süsler; bir Afrodit heykeli metreslerinin sayısını bilmeyen bir ilaç zengininin kapı girişinde durur. Bazen yağmalanan heykellerin, eski paraların, tapınakların bana seslendiğini duyarım. Mutsuzdurlar, çünkü geldikleri yerlerde küçücük çocuklar onların ayaklarına sarılıp "ölmemek için" dua etmişlerdir, bir mucize beklemişlerdir ama heykeller ağlayarak anlatırlar, ellerinden hiçbir şey gelmemiştir, giysilerine bulaşan kan, bütün yıkamalara rağmen silinmemiştir ve her gece bir küçük kız çocuğunun sesiyle uyanırlar: "Anne neredesin?"

  Ben bir barışseverim; çünkü bitkilerin, ağaçların dillerinden anlarım, bombalar onları yakar, özsularını yitirerek usul usul ölürler. Ölürken sessizce ağlarlar; çünkü artık kimseler onların bereketli yapraklarından faydalanmayacaktır. Kimseler onları toplayıp çocuklarına leziz yemekler yapmayacaktır.  

  (...)

  Ben bir barışseverim; çünkü mesaiden çıkmış işçilerin mutlu gülümsemelerini severim. Evine ekmek götüren bir babanın sevincini kırk metre uzaktan hissederim. Sevgilisiyle buluşacak bir tamirci çırağının heyecanını, saçına jöle sürmesini ve en yeni ayakkabılarını giyerken yüzünde beliren çapkın gülümsemeyi izlemeyi severim. Trikotaj işçisi kızların kıkırdayarak gizli gizli sevgililerinden söz etmesine bayılırım.

  (...)

  İşte bu saydığım nedenlerden ötürü ben bir barışseverim ve yeryüzünün her yerinde dostlarım olduğunu bilirim. Ve hep birlikte, her zaman haykırırız: SAVAŞA HAYIR!

   (IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)


***



CENGİZ AYTMATOV

  Cengiz Aytmatov'un TOPRAK ANA adlı o güzelim romanının baş kahramanı Tolunay, cepheden uzaklarda, bir köyde, savaşın onarılmaz acılarını yüreğinin derinlerinde duya duya, gencecik evlâtlarının, kocasının, kardeşlerinin, yakınlarının ölüm haberlerini sinesine çeke çeke, Doğa'yı sorguya çekiyor. Toprak Ana'nın cevabı şu oluyor: "Sen Tolunay, sen insanların savaşmadan yaşayıp yaşayamayacaklarını soruyorsun. Bu sizlere, insanlara bağlı bir şey, bana değil, size, sizin aklınıza bağlı." (VEDAT GÜNYOL - Bu Cennet Bu Cehennem / Denemeler)




  


Merhaba!

26 Ocak 2020 Pazar

YOL AYRIMI




   Bizi çevreleyen sorunlar küresel ısınma, bitki ve hayvan türlerinin yok oluşu, savaş, göç, mülteci sorunu, kadın cinayetleri, politik cinayetler, hayvanlara yönelik şiddet vb. aynı kaynaktan besleniyor.
    İnsanoğlu, yaşamı kendi girdabına çekiyor. Bize ait olan ve olmayan her şeyi adım adım yok ediyoruz.


MEHTAP CEYRAN
(Söyleşi: SACİDE ALKAR DOSTER - Cumhuriyet Kitap)



***



   Kitabın arka kapağında "köyün delisi" olarak nitelenen, kendisini hakir vakanüvis olarak gören Ömer Madra, "Yeryüzünü Nuh'un tufanı ile Dante'nin cehennemi arasına sıkıştıran iklim değişikliği ve/ya küresel ısınma... Yer yüzeyini ay yüzeyine döndüren, çöle ve cehenneme çeviren büyük enerji, inşaat ve maden şirketlerinin sonsuz ve azgın kâr hırsı... İnsanların boğazına dayanan yoksulluk ve eşitsizlik cehennemi... Yeryüzünün her yanında kol gezen ayrımcılık , milliyetçilik, militarizm, emperyalizm, savaş ve şiddet..." ile mücadele etmeye çağırıyor bizleri.
    Dünya nüfusunun üçte ikisi su kıtlığı tehdidi ile karşı karşıya! Zirai ve tarımsal ilaçların yan (aslında tam mı demeli) etkileriyle çocuklar "küçük beyinli" (mikrosefali) doğuyor. "Birkaç yıl çocuk doğurmayı düşünmeyin" uyarısını dikkate almalı! Bunu devletler dikkate alıyor: ekonomiyi düşünüyor onlar, insan sağlığını değil. En zengin yüzde on nüfus en yüksek karbon salımının yüzde ellisinin sorumlusu, en az o da. Okyanuslar ısınıyor. Kuzey Kutbu'nda, deniz dibindeki sürekli donmuş tabakanın çözülmesi, insanlığın bugüne kadar salmış olduğu karbondioksitin en az dört katının bir anda salınması riskini doğuruyor...
   Yukarıdakileri Ömer Madra'nın kitabının sayfalarından gelişigüzel topladım. Bunun ekonomik, siyasi, sosyal ve insan yaşamına etkilerini, lütfen sizler kitabı edinip okuyun. Kıyamet Tacirlerine Karşı Kıyam Et sizlerin de elinizin altında bulunmalı, her bir bilgiyi siz de paylaşmalısınız çevrenizle. Bu yaşam karşıtı düzene karşı kıyam etmek hepimizin görevi olmalı. (KORKUT AKIN - Cumhuriyet Kitap)



ÖMER MADRA
(Kıyamet Tacirlerine Karşı Kıyam Et)



***




   "En kolay yapılan şeyin kötülük olduğunu herkes bilir" diyen, Portekizli yazar Jose Saramago'nun Körlük adlı bir kitabı vardır. Filmi de çekilen romanda, insanları kör eden bir salgın, bir anda tüm dünyaya yayılır. Tüm insanlık kör olmuştur. İnsanlar kendilerini büyük bir kaos ve korkutucu bir hayat mücadelesi içinde bulurlar. Kurulu düzen çok kısa bir süre içinde çökmüş, Yağmalar, çeteler, zorbalıklar, tecavüz, pislik her yeri sarmıştır. Sokaklar ölüler, köpeklerle birlikte çöplüklerde el yordamı ile yemek arayanlar ve yağmacılarla doludur. Romanın bir yerinde biri "... biz zaten kördük.." der. Kör olmayan tek kişi kör olmadığını gizler, görür ama söylemez. Aslında ne kadar bildik bir hikâyedir ve ne kadar acıdır. Bakar körlük en tehlikeli körlük türüdür.
  Yazar Saramago, 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmasında, "... Kayaların yapısını incelemek için başka bir gezegene araçlar gönderebilecek kapasitede olan bu şizofren insanlık, milyonlarca insanın açlık nedeniyle ölmesini vurdumduymaz bir şekilde karşılayabiliyor. Mars'a gitmek komşuya gitmekten daha kolay görünüyor" diyecektir.
   İnsanoğlunun kurduğu medeniyet ne kadar pamuk ipliğine bağlı farkında mıyız? Bir anda taş devrine dönmemiz için kaç kasırga, kaç yangın, kaç deprem ya da Çernobil gerekli? Birey olarak, kaç gün, kaç hafta dayanabiliriz? Her yeri duman olan bir kıtada nefesimizi ne kadar tutabiliriz? Radyasyonla kirlenmiş ürünlerden kaç yıl sakınabiliriz? Doğa ve kendi doğamız karşısında ne kadar zayıf ve küçüğüz. Çok öğündüğümüz teknolojimiz ne karnımızı doyurur, ne susuzluğumuzu giderir. Seller, kuraklıklar, çöle dönen topraklar, hâlâ medeniyetimizden güçlüdür. Doğa biz olmadan da olur ama bizim onsuz olamayacağımızı görmezden geliriz.
   Tüm bunlara rağmen doğa hâlâ kendini bir şekilde yeniliyor. Buzul çağını atlattı, yangın çağını da atlatacaktır. Esas soru, insanlık atlatabilecek mi? Dev dinozorlara bile kalmadı bu dünya, bize de kalmayacaktır.


L. GÜLDEN TRESKE
(BirGün Gazetesi)



***



   Aylardır bir kıta yanıyor. Alevlerin 70 metreye ulaştığı, insanların canlarını kurtarmak için kıyılara sığındığı, her türlü iletişimin yok olduğu, yüz binlerce evin yandığı ve 1.5 milyon hayvanın çığlıklar atarak öldüğü bir yangın bu! Şimdi şu soruları sormanın zamanıdır, tamam iklim değişikliği, kuraklık ama uydulardan yanan kıtanın fotoğrafını paylaşan, dronlarla insan öldüren, yüzlerce füzeyi oyun oynar gibi fırlatan Dünya uluslarının bu yangını söndürmeye gücü yetmiyor mu? Bal gibi de yeter ama bu yangını istiyorlar. Onların, yavrusuna sarılıp ölen koalalar, kangurular umurlarında değil. Milyonlarca ağaç can çekişerek ölmüş, varsın ölsün! Bir kıtanın insanları evsiz kalmış, gelecekleri yok edilmiş, ölümün eşiğinden dönmüşler, varsın ölsünler!
   Sorular devam ediyor, bu yanan ormanların çöle döndürdüğü toprağın altında ne var? Hemen söyleyeyim, doğalgaz, petrol ve kıymetli madenler! Kapitalizm artık öylesine açıktan oynuyor ki, "işte" diyor, "ben koskoca kıtayı böyle yakarım!" Çünkü her kıtada, her millette onunla işbirliği yapacak vatan hainleri var.

  
IŞIL ÖZGENTÜRK
(Cumhuriyet Gazetesi)



***



   Ezelden beri insanlık iki seçenekle karşı karşıya kaldı: Ya kapitalizmin yayılan mantığının onun kolektif bir intihar yazgısına sürüklemesine izin verecek ya da tersine dünyada kol gezen o komünizm hayaletinin taşıdığı muazzam insani olanakları oluşturacak. 


SAMİR AMİN








Merhaba!

26 Ağustos 2018 Pazar

AHLAT AĞACI


   Yönetmenliğini Tahsin İşbilen'in yaptığı  bir belgesel film "Asya Minör Yeniden" : İkinci Dünya Savaşı zamanları Almanlar, Yunanistan'ı işgal etmiş, adalar birer birer Almanların eline geçiyor ve her türlü zulüm başlıyor. Kim itiraz ediyor kurşunu yiyor, çocuklar ve kadınlar aç, öylece bekliyorlar. Adalardan Samos Adası, en direnişçi ada, partizanı en çok ada ve çare yok partizanlar, çocuklar ve kadınlar derme çatma teknelerle kendilerini Türkiye'nin karasularına atıyorlar. Kimileri Karaburun'a çıkıyor, kimileri Aliağa'ya, kimileri Kuşadası'na. Geldikleri ülke savaşa girmese de savaş nedeniyle yiyeceği içeceği kıt bir ülke ama gelenler komşudan gelmiş, buyursun gelsinler. Son ekmekler kardeşçe paylaşılıyor, evler açılıyor, yataklar seriliyor ve yaklaşık 3 bin Yunan mültecisi yaşama şansına kavuşuyor. 
   O zamanlar hem Anadolu hem de gelen mülteciler bit içinde, misafirlere en güzel yataklar yapılıyor ama bitler birer ikişer bembeyaz çarşafların, yastıkların üstünde dolaşmaya başlıyor. O zaman Yunanlı bir direnişçi gülerek Türk dostuna sarılıyor ve "artık bitlerimiz birbirine karıştı biz kardeş olduk" diyor. Ve ikisi de gülerek bir şarkıya başlıyorlar...
   Unutmayın bizi dünya Asya Minör olarak bilir yani Türkçesi biz Anadolu'yuz!


IŞIL ÖZGENTÜRK








Harita: HEİNRİCH BÜNTİNG - 1581



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim. 

NÂZIM HİKMET




   Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e kısrak başı gibi uzanan Anadolu'nun toprakları, sadece bir kara parçası değildir. Üzerinde yaşayan canlıları, yani insanları, hayvanları, bitkileri vb. şekillendiren bir bütündür. Ta Malazgirt'ten İç Batı Anadolu eşiğine kadar uzanan bozkır, köyleriyle, kasabalarıyla, insanlarıyla bütünlüklü bir alemdir. Anlayana tabii...
  Evet, yüzyılların bozkırı hızlı kentleşmenin sonucunda ayrıcalıklı yerini kentlere bırakıyor gibidir ama ulusun hayatından çekip gitmediği, yok olmadığı, var olduğu yerde varlığını sürdürdüğü açıktır. 
   Ahlat ağacı uçsuz bucaksız Anadolu bozkırının yoldaşıdır.
   Yalnızdır, şekilsizdir ama inatçıdır, dayanıklıdır.
   Geçmişten geleceğe uzanır... (CÜNEYT AKALIN - Aydınlık Gazetesi)








Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi,
ne yollarını taşımış ayakkabım,
 son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında, 
enfarktında yüreğimin, 
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
     memleketim......


NÂZIM HİKMET








Göğsümüzün altında çarptıkça yüreğimiz, 
Savunacağız biz,
Güneşi, havayı, suyu ve insanı,
Savunacağız biz,
Kalbin öğrettiği en güzel şeyi:
Vatanı!



HASAN İZZETTİN DİNAMO











Merhaba!

   



    

17 Haziran 2018 Pazar

AŞK NEDİR ?




    Aşk, doğduğu günden beri kuşların uçmasını ve yunusların derin sularda sevinç çığlıkları atarak dans etmelerini kıskanan insanoğlunun uydurduğu en güzel yalandır. Çünkü ancak aşk insanoğluna uçma ve derin sularda dans etme şansını tanır.


IŞIL ÖZGENTÜRK







   Evet, aynen öyle. Aşk yalnız bizde değil, dünyanın birçok ülkesinde en makbulü, en dillere destan olan, tarihe geçeni. En azından herkesin bireysel tarihine geçeni. Mutlu eden, acı çektiren, kafa karıştıran çeşitleriyle. Bütün bağlardan kopup, özgür bir yolculuğa çıkma halidir, aşk. Önünü kesenlere baş kaldıracak cesareti isteyen. İki kişilik meydan okuma haliyle aşk dediğin özgür bir yolculuk değil mi? Seni bağlayan bütün iplerden kurtulup, içine çakılmış çivileri söküp, ruhunun çayırlarında, sezgilerinin rüzgârlarında, el ele nefes nefese koşmak değil mi? Dilediğince, doyasıya yaşamak istediğin. Bir final cümleyle, imkânsız birçok şeyi mümkün kılan, 'bir söz vermedir' aşk.


ALİ POYRAZOĞLU







   Sanırım bütün insanlık tarihi bu olağanüstü yaşantının sorularıyla ve yanıtlarıyla dolu. Ben birkaç cümleyle ne diyebilirim ki... Açıklanamaz bir varoluş hali. Daha doğrusu açıklandığında büyüsü bozulan, insanı kendi mayasından yeniden var eden olağanüstü bir yaşantı. Aklımızı, kalbimizi, dilimizi, gövdemizi kendimize karşı bile ayaklandırır. Uzun sürmez, bir süre sonra dingin bir düzlüğe varır. Sevgiye dönüşür. Eğer becerebilirsek, saygıya da dönüşür kuşkusuz. Böylesi bizi çok daha güzel ve büyük yapar.


ŞÜKRÜ ERBAŞ








Bizimkisi bir aşk hikâyesi değildi.
Aşktı bizimkisi, gerisi hikâyeydi.


CAN YÜCEL









Herkesin yüreği başka; kiminde bir yanardağ var, kiminde bir sivilce...


MUZAFFER BUYRUKÇU













Merhaba!

27 Eylül 2015 Pazar

YAŞAR KEMAL ANADOLUDUR





Yazar bir yere aittir evet, o aidiyetini yazdığı dil belirler. Bu anlamda Yaşar Kemal Türkçedir, Anadoludur.

FERİDUN ANDAÇ








"Türkçe Yaşar Kemal'in çocukluk arkadaşıdır adeta, birlikte büyümüşlerdir."

HAYDAR ERGÜLEN






   Yıl 1974...Yaşar Kemal, Elia Kazan ve ben bir yolculuğa çıktık...İstanbul'dan başlayıp otomobille Truva, Bergama, İzmir..."Amerika, Amerika" filminin yasaklanması nedeniyle Elia Kazan'ın Türkiye'ye gelmeye korktuğu, daha doğrusu gizli geldiği günlerdi. Yol boyunca Yaşar Kemal bize Homeros'u, İlyada'yı anlatıyor. Anlatıyor mu dedim? Anlatmıyor, yaşıyordu...
   Bergama'da dolaşmaktan yorgun düşmüştüm. Bir taşa tüneyip dinlenirken onlar hoplaya zıplaya uzaklaştılar. Bir ara yanıma bir delikanlı geldi. Bütün gün her taşa, her sütuna eğilerek geziyi sürdüren Elia Kazan'la Yaşar Kemal'i göstererek "Kim bunlar" diye sordu. Ben de ona, "Neden sordun ki", dedim. Çocuk, "Deminden beri onları izledim. Biri Türkçe konuşuyor, öteki İngilizce ama bir anlaşıyorlar, bir anlaşıyorlar; ben bu işten bir şey anlamadım" dedi. "Biri İngilizce öğretmenim, (gizli geldi ya, öyle diyorduk) öteki Yaşar Kemal" deyince çocuğun yüzü aydınlandı ve şöyle dedi: "Ha o zaman anlaşıldı. Yaşar Kemal Toroslar'da ağaçlarla, sularla, dallarla, çiçekler, böcekler, arılarla bile konuşur anlaşırmış. Bu İngiliz'le mi anlaşamayacak!"
    
ZEYNEP ORAL










Koca Yaşar Kemal. Ulu çınar. Anadolu'nun yüce çınarlarından biri. "Daldan eğme değil, kökten sürme."

Topal karıncanın dostu, karıncanın su içtiği yer. Türkçeye su veren usta.

HAYDAR ERGÜLEN







   2007 yılı. Sonbahar. İtalya'nın ünlü La Scala Operası'nda Yaşar Kemal'in 1953'te yazdığı "Teneke" operasının prömiyeri var. Milan'dayım. 
   Eseri besteleyen Fabio Vacchi...Sahneye koyan sinema dünyasının efsanevi yönetmeni Ermanno Olmi...Sahne ve kostüm tasarımını yapan ünlü heykeltıraş Arnaldo Pomodoro...Benim "devlerin buluşması "diye nitelediğim muhteşem bir yaratıcı ekip!
   Görkemli opera salonu ağzına dek doluydu. Şeref locasında ev sahibi rolünde kraliçe edasıyla oturan Leyla Gencer'in yanında oturan Yaşar Kemal, kocaman bir çocuktan farksızdı...Heyecanını gizlemeye çalışan kocaman bir çocuk...Opera sona erip, millet ayağa fırlayıp alkışladığında, tüm kadroyla birlikte Yaşar Kemal'de sahnedeydi...Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Durdu durdu, herkesle birlikte bir kaç kez selam verdi, sonra...Sonra bir anda döndü, hemen yanı başında duran Arnaldo Pomodoro'yu kucaklayıverdi. Ama ne kucaklayış!  Sıcaklığı, tüm operayı sardı! Adamın ayakları yerden kesildi;Yaşar Kemal'in kollarında kayboluverdi. Sanki "Sen misin  Anadolu'yu sahneye taşıyan, işte Anadolu kucaklaşması" der gibiydi...
   Bu sahneyi benim gibi gözyaşlarıyla izleyen bir İtalyan arkadaşım, sonradan şöyle diyecekti: O kucaklaşma anı, tıpkı romanları gibiydi. Öylesine sahici..."

ZEYNEP ORAL










"İri cüssesi ve tok sesiyle, herhangi bir mekana girdiğinde, o mekan silme Yaşar Kemal kesilirdi."

IŞIL ÖZGENTÜRK








Merhaba!