Şükrü Erbaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şükrü Erbaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2024 Pazar

İNSAN GİBİ

 

"Bir zamanlar insanlar hayatlarından memnun değillerse devrim yaparlardı.

Şimdi alışverişe çıkıyorlar.

Tamamen bir hafız kaybı dönemi yaşıyoruz."



"Çok çarpıcı bir sözdür. Bizim gibi ülkelerde daha trajik yaşanıyor. Toplum bir hafıza kaybı içerisinde. Bu hafıza kaybının dışına çıkaracak olan şiirdir, müziktir, resimdir, tiyatrodur, bütün dallarıyla sanattır. 
Bilim ve teknoloji hepimizin hayatını kolaylaştırır ama bizim bütünle kurduğumuz bağı paramparça eder. Bağ kuramayız, sosyal olaylarda, siyasal olaylarda, başka olaylarda yaşadığımız gerçeklik arasındaki ilişkileri göremeyiz. Dar bir alan içerisinde çırpınır döner dururuz. O bütünlüğü sağlayacak olan o yaşlardaki Çehov hikâyeleridir, bu yaşlardaki şu romandır."


(Görkemli Hatıralar, Halk Tv)


***


Ali Usta, paltosunu omuzuna atıp geldi:
"Kaş çatmanın, insanlığı geri itmenin gereği yok. Ne yaparsan yap, insan gibi yap. Ne yaparsan yap, kendinden kaçmadan yap. Yalnız başka güçlüklerden değil, kendi güçlüklerinden de kaçmadan yap. Devrimse de, sevdaysa da. Birini iyi yapan ötekini de iyi yapar zaten..."
Kapıdan sızan yarı aydınlıkta gözlerimin yaşlandığını seçmişti. En çok da o zaman utandım hocam. Artık utanmamı da, ağlamamaya çalışmamı da beğenmeyecekti Ali Usta.
"Ağla be ulan! Ağla hergele! Ağlamayandan insan mı olurmuş?"
Sonra sarıldı bana.
(...)
Tezel halam, bir seferinde İstanbul'dan gelirken güpgüzel bir tablosunu getirmişti size. Küçücüktüm. Hayran hayran bakakalmıştım. Şimdi daha iyi anlıyorum. Alay ede ede, "Nedir bu, tebeşir tahtası mı?" diyerek sandık odasına, dolabın arkasına tıkıverdin. Aysel halam, bir kitabını getirmişti. Sekiz yaşımdaydım. Bir yaklaşma, sizi bir aydınlatma çabası sayabilirdiniz bunu. Sayfalarını yırtıp yırtıp üstünde tırnak törpülediğini biliyorum. "Nedir bu İlhancığım, bir yığın harf dolu, sayı dolu. Ne işe yarar?" Babamın bile Aysel halaya ilk sorusu "Kaç para aldın bundan?" olmuştu. Bir de şaşıyorsunuz. Neden uzak duruyorlar bizden, diyorsunuz. Size yakın durmak için size benzemek gerek. Çünkü sizin onlara benzemeye hiç niyetiniz yok.
(...)
Ülke kaynıyor. Siz hâlâ oturunca, 'Anne, arayamadık sizi... Evin eşyaları değişecekti...' diyorsunuz. 'Anne, canımız burnumuzdan geldi. Bizim Gaziosmanpaşa'daki arsaya gecekondular yerleşmiş, uğraş da uğraş...' diyorsunuz. Ben şurda bir gencin vurulduğunu, burda bir arkadaşımın tutuklandığını söylüyorum. Hiç duymuyorsunuz sanki:
"Kavunlar ne tatsız çıkıyor bu yıl" diyorsunuz.
Başınıza o kavunlardan birini fırlatmak istiyorum.


ADALET AĞAOĞLU
(Bir Düğün Gecesi, 1979)






Merhaba!


16 Ocak 2022 Pazar

HAYAT

 

"Geceyi seyrede seyrede öğrendim ki ışık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne vurmuyor."

(ŞÜKRÜ ERBAŞ)


***


Hayat bir hikâye gibidir. Ne kadar uzun olduğu değil ne kadar güzel olduğu önemlidir. 

(LUCIUS ANNAEUS SENECA)


  Ama eninde sonunda bir hikâyenin de sonu gelmelidir. Neden, sonu gelmeyen hikâye hayata benzer de onun için. Hayatsa sıkıcı bir şeydir. İnsanın, işte hayatı dinlerken esneyesi gelir. İsteyen kavga etsin, isteyen savaşsın, birbirinin canını çıkarsın, isteyen kıyıda köşede at gibi sevişsin, ne yaparsa yapsın, hikâyeye göre hayat sıkıcıdır. (FARUK DUMAN - Sus Barbatus! 2 / Yapıkredi Yayınları)








  Edebiyatın bir "özelliği", gerçekten de belli bir döneme tanıklık etmesidir. Toplumsal meselelerle ilgilenmeyen büyük yazarlar da vardır. Ancak yazar aynı zamanda bir aydınsa olup bitenle içtenlikle ilgilenmemesi olanaklı değildir. İşte onu tanıklığa zorlayan kendi içinde acısını hissettiği, neredeyse kendi yaşantısı gibi deneyimlediği toplumsal olaylardır. (ERENDİZ ATASÜ - Cumhuriyet Kitap)



Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

ATAOL BEHRAMOĞLU


***


"İyi şairlerin yüzü her daim insana dönüktür. Dünyaya, insanlık durumlarına oradan bakarlar."

FERİDUN ANDAÇ




Merhaba!

20 Ekim 2019 Pazar

BOZKIRIN TEZENESİ




   Öyle iki cümleyle özetlenecek bir büyüklük değil Neşet Ertaş. Çocukluğumdan, gençliğimden beri hayal hanemi, kalbimi, dünyamı oluşturan bir yaralı gönül, bir yakıcı arzu, bir çaresiz avaz. Sesten öte yaşantı, yaşantıdan öte bir coğrafyanın kültürü, bir halkın hayatı, bütün Abdalları hançeresinde buluşturan bir büyük Abdal. Bu sesin şiirini yazabilsem, diye çırpınıp döndüğüm bir hazine. Yunus'un 13. yüzyılda söylediği "Bana rahmet yerden yağar / Benim yüzüm yerde gerek" dizeleri gelmiş, Neşet'te "Beni deyip geldiniz, basıp geldiğiniz yollarda benim yüzüm serili" olmuştur. (ŞÜKRÜ ERBAŞ - Cumhuriyet Gazetesi)







   "Devlet Sanatçılığı bana teklif edildi. Ben,'hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık gibi geliyor' diyerek teklifi kabul etmedim. Halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından verilen üstün hizmet ödülünü kabul ettim" diyen Neşet Ertaş, 2010 yılında da UNESCO tarafından "Yaşayan İnsan Hazinesi" seçilmiştir. 



  


   Almanya'da verdiği bir konser sonrası, Türkiye'ye dönerken bir trafik suçundan dolayı Yugoslavya'da hapse düşer. Dil bilmez, yol bilmez... Önüne gelene mektup gönderir fakat kimseden cevap gelmez. Bir gün Yaşar Kemal'den bir posta gelir. Ertaş'ın hapishanede olduğunu öğrenen ve çok üzülen Yaşar Kemal "İnce Memed" romanını göndermiş ve kapağını da "Bozkırın Tezenesi'ne geçmiş olsun" diye imzalamıştır. O günden sonra, Bozkırın Tezenesi lakabı halk ozanıyla adeta bütünleşir.



  


   Ertaş, 2000 yılında İstanbul'da verdiği konserle, "Toprağımın insanları merhaba!" diyerek Türkiye'deki sahne hayatına geri döndü. Olağanüstü yeteneği, geleneğe hâkimiyeti, gelenekten kopmadan yeniye bağlılığıyla her zaman gündemde kaldı. Bir gün bir programda sunucu "Yeni türküler neden sizinkiler gibi kalıcı olmuyor?"  diye sorduğunda, Ertaş "Biz çekmediğimiz derdin türküsünü yapmayız kızım. Bu ses ıraktan gelmez, yürekten gelir. Yürekten gelmeyen ses, yüreğe işlemez" der. (SELDAĞ ÖZALP - Aydınlık Gazetesi)









Merhaba!


17 Haziran 2018 Pazar

AŞK NEDİR ?




    Aşk, doğduğu günden beri kuşların uçmasını ve yunusların derin sularda sevinç çığlıkları atarak dans etmelerini kıskanan insanoğlunun uydurduğu en güzel yalandır. Çünkü ancak aşk insanoğluna uçma ve derin sularda dans etme şansını tanır.


IŞIL ÖZGENTÜRK







   Evet, aynen öyle. Aşk yalnız bizde değil, dünyanın birçok ülkesinde en makbulü, en dillere destan olan, tarihe geçeni. En azından herkesin bireysel tarihine geçeni. Mutlu eden, acı çektiren, kafa karıştıran çeşitleriyle. Bütün bağlardan kopup, özgür bir yolculuğa çıkma halidir, aşk. Önünü kesenlere baş kaldıracak cesareti isteyen. İki kişilik meydan okuma haliyle aşk dediğin özgür bir yolculuk değil mi? Seni bağlayan bütün iplerden kurtulup, içine çakılmış çivileri söküp, ruhunun çayırlarında, sezgilerinin rüzgârlarında, el ele nefes nefese koşmak değil mi? Dilediğince, doyasıya yaşamak istediğin. Bir final cümleyle, imkânsız birçok şeyi mümkün kılan, 'bir söz vermedir' aşk.


ALİ POYRAZOĞLU







   Sanırım bütün insanlık tarihi bu olağanüstü yaşantının sorularıyla ve yanıtlarıyla dolu. Ben birkaç cümleyle ne diyebilirim ki... Açıklanamaz bir varoluş hali. Daha doğrusu açıklandığında büyüsü bozulan, insanı kendi mayasından yeniden var eden olağanüstü bir yaşantı. Aklımızı, kalbimizi, dilimizi, gövdemizi kendimize karşı bile ayaklandırır. Uzun sürmez, bir süre sonra dingin bir düzlüğe varır. Sevgiye dönüşür. Eğer becerebilirsek, saygıya da dönüşür kuşkusuz. Böylesi bizi çok daha güzel ve büyük yapar.


ŞÜKRÜ ERBAŞ








Bizimkisi bir aşk hikâyesi değildi.
Aşktı bizimkisi, gerisi hikâyeydi.


CAN YÜCEL









Herkesin yüreği başka; kiminde bir yanardağ var, kiminde bir sivilce...


MUZAFFER BUYRUKÇU













Merhaba!

6 Mayıs 2018 Pazar

SERÇELEME





NELSON MANDELA






Uçmak için kuş olmak gerekmiyor,
Küçük sevinçler olsun yeter.



CEMAL SÜREYA










   "Bir gün köydeki bahçemde toprağı çapalarken omzuma bir serçe kondu. Omzuma takılacak hiçbir apoletin beni o andaki kadar seçkin kılamayacağını hissettim." (HENRY DAVID THOREAU)

   20 Mart "Dünya Serçe Günü" nedeniyle Doğa Derneği tarafından hazırlanan bildiriye "Serçesiz olmaz" başlığı atılmış. Bildiriyi okurken aklıma Silivri cezaevinin serçeleri geldi. Düşünün ki Silivri'de demir parmaklıklar arkasındasınız. Doğal olarak keyfiniz kaçık. Sonra bir sabah pencerenize bir serçe gelir, camı tıklatır gagasıyla. Öyle heyecanlanırsınız ki... Bütün koğuş heyecanlanır. O kasvetli karanlık o küçücük misafirle birden aydınlanır... Hemen ekmek kırıntıları serpiştirilir camın kenarına. Plastik çay tabağına su konur. Kantinden kuş yemi siparişi verilir... Kantinde pek çok şey yoktur ama kuş yemi vardır. İyi ki de vardır. O ilk serçe baharın habercisi. Sonra diğerleri gelir. Sabahları kuş sesiyle uyanmaya başlar Silivri cezaevi. Tam da Şükrü Erbaş'ın dizesinde anlattığı gibi:

Güneş değil, inandım
Serçeler başlatıyor sabahı.



ŞÜKRÜ ERBAŞ



   Silivri'de artık serçeler başlatır sabahı. O müziksiz soğuk duvarların arkasında volta atarken, kendinizi ıslıkla "La Vie en rose" çalarken yakalarsınız birden. Sahi, Edith Piaf'a "kaldırım serçesi" adını takarken ne düşünüyordu Louis Leplee? (HAKAN KARA - Cumhuriyet Gazetesi)










Çok oldunuz be serçeler
Kapatırım şimdi kapıyı
Dedim 
Dinlemediler beni
Ben de kapatmadım kapıyı
Varsın dinlemesinler


CAN YÜCEL











Merhaba!



3 Ocak 2016 Pazar

SOMA - YERYÜZÜNDEN MEKTUPLAR




   Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük maden faciasının yaşandığı Soma'da yaşamını yitiren işçilerin aileleri, acılarını mektuplarla anlattı. Türkiye Barolar Birliği mektupları kitap haline getirdi.
   Soma'da şehit olan 301 madencinin yakınlarının yazdığı mektuplar, geride kalanların yaşadığı acıları gözler önüne seriyor:

   Ali Yüksel'in eşi Ergül Yüksel:

"...Hava buz gibi soğuk...Üç kişi çıkarılıyor. Birinin yüzü bizden tarafa dönük, ağzında maske var ama ceset...hareket yok...maskenin ucu battaniyenin altından görünüyor. Bu kadar soğukta maske buhar bile yapmıyor. Yaşasa nefesi ile buhar yapar. Arkasından biri daha geliyor. Yüzü diğer tarafa dönük ama çenesi görünüyor. Sakallı...'Ali' diye bağırıyorum. Bazen sakallı, bazen sakalsız gezerdi. Ali'nin sakalı var mıydı, sakallı mıydı, traş olmuş muydu? Sanki işe ben göndermemiş gibi o an hatırlayamadım. Umudumu, hayallerimi, yaşanacak olan her şeyimi o toprağın altında bıraktım."




   Uğur Çolak'ın annesi Gülsüm Çolak:
  
  "Kurtulma imkanları varken bizim çocuklarımızı diri diri yaktılar ve bunu devlet yaptı, önlemlerini almadı. İnsan hayatı ekmek parasından ucuz bu ülkede. Bizden üç çocuk, beş çocuk boşuna istemiyormuş. Şu para denilen şey karıyı kocadan, evladı da anadan babadan ayırırmış be oğul. Köpeğin önüne atsan yemez o parayı. Uğurum kara gözlüm, ömrüm var olduğu sürece, senin yanına gelinceye kadar davanızı bırakmayacağıma söz veriyorum."




   Mustafa Kaya'nın eşi Naciye Kaya:

   "Abim Veli Varol göçük altında kaldı, öldü. Mustafam kendi elleriyle çıkardı kayınbiraderinin cenazesini. 5 sene sonra Soma'da işe başladı. 'Çok iş baskısı var, çok çalıştırıyorlar' derdi. O kahrolası maden bizi mahvetti. Sebep olanlar paşalar gibi bakılıyor cezaevinde. O kadar rahat davranıyorlar ki, bize mahkeme salonunda gülüyorlar. Çünkü biliyorlar, para her şeyi çözer. Bu ülkede gariban ezilir, gariban ölür. Madende göçük altında ölürsün, dağda askersen ölürsün. Zenginsen paşalar gibi yaşarsın."




   Şinasi Tokmak'ın eşi Tuğba Tokmak:

   "Kardeşi askerdeydi. Bu acı haberi asker ocağında almıştı. Kayınçoma 'Bak sen kara dağın ardından geldin ama ağabeyini bir kara topraktan çıkardık, bir kara toprağa koyduk' dedim. Bizim evimizde ekmek baba, su baba, yaşamak baba. Çocuklarımın yüreğine baba sevgisi yerine bir avuç kömür yangını bıraktılar."






Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin
Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın
Duvarları ancak çarpınca görenin
Canı cehenneme başkasının yangınıyla
Evini ısıtıp yemeğini pişirenin

ŞÜKRÜ ERBAŞ



.





Unutma!