William Shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
William Shakespeare etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2026 Perşembe

AVONLU WİLLİAM

 

... Ertesi sabah gün ağarırken yola koyulduk, Arpad ve tiyatrosu gösterilerine Debrecen'de devam edecekti, oradan da bir başka şehre geçeceklerdi. Gezici tiyatro böyle bir şeydi, daimi hareket halinde bir hayat. Bizimki de öyleydi, ama biz tiyatro yapmıyorduk, hayatın kendisini yaşıyorduk. Bir ara düşündük, belki de yanılıyorduk; hayatın kendisini dürüstçe yansıtan yer o sahneydi, rol yapılan yer ise hayatın kendisi...

(SOLMAZ KÂMURAN - Macar, İnkılâp Kitabevi Yay.)

***



1590'larda yaklaşık 200 bin nüfuslu bir şehir olan Tudor Londra'sı özellikle tiyatrolarıyla ses getiriyordu. O dönemde, kentte kültür ve sanat hayatına yön veren iki oyuncu topluluğu egemendi: King's Men ve başlıca rakibi Admiral's Men. Bu toplulukların her birinin sahnelerini yaklaşık 3 bin seyirci izliyor ve Londra'da şehir nüfusunun en az üçte biri, her ay bir oyun izlemek için tiyatro kapılarında sıraya giriyordu. 
1585'te yirmili yaşlarında hırslı bir oyun yazarı olan William Shakespeare'i İngiltere'nin kırsal Stratford-upon-Avon kasabasından Londra'ya getiren de bu olağanüstü kültürel ortamdı. Bu ortama bakılınca Londra halkının tiyatroyu çok sevdiği belliydi ne var ki yetenekli oyun yazarları pek yoktu ve bu boşluk, Shakespeare gibi idealist oyun yazarları için bulunmaz bir fırsattı. O dönemde "Avonlu William" diye tanınan şair, bu fırsatı insan psikolojisi ve eylemleri hakkında olağanüstü merakı ve yapıtlarına eksiksiz taşıma yeteneğinin üstüne dil konusundaki becerisini de katarak çağları aşan, her dönemde yazın ve sahne dünyasını peşinden sürükleyen Shakespeare'e dönüşecekti.
Öyle ki tarihteki kimi önemli figürlerden bile daha çok tanınan kahramanlarından oluşan "Birinci Folyo" adını verdiği 38 oyunluk koleksiyonu bugün 400. yılında bile coşkulu alkışlar almayı, dil ustalığı ve tartışılmaz evrenselliğiyle mirasını sonsuza dek yaşatmayı ve kitleleri "Utan ey çağ, soylu insan yetiştirmez oldun!" repliğine gelen alkış seslerinin yankısında birleştirmeyi sürdürüyor. 
(...)
Peki çağları aşan cazibesini korumayı nasıl başarıyor Shakespeare? Bunun yanıtı, insanın iç doğasına ilişkin derin anlayışına atfedilebilir. 
Betimlediği karakterler, kuşaklar ve kültürler boyunca izleyicilerde yankılar uyandıran çok çeşitli duyguları ve motivasyonları temsil ediyor.
Keder ve kararsızlıkla boğuşan kimlikler, hırslı ve acımasız kişiler, varlık-yokluk çatışmaları okuyucuları veya izleyicileri kendi mücadeleleri, arzuları ve ahlaki ikilemleriyle baş başa bırakıyor. Birçoğu çağdaş toplumda hâlâ aramızda dolaşan bu kahramanları ve onların yaşadıklarını, dramatik yapının alt türleri olan tarih, trajedi ve komediye bu türlerin keskin çizgilerini bulanıklaştırarak adeta nakşediyor. 
Öncelikle varlığını hissettirmeye çalıştığı erken döneminde İngiltere'nin sansasyonel tarihi olayları yanında niteliksiz yöneticileri ve taht kavgalarını eleştirip bu kavgaların yıkıcı sonuçlarını dramatize ediyor Shakespeare.


Shakespeare'in trajedi türünü gerçek anlamda keşfetmesi ve trajedi üzerine eğilmesi ise 17. yüzyılın başlarında gerçekleşiyor. Londra'da 1605 yılındaki Kral James ve Lordlar Kamarası'na suikastın bir parçası olan Barut Komplosu'nun ve ertesi yıl patlak veren veba salgınının ardından şair, bütün bu yaşananlardan esinlenip zamansız ve evrensel insan mizacının canlı birer portresini oluşturan Kral Lear, Macbeth ve Hamlet'i yazıyor. 
Hayal edin: Ülkeniz parçalanmak üzere. Zorbalar ve yalancılar iktidarı işgal ediyor. Kurumlara olan güven sıfırlanmış. Sadece bu değil. Kişisel hayatınız da karmakarışık.
Kariyeriniz, ilişkileriniz dağılmış, aileniz çözülmüş, kime güveneceğinizi bilemiyorsunuz. Yozlaşan dünyada çaresi olmayan sosyolojik çöküş, telafisi olanaksız bir noktaya getirmiş toplumu. Tanıdık geliyor mu?
(...)
Shakespeare, kariyeri boyunca unutulmaz komedileriyle de ölümsüz: Bir Yaz Gecesi Rüyası, Venedik Taciri, Windsor'un Şen Kadınları, Yanlışlıklar Komedyası akla ilk gelenler. Bu türü karakteristik olarak taşıyan yapıtı ise Yanlışlıklar Komedyası.


Shakespeare, gerek komedi gerekse trajedilerinde yaşadığımız değişen dünyayla ilgili evrensel temalar yanında dilden dile aktarılan şiirsel deyişler de hediye ediyor dört asırdır.
Tiyatrosunun güçlü yanlarında biri mutlak aksiyonsa diğeri bu aksiyonu belleklere kazıyan metaforik dildir. Dilinin İngiliz kültürüne etkisi, piyeslerinden halk ağzına geçmiş 1700 civarında sözcük ve ifadenin günlük iletişimdeki dolaşımıyla anlaşılabilir. 
Kariyerini ölümünden üç yıl önce 1613'te noktalayan Shakespeare'in dil ustalığı ve tartışılmaz evrenselliği, mirasını sonsuza dek yaşatmayı ve kitleleri "Utan ey çağ, soylu insan yetiştirmez oldun!" repliğine gelen alkış seslerinin yankısında birleştirmeyi sürdürüyor. 

(Z. DOĞAN KORELİ - Cumhuriyet Kitap)

***

William Shakespeare, 23 Nisan 1564'te doğdu. Bu taşralı şair, dramlarıyla, soneleriyle doya doya yaşadığı 52 yıldan sonra insanlığa yepyeni bir şiir ve oyun dili bırakarak yine bir 23 Nisan günü,

"Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez."

diyerek sözcüklerini ve yeryüzünü bıraktı, gitti (1616).






Merhaba Avonlu William!   

29 Eylül 2024 Pazar

BİR İHTİMAL DAHA VAR

 

William Shakespeare ağdalı İngilizcesiyle yazarken hüzünlü "to be or not to be, that is the question" satırını acaba düşünmüş müdür Türklerin Hamlet'i okuyacağını? "To be or not to be"nin çevirmenin becerisiyle bir Türk Sanat Müziği şarkısının tınısını taşıyacağını? Can Yücel şairliğinin yanı sıra çevirmenlik yapmış vakti zamanında. Shakespeare sonelerini çevirmiş, daha doğrusu kendi deyimiyle Türkçe yeniden söylemiş, yeniden yazmış. "Olmak veya olmamak işte bütün mesele bu" olarak birebir çevirisi yapılabilecek dizeyi Yücel Türkçeye uyarlamış, dizeye yeniden hayat vermiş bu toprakların diliyle: "Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin."

(MEHMET YAKIN - T24, 2014)


***


Daha önce bin kez okuduğum şiir kitaplarının önüne geldim ve gözlerimi kapayarak bir kitap seçtim. Brecht! "Fena seçim değil," dedim kendime. Demek bugün Ahmet Cemal okuyacağız.
Romanları çevirisinden okuyabilirsiniz. Okuduğunuz eser tabii ki orijinal dilindeki gibi olamaz, ama roman çevirisi bir nebze olsun aslına yakındır. Şiir ise...
Çeviriden okumak imkânsızdır. Okuduğunu zannetmek ise -kusura bakma- dangalaklıktır. Şairin dilini öğrenmediğiniz sürece onun şiirini okuyamazsınız. Her bir çeviri yazılmış başka bir şiirdir. Bu sebeple benim de okuyacağım şiirler, Brecht diye adlandırılsa da aslında Ahmet Cemal'in eserleridir. "Madem çeviri şiir okunmaz, bu kitabı neden aldın?" diye soracaksan, Ahmet Cemal iyi bir şairdir.
Brecht'i orijinal dilinden okuyabilirdim. Almancam da Fransızcam kadar yeterlidir. Bu kitabın orijinali de kütüphanemde Almanca eserlerin bulunduğu raftaydı. Mamafih Brecht, piyeslerinde ulaştığı mana ve dil ustalığından, şiirinde yoksundu. Filvaki Ahmet Cemal, Brecht'ten katbekat daha iyi bir şairdi.
Neyse...

(FATİH GEZER / Ölüler Kıraathanesi - Everest Yayınları)  


***


"Devrim şiir gibi oğlum, başka dile çevrilmesi güç iş."


VEDAT TÜRKALİ
(Yalancı Tanıklar Kahvesi)







Merhaba!

13 Kasım 2022 Pazar

ZAMANA DAİR - 3

 

 

"Bütün dünler, yarınları aydınlatan fenerlerdir."

(WILLIAM SHAKESPEARE)


***



"Yüzü geleceğe dönük olarak geçmişi anımsayan kişi, nereye gittiğini çok iyi bilir."

ALAIN
(Émile Auguste Chartier)


***


   (...) Âdet olduğu üzere ayakkabılarını çıkarıp, içeri girdi. Duvar kenarındaki minderlerden birine bağdaş kurdu. Postişte oturan Mevlevi, elini kalbine götürerek Kaan'ı selamladı. Neyzen kamışa üflerken, içeridekiler sakince aşka gelecekleri anı bekliyorlardı. Yola girenler sırayla hu çekerek Arapça, Farsça kökenli eski kelimeleri, seslerini fazla yükseltmeden tekrar ettiler. Yavaş yavaş müziğe rebap, kudüm, bendir katıldı. Yumuşak, baygın sesler titreşerek, zamanın ötesinde, gözle görülemeyen bir mekânsızlık hali yarattılar.
   Kaan, bir sohbetlerinde Mevlevi'ye, "Şimdi ben, İstanbul'un ortasında yüzyıllar öncesine ait çalgılar eşliğinde beynimin dalgalarını değiştirip, kendimi başka bir mekânın boşluğunda hissedebiliyorsam, zaman bir yerden sonra anlamını yitiriyor, eğilip bükülüp kendi boyutunu değiştiriyor," demişti.
   Mevlevi ise, "Zamanın ileriye doğru akmadığını, çember çizerek evreni sardığını, işte bu yüzden gelecek ve geçmişin olmadığını, tek varlık anının sadece şimdi olduğunu, bunun da zamanın mükemmel bilgeliğinin en önemli kanıtı olduğunu," söylemişti.   

  (AYŞE ÖVÜR / Botter Apartmanı - Remzi Kitabevi)


***


"Sen geçmişe tabancayla ateş edersen, gelecek sana topla hücum eder."

(RESUL HAMZATOV)






Merhaba!

6 Şubat 2022 Pazar

SAVAŞA HAYIR!

 

  "Bir esinti uğruna, şan olsun diye, 

mezara gidiyorlar yatağa gider gibi. 

Birkaç dönüm yer savaşıp alacakları, 

orduların kılıç oynatmasına elvermez, 

ölülerin gömülmesine yetmez bir avuç toprak."

(WILLIAM SHAKESPEARE - Hamlet)


***


  Yol boyunca geçtiğimiz her yerde savaşın yıkımını bir kere daha görmüştüm; yanıp yıkılmış, bomboş, ıssız köyler, şimdi otların bürüdüğü bir zamanların verimli tarlaları, arsız hırıltılarla leşleri didikleyen açlıktan kemikleri çıkmış başıboş hayvanlar ve insan eliyle yaratılan bu cehenneme aldırmadan büyümeye devam eden çamlar, kayınlar, huşlar, çiftleşme cıvıltılarıyla daldan dala uçuşan kuşlar ve şırıltılarla akan sular... Bir kere daha insan olmanın ağırlığını hissettim omuzlarımda ve tabii utancını da... Niye hep arkamızda bir yangın yeri bırakıyorduk, bu kavganın nedeni neydi, neyi paylaşamıyorduk; her şey herkese yetecek kadarken üstelik... Tabiatta bunun bir başka örneği var mıydı, kraliçe arı bile kovanındaki işçi arılara karşı bu kadar acımasız değildi, üstelik bizden geri kalan bir bal da yoktu. Savaşa ve savaşı yaratanlara lânetler okuyarak savaşmaya gittik; ne kadar tuhaf bir hâldi bu, daha iyiyi yaratmak adına daha önce yaratılmışı yok edecektik; savaşımız barış adınaydı, dövüşecektik; yaşamak için öldürecektik, başkalarınınkini bitirirken kendi hayatımızı da öğütecektik... (SOLMAZ KÂMURAN / Macar - İnkılâp Kitabevi) 


***


  Ben bir barışseverim; çünkü bilirim ki savaşta en çok yoksullar ölür. Bilirim ki en çok çocukların hayalleri ölür. Bilirim ki kadınların ırzına geçilir. Bilirim ki sadece ve sadece zenginler (silah sanayisi ve ilaç sanayisi) öyle çok para kazanırlar ki onlar bu paraları harcasınlar diye yepyeni yat modelleri, uçak modelleri oluşturulur. Bilirim ki Tanrı'nın sevgili kulları sadece zenginlerdir ve onlar binlerce insanın öldüğü arazileri paylaşmak için özel uçaklarını son gaz uçururlar!

 Ben bir barışseverim; çünkü bilirim ki savaş binlerce yıllık dünya kültür mirasını acımasızca yok eder, yok edemediklerini de yağmalar; bir Sümer tanrısı bir silah tüccarının odasını süsler; bir Afrodit heykeli metreslerinin sayısını bilmeyen bir ilaç zengininin kapı girişinde durur. Bazen yağmalanan heykellerin, eski paraların, tapınakların bana seslendiğini duyarım. Mutsuzdurlar, çünkü geldikleri yerlerde küçücük çocuklar onların ayaklarına sarılıp "ölmemek için" dua etmişlerdir, bir mucize beklemişlerdir ama heykeller ağlayarak anlatırlar, ellerinden hiçbir şey gelmemiştir, giysilerine bulaşan kan, bütün yıkamalara rağmen silinmemiştir ve her gece bir küçük kız çocuğunun sesiyle uyanırlar: "Anne neredesin?"

  Ben bir barışseverim; çünkü bitkilerin, ağaçların dillerinden anlarım, bombalar onları yakar, özsularını yitirerek usul usul ölürler. Ölürken sessizce ağlarlar; çünkü artık kimseler onların bereketli yapraklarından faydalanmayacaktır. Kimseler onları toplayıp çocuklarına leziz yemekler yapmayacaktır.  

  (...)

  Ben bir barışseverim; çünkü mesaiden çıkmış işçilerin mutlu gülümsemelerini severim. Evine ekmek götüren bir babanın sevincini kırk metre uzaktan hissederim. Sevgilisiyle buluşacak bir tamirci çırağının heyecanını, saçına jöle sürmesini ve en yeni ayakkabılarını giyerken yüzünde beliren çapkın gülümsemeyi izlemeyi severim. Trikotaj işçisi kızların kıkırdayarak gizli gizli sevgililerinden söz etmesine bayılırım.

  (...)

  İşte bu saydığım nedenlerden ötürü ben bir barışseverim ve yeryüzünün her yerinde dostlarım olduğunu bilirim. Ve hep birlikte, her zaman haykırırız: SAVAŞA HAYIR!

   (IŞIL ÖZGENTÜRK - Cumhuriyet Gazetesi)


***



CENGİZ AYTMATOV

  Cengiz Aytmatov'un TOPRAK ANA adlı o güzelim romanının baş kahramanı Tolunay, cepheden uzaklarda, bir köyde, savaşın onarılmaz acılarını yüreğinin derinlerinde duya duya, gencecik evlâtlarının, kocasının, kardeşlerinin, yakınlarının ölüm haberlerini sinesine çeke çeke, Doğa'yı sorguya çekiyor. Toprak Ana'nın cevabı şu oluyor: "Sen Tolunay, sen insanların savaşmadan yaşayıp yaşayamayacaklarını soruyorsun. Bu sizlere, insanlara bağlı bir şey, bana değil, size, sizin aklınıza bağlı." (VEDAT GÜNYOL - Bu Cennet Bu Cehennem / Denemeler)




  


Merhaba!

2 Ocak 2022 Pazar

YAZAR HALLERİ

 



   Çocukluğumun bir bölümünde dediler ki, "Amcaları, teyzeleri bakın, Fatin artık harfleri tanıyor." İşte böyle başladı harfler ile yoldaşlığım. Arkadaşlarımın bazıları kumda çakıl taşlarından evler yapmaya başladılar, derken büyüyüp müteahhit oldular. Ben harflerden düş kayıkları inşa etmeyi seçtim. Elimdeki harflerden sözcüklerin sığınacağı mendirekler ve limanlar inşa etmeye başladım. Sonra o sözcüklerden yarattığım hikâyeler için bir kitap inşa etmek istedim. Bir kez daha görüldü ki benden müteahhit olmaz! Kitaba en olmayacak yerden, balkon yapmaktan başlamıştım çünkü. Balkon yaparken de "L" harfini düşürmüştüm. Bu kitabım bir "düş kazası" yani!
   Balkondan Düşen L'yi yazarken masamın üstü bir hafriyat... pardon... harfiyat alanı gibiydi. Ama bu inşaat imece usulü yapılacaktı. Rıfat Ilgaz çakıl ve kum işini hallederken, Sabahattin Ali kamyonuyla taşıdı onları. Van Gogh vagon vagon çimento getirdi. Marangozluğu Ahmet Zeki Kocamemi üstlendi. Boya badana işlerini Bedri Rahmi yaptı! Edip Cansever meyvesiz, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal yemeksiz bırakmadılar. (FATİN HAZİNEDAR - Söyleşi: AKGÜN AKOVA - Cumhuriyet Kitap) 


***


   Elizabeth dönemi Londra'sında pek araba yoktu. Bir yerden bir yere gitmek için genellikle ata binilirdi. Tiyatroya gidenler de atlarını kapıda bir bakıcıya emanet ederler, oyun sonunda yine ondan alırlardı.
    En girgin, en güvenilir bakıcı, henüz çocuk yaşta sayılacak Will Shakespeare'di.
   Will, daha sonraları oyun yazarı ve oyuncu olarak gireceği tiyatronun kapısında kendisine bırakılan atları tutar, temsil sonunda sahiplerine teslim edip bahşişini alırdı.
   Zamanla ünü yayıldı; yayıldıkça da atların sayısı arttı. Will, başka çocukları gündelik vererek kendisine bağladı. Shakespeare'in Çocukları örgütünü kurdu.
   Tiyatro topluluğuna katılınca bu işi bıraktı. Ama kapıda atları bekleyen bakıcılar yıllarca Shakespeare'in Çocukları olarak nitelendirildi. (ÜLKÜ TAMER - Aydınlık Kitap) 




   ... okur, çevirmenin karda yürüyüp izini belli etmemesini ister. Karda yürüyüp de iz bırakmamak olası mı, bunun olanaksız olduğunu okur da bal gibi bilir elbette ama yine de çevirmenin izlerini gizlemesini, izlerin görünmemesini ister.
  Can Yücel'in çevirilerinden belki de bazı okurlar bu yüzden rahatsız olmuştur. Ben herkese, Shakespeare'in (genelde "Olmak ya da olmamak" diye çevrilen) "To be or not to be" dizesinin "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?" biçimindeki Can Yücel çevirisinden daha kusursuz bir çevirisi olabilir mi diye sorardım, sorduğum kişiler, boyun büker susardı. "İyi ama" ... derlerdi. (ÜLKER İNCE - Cumhuriyet Kitap) 


***




   1914 yılında Litvanya'da doğan Roman Kacew, İtalya ve Polonya'da yaşadıktan sonra Fransa'ya yerleşir ve Romain Gary adını alır. İkinci Dünya Savaşı'nda savaş pilotluğu, sonrasında büyükelçilik yapar. Bu tarihten sonra yazmaya başlar. Polonya'da Bir Kuş Var adlı ilk romanının yayımlanmasının ardından 1956 yılında yayımlanan Cennetin Kökleri adlı romanıyla Goncourt ödülünü kazanır ve edebi üretimine devam eder. Ancak bir süre sonra Gary, takma bir isimle yeniden karşımıza çıkar. O artık Emile Ajar'dır ve yazmayı sürdürür. Gary, Emile Ajar kimliğini gizlemede öyle başarılı olur ki, 1980 yılında intihar ettiğinde geride bıraktığı mektuba kadar kimse bu gerçeği öğrenemez. Bilinen Emile Ajar'ın Romain Gary'nin yeğeni olduğudur. Bu yüzden de her yazara bir defa verilen Goncourt ödülünü ikinci defa kazanan tek yazardır Gary. (İLKE KAMAR - BirGün Kitap)


***




   Brüksel'den çok ilginç bir davet alır Halikarnas Balıkçısı, "Dünya Şairler Kongresi"ne çağrılmaktadır. "Her iki Türk'ten üçü şairdir ama ben değilim" demesine karşın ısrarla beklediklerini söylerler. Dünyanın dört bir yanından şairlerin katıldığı kongreye Balıkçı da gider. 75 yaşındadır. "Kesin beni yanlışlıkla çağırdıkları ortaya çıkıp geri gönderecekler" diye beklerken salonda bir takdim duyulur: "İlk olarak Türkiye'nin önemli şairlerinden Halikarnas Balıkçısı'nı çağırıyorum. Bildiğiniz gibi her şair için konuşma süresi 10 dakikadır." İçinden "Hapı yuttuk, rezil olacağız" diye geçirir Balıkçı; alkışlar eşliğinde mikrofonun başına gelip, aklına gelen ilk cümleyi söyleyiverir: "Tarih üç büyük şair yazmıştır: Homeros bir, Dante iki!" Susar. Salondan "Peki üçüncü?" diye sorular gelir, "Ben nereden bileyim, herkesin üçüncü şairi başka, belki de kendisidir!" yanıtını verince salonda inanılmaz bir etkileşim olur, alkış başlar. Balıkçı'nın cesareti yerine gelir, Sappho'dan girip Ahmet Yesevi'den çıkar, bir Anakreon'dan bir Yunus'tan bir Nâzım'dan şiirler okur. O sırada kongre başkanı söze girmek zorunda kalır: "Değerli şairler, şu ana dek elime ulaşan beş yazıda, bunları gönderen şairler kendi haklarından vazgeçtiklerini, bu sürenin de Balıkçı'ya verilmesini istiyor. Kabul edenler, etmeyenler?" Oylama yapılır, Balıkçı kürsüden bir saat sonra iner. (DEVRİM DEVECİOĞLU - Oksijen Gazetesi)





Merhaba!
  

9 Haziran 2019 Pazar

İNSANDAN UMUT KESİLMEZ!




"En kusursuz cinayet yaşama sevincini öldürmektir."


PAULO COELHO




***




İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. 
Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için. 
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.


WILLIAM SHAKESPEARE




***




   


   Erich Fromm, İnsan Olmak Üzerine adlı kitabında modern sanayinin gelişmesi sonucu maddi refahın artmasıyla üretim ve mal edinimleriyle insanın sürekli tüketen haline getirildiğini, bu durumun insanın benliğini gittikçe zayıflattığını işaret ediyor. Rekabetin, üretimin ve tüketimin arasında tükenen bireyin alışkanlıklarını inceleyen Fromm, modern insanın tüketim toplumunun içinde yapayalnız ve kaygılı olduğunu, bir süre sonra kendi özgürlüğünden dahi korkar hale geldiğini belirtiyor:
   Modern insanın kendi elleriyle yaptığı şeylerin denetimi altına girdiğini ve yabancılaşma hastalığına tutulduğunu belirten Fromm, kişinin sahip olma ediminin artmasıyla kendisinin azaldığını vurguluyor. Ona göre, kişi ne kadar çok şeye sahip olursa yabancılaşması o denli büyür, kendisi azalır ve yaşamını da ifade edemez. Dolayısıyla kişi kendisinin yaratmış olduğu şeylerin ve koşulların egemenliği altına girmiştir. Artık bir hiçtir...
   Bu sıkışmış toplumsal mekanizmaya ve tüketen insanın bencilliğine işaret etse de, Fromm'un bir aydın olarak insandan ümidi kesmediğini görüyoruz. Erich Fromm, insanlığın önünde iki nihai yol olduğunu hatırlatır: Barbarlık ya da yeni insanın doğuşu... (GÜRER MUT - Cumhuriyet Kitap)




***




"İnsanlar bugünle başa çıkamadıkları zaman, iki şeyden birini yaparlar...
Ya geçmişi düşünüp dururlar, ya da geleceği değiştirmeye karar verirler."


EDWARD ALBEE
(Kim Korkar Virginia Woolf'tan?) 




***





   "Evet, bir yeni pencere önündeyiz. Pencere önü, Arşimet'in, dünyayı yerinden oynatabileceği dayanak noktasıdır. Biz orada ne kadar kavi duruş sergileyebilirsek hıza, yaşamsal hortuma karşı da yerimizi, duruşumuzu o kadar berkitiriz. Bu apaçık bir yaşam libidosu. Bu aşamada bizim yangından ilk kurtarılacak değerimiz işte bu zaten: Yaşam libidosu." 



M. SADIK ASLANKARA
(Söyleşi: MELİHA AKAY - Cumhuriyet Kitap)







İllüstrasyon: ALIREZA DARVISH






    pencerede hareketsiz dururum;
çerçeve, gökyüzü boşluğunu sınırlar.
beyaz bir bulutun portresini yapar zaman.
buna "umut" denir.


ALICJA MARIA KUBERSKA










Merhaba!