ikinci dünya savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ikinci dünya savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2026 Pazar

HAYIR DE !

 

"Bunların hepsi olacak eğer 'HAYIR' demezseniz!"


WOLFGANG BORCHERT

Sen, Normandiya'daki ana, Ukrayna'daki ana,
Sen, San Francisco'daki ana ve Londra'daki ana. Sen, 
Sarı Irmak ve Mississippi kıyılarındaki ana.Sen, 
Nepal'deki ve Hamburg'daki, Kahire'deki ve Oslo'daki ana;
yeryüzünün dört bir köşesindeki analar,
dünyanın bütün anaları,
yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak,
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!
Analar, HAYIR deyin!

Wolfgang Borchert, "Kapıların Dışında" dedi ama Nazilerin kapılarının dışında kalamadı. Naziler evlere, odalara girdiler ve "ari ırk" saydıkları Alman gençlerini askere alıp savaştırdılar, milyonlarca Yahudi'yi öldürdüler.
Sonunda kendileri de öldü. Öldürüldüler, intihar ettiler. Hâlâ onların izinden giden partiler, dernekler var; dünyayı yeniden kana bulamak için sabırsızlanıyorlar, durmadan örgütleniyorlar.
Günümüzde savaşlar; ölümler, öldürmeler, bombalar, füzeler, tehditlerle hızlanarak sürüyor. Ortadoğu kan gölüne döndürülüyor. Gel de Borchert'in yazdıklarını anma, eline yeniden alma: Hayır De'yi.
Hamburg doğumlu Borchert, annesinin etkisinde büyümüş. Dünyaya gelişini de "ana cennetinden kovulma" olarak dillendirmiş. Soyutlamalar, semboller ve imgelerle yüklü anlatımlarında gözlemlerinin ağırlığı hep dikkat çekmiş. Ruhsal saptamalar da yapıtlarında hep yer almış. 
Öykülerinde ayrıntılar, trajik ve komik unsurlar da eksik olmaz. "İsa Bu İşte Yok", "Ne Kötü Kahve Bu Böyle?", "Ekmek"te hem ayrıntılı ruhsal, çevresel betimlemeler hem de güldüren, düşündüren, içinde bulunulan duruma, durumlara göndermeler yapan anlatımı dikkat çekmeyecek gibi değil. 
Tiyatro oyuncusu olmayı çok istese de ailesinin uygun görmemesi nedeniyle bir yandan kitapçıda çalışır bir yandan da gizlice oyunculuk dersleri alır. 
1940'ta yazdığı bir mektupta sürekli Gestapo tarafından izlendiğinden yakınır. Kitapçıda bir kız arkadaşına okuduğu şiir yüzünden tutuklanır. Annesi, Nasyonal-Sosyalist hareketlere karşı "tuhaf bir tutum" takındığı gerekçesiyle sogulanır.
(...)
Yirmi yaşında askere alınır. Çok ağır yaralanır. Naziliğe karşı gelmekten hapsedilir, ölüm cezasına çarptırılır. Sağlık sorunları nedeniyle affedilir, tekrar askere alınır. Hastalanır. Çürüğe çıkarılır. Yeniden tutuklanır. Özgürlüğüne 1945'te kavuşur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra birliğine gönderilir. Frankfurt yakınlarında esir düşer ve yük vagonuyla götürülürken kaçar, kurtulur. Ateşli hastalığına rağmen 600 kilometreyi yürüyerek varır Hamburg'a, evine. Ölüme karşı direnir. 

Hayır De!, onun şiirsel manifestosudur. Savaşa "Hayır" denmezse olacakları göstermeye çalışır çeşitli meslek gruplarına, kadınlara, erkeklere. 
Almanya'da doğan "Trümmerliteratur"un, yani "yıkım edebiyatı"nın en önemli ve en güçlü temsilcisi Borchert, şairlere de şöyle seslenir: 

"Sen odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını
bir yana bırakıp, nefret şarkıları söylemeni
emrederlerse, yapacağın tek şey var:

HAYIR de!"

Atölyedeki adam, tezgâhtar kız, fabrika sahibi, laboratuvardaki araştırmacı, doktor, rahip, kaptan, pilot, terzi, yargıç, tren istasyonundaki, köydekiler, kenttekiler, dünyanın her yerindeki anneler eğer savaşa "HAYIR" demezlerse olacakları da şöyle dile getiriyor çarpıcı bir biçimde Borchert:


"Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş
ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve
yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına
dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış,
çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız
mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve
ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi
dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip
gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin
molozları arasında yok olacak, girilmez yeraltı
sığınaklarına çarpıp parçalanacak...

Son hayvan-insan son hayvansı çığlığı hiç
duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde
boğulacak...

Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece
eğer... eğer... eğer...

HAYIR demezseniz!" 

1947 tarihli Kapıların Dışında, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından radyodan yayınlandığında çok ilgi görür.
Oyunun kahramanı, gidecek bir yeri olmayan "savaş artığı bir askerdir." Rusya cephesinden ülkesine döndüğünde "karısını ve evini" yitirir. Askerin, yani Beckmann'ın yüzüne tüm kapılar kapanır. 
Borchert, Kapıların Dışında'yı "Hiçbir tiyatronun, hiçbir seyircinin izlemek istemediği bir oyun" diye betimler. Fakat savaşın acılarını, yıkımları, parçalanmaları anlatan bu çok etkili oyunun gösterilmediği, oynanmadığı ülke kalmaz kısa sürede. Oyun, Borchert'in ölümünden bir gün sonra sahnelenir.

"Ben ölünce
hiç değilse
bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başıma geceleri
uykudayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Borchert, 26 yıllık kısa ömründe yaşamıyla, yazdıklarıyla gecelere fener olmayı sürdürüyor. Savaşlar, ölüm tehditleri, kıyımlar hiç durmadığı gibi daha da alevleniyor.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba! 

26 Ağustos 2018 Pazar

AHLAT AĞACI


   Yönetmenliğini Tahsin İşbilen'in yaptığı  bir belgesel film "Asya Minör Yeniden" : İkinci Dünya Savaşı zamanları Almanlar, Yunanistan'ı işgal etmiş, adalar birer birer Almanların eline geçiyor ve her türlü zulüm başlıyor. Kim itiraz ediyor kurşunu yiyor, çocuklar ve kadınlar aç, öylece bekliyorlar. Adalardan Samos Adası, en direnişçi ada, partizanı en çok ada ve çare yok partizanlar, çocuklar ve kadınlar derme çatma teknelerle kendilerini Türkiye'nin karasularına atıyorlar. Kimileri Karaburun'a çıkıyor, kimileri Aliağa'ya, kimileri Kuşadası'na. Geldikleri ülke savaşa girmese de savaş nedeniyle yiyeceği içeceği kıt bir ülke ama gelenler komşudan gelmiş, buyursun gelsinler. Son ekmekler kardeşçe paylaşılıyor, evler açılıyor, yataklar seriliyor ve yaklaşık 3 bin Yunan mültecisi yaşama şansına kavuşuyor. 
   O zamanlar hem Anadolu hem de gelen mülteciler bit içinde, misafirlere en güzel yataklar yapılıyor ama bitler birer ikişer bembeyaz çarşafların, yastıkların üstünde dolaşmaya başlıyor. O zaman Yunanlı bir direnişçi gülerek Türk dostuna sarılıyor ve "artık bitlerimiz birbirine karıştı biz kardeş olduk" diyor. Ve ikisi de gülerek bir şarkıya başlıyorlar...
   Unutmayın bizi dünya Asya Minör olarak bilir yani Türkçesi biz Anadolu'yuz!


IŞIL ÖZGENTÜRK








Harita: HEİNRİCH BÜNTİNG - 1581



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim. 

NÂZIM HİKMET




   Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e kısrak başı gibi uzanan Anadolu'nun toprakları, sadece bir kara parçası değildir. Üzerinde yaşayan canlıları, yani insanları, hayvanları, bitkileri vb. şekillendiren bir bütündür. Ta Malazgirt'ten İç Batı Anadolu eşiğine kadar uzanan bozkır, köyleriyle, kasabalarıyla, insanlarıyla bütünlüklü bir alemdir. Anlayana tabii...
  Evet, yüzyılların bozkırı hızlı kentleşmenin sonucunda ayrıcalıklı yerini kentlere bırakıyor gibidir ama ulusun hayatından çekip gitmediği, yok olmadığı, var olduğu yerde varlığını sürdürdüğü açıktır. 
   Ahlat ağacı uçsuz bucaksız Anadolu bozkırının yoldaşıdır.
   Yalnızdır, şekilsizdir ama inatçıdır, dayanıklıdır.
   Geçmişten geleceğe uzanır... (CÜNEYT AKALIN - Aydınlık Gazetesi)








Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi,
ne yollarını taşımış ayakkabım,
 son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında, 
enfarktında yüreğimin, 
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
     memleketim......


NÂZIM HİKMET








Göğsümüzün altında çarptıkça yüreğimiz, 
Savunacağız biz,
Güneşi, havayı, suyu ve insanı,
Savunacağız biz,
Kalbin öğrettiği en güzel şeyi:
Vatanı!



HASAN İZZETTİN DİNAMO











Merhaba!