Gültekin Emre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gültekin Emre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2026 Pazar

İMBATLA GELEN KARANFİL KOKUSU

 


Dünya edebiyatında silinmez izler bırakan Victor Hugo, hiç gelmemesine karşın kentin ününden, efsaneli büyüsünden etkilenip İzmir'e bir şiir yazmıştır. 1829 yılında yayınlanan "Les Orientales" (Doğulular) isimli kitabındaki "La Captive" şiirinde İzmir'i bir prensese benzetir:

İzmir bir prensestir, 
çok güzel küçük şapkasıyla.
Mutlu ilkbaharlar durmaksızın,
onun çağrısına yanıt verir.
Nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse,
O da denizler arasından ışıldar.
Hatta Arşipel'in yaratılışından çok daha tutkulu...


***



Hakan Cem'den iki kitap bir arada: Papa Scala ve Tendeki Huy (Pikaresk Yayınları).
Papa Scala, "Nemli Fırçada Girizgâh'la başlıyor Smyrna'nın tarihinde iz sürmeye şiirlere ilişkin ipuçları vererek. (Papa Scala, İzmir Karşıyaka'nın devamı olan Bostanlı bölgesinin eski adı. Papa Scala / Papas köyü).
Hakan Cem'in şiir diliyle çizdiği minyatürlerin hayali ustası, kahramanı "Pagur" (aslında bir Ermeni çocuğun adı) çalışmaya şöyle hazırlanıyor: "aharlı kâğıdı mermere yatırdı suya dokunur gibi yavru kedinin ensesinden incecik birkaç tüy aldı, ibrişimle bağlayıp fırçası için güvercin kanadından çıkardığı kaleme özenle yerleştirdi."
Sanatçı, sonra "kök ve toprak boyalarını tek tek gözden" geçirir, "ve yumurta sarısı yerine tutkal kullanmaya karar" verir. "Çizdiklerine parlaklık versin diye yanından ayırmadığı saf pekmezle üzüm suyunu da göz ucuyla kontrol" eder.
"Deniz kulağı adlı yumuşakçanın sert parlak kabuğuyla, aharlı kâğıdı mühürledikten sonra nemli fırçasını kiremit rengi boyaya daldırıp, deniz yönünden kuş uçuşu önceden çizdiği ters U'yu kâğıda" çizer.
Sonrası da şöyle: "Bir an, kâsedeki altın tozunu eliyle" ovuşturur "ve kâğıda hayran hayran" bakar. "Ona" da Smyrna adını" verir.
(...)
Smyrna olarak doğan kent, ileride İzmir adını alır. Ege kıyılarında yayılır, gelişir, genişler kültürel, mimari olarak. Ortaya çok kültürlü bir kent çıkar. Kozmopolit bir kent olur tarihe damgasını kalıcı bir biçimde vuran:

"Tahta bavullar zamanına uyanıyorum; taş sokakta evler bahçeli,
kediler köpekler evin hanesine kayıtlı; ince telli üç yanı tel dolap
balkondan el ediyor, imbatla gelen karanfil kokusu ah, bizim Smyrna!" 

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)







9 Eylül İzmir'in Kurtuluş Bayramı 
Kutlu Olsun!

30 Ağustos 2026 Pazar

HAYIR DE !

 

"Bunların hepsi olacak eğer 'HAYIR' demezseniz!"


WOLFGANG BORCHERT

Sen, Normandiya'daki ana, Ukrayna'daki ana,
Sen, San Francisco'daki ana ve Londra'daki ana. Sen, 
Sarı Irmak ve Mississippi kıyılarındaki ana.Sen, 
Nepal'deki ve Hamburg'daki, Kahire'deki ve Oslo'daki ana;
yeryüzünün dört bir köşesindeki analar,
dünyanın bütün anaları,
yarın size askeri hastanelerde hemşirelik yapacak,
yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse,
yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!
Analar, HAYIR deyin!

Wolfgang Borchert, "Kapıların Dışında" dedi ama Nazilerin kapılarının dışında kalamadı. Naziler evlere, odalara girdiler ve "ari ırk" saydıkları Alman gençlerini askere alıp savaştırdılar, milyonlarca Yahudi'yi öldürdüler.
Sonunda kendileri de öldü. Öldürüldüler, intihar ettiler. Hâlâ onların izinden giden partiler, dernekler var; dünyayı yeniden kana bulamak için sabırsızlanıyorlar, durmadan örgütleniyorlar.
Günümüzde savaşlar; ölümler, öldürmeler, bombalar, füzeler, tehditlerle hızlanarak sürüyor. Ortadoğu kan gölüne döndürülüyor. Gel de Borchert'in yazdıklarını anma, eline yeniden alma: Hayır De'yi.
Hamburg doğumlu Borchert, annesinin etkisinde büyümüş. Dünyaya gelişini de "ana cennetinden kovulma" olarak dillendirmiş. Soyutlamalar, semboller ve imgelerle yüklü anlatımlarında gözlemlerinin ağırlığı hep dikkat çekmiş. Ruhsal saptamalar da yapıtlarında hep yer almış. 
Öykülerinde ayrıntılar, trajik ve komik unsurlar da eksik olmaz. "İsa Bu İşte Yok", "Ne Kötü Kahve Bu Böyle?", "Ekmek"te hem ayrıntılı ruhsal, çevresel betimlemeler hem de güldüren, düşündüren, içinde bulunulan duruma, durumlara göndermeler yapan anlatımı dikkat çekmeyecek gibi değil. 
Tiyatro oyuncusu olmayı çok istese de ailesinin uygun görmemesi nedeniyle bir yandan kitapçıda çalışır bir yandan da gizlice oyunculuk dersleri alır. 
1940'ta yazdığı bir mektupta sürekli Gestapo tarafından izlendiğinden yakınır. Kitapçıda bir kız arkadaşına okuduğu şiir yüzünden tutuklanır. Annesi, Nasyonal-Sosyalist hareketlere karşı "tuhaf bir tutum" takındığı gerekçesiyle sogulanır.
(...)
Yirmi yaşında askere alınır. Çok ağır yaralanır. Naziliğe karşı gelmekten hapsedilir, ölüm cezasına çarptırılır. Sağlık sorunları nedeniyle affedilir, tekrar askere alınır. Hastalanır. Çürüğe çıkarılır. Yeniden tutuklanır. Özgürlüğüne 1945'te kavuşur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra birliğine gönderilir. Frankfurt yakınlarında esir düşer ve yük vagonuyla götürülürken kaçar, kurtulur. Ateşli hastalığına rağmen 600 kilometreyi yürüyerek varır Hamburg'a, evine. Ölüme karşı direnir. 

Hayır De!, onun şiirsel manifestosudur. Savaşa "Hayır" denmezse olacakları göstermeye çalışır çeşitli meslek gruplarına, kadınlara, erkeklere. 
Almanya'da doğan "Trümmerliteratur"un, yani "yıkım edebiyatı"nın en önemli ve en güçlü temsilcisi Borchert, şairlere de şöyle seslenir: 

"Sen odasındaki şair. Yarın sana aşk şarkılarını
bir yana bırakıp, nefret şarkıları söylemeni
emrederlerse, yapacağın tek şey var:

HAYIR de!"

Atölyedeki adam, tezgâhtar kız, fabrika sahibi, laboratuvardaki araştırmacı, doktor, rahip, kaptan, pilot, terzi, yargıç, tren istasyonundaki, köydekiler, kenttekiler, dünyanın her yerindeki anneler eğer savaşa "HAYIR" demezlerse olacakları da şöyle dile getiriyor çarpıcı bir biçimde Borchert:


"Sonra, deşilmiş bağırsakları ve zehirlenmiş
ciğerleriyle son insan, ışıldayan güneşin ve
yanıp sönen takımyıldızların altında bir başına
dolanıp duracak; bir deri bir kemik kalmış,
çılgına dönmüş son insan, uçsuz bucaksız
mezarlar, dev beton blokların soğuk putları ve
ıssız kentler arasında yalnız başına bir küfür gibi
dolanırken, şu korkunç soruyu soracak: NEDEN?
Ve bu soru bozkırlarda hiç duyulmadan yitip
gidecek, yıkıntılar arasında sürüklenip kiliselerin
molozları arasında yok olacak, girilmez yeraltı
sığınaklarına çarpıp parçalanacak...

Son hayvan-insan son hayvansı çığlığı hiç
duyulmadan, hiç yanıtlanmadan kan göllerinde
boğulacak...

Bunların hepsi olacak, yarın, belki bu gece
eğer... eğer... eğer...

HAYIR demezseniz!" 

1947 tarihli Kapıların Dışında, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından radyodan yayınlandığında çok ilgi görür.
Oyunun kahramanı, gidecek bir yeri olmayan "savaş artığı bir askerdir." Rusya cephesinden ülkesine döndüğünde "karısını ve evini" yitirir. Askerin, yani Beckmann'ın yüzüne tüm kapılar kapanır. 
Borchert, Kapıların Dışında'yı "Hiçbir tiyatronun, hiçbir seyircinin izlemek istemediği bir oyun" diye betimler. Fakat savaşın acılarını, yıkımları, parçalanmaları anlatan bu çok etkili oyunun gösterilmediği, oynanmadığı ülke kalmaz kısa sürede. Oyun, Borchert'in ölümünden bir gün sonra sahnelenir.

"Ben ölünce
hiç değilse
bir fener olsam,
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam.

Ya da limanda
gemilerin uyuduğu zamanda
gülüşürken kızlar
uyumasam,
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

Daracık bir sokağa
assalar beni
teneke, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde
dalgın düşüncelerle
tempo tutup şarkılara
sallansam.

Ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı
duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı
kâbuslar, görüntüler, cinler.

Evet, hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam,
tek başıma geceleri
uykudayken dünya
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam.

Borchert, 26 yıllık kısa ömründe yaşamıyla, yazdıklarıyla gecelere fener olmayı sürdürüyor. Savaşlar, ölüm tehditleri, kıyımlar hiç durmadığı gibi daha da alevleniyor.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba! 

14 Şubat 2026 Cumartesi

BEKLE BENİ

 


İkinci Dünya Savaşı'nda ordu gazetesi Kızıl Yıldız'ın ve Savaş Bayrağı'nın savaş muhabiridir Konstantin (Mikhailovich) Simonov.
Askerliğini gazeteci olarak yapar. Cepheden cephe gerisindeki Sovyet halkına savaşla ilgili haberleri ulaştırıp durur. Bu haberler ona Stalin Ödülü'nü kazandırır.
Savaş, cephe izlenimlerini, lirik ve epik şiirler yazar. İkinci Dünya Savaşı yıllarının unutulmaz şiiri "Bekle Beni", cepheye savaşmaya gönderilen gençlerin geride kalanlara içten seslenişidir.
(...)
Romanlarıyla da ülkemizde tanınan Simonov, Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazetelerinde çalışırken İkinci Dünya Savaşı başlar. Nazi ordusu Moskova'yla Stalingrad kentlerini kuşatır. Simonov'un çalıştığı Kızıl Yıldız ve Savaş Bayrağı gazeteleri onu savaş muhabiri olarak Stalingrad cephesine gönderir. 
Simonov, İkinci Dünya Savaşı'nın en kanlı günlerinde yaşananları cephe gerisindeki halka duyurur yazılarıyla, haberleriyle. O yalnızca bir gazeteci değil, yarbay rütbeli bir askerdir de. 
Dünyanın en tanınmış, en bilinen, savaşı anlatan; cepheden sevdiğini, Valentina Serova'yı düşüne düşüne, onu özleye özleye yazdığı "Bekle Beni" şiirinin yazılış öyküsüne gelince:
Cephede, savaşın en soluk kesici biçimde sürdüğü, mermilerin havada uçuştuğu, çığlıkların, ölümlerin, yaralanmaların alıp başını gittiği bir gece, 25 yaşındaki Simonov hep olduğu gibi sevgilisinin yanında olmasını ister, onu düşünür, özler.
Çıldırmak üzeredir savaş ortamından, gecenin dayanılmazlığından. Bunu önlemenin tek bir yolu vardır: Sevdiği kadınla konuşmak! Günün birinde geri dönecek, sevgilisine kavuşacaktır, buna yürekten inanır. Günü gelir, döner de. Sevdiğiyle de evlenir. Uzun mutlu bir yaşamları olur sonu ayrılık da olsa. 
Savaş yıllarının o ünlü şiiri "Bekle Beni" o korkunç, dehşet saçan gece doğar, yazılır. Simonov, sevgilisi Valentina'yla birlikte yaşamayı düşlediği yılları da düşünür bu şiiri onunla konuşur gibi yazarken:

"Bekle beni, döneceğim
Bütün gücünle bekle.
Bekle, sarı yağmurlar
Hüzün getirdiğinde.
Bekle karda, tipide
Bekle bunaltırken sıcak
Bekle, kimseler beklemezken
Geçmişi unutarak.
Bekle, uzak yerlerden
Mektup gelmez olduğunda,
Bekle, birlikte bekleyenler
Beklemekten usandığında."

Simonov, izne çıkan bir askere şiirini verir çalıştığı gazeteye bırakması için. Savaş tüm hızıyla sürer, ölümler, acılar, korkular sürer de sürer. Sonra da savaşın acımasızlığı her yeri kuşatır.
Simonov, şiirinde herhangi bir haber alamaz ama şiirin etkisi almış başını gidiyordur bütün ülkede. 
Herkesin dilindedir şiir. Cephede oğlu, sevgilisi, eşi olanlar adeta bu şiire sığınırlar. Beklemekten başka çaresi olmayanlar bu şiirle güç bulurlar bir bakıma.
"Bekle Beni", savaşın zorluklarını ve insan ilişkilerini yalın bir dille anlatır:

"Döneceğim, bekle beni
Ve iyilik dileme
Artık unutmak gerektiğini
Söyleyenlere.
Varsın oğlum ve anam
Yok olduğuma inansınlar.

Varsın, yorulup beklemekten
Otursun ateşin başına dostlar
İçsinler o acı şaraptan
Rahmet dileyerek yitene
Bekle. O şaraptan 
İçmekte acele etme.

Bekle beni döneceğim
Tüm ölümlerin inadına.
Varsın, beklemeyenler
Yorsunlar bunu şansa.
Anlayamayacak onlar
Nasıl ortasında ateşin
Kurtardı beni
Senin bekleyişin.
Nasıl sağ kaldığımı
İkimiz bileceğiz sadece:
Başardın beklemeyi sen,
Kimsenin bekleyemediğince."

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!

21 Aralık 2025 Pazar

CENNET YERYÜZÜNDEDİR !

 

Şu cennet dünya

Hödüklerle cehennem

Pek güdük dünya


AHMET İNAM
(Kırk Bir Düşünen Haiku)



Evet, dünyamız aslında tam bir cennet.

Öyle olması gerekirken cehenneme çevriliyor pek çok ehliyetsiz "hödükler"in elinde.
Onun için savaşlar, ölümler, acılar hiç bitmiyor.
Her yer ateş çemberi, tam bir cehennem.
Çıkar ilişkileri, yoksulların üstünden yaşamaya alışmışların iktidarları.


GÜLTEKİN EMRE
(Cumhuriyet Kitap)


***


Dostlarıyla buluştuğu akşamlar geçmişten söz açıldıkça, ya da uykusu kaçtığı geceler anılarına daldıkça, cennet yeryüzündedir, diyor inançla.
Gezdiği yaşadığı kadarıyla her köşesinin cennet olduğuna inandırdı onu bu dünya.
Kutsal kitaplarda yazılı cennet ne ki yeryüzünün yanında? Kutsal kitaplar kendi cennetlerinde eşitlik vaat eder yeryüzünde doğruluktan ayrılmayanlara.
Eşitlikse önce yeryüzü cennetinde eşitlik. Bu cennette, cennette yaşar gibi yaşamak gerek.
Evet, onun için bu kavga.
Açlık, yoksulluk, barut kokusu, savaş, katil, işsizlik, sömürü, yalan dolan yeryüzüne yaraşır işler değil.
Onun için bu kavga.
Bir başka gidişinde  Cenova'da dok işçileri grevdeydi. Sokaklarda polislerle çarpışıyorlardı.
"Ekzozlarınızın pisliği ile havamızı kirletmeyin" diye caddeleri tutmuştu New York'lu çocuklar. Kent üniversitesinde "Barış" diye bağrışırlarken, babalarının emeğinden kesilen vergilerle beslenen muhafızlar, bedelini babalarının ödediği kurşunlarla öldürüyorlardı öğrencileri.
Yürüyen gençlerin, işçilerin sıkılı yumrukları, yurdunda, dünyada, en güzel kentlerin ana caddelerinde havada güller gibi tomurcuklanıyor işte.
Cennet yeryüzündedir, diyor inançla.
Onun için bu kavga.
Yeryüzünün sevenlerinin elinde bütünüyle cennet olması yakın.


NECATİ CUMALI
(Kente İnen Kaplanlar, 1970)







Merhaba!

16 Kasım 2025 Pazar

YEVTUŞENKO İÇİN 'ŞİİR'

 


YEVGENİ YEVTUŞENKO
(Fotoğraf: SASHA KRASNOV)

"Şiir aldanmaz... Şiir yalanı bağışlamayan kıskanç bir kadındır." 
Ve elbette şiir "yoğun bir biçimde hayattır"

Yevgeni Yevtuşenko, şiir üzerine şu yorumla şiir dünyasının kapılarını açıyor:
"Benim şiirimde dile getirdiğim yeni düşünce ve duyuşlar ben daha şiir yazmaya başlamadan önce Sovyet toplumunda yer etmişti ama henüz şiire dökülmemişlerdi. Ben olmasam bir başkası yapacaktı o işi."
Devamı da şöyle:
"Hem ben ben olayım hem de başkalarının henüz dile getirilmemiş fikirlerini gün yüzüne çıkarayım. Varım ben buna. Bütün hayatım boyunca. Biliyorum çünkü, ben ben olamadım mı o fikirleri gün yüzüne çıkarma gücü de benim olmayacak."
Peki ama o kim?

Ah! şiirim de
bana benzesin isterim:
benim gibi farklı, çoğul ve değişken,
nice acılara katlansam da uğruma.
Ama, ne olursa olsun,
pençesindeyim sanatın
çoktan.
Bu yüzden başkalarının yapıtında
ilk önce kendimi ararım.
Yakın akrabalarımdır
Yesenin'le
Walt Whitman..
(...)
Çılgınca kitap okurum
ve odun taşırım.


(Fotoğraf: SASHA KRASNOV)

1952'de ilk şiir kitabı Geleceğin Madencileri'ni yayımlar. Kitabının ardından yazdıklarının kimseye bir yararı olamayacağını görür. "Güzel kafiyelerim, çarpıcı benzetmelerim, hep, boşlukta süsler gibiydiler. Biçim arama çabama öyle dalmıştım ki yolun sonuyla, yolu birbirine karıştırmıştım. Öyle iyi yazıyordum ki hiç iyi değildi."
Kazandığı ilk telifini Moskova Nehri'ne atar, kabullenemez. Bir süre şiir yazamaz ama sonra değişerek yazmaya başlar, şaşırtır etrafındakileri, okurları.
Rusya'da "Şairler fabrika fabrika, şantiye şantiye gezip dolaşıyorlar, lakin makineleri işleten insanları değil, makinelerin şiirini yazıyorlar" dır. "Makineler şiir okusaydı, o şiirleri herhalde ilginç bulurlardı. İnsanlar hiç de ilginç bulmazlar" bu şiirleri.
Yevtuşenko için "şiir": "Şiir / bir barış sığınağı değildir. / Şiir / yaratıcı gücü savaşın."
(...)
Nâzım Hikmet'in, yaşamında ve şiirinde nasıl derin izler bırakan bir yeri olduğunu "Nâzım'ın Kalbi" şiirinde açıkça, gurur duyarak dünya âleme şöyle duyuruyor:

"Usandığım zaman gerçeklerin yalanından
kaygan küstah baskıdan
tunç Nâzım'ı hatırlarım
ve sesini
biraz hançeri:
"Merhaba kardeşim... Ne o neden suratın asık öyle?
Boş ver!
Yoksa şiir takıldı mı bir yerde?
Gel beraber bitirelim.
Para mı yok?
Çaresine bakarız dert değil.
Sevgili mi yok?
Aldırma buluruz..."
Oysa asıl kendisinde bir şey var
içini yaralayan
yüzünün buruşuklarından dehşetle akan:
"Hepsi iyi ya
şu kalp ağrısı...
Adam sen de
ağrıyadursun yaşıyoruz ya..."

[Yevtuşenko]'ya göre şiir, yaşamın yoğunlaşmış halidir! Haklı değil mi?

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!

14 Temmuz 2024 Pazar

MAYAKOVSKİ: AYNI KAVGANIN İÇİNDE

 


"Şiir yazmalı" diyor kendisine, yazmalı da ama elinden gelmiyordur ki. Yaptığı denemeler başarısızdır, içler acısıdır. O da şiiri bir yana bırakıp resme yönelir. Resim yapmaya başlar. Sonra yine şiire başlar. Çünkü o şairdir. "Şiir yazmalı" der kendisine, "Şiir yaz". Bir gün, bir şiirin "hakkından" gelir. Gece... Sokakta... Arkadaşı şair David Burliuk'a birkaç dize okur. Bir arkadaşının şiiri olduğunu söyler. Arkadaşı durur, "Sizsiniz bunu yazan!" diye bağırır. Sonra da "Dâhi bir şairsiniz siz!" der. Bu yargıya pek sevinir Mayakovski. O akşam "şair olup" çıkar. "Lal rengi ve beyaz", "meslekte" basılan ilk şiiridir. "Vladimir Mayakovski" trajedisi almaya başladığı yolun en güzel örneğidir. Bir isyan trajedisidir bu. Şiirlerindeki can alıcı imgeler kıyımların, ölümlerin iç yüzünü göstermek için vardır. İnsanların güçlerine, akıllarına, iradelerine, dünyayı yeniden kurma yeteneklerine gönülden inanır. Şiirlerinde "aşk" ve "öfke" iç içedir. Ekim Devrimi'ni "Marşımız", "Devrime Övgü", "Sol Marşı" şiirlerinde kucaklar. Mayakovski yenilikçi, direnişçi, sosyalizme yürekten inanmış, onun için savaşan bir şairdir. O, toplum için yazan bir şairdir. "Ben" derken "biz" diyordur. "Sokaklar fırça, alanlar paletimizdir" diyerek sanat ordusuna çağrıda bulunur.
Başkaldıran, yenilikçi şiirlerini meydanlarda okur. Meydanlar hınca hınç dolar. İsyancı tavrı, burjuvaları yerden yere vuruşu, özel mülkiyete karşı duruşu şiirlerinde büyük yer tutar.

Pelteleşmiş beyninizde
kirden parlayan bir kanepede yan gelip yatan semiz bir uşak gibi
hayal kuran düşüncenizi,
kanlı bir yürek parçasıyla tedirgin edeceğim,
dalga geçeceğim, geberesiye küstah ve zehir dilli.

(Pantolonlu Bulut, Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)


Mayakovski hem şiirde hem de pankartta, resimde, çizimde yepyeni bir üslup yarattı, ortaya koydu. Hiçbir söz kıvırtması bulunmayan, özgün, kolay anlaşılan bir dil, yapı oluşturdu.
Pankartları ajitasyon içindir. Bu pankartlarda, çocukluğundaki çok sevdiği halk masallarını, koşmaları, türküleri imgelerinde hep kullanır.
Atasözlerini değiştirerek, deforme ederek yeniden dolaşıma sokar. Beyaz Ordu generali Denikin'i ele alan pankartın altında şu yazar: "Rus, domuzla dost değildir."
Kimi zaman çocuk şarkılarından da yararlanır: "Kanaryacık-geyikçik nerde kaldın?" şarkısının sözlerini, devrim düşmanlarını alaya alarak şöyle değiştirir: "Vrangel Vrangel, nerde kaldın? / Lloyd George'tan tank mı aldın?"
Şair, ajitasyon pankartlarında pek çok düşmanla savaşır: "Churchil, Beyaz Ordu generalleri, Amerikan emperyalizmi, toprak ağaları, çarlık düzeninin geri gelmesi için savaşan bankerler, papazlar ve başkaları..."


1. İşten her kaytarışın
2. Düşmanı mutlu eder
3. Bir emek kahramanı ise
4. Burjuvalar için darbedir. (1920)


Ahmet Oktay, Yol Üstündeki Semender (1987) kitabında intihar eden şairleri ele alırken şiiri "devrimden başka bir şey olmayan" Mayakovski üzerine de ışık düşürür:

Bir kez daha kucakla beni
kara-büyüsüyle bağlandığım gece;
mağma ve kemik tayfunları,
yağmur sularında sürüklenen bir mektubun
sar'alı yazısı gibi silikleşen ün;
ölümün tunçtan dökülme flütü
akkora kesmiş yüreğimi titretmiyor;
Gece,
uçurumlarında belleğin
kılık değiştiren hayalet,
- insan bir tansık
diye yinele;
çünkü sözcüklerin külünden doğdu
yaralı oğlun.


[Mayakovski,] Yesenin'in intiharını eleştirir ama 20 yıllık emeğini ortaya koyan sergisinin açılışından 15 gün sonra o da intiharı seçer. En bilineni Nâzım Hikmet olmak üzere pek çok şairin yolunu açmış, esin kaynağı olmuştur.

(GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)


Kim daha üstün, şair mi,
yoksa insanlara
pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek bir motordur çünkü
ve ruh onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde.

(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)


VLADİMİR MAYAKOVSKİ
(19 Temmuz 1893 - 14 Nisan 1930)









Merhaba!

7 Ocak 2024 Pazar

MASA DA MASAYMIŞ

 


 
Fotoğraf: GOETHE EVİ & MÜZESİ



Frankfurt'a gelen herkese "Goethe'nin evini gezdin mi?" diye sorulurmuş. Ahmet Haşim, kente geldiği ilk gün Goethe'nin evine koşar: 

"Evin içi talebe yaşındaki çocuklardan, kızlardan, şık kadın ve erkeklerden, yaşlı efendilerden müteşekkil gayet temiz ve heyecanlı büyük bir kalabalıkla" doludur. Goethe'nin çalışma odasına vardıklarında rehber, "Üstü baştan başa mürekkep lekeleriyle kaplı eski bir yazı masası önüne gelip de 'Goethe, Faust'u bu masa üzerinde yazdı!'" deyince "kalabalığın son hadde varan merakı ve heyecanı, ışık halinde gözlerden" taşar. 

 (GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)


***



CHARLES DICKENS


Dickens'ın yatak odasındayım. İki yıl bu evde yaşamış, bu odada yatmış kalkmış, düş kurmuş. Önemli romanlarını bu evde yazmış. 

Oda oda geziyorum. Ondan sonra başkaları oturmuş bu evde. Sonra, çok çok sonra müze yapmışlar. 1920'de Charles Dickens Dostları Derneği evi satın almış, bir düzene sokmuş, yazarın anısını yaşatan bir müze haline getirmiş. El yazıları, mektupları, resimleri, kitapları. Bütün yazdıkları, dünya dillerindeki bütün çevirileri. -Bütün dedim ama Türkçedeki çeviriler yok ne yazık ki!- Dickens için yazılan kitaplar. 

(...) Vitrinlerin içindeki resimler, mektuplar, içinde yaşadığım andan koparıp uzaklara götürüyor beni. İşte küçücük masası. O masaya dayanır, kitabını üstüne kor, romanlarından parçalar okurmuş. Para vererek gelirlermiş bu toplantılara. Amerika'yı, İngiltere'yi gezmiş böyle. Çok para getirmiş ona bu iş. Ama bu küçük masasını istermiş. Amerika'ya giderken yanında götürmüş. İşte bir gazete kupüründe bir resim. Romanını okuyor dinleyicilerine. Gene bu küçük masa. Dili olsa anlatsa, anılarını yazsa neler demez bu masa bize...

(OKTAY AKBAL - Yazmak Yaşamak / Kitaş Yayınları)  


***


Adam masaya
Aklında olup bitenleri koydu
Ne yapmak istiyordu hayatta
İşte onu koydu
Kimi seviyordu kimi sevmiyordu
Adam masaya onları da koydu
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu

(...)

Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

(EDİP CANSEVER)






Merhaba!


19 Haziran 2023 Pazartesi

GOETHE: ŞAİRİ ANLAMAK

 


JOHANN WOLFGANG VON GOETHE
(İllüstrasyon: BORİS PELCER)


Goethe der ki

"Şiiri anlamak isteyen
Yazıldığı ülkeye gitsin;

Şairi anlamak isteyen
Şairin ülkesine gitsin."


   Frankfurt'a gelen herkese "Goethe'nin evini gezdin mi?" diye sorulurmuş. Ahmet Haşim, kente geldiği ilk gün Goethe'nin evine koşar. "Goethe ne kadar büyük bir şair olursa olsun, ölümünden 100 yıl sonra, bütün duvarları, bahçeleri, meydanları, taze sarı çiçeklerle dolduran bu neşeli ve güneşli sonbahar sabahında loş bir sokaktaki loş evinde kendine kâfi bir müşteri bulabileceğini pek de" ummaz. 
  "...Eski bir şairden başka bir şey olmayan Goethe'yi ölümünden yüz sene sonra ziyaret edecek iki kişi bile bulunmaz" diye düşünür. Ama yanılır. "Bir mezara" girecekmiş gibi "soğuk bir ürperme ile açılan kapıdan içeriye girince hayretten" donakalır.
   "Evin içi talebe yaşında çocuklardan, kızlardan, şık kadın ve erkeklerden, yaşlı efendilerden müteşekkil gayet temiz ve heyecanlı büyük bir kalabalıkla" doludur. Goethe'nin çalışma odasına vardıklarında rehber, "Üstü baştan başa mürekkep lekeleriyle kaplı eski bir yazı masası önüne gelip de 'Goethe, Faust'u bu masa üzerinde yazdı!'" deyince "kalabalığın son hadde varan merakı ve heyecanı, ışık halinde gözlerden" taşar.

   (GÜLTEKİN EMRE - Cumhuriyet Kitap)



Yaratma gücü tükenmişti. Artık yazamıyordu.
Sus öyleyse, esin perisi yeniden gelinceye dek.
Konu kalmayınca ya da uygun bir dil bulunamayınca,
aylaklık edilebilir diye
Goethe'nin izni var elimizde:
O yüce yetkeye sığınıyorum işte.

JOHN BERRYMAN
(Çeviren: CEVAT ÇAPAN)






Merhaba!