Mehmet S. Aman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet S. Aman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2025 Pazar

HALKIN ŞAİRİ (ŞAİRİN GÖREVİ)



"İsyanı olmayan bir insandan, kavgası olmayan bir insandan 'insan' olabilir mi?" diyor Nihat Genç. Ahmet Telli de "kavgadan uzak kalmışsan/sevdadan da uzaksın demektir" der. İsyan ve kavga hali, insanın kendi doğasında olan duygular. 
Uyuklayan halkı uyandırandır şair. Görevidir. Hugo'nun "Şairin Görevi"nde dediğidir şair: 

"ışık saçıyor şair sonsuz gerçek üstüne
ışık saçıyor şair, saçıyor alevlerini
olağanüstü bir aydınlıkla ruhumuz için
ışıl ışıl parlatıyor gerçekleri"

Bugün Türk şiirinde isyanın kaynağı en başta yoksulluk olmalıdır, sömürülen emek olmalıdır, insan onuru olmalıdır, ulus bilinci olmalıdır, adalete açlık olmalıdır, gericiliğin kıskacı olmalıdır. Peki var mıdır, bana sorarsanız yoktur. İşte o yüzden Türk şiiri halktan kopmuştur. Çünkü şair görevini yerine getirmemektedir.

(MEHMET SÂDIK AMAN - Cumhuriyet Kitap) 


***


"Şiir yaşamaktan ayrı bir şey değildir!"


"Sosyalistim. 
Şiir, sosyalizm ve yalandan sakınma bana kişiliğimin temel direkleri gibi görünür.
Bana kalırsa şiirin bir ayağı toplumda, bir ayağı kişinin içindedir."

"İnsana inanırım, insana inandığım için de kendime güvenirim."

Sevinçle çırpınır
Kavak yelleri eser insanın başında
İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır
Halk için girişilen savaşta
O korkulu sevincin
Öfkenin kıymetini bil
Bil ki bu
Budur işte
Güneş yalnız dirileri ısıtır
Güneşin kıymetini bil.

İstediği kadar güzel söylenmiş olsun, insanlık sevgisine, uğraş sevgisine, hürriyet sevgisine aykırı düşüncelerle, duygularla yazılmış bir şiirin bizi ta gönülden kavramasına imkân var mıdır?
(...)
Şiirin güzelliği söylenişinden geliyor. Doğru söze ne denir! Ama iş bu kadarla bitmiyor. Şiirin arkasında birini arıyor gözlerimiz, müşterek derdimizi dert bilen, bizi bu dertten kurtarmak için çırpınan birini.

(OKTAY RİFAT - Şiir Konuşması)


***


"Yazdıklarına yüreğini koymayan yazar kandırsa da doyurmaz, seslense de uyarmaz..."

"Kitabına ciğerini koyanın kellesi koltukta gerek..."


SABAHATTİN EYÜBOĞLU








Merhaba!

1 Ocak 2023 Pazar

YAZAR HÂLLERİ


"Gözlemcilik, değerli olanı göz alıcı olandan ayırt edebilmektir."

ÖMER F. OYAL
(Zamanın Lekeleri)


***


   (...) Yazmak için ne gerekiyor derseniz; tutku derim ilkten. Sonra merak, sonra dünyayı dost edinmek; insanı anlamak... Her biri bir yolculuktur aslında. Yaşamın size sunabildiklerini algı ve duyularınızın imbiğinden geçirerek yazıyorsunuz. Elbette ki size bu ivmeyi taşıyan birçok neden var. Ama hayata karşı duruşunuz, yaşama sevginiz her şeyin başı. Kaleminizin gölgesi kâğıda dokunduğunda anlatacaklarınız insanın insanda çoğalan sesi olacaktır bir süre sonra. 
    (...) 
  Yazmak, farkına vararak görmektir; ayırdında olmak, ayırarak sezmek, sezgileriyle de o ayrı olanların neden niçinlerini sorgulamaktır. Bu, bir yeti midir? Evet!..

   (FERİDUN ANDAÇ - Cumhuriyet Kitap)


***



NAZLI ERAY


    Yazın dünyasına nasıl adım attınız? Her şey nasıl başladı? Neden yazma eylemini seçtiniz?

    Çok eskilere dayanır... Fakat ben seçmedim. İlk öyküm uçan kapıcı Mösyö Hristo'yu yazdığımda ortaokul üçüncü sınıf öğrencisiydim. İstanbul'da, Şişhane yokuşunda, annem babamla Saadet Apartmanı'nda otururken yazdım.
  Saadet Apartmanı kapıcısı Hristo'nun güvercin olup Pera'nın üzerinde dolaşarak yaşamının muhasebesini yapmasını, özgürlüğü tartmasını, 12 saatlik bir zaman diliminde yaşadıklarını yazdım. Daha önce hiç öykü yazmamıştım. 
   Güneşin az girdiği bir evde oturuyorduk. O zamanlar dünya hem çok küçük hem çok büyüktü. Bir tek bakalit telefonlar var, Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi gibi yapıtlar yok, televizyon yok. Sadece  Fransa'da Jean Paul Sartre, Albert Camus, Luis Buñuel gibi insanlar gerçeküstücülüğün temellerini atıyorlar ama Türkiye'de hiç bilinmiyor, ben hiç bilmiyorum. 
   Ama çok okuyan bir çocuktum ve kendimden çok emindim. Hristo'yu hissetmiştim, yazdığım öyküyü beğendim, sonra imza attım altına, katladım, zarfladım, okula koştum, edebiyat kulübünün kapısından zarfı attım. Edebiyat kulübüne alınmamıştım daha önce. Kayda değer biri olarak görülmüyordum. Yazdığım bu öyküyle keşfedilmeyi bekledim. Bir kere bu bile çok fantastik bir şey. 
  Sonra aklıma şu geldi: "Öyküyü okuyanlar, 'Yahu bir adam güvercin olup uçar mı?' diye düşünüp ya bana deli derlerse?" Çünkü o zamanlar ne büyülü gerçekçilik var ne fantastik öykü...
   Derken telefon çaldı, edebiyat kulübüne tesadüfen girmişler, zarfı görmüşler ve okumuşlar. Beni okula çağırdılar. Öğretmenler, öğrenciler beni tebrik etti, sonra da beni edebiyat kulübüne üye yaptılar. Sonra beni bir maroken koltuğa oturttular, tebrik etmeye devam ettiler. O koltukta yazar olduğumu anladım. 

   Yazdığınız ilk öykü büyülü gerçekçi. Büyülü gerçekçilikle nasıl tanıştığınızı sorayım.

   Ben dünyayı bir prizmadan görüyorum. Bu prizma zaten büyülü gerçekçilik. Örneğin, arkadaşlarım arasında en durağan hayat benim hayatım olmasına karşın çocuk kitaplarında çocukluğumu anlatırken olağanüstü, mutlu, büyülü bir çocukluk anlattım. Böyle bir çocukluğu öyle hissetmek, öyle görmek ve öyle yazmak işte bu büyülü gerçekçilik. Hayatı başka açıdan görüp, hissedip yazmak...
   Şöyle ilginç bir şey anlatayım: Ben bir çırpıda kitap yazabiliyorum. Türkçe öğretmenim sert bir kadındı. Bir gün kompozisyon konusu verdi. Ben arkada arkadaşımla konuşuyordum. Beni işaret edip "Sen oku" dedi. Elime kâğıdı aldım, bomboş. O an kendi kafamda yazdığım bir kompozisyon okudum, öğretmenin gözleri doldu. "Çocuklar bakın neler yazmış, hayretler içinde kaldım. Tekrar oku tüm sınıf duysun" dedi. Fakat kâğıtta bir şey yazmıyor ki. Bu yüzden sıfır almıştım...

    (NAZLI ERAY - Söyleşi: MEHMET S. AMAN / Cumhuriyet Kitap)    


***


   20. yüzyıl Alman tiyatrosunun en önemli ve etkileyici tiyatro adamı ve lirik şairi Bertolt Brecht'in daha okul yıllarında yazılı çalışmalarında Goethe'den alıntılar yaptığı bilinir. Öğretmenlerinin bütün Goethe sözlerini tanımadığına inandığı için de kimi çalışmasında kendi görüşlerini kullanırdı. Öğretmenleri de bunu fark etmez, öğrenci Bertolt'un Goethe'den alıntı yaptığına inanırdı.

   (AHMET ARPAD - Cumhuriyet Kitap)


***

  

JOSÉ SARAMAGO


   Lizbon devlet hastanelerinin idari kısmında düşük bir maaşla kıt kanaat geçinen bir "işçi" olan Saramago'nun 1947 yılında önce kızı doğacak sonra ilk romanı yayımlanacaktı. Taşrada yaşadığı dönemde birkaç ağaç da diktiği için kendi ifadesiyle hayatta yapacak bir şeyi kalmamış gibidir... Çünkü Portekiz'de yaygın bir deyişe göre hayatta üç şeyi yapmadan ölmemelidir: Evlat sahibi olmak, ağaç dikmek ve kitap yazmak.

   (EGEMEN BÜYÜKCAN - Cumhuriyet Kitap)


***




   Amerikan edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen ve yaşamını geçirdiği yerlere öykülerinde yer veren Mark Twain, 1857 yılında bir süre kılavuz yardımcısı olarak Mississippi Irmağı'nda gelip giden bir buharlı gemide çalıştı. 
  Kaptanlık sınavlarına hazırlık için çalıştı; nehrin her yerini öğrenmesi iki yılını aldı. Çok iyi öğrendiği bu yerler romanlarının mekânını oluşturdu. 24 yaşında kaptanlık ehliyetini aldı ve Amerikan İç Savaşı çıkıp nehir gezileri yasaklanana kadar nehirde kaptanlık yaptı. 
  Yapıtlarında Mississippi Irmağı kıyısındaki yaşamı ve farklı sınıflardan insanları betimledi. Toplumsal gerçekleri mizahi bir dille ustaca yazıya geçirdi. Bu gemide ve Mississippi Irmağı kenarında geçirdiği zamanların birçok eseri için ilham kaynağı meydana getirdiği kabul edilir. 
  Gerçek adı Samuel Langhorne Clemens olan Amerikalı yazar, öykülerinde ırmakta gemilerin seyredebilmesi için gerekli derinliği belirten ve "iki kulaçlık derinlik" anlamına gelen bir gemici terimi olan Mark Twain takma adını kullandı. 
   Halley kuyruklu yıldızının dünyaya geldiği 1835 yılında Missouri eyaletinin Florida şehrinde doğdu ve 1900 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide kuyruklu yıldızın bir dahaki gelişinde, 1910'da ölmesinin iyi olacağını söylemişti, öyle de oldu! Halley kuyruklu yıldızının dünyanın yanı başından geçişinin ertesi günü öldü. 

   (Cumhuriyet Gazetesi)






Merhaba!

25 Aralık 2022 Pazar

SEÇİM SANATÇININ

 


HACER FOGGO

   Siz hiç yoksul oldunuz mu?

   Ailecek aç yattığınız geceler, evi ısıtamadığınız için mobilya yaktığınız günler, bebeğinize mama alamadığınız için şekerli su içirdiğiniz öğünler oldu mu?

   Dipsiz bir yoksulluk sarmalında yaşayan insanlar var Türkiye'de.

   Derin Yoksulluk Ağı kurucusu Hacer Foggo'nun yeni kitabı Askıda Hayatlar (Doğan Kitap) siyasetin, yöneticilerin, toplumun görmeyi reddettiği bir kesime yani yoksullara ışık tutuyor.  

 "İnşaat şirketleri bütün ülkeyi rezidanslarla, alışveriş merkezleriyle, HES'lerle kuşatmış durumdalar. Ülkenin tarihi, kültürel ve doğal zenginlikleri yok edildi, okullar ve hastaneler, kamusal alanlar, sinemalar, sahiller, yaylalar, parklar ve yeşil alanlar ranta açılarak kamunun elinden alınarak özelleştirildi."
   Büyük rantlar büyük yoksulluklar getirir. 
   Yoksulları yok sayan, içinde yaşadıkları imkansızlıkları hor gören, onları aşağılayan vahşi bir sistemin içindeyiz hepimiz.
   (...)
   Foggo özellikle kadın ve çocuk yoksulluğunun derinleştiğine işaret ediyor:
   "Elektrikten tasarruf etmek için çamaşırı elde yıkayanlar, eti, tavuğu, peyniri lüks gıda tüketimi olarak almayanlar, kadın pedi yerine atlet, kumaş parçaları kullananlar, çocuk bezi yerine poşet kullanıp çocuğu erken aylarda tuvalet eğitimine zorlayanlar, çocuğa beslenme koyamadığında okula göndermeyenler, bebeği mama yerine hazır çorbaya alıştırmaya çalışanlar, evin bir odasında lamba açıp aynı odadaki sobanın etrafında akşamları toplanıp orada uyuyanlar, doğalgazı yakmadan battaniye, mont ile günü geçirenler, pazar artıklarını, market önlerinde atılanları toplayanlar, her gün askıda ekmek için fırın önlerinde belli saatleri bekleyenler, temiz su yerine musluk suyunu içme suyu olarak kullananlar, çocuklarına, eşlerine "tokum" diyerek yemek yemeyenler, uzak yerlere, alışverişe, kaymakamlık kapılarına, hastanelere yürüyerek gidenler, sosyal yardımları kesildiğinde azarlanıp terslenseler de o kapıda beklemeyi sürdürenler var."
   
   Türkiye'nin, soğukta, açlıkta, derin bir umutsuzlukta, özetle hayatları askıda yaşayan insanların giderek arttığı akut bir yoksulluk sorunu var. Hacer Foggo, kitabında sorunu ve çözümü en iyi şekilde özetlemiş:

   "Derin yoksulluk, "Kimse bizi fark etmez, kimse bizi görmez" diye yakınanların yoksulluğudur. Hak temelli yaklaşım, yoksulluk deneyimleyen insanların "ihtiyaç sahibi" değil, "hak sahibi" insanlar olduğunu savunur.

   Türkiye'de yoksulluk sorunu bir insan hakları sorunudur ve ancak bu temel üstünden yürütülen siyasetle çözülebilir.

   (ELÇİN POYRAZLAR - Cumhuriyet Gazetesi) 
    

***



ÖNER YAĞCI


 İnsanlık tarihi, düşünen, düşündükleri doğrultusunda yaratan, toplumun ve dünyasının dertlerini dert edinen sanatçılarla toplumlara ve dünyaya dert salanlar arasındaki savaşımın da tarihidir.
 Sanatçı içinde yaşadığı toplumun ürünüdür. Sanatı, sanatçıyı yaratan koşullar, içinde bulunduğu toplumun koşullarıdır. Toplumdaki değişim istekleri ve değişimler, sanatçıyı da değişime zorlar. Öte yandan toplumları değişime zorlayan da sanatçılardır. 
   (...)
  Düşüncenin çeşitli yollarla aktarımında, içinde bulunulan dünyanın ve bu dünyada yaşayan insanların sorunlarından yola çıkan sanatçılar, bu sorunları yaratanların çeşitli engelleriyle karşılaşır.
  Her sanat, kendi çağının, çağındaki yaşama biçiminin izlerini taşır. Her çağ, kendi sanatının niteliğini belirler. Her çağın içindeki yeni arayışlar, her sanat için de geçerlidir.
  Emperyalizmin Yeni Dünya Düzeni'nin devlet güçlerinden paraya, silaha, medyaya, markaya kadar tüm araçlarıyla insanlığın her şeyini tükettiği koşulları yaşıyoruz bugün. Varlığını insanların sömürülmesine dayamış olan bu vahşi düzen, insanlığın bilimsel, teknolojik kazanımlarını, kültürünü özgür, demokratik, adaletli bir yaşama dönüştürmesini engelliyor. 
   Bu "yalan, korku ve baskı düzeni"nin geliştirdiği "tüketim kültürü" insanlığı tutsak alıyor. 
  Bir insanlık sevdası olan, özgürlük ve ölümsüzlük arayışının çağlar boyunca getirdiklerinin geleceğe taşınmasının en önemli aracı olan sanat, tarihinin en büyük engeliyle karşı karşıya bugün.
   Bu koşullara teslim olmak sanata ve sanatçıya yakışmaz.
 Yaşadığı dünyanın haksızlıklarına, adaletsizliklerine, yoksunluklarına, eşitsizliklerine karşı olmak sanatın, sanatçıların görevidir. Bu has görev, sanatın onurunu koruma, toplumun öfkesinin vicdanının çığlığı olma sorumluluğunu yükler sanatçılara. 
  Günümüzde yalanın, tüketimin, magazinleşmenin, korkunun, metalaşmanın, tekelleşmenin, bellek yitiminin yoğun saldırısıyla karşı karşıya bulunan sanatın, sanatçının görevi, kendisini ve yaşamı savunmaktır.
  Sanat, sanatçı, varlığını sürdürmek için, bu yalan ve korku düzeninin politikalarına karşı gerçek bir "siper" olmak, gerçek bir "duvar" oluşturmak zorundadır ki bu da sanatın, sanatçının "politikadan etkilenen" olmaktan çıkıp "politikayı belirleyen" bir düzeye yükselmesiyle olanaklıdır.
  Yaşadığı dünyanın ve toplumun ürünü olan, aynı zamanda dünyayı ve toplumu değiştirme kaygısı taşıyıp insanlığın sorunlarını dert edinen sanatçı, insanlığın başına bela olan düzenlere karşı olmak zorundadır.
  Yaşamı savunan sanatçıların sanatı politikayla iç içe olmak zorundadır.
 Sanatçı kimliğiyle politikaya müdahale etmek, sanatsal ürünüyle politik gerçeklerin savunulmasını üstlenmek sanatçının görevidir.
  İster istemez "politikanın içinde" olan sanatçı bir seçme yapmak zorundadır.
  Ya bu düzene boyun eğen, dolayısıyla dayatılan politik gerçekliği kabullenen bir sanat ve sanatçı: Ki örneği çok.
  Ya da başkaldıran bir sanat ve sanatçı: Ki gereksinmemiz bu.
  Bu ikisinin arasında bir yol yoktur ve seçim sanatçınındır. 

  (ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Gazetesi)


***



ÖZDEMİR İNCE


   Tehdit edilen yaşam karşısında gerçek şair insan, vatandaş ve şair olarak ne yapabilir, ne yapmalı?

   Şu anda şöyle düşünüyorum: ilkin bu kapanı fark edecek kadar zeki ve duyarlı olmalı. Sonra asla teslim olmamalı. Pısmamalı. Gerekiyorsa şiiri bırakıp mekkârelik yapmalı. Ama asla Ortaçağ karanlığına teslim olmamalı. Karanlığı görecek ama karanlıkta da görmeli. 
   Her zaman olduğu gibi. Şairlerin artık sultan, vezir, paşa, prens, derebey gibi mesenleri (le mécénat, le mécéne, koruyucu, sponsor) yok, aileden zenginlerin dışında tamamı emekçi. Akılları varsa yoksuldan, ezilenden yana olurlar.

   (ÖZDEMİR İNCE - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)


***


   Mağrur, azın kıymetini bilen, çokta gözü olmayan, saygıyı ve nezaketi yüreğine mıh gibi çakan ve bu yüzden bu neoliberal ve bireyci toplumda var olamayan insanları yaşama savaşımı...
   Dünün de bugünün de yarının da kavgası adalet. Er ya da geç kısa çöpün uzun çöpten hakkını alacağını umut eden insanların yazgısının anlatımı...
    Ve öykülerim bu kavgada, kısa çöpü çekeni anlatan, omuz veren tarafta.

    (MEHMET S. AMAN - Söyleşi: GAMZE AKDEMİR / Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!