Ülkü Tamer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ülkü Tamer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2025 Pazar

BERFE

 

Gitsem bulur muyum

görsem hatırlar mıyım

ev ekmeği kokan ikindileri

ilkel bir resim gibi dolaşan at arabasını?



1965 yılının bahar aylarıdır. Altunizade'de tiyatrocular ile şair ve yazarlar çift kale maç yapmaktadırlar. Kimler yoktur ki takımlarda: Memet Fuat, Haldun Taner, Cemal Süreya, Ülkü Tamer, Adnan Özyalçıner, Murat Belge, Erdal Öz, Orhan Kemal, Turgut Uyar, Hikmet Süreyya Kanıpak...
Yenilen takım yenen takıma Salacak'taki Arabın Yeri'nde yemek ısmarlayacaktır.
Hikmet Süreyya Kanıpak'ın babası Acıbadem'de bir Anadolu lisesinde öğretmendir. Yakında emekli olacaktır.
O sırada H. Süreyya Kanıpak'ın "Yön" dergisinde bir şiiri çıkar. Öğrencileri "Bu şair sizin neyiniz oluyor?" diye sorunca Süreyya'nın babası şiiri okuduktan sonra "Böyle biri yok bizim ailede" diyecektir. 
Ve Süreyya, babasına bir şey söylemeden soyadını değiştirmeye karar verir.
Yine Altunizade'deki bir maç sonrası toplanılır. Süreyya kararını açıklar. Herkes bir soyadı önerir. Ülkü Tamer "Şenşiir" der, Cemal Süreya "Berfe"...
Berfe'de karar kılınır.
"Berf" Kürtçede "kar" demektir. Berfe de karlı dağlarda, güneş doğmadan, şafak sökmeden önceki ilk, hafif ışık anlamına gelmektedir. 
Süreyya bu soyadını kullanacaktır ama Cemal Süreya, Ahmed Arif'ten izin alınması gerektiğini söyler. Çünkü Ahmed Arif bir gün evlenip de oğlu olursa, adını Berfe koyacaktır.
Süreyya Ahmed Arif'i arar, durumu anlatır, "Senin yüzünü kara çıkarmam, namussuzluk, ahlaksızlık, deyyusluk, sululuk, yalakalık etmem" der. Ahmed Arif'in yanıtı da "Al ulan, tepe tepe kullan, senin olsun" olacaktır.

(REFİK DURBAŞ - BİRGün Gazetesi, 2016)


Nereye bakıyorsun
İşte yaralı insanların fotoğrafları
İşte yangından çıkarılan çocuk cesetleri
Bu, savaşmış bir atlının sakat kalan ayağı
Bu kesik kol, önemsiz bir iş kazası.

Kime bakıyorsun
İşte bacağından alınan üç parça kemik
İşte bombardımandan sonraki yaralılar
Bu, sınırı geçemeyenin aldığı yara
Bu yarım adam, küçük bir işkence hatası.


Berfe'nin ölümünün ardından (9. 1. 2024) PEN Yazarlar Derneği bir mesaj yayımladı:

"Uzatmak istemezdi, uzun şiirden en kısasına geldi, şairlerin yanlarından tabiatın kırlarına çekildi. Kimi sözcükleri de yanına aldı, onlarla yeniden aşık, yeniden genç, yeniden bilge ve hep yeniden şiir oldu. "Yavaş Yavaş Bilemiyorum" yalnızca son kitabının adı değildi, tüm yaşamını, şiirini bu dizeye, bu duyguya sığdırmasını bildi. Huysuz ve tatlıydı, çünkü yüzüne karşı söylesek kızıp homurdanacağı şeyi, şimdi söyleyebiliriz, büyük şairdi. Yıldızlar, ovalar, sular, gökler, dağlar, mevsimler, kırlar, yeryüzü hem yoldaşı hem şahidi olsun, devridaim olsun. Süreyya Berfe tabiata karıştı."


Sümerlerden bu yana şiir yazılıyormuş

Bakıyorum dünyanın haline

Yazılmasa da olurmuş.








Merhaba!

9 Ocak 2022 Pazar

ŞİİR

 

   Sen bu şiiri okurken / ben belki başka bir şehirde olurum

kötü geçen bir güzü / ve umutsuz bir aşkı anlatan

rüzgârla savrulan / kâğıt parçalarına / yazılmış

dağıtılmamış / bildiriler gibi

uzun bir yolculuğa hazırlanan / yalnız bir yolculuğa.

Çünkü beyaz bir gemidir ölüm

siyah denizlerin hep / çağırdığı

batık bir gemi

sönmüş yıldızlar gibidir

yitik adreslere benzer / ölüm

yanık otlar gibi.

Sen bu şiiri okurken / ben belki başka bir şehirde / ölürüm.

BEHÇET AYSAN


***


   En çok şairlerin yüreği incinir ve o vakit eğilip ruhlarını kendileri öperler. İşte bu öpüşmedir şiir, gökkuşağı ile acıları sarmaktır.

   Şairin iç tınılarına kulak verdiğimiz zaman şu fısıltıları duyarız:


"Buzun donduruculuğuna inat

Büyüdü içimin güneşi

Hiçbir katığı olmadan

Açılan sofrasında evrenimin

Gökkuşağı ile sardım acılarımı."

HASAN UĞUR TAŞÇI


   Bu ruh öpüşü mavi bir öpüşe dönüştürür yaşamı. (NURBANU KABLAN - Cumhuriyet Kitap)


***


   ... Ama şiir sanatının temel özelliklerinden biri de büyüdür. Kendi dillerinde sözcüklerden büyüler yaratabilen şairler, başka dillerdeki şiirlere bakıp aynı ya da benzer bir büyüyü kendi dillerinde de yaratabilirler. Ayrıca şiir için demezler mi özgürlüğün deney alanı diye... (TURGAY FİŞEKÇİ - Cumhuriyet Kitap)


***


Şiir cambazların dengesidir, / hokkabazların seyircisi

Sihirbazların rüyasıdır şiir.

ÜLKÜ TAMER




Merhaba!


27 Eylül 2020 Pazar

CEMAL SÜREYA: ŞAİR

 


  Cemal'in ikinci Papirüs dönemi. İlk dönemde yaprak biçiminde çıkarmıştı dergiyi; bir süre sonra da yayınına ara vermişti. Şimdi İstanbul'da daha kalın, daha doyurucu bir dergi hazırlığındaydı. Birlikte kolları sıvadık. Cağaloğlu'nda Eser Han'da küçük bir oda tuttuk. Evlerden getirilen bir-iki eşyayla döşedik. Yazılar hazırlandı. Dizgiye verilecek. Toplam basım gideri 1500 lira. Ceplerde 50 lira ya var ya yok.

   Bir gün Edip (Cansever) geldi. Çıkarken yerdeki ufacık, eski püskü bir halıya ilişti gözü. "Bu iyi bir şeye benziyor," dedi. Kapalıçarşı'da ortağı Jak'la bir antikacı dükkânı vardı. Halı da satıyorlardı. "Jak'a söyleyeyim, gelip baksın," dedi.

  Yarım saat sonra Jak damladı. Halıya baktı. "Siz bunun üstüne basıyor musunuz?" diye sordu şaşkınlıkla. Halıyı katladı, aldı gitti. Biraz sonra da yardımcıları Hakkı geldi. Elinde 2000 lira. Uzattı: "Halının parası."

   Hayır, ilk sayının parası!

   Cemal, "Halıya teşekkür ilânı koyalım dergiye," dedi. (ÜLKÜ TAMER - Aydınlık) 


 

Fotoğraf: ARA GÜLER


   Cemal Süreya sanatın özellikle de şiirin dünyaya güzellikler sunmak olduğunu en iyi bilen şairlerden biriydi. Nereden mi biliyorum? Yazdığı şiirler dışında deneme, eleştiri ve çevirileriyle de aynı güzellikleri insanlara sunmaya çalışmasından.

   Çok ünlü bir şair olarak başka alanlarda ürün vermesine gerek yoktu Cemal Süreya'nın. Şiirleriyle ülkenin en sevilen şairlerindendi. Başka ülkelerde okunmak, tanınmak gibi istekleri de yoktu; böyle dünyevi başarılara gönül indirecek biri değildi. Kadıköy'de oturmak, haftada bir Cağaloğlu'na inip Gazeteciler Cemiyeti'nde arkadaşlarıyla buluşmak yeterli genişlikte bir dünya sağlıyordu ona. 

   Gazete dergi yazıları yazmak, dergiler yayımlamak onun en heyecan duyduğu işlerdendi. "Kaç dergi çıkardın?" sorusunu "17 dergi batırdım" diye yanıtlamıştı. Kimi için arabasını satmış, kimi için değerli bir kilimi ama hep "batırmış". (TURGAY FİŞEKÇİ - Cumhuriyet Kitap)


***


"Şiir yazanlarla şairleri birbirine karıştırmamak gerekir. Bütün sanatlar gibi şiir sanatı da içtenlik ister."

(AFŞAR TİMUÇİN - Edebiyat Estetiği)




Merhaba!

23 Haziran 2019 Pazar

ŞİİR DENİZDİR!




Şiir yazmak kutsal bir şeydir.
Diğer taraftan da sokak işidir, serseriliktir.
Yüce ve serseri.
Şiir hatırladıklarımızdır.


HAYDAR ERGÜLEN




***




ağzının kenarında biraz Samatya kalmış
deyip siliyor annem camları
sırtlarken çınlıyor kulaklarım sur
çizip boyarken ahşap
evlerde uyku yarım perdeler tastamam
kaplıyor hayatı kapıdan geçen eskici
iki büyük leğen eder
deyip değiştiriyor annem geceyi.


MAHİR KARAYAZI




***




   Zaman gece yarısını çoktan geçmiş, tepemizdeki topalak ay, karşı kıyıdaki Rumelihisarı'nın üzerine yaklaşmaya başlamıştı. 

(Güz başlar, dolunayın mehtabı da Delisu'nun üzerini bir cibinlik gibi örtmeye başlar.)

   "Bu gece şairliğim tuttu reisim."
   Reis yüzüme boş gözlerle baktı. "Sırası mı, nereden çıktı şimdi bu?" der gibiydi bu bakış.
   "Öylesine konuşuyorum işte!" diyerek boynumu büktüm.
   Reis üzüldüğümü sandı.
   "Sen şiir yazıyor musun?"
   "Eh işte, arada sırada karalıyorum."
   "Anladığımdan değil de... Ezberinde varsa okur musun?"
   Söylediği bu son kelimelerdeki ses tonu, gönlümü almanın bahanesiydi.
   "Peki!" dedim, "geçen gün yazdığım ezberimde..."
   "Tamam, oku işte ve daha fazla kafa ütüleme!" Bu kez sesi sertti.
   "Tamam, okuyorum:

Sarhoşum Hisar biliyor musun?
Kafamın içi bihisar olmuş,
Ben belki de şairim.

Bir gülümserim, dağılır bulutlar,
Deniz değişir.

Karadeniz, Marmara,
Ege, Akdeniz,
Hepsi birbirine karışır."

   Reis yüzüme aval şaşkın bakıyordu. Bir şey anlamadığı aşikârdı.

(Söylenildiği zaman, anlaşılamayan sözlere şiir deniliyor Reisim.)

   Şiir okunmuştu ya, suskunluk oldu!
   Coşmuştum bir yol ve iri laflar etmiştim, şiirle karışık, denize dair. Reis manidar baktı bana.
  "Burası ırmak kardeşim! Boğaziçi ırmağı... Burada deli deli akar su. Delisu'dur Boğaz. Bunu böyle bil ve böyle davran ona."
   "İyi de ne yapayım?"
   "Ne mi yapacaksın? Bunu da bana mı soruyorsun?"
   "Evet!"
   "Peki söyleyeyim sana. Kulağını aç da dinle. İyi belle dediklerimi.
   Avcunun içini bilmesen de olur ama Boğaz'ın huyunu, suyunu ve balıklarını çok iyi bileceksin. Balıklar denizlerin ahalileridir. İçini, dışını, dibini karış karış, yosun yosun, midye midye bileceksin...
   Rüzgârını da bileceksin. Çıkmışsa hangisidir, çıkmamışsa hangisi çıkacaktır ki ketenpereye gelmeyesin sularda!
  Akıntının artmışını, artacağını, anafora yakalanmamayı, oltacıların, ağcıların hangi balıkları av verdiğini pek iyi bildiği gibi sen de gelincik sepetleri nereye fundalanır, onu pek iyi bileceksin...
  En çok kürek çekmeyi seveceksin. Iskarmoz meşini yağlanmamış kürekten nefret edeceksin. Küfredeceksin karadaki sandalın altındaki feleklere. Ve omurlarının altından suların eksik olmaması için dua edeceksin sandalına.
   Küreğe geçtin mi tasalarını unutmalısın, kendini bularak neşeni yerine getirip ritmini bulmalısın. Küreklerin batıp çıkacağı ânı bil ve kayığın burnunu pürüzsüz bir çizgi yap ki Boğaz'ı bir tüccar makasının ipek atlası yardığı gibi yar, geç git...
   Velhasılıkelam, sandalınla giderken onun üzerinde, dünyayı yanından geçir...
   Ver bana şimdi sevdalı bir çift kürek, gör bak nasıl gidiyorum onun suyunda...
   Anladın mı şimdi ne yapacağını, andavallı!"
   İşte! Gerçek şiir Reis'in söyledikleri olmalıydı.

(Reis şairmiş de haberim yokmuş!)

   Gözlerine baktım. Deniz gibiydi. 


VECDİ ÇIRACIOĞLU
(Son Voli)




***




denizi düşünürdüm zerdali ağacının altında,
dergilerde resmini gördüğüm denizi.

ikindi nasıl sarmalardı o büyük suyu?
ya okyanusu?

sökün ederdi sorular
okuduğum sözcüklerden süzülerek:

denizin tuzu nereden gelir,
gözyaşlarından mı denizkızlarının?

yakamoz
anıları mıdır balıkların?

ÜLKÜ TAMER



"Şiir her sabah kalkar, kelimelerini tarar, yola çıkar, işe gider.
Yokluğu bir şeyi değiştirmese de ondan kalan boşluğu hüzün doldurur."






***




   "Bir şiirin içinden bakmak dünyaya" neyi değiştirir?

   Bakış açımızı değiştirdiğimizde dünyayı yorumlama ve anlama biçimimiz de değişir. Şiir yaşantısı bir insanın dünyasını zenginleştiren ve güzelleştiren bir yapıya sahiptir. Bugün insanlığın karşılaştığı birçok sorun dünyanın ve hayatın yanlış yorumlanması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Hayatında en az bir şiiri gerçekten okumuş ve hissetmiş bir kişinin başka bir insana veya başka bir canlıya zarar vermeyi aklının ucundan bile geçiremeyeceğini düşünüyorum. Bu da çok şeyi değiştirir. Şiirin estetik boyutu, kelimelerle yarattığı sihirli atmosfer, Herbert Marcuse'ün "Tek Boyutlu İnsan" kitabında eleştirdiği modern bireyin içinde bulunduğu anlam kaybını ortadan kolaylıkla kaldırabilir. Geçenlerde vapurda yanıma bir anne ile küçük çocuğu oturdu. Çocuk çok geçmeden cebinden son model büyük ekranlı bir cep telefonu çıkardı ve küçük parmaklarından beklenmeyen bir maharetle dokunmatik ekranı bazen dikey bazen yatay tutarak kullanmaya başladı. Derken ekranda ağır makineli bir tüfek belirdi. Çocuk bu sanal silahla sanal insanları vurmaya başladı. Annesi hiç oralı değildi. "Kötü bir oyun oynuyorsun," dedim. Çocuk başını ekrandan kaldırmadan "Görev gereği," dedi iki kere, "Görev gereği! Belli ki yaptığı işe şartlanmıştı. Annesi hiç ilgilenmiyordu. Canım sıkıldı. Vapurun camından dışarı baktım. Manzara insana huzur veriyordu. Güneş batmak üzereydi. Martılar o solgun kızıllıkta uzak bir gezegenden gelen uzay kuşları gibi süzülüyorlardı. Denizin mavisi göğün laciverdiyle takım elbise olmuştu sanki. Uzaklarda adaları aradı gözlerim. "Adalar!" dedim birdenbire çocuğa dönerek yüksek sesle: "Bak birazdan adalar görünecek!" Bunun üzerine başını ekrandan ilk kez kaldıran çocuk yüzüme dik dik baktı. Sonra sanal silahıyla sanal insanları öldürmeye devam etti... O çocuk şiir okuyor olsaydı ne demek istediğimi anlardı. Şiirin toplumsal işlevi işte tam da burada başlıyor. Her şey aslında yanı başımızda olup bitiyor. Ve müdahale etmek için hiçbir zaman geç değil. Toplumsal şiddeti kaynağında kurutmak bir demet şiirle mümkün... 

           
VOLKAN HACIOĞLU
(Söyleşi ve fotoğraf: KADİR İNCESU - BİRGün Gazetesi) 




***




İnsanı kinden, nefretten, hırstan, öç alma duygularından kurtaracak,
edebiyattan ve genel olarak sanattan başka nasıl bir sihirli güç olabilir ki?"


FEYZA HEPÇİLİNGİRLER




***





İllüstrasyon: ALIREZA DARVISH









Merhaba!

1 Nisan 2019 Pazartesi

VİRGÜLÜN ŞAİRİ




   Ülkü Tamer'i şahsen tanır mısınız? Benim çocukluk arkadaşımdır ve hâlâ koca bir çocuktur. At yarışlarına gider, altılı ganyan oynar, maçları kaçırmaz, Laz hikâyelerine bayılır ve yaşamda en çok hayranı olduğu kişi Antep'te Nakıp Sineması'nın kurucusu ve sahibi Nakıp Ali'dir. Bir çocuk için bu kadar ilgi alanı yeter de artar bile. Ama onun, sizin de bildiğiniz çok önemli bir özelliği daha var: Ülkü Tamer, yıllardır çok güzel şiirler yazar. (ONAT KUTLAR)



Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;
Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta.

Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.





   1960 yılında "Gök Onları Yanıltmaz" şiir kitabı Derleme Müdürlüğü'ne verilmediği için Ülkü Tamer'in başına işler açar. 
   Ülkü Abi, 15 şiirini Gaziantep'te "el pedalı" ile çalışan ilkel bir matbaada "kartpostal" olarak bastırır. Matbaa kitabın kapağını basamaz, çünkü yeterli donanımı yoktur. O da İstanbul'da bir matbaada kapak niyetine hazırladığı bir "zarf"ın içine bu kartpostalları koyarak kitap haline getirir.
   Fakat iki matbaa da doğal olarak normal bir "kitap" basmadıkları için Derleme Müdürlüğü'ne bir nüshasını olsun göndermezler.
   Basın Savcılığı da bir süre sonra Ülkü Abi hakkında soruşturma açacaktır.
   Gaziantep'teki matbaacı "Ben kartpostal bastım" diyecektir, İstanbul'daki de "Ben kapağını..."
   Savcı, işin içinden çıkamayacak ve Ülkü Abi'nin aklanmasına karar verecektir.
   Ülkü Abi de artık "Ölümsüzler Hanı"ında bir odada yaşayacak.
   Yandaki odadaki komşusu ise Onat Kutlar... 
   Antep üzerine muhabbete başladılar bile... (REFİK DURBAŞ)



   "Peki Antep'le ilgili başka şeyler yazmayı düşünüyor musun? Başka öyküler, belki de bir roman?"
   "Hayır" dedi Ülkü Tamer. "Alleben Öyküleri, kendi özelliklerini taşıyarak çıktı geldi bana. Bundan sonra şiir yazmaya devam edeceğim. Her şair için bir serüvendir şiir. Neyin, ne zaman, nasıl olacağı önceden kestirilemez. Alleben Öyküleri, öykü olmak zorundaydı. Bundan sonra başka şiirler yazacağım."
   "Nasıl şiirler?"
   Cebinden bir kâğıt çıkarıp uzattı. "Soruna karşı bir soru" dedi muzipçe. Şiir Soru başlığı taşıyordu:
   "Nerede taşıyor sesini çınar, / çit gölgesinde mi, akarsuda mı? / Bir dağın ardından yüzüme doğru / güneşi savuran kardeşim rüzgâr, / söyle bana, anlat, kış pusuda mı?"
  Tam o sırada sahnedeki şarkıcı yeni bir şarkıya başladı. Zülfü Livaneli'nin besteleyip söylediği çok tanıdık bir şarkıya: "Güneş Topla Benim İçin..." Yani Ülkü Tamer'in şiirinden bestelenen şarkıya.


Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara
Güneş topla benim için

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından
Güneş topla benim için

Yazdan kıştan ilkbahardan
Mahpuslarda dört duvardan
Doludizgin sevdalardan
Güneş topla benim için

Seheryeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleyin gökyüzünden
Güneş topla benim için


   Takıldım. "Bak" dedim, "Tam kış pusuda mı diye sorarken kız sana güneş topla diyor..."
   Keyiflendi. Garsonu çağırdı ve şarkıcıya, masaların arasında gelip gidenlere benzer bir saksı çiçek yolladı kartını iliştirerek. 
   Az sonra garson, şarkıcı genç kadının bir peçeteye yazıp gönderdiği bir pusulayı uzattı Ülkü Tamer'e:
  "Eğer sizin gibi nazik insanlara ceza verilebilseydi, sizi idama mahkûm ederdim."
  Kadehlerimizi şiire ve anayurdumuz olan çocukluğa kaldırdık. (ONAT KUTLAR - Cumhuriyet Gazetesi, 27 Aralık 1991)



Çiftçinin oğlu büyüyünce çiftçi olur,
Virgül sanırım şair olur,
Neden derseniz, hep havada biter şiirleri,
Sanki direğin tepesindeki elektrikçi
Düşerken havada durmuş biraz,
Şöyle bir çevresine bakınmış gibi,





   Ülkü Tamer'in yaşamını yitirmesiyle ilgili PEN Türkiye'nin yaptığı yazılı açıklama şöyle:

   Şiire virgülü eklemişti, şimdi bir virgül eksildi. Şiirin de, virgülün de boynu bükük kaldı. Ülkü Tamer. Virgülün şairi. Türkçenin çocuğu. Türkçenin gençlerinden. Çocukluğun Türkçesi.
   Böyle bir alçakgönüllülük ancak virgülde bulunur. Şiirde, başka uğraşlarında, hayatta kendini şiirin bir parçası kıldı, virgül oldu. 
  Virgül, şakacıdır, şendir, kendini sıradanlaştırmayı bilendir, noktaya, ünleme, noktalı virgüle yol açar, yer verir, bazen ünlem, bazen üç nokta, bazen nokta, ama en çok da soru işareti yerine geçer Ülkü Tamer'in şiirinde. Boşluk şiire nasıl dahilse, virgül de şiirin bahçesindeki çocuktur.
  Cemal Süreya 'suçsuzluğun şiiri' demişti Ülkü Tamer şiirine. Sanki Edip Cansever de "Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / hiçbir yere gitmiyor" dizelerini biraz da Ülkü Tamer için yazmış gibidir.
   Büyük şairlerin en genciydi her zaman, hep öyle kaldı. Antep'ten de, çocukluktan da fazla uzaklaşmamıştı. Oysa uzun boyu, mavi kanatlı kuşları, aklı bir karış havada şiirleriyle gökyüzüne en yakın oydu. Fakat çocukluk bu ya, hepsini gökyüzünde unuttu, şiirini de orada unuttu, kedilerin, atların arkadaşı oldu.
  Nietzsche'nin felsefe için 'şenbilgi' demesine benzer bir biçimde, Ülkü Tamer için de şiir 'şen söz', 'şen yazı' sayılırdı.
   Ülkü Tamer gitti. Attila İlhan'ın dizeleriyle "Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız". Şimdi "Üşür ölüm bile".



Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle












Merhaba!




   

14 Mayıs 2018 Pazartesi

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ DOĞADA




"İnsanın anayurdu çocukluğudur."


JORGE AMADO








"Bana hiçbir zaman çocukmuşum gibi köyde kimse davranmadı. Başka çocuklara da... 
Ben köyden ayrılıp şehre düşünce çocukların çocuk olduğunu anladım."


YAŞAR KEMAL









KADIRALAK YAYLASI





Yavrum, 
Sen bir dağsın,
Tarihin coğrafyaya en soylu 
armağanısın
(...)
Evet, yavrum sen bir dağsın, 
Sabırla mağaralar açtın gövdende,
yiğitleri barındırdın.
Yanında Andlar:
silahsever köylülerin yalçın anası.
Yanında Pireneler:
Batı Avrupa'nın onuru.
Yanında Kilimanjaro:
dev bir yazarın taşıdığı dev acı.
Yanında Bolu dağları:
mertlik mi, kılıç mı, şiir mi?
Yanında Toroslar:
ırgatlara umut veren sığınak.
Yanında Palandöken:
baharın gelişini gazetelerden değil,
seher yıldızından öğrenenlerin dağı.
Doruğunda bir kartal yuvası.



ÜLKÜ TAMER








   Geleceğe dair hayal kurarken çocuklardan ve çocukluktan bahsetmiyorsak, o gelecekten umut bekleyemeyiz. İçinde çocuğun ve çocukluğun olmadığı bir gelecek hayali, umutsuz ve ruhsuz bir geleceği işaret eder. Çocuklarımızı böyle bir geleceğe teslim edemeyiz. (YAĞIZ GÖNÜLER - Unuttun Ama Çocuktun)







Evleri yüksek kurdular,
Cama, betona boğdular.
Usumuzdaydı unuttuk;
Topraktan uzakta kaldı,
Toprağa bağlı olanlar.


GÜLTEN AKIN







"Doğada nesli tükenen ağaçlar, otlar ya da hayvanlar değil; nesli tükenen varlık insanın ta kendisi."

ÖMER ÜNAL
(Aydınlık Kitap)











"Doğayla savaş halindeyiz ve eğer kazanırsak kaybedeceğiz."


HUBERT REEVES







Tabağına biraz güneş al, domateslerin yanına
birazdan yağmur da damlar sofraya, ohhh
resim tamam, bak tazecik bulutlar da geldi


HAYDAR ERGÜLEN ve KIZI NAR









ve hepsinden önemlisi,
çocukların ama bütün çocukların,
kırmızı elmalar gibi gülüşü...


NÂZIM HİKMET









Merhaba!








4 Ağustos 2014 Pazartesi

HİROŞİMALAR OLMASIN-SAVAŞA DAİR-2


                                                                                     OKTAY AKBAL  
                                                                   ( d. 1923- İstanbul, Gazeteci, yazar)   

             Sadako Sasaki. Hiroşimalı binlerce küçük kızdan biri. Atom bombasının atıldığı 1945 yılında iki yaşındaymış. Yaralanmamış, hastalanmamış. Okuluna gidiyormuş güzel güzel. Yıllar geçmiş. Sadako, kentinin her gün biraz daha düzeldiğini, yeni yapılar yapıldığını görmüş. On iki yaşındayken birden hastalanmış. Radyasyonun vücudunda yarattığı onulmaz bir hastalıkmış bu. Doktorlar, uzmanlar incelemişler, kurtuluş olmadığını anlamışlar. On iki yaşındaki Sadako ölecek. Kendi de biliyor bunu.
            Ama bir Japon geleneğine göre kağıttan bin turna kuşu yapan kişinin dileği muhakkak gerçekleşir. Oyalanması için Sadako'ya bu inancı veriyor çevresi. Mektuplar alıyor bu konuda. Sadako hasta yatağında başlıyor kağıttan turnalar yapmaya. Ben çok uğraştım turnalar yapmaya, yapamadım o kuşları. Bir, iki, üç kez katlıyorsun, kıvırıyorsun derken bir kuş çıkıyor ortaya.
            Sadako günlerce uğraşmış, yüz, iki yüz, beş yüz, altı yüz, altı yüz kırk altı tane kağıttan turna kuşu yapmış. Onlar birbirlerine de bağlanıyor, metrelerce uzunlukta  bir kuş dizisi çıkıyor ortaya. Sadako Sasaki bin turnayı tamamlayamamış. Bin turna yapabilseydi kurtulacak mıydı ölümden? Kimbilir?
            On iki yaşındaki bir kızın öleceğini bilerek, bin turnayı tamamlarsa ölümden kurtulacağını hayal ederek, umut ederek gece gündüz kağıttan turna yapması geliyor gözümün önüne. 646' nın bitişi, 647' ye başlayamamak ve çekip gitmek bu hem güzel, hem çirkin, hem yüce, hem aşağılık dünyadan.





   ÜLKÜ TAMER
(d.1937- Gaziantep) Şair, Çevirmen

            Savaşla ilgili bir başka anekdotu Ülkü Tamer'den okumuştum:

          Vietnam savaşı sürüp gidiyor. Amerikalılar, Japonya'da bir hava üssü açmak istiyorlar. Üs, Vietnam'ı bombalamak için bir sıçrama tahtası olacak. Hiroşima'yı, Nagasaki'yi yaşamış Japon halkı karşı çıkıyor buna. Ama Japon hükümeti "olur"unu veriyor. Uzun tartışmalardan sonra üs kuruluyor.
        Üssün açılacağı gün büyük bir tören düzenleniyor. Japon hükümetinin üyeleri, devletin ileri gelenleri, Amerikalı generallerle birlikte, kurulmuş tribünlerde yerlerini alıyorlar. Söylevler veriliyor, marşlar çalınıyor. Ufukta belirecek Amerikan uçak filosu beklenmeye başlanıyor.
           Uçaklar gelecek, piste konacak, üs de "resmen" açılmış olacak.
       Biraz sonra uçaklar beliriyor. Tam piste alçalacakları sırada binlerce, onbinlerce balon yükseliyor gökyüzüne. Üssün yakınlarına "mevzilenmiş" Japonlar, getirdikleri balonları havaya salıveriyorlar. Gökyüzü balonlarla kaplanıyor.                                                  
           Sonuçta hiçbir uçak inemiyor piste. Filo dönüp gidiyor.     



                                                                        



   Savaşı anlayabilir miyiz? Kolumuzun çarptığı bir insandan özür dilediğimiz, garsona teşekkür ettiğimiz, kırmızı ışıkta durduğumuz bir dünyada yaşarken, insanların bir anda parçalara ayrıldığı, bebeklerin ve çocukların topluca öldürüldüğü, kadınlara topluca tecavüz edildiği bir dünyayı nasıl algılayabiliriz? (TAYLAN KARA) 


     

                                                                                          Merhaba!



1 Haziran 2014 Pazar

KİTAPLARIN GÜCÜ



  "Okumak tüm dünyada tehlikelidir. Çünkü okumak ve eğitim çok ciddi bir şeydir. Eğer bu uygulama hakkıyla yapılabilse, herkese okuma alışkanlığı kazandırılabilseydi kapitalizm hava alırdı. Okumak insanı düşünmeye sevk eder."



                    MAHMUT MAKAL (d.1930, Aksaray)  "Köy Edebiyatı" akımını başlatan yazar, öğretmen. 

 " Öğretmenliğe, doğduğum kent Aksaray'ın Nurgöz köyünde başlamıştım. İlk sürgünümde o köyden aynı ilin Çardak köyüne gerçekleşti. İlk kitabım çıkalı üç ay olmuştu henüz. Kitabı elime alır almaz da Aksaray hapishanesini boyladım!" diyen Mahmut Makal 1967'de Unesco tarafından 'dünya gençliğine örnek insan' olarak seçildi.



 İşte size Ülkü Tamer'den kitapla ilgili bir anekdot: 

  İkinci Dünya Savaşı. Nazizmin Avrupa'yı kasıp kavurduğu dönem. Norveç. Ülkenin en ünlü yazarı Knut Hamsun , herkesin taparcasına sevdiği bir kişi.
   Ama işgal sırasında Almanlar'ın yanında yer almış.
   Bunun üzerine Norveçliler ne yapmışlar dersiniz?Sokaklara dökülüp yazarın kuklasını mı yakmışlar?
   Hayır.
  Evinde Hamsun'un kitabı olan kim varsa, almış o kitabı eline, yazarın evine gitmiş. Kitabı sessizce kapının önüne bırakmış. Ülkenin her yanından, kar altında, arabalarla, otobüslerle, trenlerle insanlar akmış. Ellerinde kitaplar. O kitapları evin önüne bırakıp sessizce kentlerine dönmüşler.
  Kısa sürede dev bir kitap yığını oluşmuş.
  Hamsun evinden çıkamamış artık. Bir süre sonra da ölmüş.




     Bir başka kitap öyküsünü Ekrem Ataer'in köşe yazısında okumuştum:

   2. Dünya Savaşı. Fransa Alman işgali altında. Naziler bütün vitrinlere Hitler'in ve Mussolini'nin posterlerinin asılmasını zorunlu kılıyor. Bir çoğu direnemiyor. Tarihi Montparnasse Garı'nın yanında küçük bir kitapçı dükkanı fotoğrafları asmıyor. Ölümle tehdit ediliyor. Kitapçı bütün vitrini boşaltıyor, iki yanına Hitler'in ve Mussolini'nin posterlerini asıyor. Vitrinin ortasına ise yalnızca bir kitap koyuyor. Vitrini gören SS'ler adamı orada öldürüyorlar. Sebep iki faşistin ortasındaki o tek kitap. Victor Hugo'nun "Sefiller" kitabı.


                                                           

Merhaba!