Gülten Akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülten Akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2026 Pazar

ŞAİRİN BAVULU

 


Kara bir dam altı,
çok şey istemiyorum,
ta kenar mahallelerde
kara bir dam altı...
Görmesin zararı yok
göğü caddeyi denizleri.
Bir ev ki her karışında parmak izleri,
bir ev ki
kapısı kalın tokmakla çalınır.
Masamda isli bir lamba yansın,
masamda, açık kapalı kitaplarım tozlansın.
Siz bana odaların birinde
eski bir şilte serin
buna baş konur diye
patiska kılıflı bir yastık verin.
Hele sonra,
hele sonra,
benimki şöyle uzansın yanımda.
Ben onun nefeslerini duyayım canımda.
24 saat, 360 gün, 50 sene.
Ama benimki olsun o
benimki olsun o
benimki.
Başka bir şey istemem...

(İLHAMİ BEKİR TEZ)


***


"Bavul"u sözlük, "içinde giysiler olan ve yolculukta kullanılan büyük çanta" diye tanımlıyor ama [Haydar] Ergülen'in [Şairin Bavulu / Portreler - SRC Kitap,2024] adlı kitabında söz konusu olan bavulun mecaz olarak kullanıldığını belirtmeye gerek yok: Burada söz konusu olan şairin şiir yolculuğu sırasında kullandığı bavul.
Şiir yolculuğunda kullanılan bavulun içinde neler var? Öncelikle şairin şiircesi (poetikası) var, günlük yaşamı var, edebiyat yaşamı var, çevresi var, ilişkileri var, anıları var... Anlatılan şair konusunda bilinenler var kısacası ama Ergülen bilinip de üzerinde durulmayanları ve bilinmeyenleri de gündeme getiriyor, bilinir kılıyor.
Ergülen, artık aramızda olmayan şairleri konu etmiş. Bu durumda, şair bavulunu kapatıp gittiğine göre içindekilerden artık bir şey eksilip artmayacak bavullar söz konusu. Acaba öyle mi?

(Bavulu açılanların hepsi bizim şairlerimiz ama yalnızca biri yabancı şair: Lorca. Bu şairi seçmesinin nedenini de yazısının başında açıklıyor: "Bizim Lorca"...)

Şairin Bavulu'ndaki şairler Yunus Emre (1240-1322) ve Tevfik Fikret (1867-1915) ile başlıyor, yaşadığımız yılda (2024) yitirdiğimiz Süreyya Berfe'ye kadar geliyor. Kitapta 48 şairin "bavulu" söz konusu! Gelgelelim Yunus Emre'ye "heybe"yi, Gülten Akın'a "valiz"i, küçük İskender'e "waliz"i, yakıştırmış yazar. "Garip'in Bavulu" başlıklı yazıda "Garipçiler" (Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat) topluca değerlendiriliyor ama sonra üçü için de ayrı yazı var. "Bir Okurdan Onat'a Mektup" yazısı Onat Kutlar'ın Bavulu'nun tamamlayıcı parçası gibi. 
(...)
"Hiçoğlu'nun Bavulu'nda Neyzen Tevfik için "Hiç bavulu olmamış adam" demiş Ergülen. Bu niteleme bana İlhami Bekir'i çağrıştırdı. İlhami Bekir, tam tersine "bavulu" olan bir şairdi. Ömrünün son yıllarını otellerde yaşayarak geçirdiydi. Yakından tanıdığım için biliyorum, her şeyi tek bavulunun içindeydi: Giysileri, şiir ve yazı müsveddeleri, yayımlanmış kitaplarından bir iki tanesi, çıkarmakta olduğu SEK adlı kitap/derginin bazı sayıları... Belki de gerçek bavul sahibi tek şairimiz İlhami Bekir'di...

(ERAY CANBERK - Çıngıraklı Sokak Şiir Gazetesi)


***


Ne mi çıkar bir şairin bavulu açılırsa?

Göçmenin bavulundan çıkan her şey
çıkar onunkinden de,
yarattığı gerçekliklerin yalancısı 
olmak dışında.

(AYTEKİN KARAÇOBAN)


***


(Şair, yazar, öğretmen, İlhami Bekir, Vecdi Ahmed, Herhangi Biri.

Libya'nın Trablus şehrinde 1906 yılında doğdu. Şiir ve yazılarında "İlhami Bekir", "Vecdi Ahmed" ve "Herhangi Biri" müstear isimlerini de kullandı. Berberî asıllıdır. Küçük yaşta, subay olan dayısıyla birlikte İstanbul'a gitti (1911). Dayısının ölümü üzerine Darüleytam'a verildi. İlköğretmen okulunu bitirdi (1926). 1954'e kadar Bolu, Düzce, İzmir, İstanbul gibi şehirlerde öğretmenlik yaptı. Cumhuriyet, Vatan, Son Posta ve Tan gazetelerinde çalıştı. 
Nâzım Hikmet, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Vâlâ Nurettin gibi isimlerin çevresinde bulunan İlhami Bekir, sosyalist düşüncenin önde gelen edebiyatçılarından biri olmuştur. Tuna Baltacıoğlu hatıralarında İlhami Bekir'in portresini şu cümlelerle çizmektedir:
"İlhami Bekir Tez'le Yeni Adam günlerinde ve sonrasında yakın ilişkimiz oldu. Yumuşak, sevecen bir insandı. Görünümü bir Habeş'i andırırdı. Yüzünden eksik olmaya gülüşüyle ve sıcak yaklaşımıyla sizi kolaylar, her konuyu rahatça tartışabilirdiniz."
İlhami Bekir 1955'ten itibaren, eşinden ayrıldığı ve ailesinden kimsesi kalmadığı için, yalnız olarak otellerde yaşadı. Son yıllarını İstanbul Bağcılar Huzurevi'nde geçirdi ve 29 Mart 1984 tarihinde burada öldü.)
(Türkiye Yazarlar Sendikası)  







Merhaba!  
   

22 Eylül 2019 Pazar

ŞİİRDEN BAŞKA YALNIZ VAR MI?




Gümüş koktu yıllar önceki gece.
N'olacak benim bu hâlim?

Gümüş koktu az içilen rakı.
Aydınlıktı ilk karanlık.

Gümüş koktu saatler, şiirler.
Nasıl geldik buraya?

Gümüş koktu içtiğim su.
Tenimde sıcak bir tedirginlik.

Gümüş koktu yürekteki köpüksüz dalga.
Çabuk mu dağıldı kuşların uykusu?

Gümüş koktu azalan sigaralar.
Bana bir yolculuk ısmarla.








   Dünya Şiir Günü'nün yerleşmesinde ve dünyanın birçok yerinde kutlanmasında PEN Türkiye'nin önemli bir rolü oldu. Uluslararası foruma böyle bir gün önerisi bizden gitmişti. Şairin tüm çalışmaları için verilen onur ödülü niteliğindeki bu olay, aynı zamanda o yılki şiir bildirisini yazacak olanı da belirler.
   2019 PEN Şiir Ödülü'nü Süreyya Berfe'ye verirken ona şöyle seslendik: 
   "Ey şiirin her zaman genci, ey şiirin gececisi, ey hiç kimseye olmadığı kadar sana yakışan huysuzluğun sahibi, ey artık yedilere, kırklara karışır gibi şiire karışan, ey saçı sakalı kırışan ama sözü her zaman dimdik ayakta duran, ey şiirin yerini bilen madenci, ey kendine hem gölge hem fener olan, ey egelerin egesi... PEN 2019 Şiir Ödülü için senden iyisini mi bulacaktık, verdik gitti, affet bizi!"
   "Affet bizi" dedik... Çünkü kendi köşesine çekilip şiirle, doğayla, sözcüklerle, hüzünle, acılarla, sevmelerle ama en çok, en çok yalnızlıkla baş başa yaşayan (Ege'de yaşayan) Berfe hiç ama hiç yüz vermez ödüllere. Nefret eder kendisinden söz edilmesinden! Ama çaresiz daha önceki B. Necatigil Şiir Ödülü, M. C. Anday Şiir Ödülü, Cemal Süreya Ödülü, C. Atuf Kansu Ödülü, Arıburnu Ödülü, Homeros Emek Ödülü gibi bunu da sineye çekecek! (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)


Süreyya Berfe'nin yazdığı "2019 Dünya Şiir Günü Bildirisi" şöyle:

Aklıma gelmezdi
Şiir Günü göreceğim. 
Şiir Günü Bildirisi yazacağım hiç gelmezdi.
Oldu.
Şiir böyle bir bela işte,
insanın başına geliverir.
Yorgo Seferis, Saint John Perse, Turgut Uyar
sanki hiç yaşamadılar,
hiç şiir yazmadılar.
Başkaları da var tabii..
Ne mutlu bana PEN'den ödül aldım.
Her zaman genç olmaya çalışacağım.
"Gümüş koktu azalan sigaralar
bana bir yolculuk ısmarla."
Yeryüzünde şiirden başka yalnız var mıdır acaba?
İstediğiniz kadar dünyada da kainatta da şiir günü yapalım
yalnızlığını gideremeyiz.
Belki de ne kadar şair varsa o kadar şiir vardır.
Dünya Şiir Günü'nüz kutlu olsun...



***






Ağlamam Turgut, ağlamıyorum.
Alnım kırışır.
Alnım neyse ne de
gönlüm buruşur.

Seni indirdim mi yataktan?
Çıkarsam aklım karışır.
İyidir Turgut 
-lâf aramızda-
bize ağlamak yaraşır.

Bir gün olur her şey değişir.
Bakarım buralarda değilsin.
Hep böyle süreceğini sanırım
sürer gerçi ama sonu değişir.

Denkleştiririm senden kalanları.
Buruşuk bir gül bize bakar kamaşır.
Sonra bir sana bir bana bakar.
Neden biliyor musun?
Medresenin yanındaki kışlanın
önü deniz
bahçesinde çamaşır.



   - Turgut Uyar'ın arkasından şiir yazdınız sadece...
    Sigarasından derin bir nefes çekti. Gözleri yine denize saklandı. Öğrenmiştim artık, zamanda yolculuk yaparken ya da sığınacak yer aradığında yapıyordu bunu. Döndü;
   - Senin de arkadaşın kollarında can verse sen de yazardın.
   Sustu. Metin Altıok'la ilgili soru sormaktan vazgeçtim. Sivas'a giderken Berfe'yi de götürmek istemişti yanında. Soramadım. Yüzünün düşmesine üzülmüştüm. Bu bahsi hemen kapattı.
   -"Bir Dost Bulamadım, Gün Akşam Oldu" şiiriniz ve Gülten Akın bağlantısını sorsam;
  - Gülten Akın benim şiire başlama nedenimdir. Onu okumamış olanları anlayamıyorum. Benimle görüşmeye gelen edebiyat öğretmenleri oluyor bazen... Gülten Akın'dan haberleri yok düşünün. Hemen kalkıyorum yanlarından.
 "Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu" şiirimi okuduktan sonra benimle tanışmaya geldi. Nasıl heyecanlandığımı anlatamam. Konuştuk. Bana "Keşke o şiiri ben yazmış olsaydım" dedi. Mutluluğumu anlatamam. Ben de ona "İzin verin kitabın sonraki baskısında bu şiiri size ithaf edeyim" dedim. Öyle de oldu. (ÜLKÜ BURHAN - Milliyet Gazetesi) 



***






Yorgunluktan başım düşüyor
Gökte kanadı ayrıç ayrıç bir kırlangıç
Dere gibi geçiyor içerimden

Ekmek kurumuş 
Zeytin çekmiş yağını
Yürüdüm yutkuna yutkuna
Toza belendi miğdem
Gözlerim soldu
Armuda vardım yüksek
Bostana vardım ellerin
Köy hayat gibi ırak
Dönendim durdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu

Taze yavrum kan kusuyor
Dışarda eli kırbaçlı bir rüzgâr
Hançer gibi geçiyor yüreğimden
Tezek tükenmiş 
Oda çekmiş sıcağını
Düşündüm tütünü sara sara
Ağuyla dağlandı ciğerim
Yüzümün rengi durdu
Avrada baktım ağlıyor
Komşuya vardım susuyor
Kasaba devlet gibi ırak
Yol kapalı
Kalktım oturdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.

Amerikan buğdayı bereketli olmuyor
Ötede bizim buğdaydan sapsarı bir ırmak
Güneş gibi geçiyor düşlerimden
Öküzler zayıflamış
Toprak çekmiş elini
Eridim hilâl oldum
Sele karşı terim
Gücüm dondu
Tüccara vardım ürkek
Yakın köye vardım bakmıyor
Geçim bir kanlı tuzak
Sordum sordurdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.

Şehre inince keyfim kaçıyor
Her yerde yüzüme çarpan bir tokat
Eski bir kin gibi geçiyor gözümün önünden
Kapılar kapanmış
Hükümet çekmiş ayağını
Bekledim köle oldum
Yere yapıştı dizlerim
Umuduma set kondu
Valiye vardım ödlek
Başkana vardım gülüyor
Belki çıkar diye evrak
Sustum oturdum
Bir dost bulamadım
Gün akşam oldu.



   Süreyya Berfe adını bu şiirden ayıramam. 'GÜN OLA'da, Savrulan'dakiler, sonraki şiirleri.. Onların değerlerini yadsımıyorum. İçlerinde başka beğendiklerim de var. Ama bu şiirinin bence yeri başka. Amacım, özgün ve sağlam şiir yapılarına örnek sunmak. Nedir bu şiiri örnek seçmeye beni iten? Kusursuz bir biçimsel yapı oluşturması mı? İçeriğine aldığı yoksul köylünün yaşam kesiti mi?
    Doğrusu şu ki, biçimsel olarak kusursuz yapılaşmış pek çok şiir var. Yoksul köylülük de çok şiire konu oldu.
   "Bir Dost Bulamadım"ın özelliği nedir? Diyor ki o, yoksulluk değildir hayatı yıkan, söndüren. İnsanı insanlığından eden. Dağıtan. Yoksulluğa eklemlenmiş olan tek başınalıktır, yalnız kalıştır... (GÜLTEN AKIN)







Merhaba! 


14 Mayıs 2018 Pazartesi

ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ DOĞADA




"İnsanın anayurdu çocukluğudur."


JORGE AMADO








"Bana hiçbir zaman çocukmuşum gibi köyde kimse davranmadı. Başka çocuklara da... 
Ben köyden ayrılıp şehre düşünce çocukların çocuk olduğunu anladım."


YAŞAR KEMAL









KADIRALAK YAYLASI





Yavrum, 
Sen bir dağsın,
Tarihin coğrafyaya en soylu 
armağanısın
(...)
Evet, yavrum sen bir dağsın, 
Sabırla mağaralar açtın gövdende,
yiğitleri barındırdın.
Yanında Andlar:
silahsever köylülerin yalçın anası.
Yanında Pireneler:
Batı Avrupa'nın onuru.
Yanında Kilimanjaro:
dev bir yazarın taşıdığı dev acı.
Yanında Bolu dağları:
mertlik mi, kılıç mı, şiir mi?
Yanında Toroslar:
ırgatlara umut veren sığınak.
Yanında Palandöken:
baharın gelişini gazetelerden değil,
seher yıldızından öğrenenlerin dağı.
Doruğunda bir kartal yuvası.



ÜLKÜ TAMER








   Geleceğe dair hayal kurarken çocuklardan ve çocukluktan bahsetmiyorsak, o gelecekten umut bekleyemeyiz. İçinde çocuğun ve çocukluğun olmadığı bir gelecek hayali, umutsuz ve ruhsuz bir geleceği işaret eder. Çocuklarımızı böyle bir geleceğe teslim edemeyiz. (YAĞIZ GÖNÜLER - Unuttun Ama Çocuktun)







Evleri yüksek kurdular,
Cama, betona boğdular.
Usumuzdaydı unuttuk;
Topraktan uzakta kaldı,
Toprağa bağlı olanlar.


GÜLTEN AKIN







"Doğada nesli tükenen ağaçlar, otlar ya da hayvanlar değil; nesli tükenen varlık insanın ta kendisi."

ÖMER ÜNAL
(Aydınlık Kitap)











"Doğayla savaş halindeyiz ve eğer kazanırsak kaybedeceğiz."


HUBERT REEVES







Tabağına biraz güneş al, domateslerin yanına
birazdan yağmur da damlar sofraya, ohhh
resim tamam, bak tazecik bulutlar da geldi


HAYDAR ERGÜLEN ve KIZI NAR









ve hepsinden önemlisi,
çocukların ama bütün çocukların,
kırmızı elmalar gibi gülüşü...


NÂZIM HİKMET









Merhaba!








11 Eylül 2016 Pazar

AŞKA DAİR-4




Ayrılık sularda nilüfer
Görürsün tutamazsın

GÜLTEN AKIN







ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil



   Attilâ İlhan 1948 yılında üniversite 2. sınıftayken Paris'e gider. Bu seyahatten sanatı ve şiiri derinden etkilenir. Paris'te Ermeni asıllı Fransız olan Maria Missakian ile tanışır. Birlikte gezerler ve Türkiye'den konuşurlar, çünkü atalarının toprağıdır. Attilâ İlhan Türkiye'ye dönmeye karar verir. Missakian'ı da getirmek istese de pasaportu olmadığı için getiremez. Sürekli mektuplaşırlar. Sürekli onu getirmek için uğraşsa da başaramaz. Zamanla mektuplar seyrekleşir. Daha sonra Maria'nın bir müzisyenle evlendiğini ve mutsuzluktan alkolik olduğunu öğrenir. Yağmur Kaçağı şiir kitabının içindeki Maria Missakian sayfasını imzalayıp gönderir.


yüksekkaldırım'da bir akşam
maria missakian'ı düşündüm
eğer kendimi bıraksam
yağmur olabilirdim yağardım

kasım'da bir çınar olurdum
yaprak yaprak dökülürdüm
kalbimi sıkı tutmasam


ATTİLÂ İLHAN






Yar yüzüne yüz yıl baksam az gelir
Yüz dahi baksam kanan değilim ey

KARACAOĞLAN








   Vera'nın kızı Anna Stepanova anlatıyor:

   Son günü yaklaştığında Nâzım Hikmet'in hediyesi olan altın yüzüğü parmağından çıkardı ve Türkiye'den gelen gümüş bir yüzük taktı. Yüzüğün üstüne Nâzım'ın imzası işlenmişti. Annem öldüğünde bu yüzük parmağındaydı. Yatağının başucuna Paris'te çekilmiş üç fotoğraf koymuştu. İkisi de neşe içinde bakıyorlardı fotoğraflardan. Ölmeden üç gün önce annem hiç konuşmaz olmuş, algısı kapanmıştı. Yanına yaklaştığımda acıyla ağladığını gördüm. "Unuttum!..Unuttum!.." diyordu. Nasıl olduysa unuttuğu şeyin ne olduğunu anladım. "Adını mı unuttun? Nâzım Hikmet!" dedim. Bir anda aydınlandı yüzü. Bu annemle son konuşmamız, onun da son gülümsemesiydi.
  Ve biliyorum ki gülümsemesi bana değil Nâzım'aydı.








Aşk bir eşkiyanın hayata itirazıdır...
Susarsa çatışma,
Konuşursa savaş
Yazarsa destan
Severse devrim olur
Tut ki ben bir eşkiyayım.


BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU








Merhaba!

8 Mart 2016 Salı

ANADOLU ANALARI




   Avustralya gazetesi olan The Age'in 1915 senesinin Eylül ayındaki bir sayısında şu şekilde bir yazı yer almaktadır:

   "Erkek kılığındaki Türk kadınları cephede çatışmalara katıldı. Cephede olduğu kadar cephe gerisinde de askerlere mermi ve erzak taşıyarak zafere katkıda bulundular. Anafartalar 56. fırkada silahlı mücadeleye katılmış kadınlardan biri Mücahide Hatice Hanım'dır. Ahmet diye çağrılıyordu ve gerek şarapnelle gerekse kurşunla dokuz  farklı yerinden yara almıştı."
   Kadınlar bu dönemde cephede savaştığı gibi cephe gerisinde de çok önemli işler gördüler. Bir kısmı cephane imalathanelerinde çalıştı bir kısmı bu cephaneleri siperlere taşıdı.
   Mustafa Kemal o dönem Anadolu kadınlarının bu çalışkanlığını şöyle tanımlıyor:
   "Dünyada hiçbir milletin kadını 'Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi kurtuluş ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar hizmet gösterdim' diyemez."








KARA FATMA

   ...İnönü Savaşı, Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz'da bulundu. Birliğinde 700 erkek, 43 kadın vardı. 28 kadın arkadaşını da şehit verdi. Kendisi de birçok kez yaralandı. Çavuşlukla başladı, milis üsteğmenlik rütbesiyle silah bıraktı... 
   ...Büyük Taarruz sırasında Yunanlara esir düştü. Kara Fatma'nın yakalandığını söylediklerinde Trikopis memnun bir edayla, "Demek Türk Jandark'ı yakalandı ha!" dedi. Trikopis ekledi: "Bekliyordum bu Türk savaşçısını!" O ise kendinden emin ve başı dik bir şekilde Trikopis'e çıkarıldı. Kara Fatma, asker üniforması ve başında yazmasıyla Trikopis'in karşısındaydı. Belindeki tabanca ise alınmıştı. Elleri de bağlıydı. Yunan Başkomutanı Trikopis kendini beğenmiş bir edayla Kara Fatma'ya baktı, şaşkınlığını gizleyemedi. Çünkü o iri yarı bir savaşçı beklemekteydi. Küçük boylu, kara yağız, orta yaşlarda bir kadını görünce hayretten, ağzı bir karış açık kaldı:
  "Sen misin Kara Fatma dedikleri" diye sordu.
  "Anadolu'daki Kara Fatmaların en kuvvetlisi benim" diye cevapladı Kara Fatma.
   Üç kez ismini tekrarladıktan sonra,
  -Ee çekirge bir sıçrar iki sıçrar, sonra böyle elimize geçer!
  -Daha savaş bitmedi Komutan! Bakın top sesleri geliyor.
  -Evet geliyor. Ancak o toplar bizim!
 -Ben buraya cepheden geldim Komutan! Askerleriniz önümden kaçıyordu. Hepsi çil yavrusu gibi dağılmıştı. Siz cephede değildiniz galiba?
  -Ne diyor bu kadın? Görüşmemiz bitmiştir. Gidebilirsiniz!

ERCAN DOLAPÇI
(Milli Mücadele'de Kadın Kahramanlar)



   Onun esareti kısa sürdü. Bir yolunu bulup kaçtı ve Büyük Zafer'in coşkusunu yaşadı...
   İstiklâl Madalyası'nı göğsüne gururla taktı. Bağlanan emekli maaşını ise, "Vatanımın büyük kurtarıcısı Ebedî Şef'in, layık olmadığım büyük iltifâtı beni son derece sevindirmiştir. Esasen bütün emel ve arzum, yapmış olduğum hizmetten hiçbir menfaat beklemiyorum. Bu itibarla taltif edilmiş olduğum rütbenin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılay'a terk etmekle son vazifemi yaptım" diyerek bağışladı.









   Olgun yaşta eski erat...Galiçya, Çanakkale, Kanal, Basra Çölleri, Şark ve daha nice cephelerde çarpışıp o cehennemlerden sağ çıkmışlardı. Savaşı dantel gibi işleyen savaş tanrılarıydı onlar.
   Yeni gelenler genç de olsalar silaha ve savaşa yabancı değillerdi. Çatışmanın içinde doğmuşlardı zaten; elinde silah, sırtında cephane sandığı olan anadan süt emmişlerdi. Ağabeylerinin, babalarının yüzlerini kara çıkartmayacak kadar becerikli ve cesurdular.

NALAN TUNTAŞ
(Zor Yıllar)





Ülkem misin oğlum musun seçemiyorum
Sevdanın özü birdir

GÜLTEN AKIN









Merhaba!