John Berger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
John Berger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2026 Cuma

YA BARBARLIK, YA SOSYALİZM !

 

"İnsan olmak, işin esası. Bu da demektir ki: Sağlam ve açık ve şen olmak, evet, her şeye ve her şeye rağmen neşeli olmak... İnsan olmak demek, tüm hayatını 'kaderin büyük tartısına' sevinçle atıvermek demektir, gerekiyorsa eğer; ama aynı zamanda da, her aydınlık sabaha ve her güzel buluta sevinmek demek." 


ROSA LUXEMBURG


"Benim idealim, herkesi sevebileceğim bir toplumsal düzen"

[Rosa Luxemburg], hâlâ güncelliğini koruyan Sermaye Birikiminin Temel Koşulları'nda, kapitalizmin tek bir dünya pazarı oluştuktan sonra varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği, geleceğin yeni bir barbarlık çağı olup olmayacağı sorusunun yanıtını aradı. "Her savaş biraz da intihardır" diyerek Karl Liebknecht'le, devrim yoluyla savaşı sona erdirmeyi amaçlayan Spartaküs Birliği'ni kurdu ve atıldığı cezaevinde yazdığı Spartakistler Ne İstiyor?'da, Almanya'da ihanete uğrayan işçi sınıfının kararlı ve örgütlü mücadelesini anlattı:
"İşçilerin dünya çapındaki kardeşliği, bence yeryüzünün en yüce ve en kutsal şeyi; benim yol gösterici yıldızım, idealim ve vatanım; bu ideale ihanet etmektense, hayatımı vermeyi seve seve kabul ederim!"


Toplumsal Reform ya da Devrim, İkinci Enternasyonal içindeki reformcu eğilimlere karşı bir manifesto gibiydi. Bu kitaba eklenen Teori ve Pratik'te, reformcu siyaset anlayışına karşı çıktı: "Hareket etmeyenler, zincirlerin ne kadar ağır olduğunu bilmezler. Tereddüt eden liderler fırtına halinde harekete geçen kitleler tarafından kesinlikle bir yana itilecekler." 
"Belirleyici unsur, kitlelerdir, bir kaya gibidir onlar, devrimin nihai zaferi onlara dayanarak kurulacaktır."


"Ya barbarlık, ya sosyalizm!"

"Tarihi deneyler ve bilgi edindiğimiz, güç kazandığımız ve bize idealistlik aşılayan bu 'yenilgiler' olmasaydı, bugün nerelerde olurduk! Ve bu yenilginin gelecekteki zaferin tohumlarını taşımasının nedeni de budur."
[Aralarında] Sophie Liebknecht'e yazdığı "Ya emperyalizmin zaferi ve her türlü kültürün çöküşü ya da sosyalizmin zaferi. Görev yerimde ölmeyi umuyorum: Bir sokak savaşında ya da bir hapishanede" cümlelerinin de olduğu Hapishane Mektupları, onun aynı zamanda bir mektup ustası olduğunun kanıtıydı. 
John Berger onun bu mektupları için, "Korkusuz, kırılmaz, tutkulu ve kibar bir kadın. İşçileri ve kuşları severdi. Aksayan ayağına rağmen dans ederdi. Onunla ilgili her şey büyüleyici ve gerçek" dedi. 

"O bizim için bir kartaldı ve öyle kalacaktır"
(V. I. LENIN)

Rosa Luxemburg'u Che Guevara'ya benzettim hep. Birikimli, cesur, kararlı, açık yürekli, bağnazlıktan uzak, doğru bildiğinden şaşmayan, asıl derdi insanlık ve özgürlük olan devrimcilerdi onlar.
Öldürülmesinden önce, 14 Ocak 1919'da yayımlanan son yazısında "Vardım, varım, var olacağım!" diyen Rosa Luxemburg'u Eduardo Galeano'nun sözleriyle anıyorum:
"Rosa, suya hasret kaldığımız zamanlarda bizim taze su kaynağımız olmayı sürdürmektedir."

(ÖNER YAĞCI - Cumhuriyet Kitap)


Bertolt Brecht'in "Rosa Luxemburg İçin Gömüt Yazıtı" şiiri şöyle bitiyor:

Ezilenler, gömün ayrılıklarınızı!





İŞÇİNİN ve EMEKÇİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN !


22 Ocak 2023 Pazar

HÜZÜN ZAMANI AĞIRLAŞTIRIR

  

 "Geçmiş, mahkûmu olmadığımız tek şeydir. 

Geçmişte dilediğimizi yapabiliriz. 

Yapamadığımız ise sonuçlarını değiştirmektir."



JOHN BERGER
(Fotoğraf: EMILIO NARANJO / epa)


***


   "Biliyor musun, zaman kelimesi ilk defa dört bin küsur yıl önce kullanılmış. Kökeni Akadlara kadar gider. Muhtemelen onlar da başka kültürlerden devraldılar. Zaman kelimesi çok ağır. Tıpkı tarih gibi. İnsanlar hep parçalara ayırarak hatırlamak istiyorlar bu yüzden. Yıl, ay, gün, saat, dakika, saniye, olmadı mikro saniye falan. Ama iyi tarafı da var. Böyle parçalara, katmanlara böldüğümüz için basamak basamak geriye gidip, geçmişte yaşadıklarımızı sağaltabiliyoruz. Değiştiremiyoruz ama başka bir açıdan bakıp yaşadıklarımıza verdiğimiz anlamları yumuşatabiliyoruz. Zamanın, insanı olumsuz olaylardan uzaklaştırıp, iyileştiren bir gücü olduğunu düşünüyorum."

   (AYŞE ÖVÜR / Botter Apartmanı - Remzi Kitabevi)


***

 
  "Ah," dedi ve Paris Şarküteri'den içeri girer girmez İgal Moreno'yu ahşap sandalyelerden birinde biçare otururken buldu. Kendini, onun hemen yanındaki boş sandalyeye bıraktı. Diğerleri de çok geçmeden birer birer yerleştiler. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Şarküteriye gelen birkaç müşterinin sesi, dışarıdaki hayatın devam ettiğinin habercisiydi. Dışarıdaki zamanla içerideki zaman nasıl olur da böylesine farklı seyrederdi? Ya da devinimin içinde sarkaç misali salınan insanla durgunluğun ortasında kaskatı kesilen insan nasıl aynı zamana, çağa, devre ait olabilirdi? Çok uzakta değil, hemen şuradaki caddede akıp giden saatlerde Paris Şarküteri'nin ahşap masa ve sandalyelerine, porselen fincanlarına, duvardaki kocaman aynasına asılı kalmış dakikaların aynı sürekliliğin bir parçası olduğuna kim inanırdı, bunu dile getirmeye kim cesaret edebilirdi? Az önce neşeyle içeri giren ihtiyar adam bile Madam Bonnet ile sohbeti bir an için bıraksa, masanın etrafına dizilmiş han sakinlerine baksa burada zamanın durduğunu, İgal Moreno ve Lena'nın bedenlerini ele geçirmiş hüzünden pekâlâ anlayabilirdi. Kendi varlığının ait olduğu zaman ile onların içinden geçip gittiği zamanın farklı bir ritimle aktığını görebilirdi. Çünkü hüzün zamanı ağırlaştırır, onu insanın içine işleyen, eşyanın üzerine sinen bir varlığa dönüştürürdü. İyice ağırlaşmış ve akmaya mecali kalmamış zaman ise hüznü katılaştırıp belirgin hale getirir, gözle görülür, elle tutulur kılardı.

    (BAŞAK BAYSALLI - Sarkaç / Everest Yayınları)   


***


"Her şeye rağmen şimdiye dek yaşadıklarımıza, bildiğimize tutunmaya çalışıyoruz, 
geçmişimizden başka bir şeyimiz yok. Tutunacak başka bir şey yok."

(ÖMER F. OYAL / Gemide Yer Yok - Yapı Kredi Yayınları)


***


"Geçmişin bize iyi gelmesi belki de gelecekten korktuğumuzdandır."

(FARUK DUMAN / Sus Barbatus! 1 - Yapı Kredi Yayınları)






Merhaba!

30 Ağustos 2020 Pazar

BİR HAYAT: ABİDİN DİNO







   Ressam Abidin Dino, 1934 yılında İstanbul'da karşılaştığı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir portresini çizer karakalem... Resmi beğenen Atatürk, Dino'nun isteği üzerine imzalar...
   Nâzım sorar ya;
  "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" diye...
   Bence yapmıştır!..


SUNAY AKIN



***



   Yurtta giderek ağırlaşan baskı ortamı, yaşam koşullarının elverişsizliği nedeniyle dışarı çıkan Abidin Dino önce İtalya'ya, daha sonra Fransa'ya geçerek buraya yerleşti. Dönemin Paris'i sanatçılar açısından tam bir platform gibiydi. Fikret Mualla, Avni Arbaş, Picasso, Meyerhold, Tristan Tzara ve Yves Montand gibi çok sayıda sanatçıyla tanışma, onların oluşturduğu sanat havasını soluma olanağına kavuştu. Kendisinden sonra gönderilmek için gümrüklere teslim edilen seramikleri ise asla yurt dışına çıkamadı. Çünkü seramikler üzerine atılmış "Abidin" imzasına gizlenmiş orak-çekiç resmi "uyanık" görevlilerin dikkatinden kaçmamıştı. Bu nedenle böyle bir propagandaya alet edilmemeleri için seramikler kırılarak yok edildi. Paris'e gittiğinde bu kötü olayı duyan Picasso Abidin'e, "Hadi, gel başka seramikler yap. Vallauris'de benimle pek o kadar sıkıntın olmaz" diyecektir. (A. CELAL BİNZET - Aydınlık Gazetesi)

  



***



   7 Aralık 1993'ün sabahı John Berger, Abidin Dino'nun ölüm haberini alınca:
  "Bu sefer ağladım. Hem de köpek gibi. Soluğum kesilircesine. Acı hayvani bir duygudur... Çoğu zaman soylu bir insanın ölümünden sonra bir ışık söndü derler. Basmakalıp bir söz, ama ölümden sonraki alacakaranlık daha iyi anlatılabilir mi? Gördüğüm beyaz kağıt kömür rengini almıştı. Siyah ve kömür yokluğun rengidir." (JOHN BERGER - Portreler)


ABİDİN DİNO & JOHN BERGER









Merhaba!  

25 Mayıs 2020 Pazartesi

GÜNDÜZ DÜŞLERİ




"Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun? dedi. Öleceğini bildiği halde yaşadığını unutmuştu."


GABRIEL GARCIA MARQUEZ



***



Aramak her sabah,
kırıntıları bulmaya çalışmak
bir gün daha yaşamayı sağlayacak.
Bilmek uyandığında
bu yasal çölde
hiçbir hakkın olmadığını.
Tecrübe etmek yıllar yılı
hiçbir şeyin iyiye gitmediğini
yalnız kötülediğini.
Ezikliğini duymak
neredeyse hiçbir şeyi değiştirememenin
ve sarılmak bu 'neredeyse'ye
hep başka bir çıkmaza götüren.
Dinlemek binlerce vaadi
senin ve sevdiklerinin yanından
dönmemecesine geçip giden.
Görmek bombalarla unufak edilmeye
direnenlerin sunduğu örneği.
Hissetmek katledilen yakınlarının ağırlığını,
bir ağırlık ki örter
masumiyeti sonsuza dek
öyle çok ki ölüler...


JOHN BERGER
(Kıymetini Bil Herşeyin - Çeviri: BERİL EYÜBOĞLU)



***



   Kapitalizm şişirilmiş bir Sodom'dur, büyük bir ahlaksızlıktır. Tanrı olsanız, yıkmamak için içinde bir gerekçe arasanız bulamazsınız.
   Kapitalizmin ruh hali bu, kazdığı kuyuya düşen herkes hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamalı, sürekli beslemeli hırslarını, kesintisiz tüketmeli. Halbuki yaşama olduğu gibi ölüme de hazır değil bu düzen. Ölüm yaşam kadar doğal bir insanlık hali, yaşamın anlamının saklı kutusu, insanın manevi yanının sebeb-i hikmeti. Kötü yaşadıysan iyi ölmen mümkün değildir yani.
   Ölülere ağlayanlar kendisine ağlamaktadır, denildiği gibi. Gidende değil sorun, geride kalanda çünkü. Çürümüş bir düzenin kokusu sindi üzerimize, silemiyoruz, oturup ağlıyoruz halimize. Oysa ölüm eşitler hepimizi; hayat karşısında dinlerden, inançlardan, duruşlardan, sınıflardan, cinsiyetlerden azat eder. Doğduğumuz gibi, çırılçıplak başka bir gerçeğimizle yüzleşmeye çağırır bizi. 
   Demek çürüyünce çok ölüyoruz. Öyleyse çürümüşlüğün ortasında yeni bir hayat yeşertme görevimiz var.

"öyleyse dostlar bırakın bu yalnızlıkları
bu umutsuzlukları bırakın kardeşler
göreceksiniz nasıl
güller güller güller dolusu
nasıl gül kokacağız birlikte
amansız, acımasız kokacağız
dayanılmaz kokacağız nefes nefese"

   Çürümüş olanı yeşertmek mümkün değildir. Yani yine yanacak Sodom, yıkılacak yıkılması kaçınılmaz olan. Öyleyse Edip Cansever'in vahyettiği gibi, hayata sımsıkı sarılarak karşılayacağız kaçınılmaz olanı. Bir gül daha ekeceğiz balkondaki saksıya. Ve uğurlayacağız ölülerimizi arkalarından ağlamadan. Hep birlikte yeni bir hayatı karşılayacağız sonra...
   Yalnızlığınızı süpürün öyleyse, sessizliğinizi yırtıp atın. Gözlerinizle, ellerinizle birleşin. Atın üzerinizdeki ölü toprağını. Açın bütün kapılarınızı, kimsesiz odalarınızı gül kokularına... Aslolan hayattır çünkü...


ORHAN GÖKDEMİR
(soL Haber)



***



   Şimdi bütün mesele çöken kapitalizmin üstümüze yıkılmasını önlemek, enkazın altında kalmamak için yapılması gerekenleri gözden geçirmektir. Gerçekten yıkıntının altında kalmak istemiyorsa insanlar, üretici olanlarla yani işçilerle buluşmanın yollarını aramaları gerekecek. Çünkü şimdi iş, bakmayın siz şu "her şey değişti işçi mişçi kalmadı, Marx'mı eskidi o çoktan" diyen sahtekârlara, şu uzun tarih boyunca hayatın temelinin hala üretim olduğunu anlatmak, uzatmaları oynayan, ayakları titreyen bencil Varyemez Amca'ya dersini vermek.
   Zor olacak biliyoruz, çünkü o ukala zengin ve "If I Were a Rich Man" diyen umutsuz şarkıcı, banknotların, tahvillerin, altın rezevrlerinin, petrol kuyularının silahlı bekçileriyle birlikte nefessiz kaldılar. Bu nedenle satın alınabilecek ağzı laf yapan, diploması ısmarlama tüm "entelektüelleri" göreve çağırdılar; "Marx tamam ama onun da zamanı geçti canım" diyen çarıklı profesörlere açık çek veriyorlar; "hadi çabuk zaman kalmadı, icat et yeni bir şey, Friedman gibi, hiç değilse 20-30 yıl bizi idare edecek bir şey bul, Nobel garanti, elini çabuk tut yalnız" diyorlar telaş içinde.
   Haklılar, kriz büyüdü, toplumsal bunalıma dönüştü, işte o her zaman korktukları ama bugüne kadar zincirlemeyi hep başardıkları insanlar tüm dünyada sokağa çıkmaya başladılar; bir başka alemin gezicileri bunlar; gazla, copla, plastik ya da gerçek mermiyle durdurulabilir mi acaba diye hayal kurduğunuz insanlar. Ya şu dans ederek gelen kadınlar. Ne tuhaf bu halk dedikleri kalabalık; asıyorsun, zindana tıkıyorsun, stadyuma dolduruyor, inatla şarkı söyleyen şarkıcılarının parmaklarını kırıyorsun yine de geliyorlar. Hiç tükenmez mi bunlar?
   Ukala bir yeni yetme, daha dünkü çocuk, "ne çabuk unuttun ihtiyar" diye sesleniyor sana, elinde kırmızı bir bayrak, yürüyor, dans ediyor, "bunamışsın sen" diyor, "ne çabuk unuttun, Promete'nin torunları değil mi bu gelenler!"


GÜRAY ÖZ
(BirGün Gazetesi)



***



   "Bulutlar dağılıyor! Güneş çıkıyor! Karanlıktan aydınlığa çıkıyoruz! Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. İnsanların nefretten ve gaddarlıktan arındığı yepyeni bir dünyaya yaklaşıyoruz... İnsan ruhu kanatlandı ve uçmaya başladı artık. Gökkuşağına doğru uçuyor, umut ışığına doğru uçuyor. Başını kaldırıp bir bak... Bir bak!"


CHARLIE CHAPLIN
(Büyük Diktatör)



***



   Umudun filozofu Ernst Bloch'un Umut İlkesi adlı yapıtının önsözündeki anlatımıyla, korku ve yılgınlık, "umut etmeyi öğrenmek"le aşılabilir. Çünkü umut "başarısızlığa değil başarıya vurgundur." Umut etmek "korkmanın üzerindedir"; çünkü umut etmek etkendir ve hiçbir şey onu tutamaz. Umut etme duygusu, "özünden dışarı çıkar" ve insanı "daraltmak yerine genişletir."
   İnsan tarihi boyunca hep "daha iyi olanı, daha iyi bir yaşamı" arar ve bunların düşünü görür. İnsanların yaşamı, "gündüz düşleri" ile örülüdür ve bu düşlerin önemli bir bölümü, "heyecanlandırır; kötüyle yetinmeyi önler" ve bu heyecanlandırıcı gündüz düşlerinin özünde "umut", "umut etmek" vardır ve "umut etmek" öğrenilebilir. Umut içeren bu öz, aldatılamaz, kötüye kullanılamaz.


 ONUR BİLGE KULA
(Cumhuriyet Kitap)








Merhaba!


8 Aralık 2019 Pazar

GERÇEK ŞAİR, GERÇEK ŞİİR




   "Şair de yaşadığı toplumda çalışması gereken, evine ekmek götürmek zorunda olan biridir. Öbür insanlarla birlikte acı da çekebilir. Yazdığı dizeler şairin kendini ayrıcalıklı bir yere koymasını gerektirmez." (BERRİN TAŞ - Söyleşi: KADİR İNCESU/BirGün Kitap)



   Çok bilmişlerden
dinlemesini bilmeyenlerden uzak dur
az bilenler iyidir
onlar hep anlamak ister
kibirden kurtulmuşlar
sana insanlığını anımsatır
çok bilmişlere boşuna
kendini anlatmaya kalkma anlamazlar
susmak
boş konuşmaktan iyidir
kimileyin susmak da konuşmak anlamına gelebilir



BERRİN TAŞ
(Geceyarısı Şiirleri)



***




   "Çalçene şiircikler, bir kaşık suda gargara.
 Şiir bir durum, bir sorun üzerinde ölçülü konuşan, 
susunca da bizim düşünmemizi bekleyen bir olgunluktur."


BEHÇET NECATİGİL
(Bile/Yazdı)



***



   "Yaşamda bolca şiir var. Ne zaman isterse çıkar gelir. 
Ben yalnızca hayata daha dikkatli bakmaya, yeni geleni bulmaya çalışıyorum."


ARİFE KALENDER
(Söyleşi: GAMZE AKDEMİR/Cumhuriyet Kitap)



***





CEYHUN ATUF KANSU
(Karikatür: MUSTAFA BİLGİN)




   ATAOL BEHRAMOĞLU - Cumhuriyet Kitap:

   Benim için Ceyhun Atuf Kansu "Kızamuk Ağıdı"dır.
   "Gamlı, donuk kış güneşi"nin ağzından, kızamık gibi bugün sıradan bir hastalıktan can veren bebelerin, yoksul köy çocuklarının ağıtını yazan şair-hekimdir.

Bir köy gördüm tâ uzaktan,
Dağlar ardında kalmış, bilmezsiniz,
Kar örtmüş, göremezsiniz karanlıktan,
Yalnızlıkta üşür üşür de çaresiz.

Ben gördüm bu köyü, damlarının altında,
Çocukları kızamuk döküyor,
Gözleri, göğüsleri, yüzleri, ah bırakılmış tarla,
Gelincikler arasından öyle masum bakıyor.

(...)

Ali'lerin kızı Emine'yi gördüm,
Öldü... Yusufların Kadir öldü, emmisinin Durdu öldü,
İkindiye doğru, evlerine vardım,
Gördüm, Döne öldü, Ali öldü, Dudu öldü.

Bir bir saydım, yirmi üç çocuk,
Ah, güllü Gülizar öldü,
Gördü kış güneşi, gamlı ve donuk,
Daldı oğlanlar, çiçekti kızlar, öldü.


   Türk şiirinde belki de bir ilktir bu... Bir şiirde ölen çocukların adlarının sıralanması... Tek tek sayılan bu isimlerin gerçek kişilerin adları olduğundan da kuşku duymam.
   Ceyhun Atuf Kansu hem şair hem bir çocuk hekimi olarak, ilaçsızlıktan, çaresizlikten ölüp giden bu çocukların acısını yüreğinde hep taşımış olan kişidir...

Gamlı türkümle tepeden aşağı bıraktım,
Bıraktım kendimi düşesiye, ölesiye,
Bu acıdan sonra nasıl doğacaktım,
Nasıl dönecektim aynı köye?

İniyor ve karaltında örtüyordum,
Bu çocukları, bu habersiz çocukları,
Görmediniz, anlatamam, ürperiyorum.
Bir şey demek için açılmıştı dudakları.

   Bu kahredici acıların tanığı "Gamlı, donuk kış güneşi", çocuk hekimi-şair, duyarsız toplumun duyarsız aydınlarına şu acıtıcı soruları yöneltir:

Ah, ben bir gün tepelerden, tepelerden
Varıp önünüze, önünüze dikilip duracağım,
Aydınlardan, hekimlerden, öğretmenlerden,
Bir gün soracağım, bu çocukları soracağım.

O çaresiz, o yalnız, o karanlık günde,
Siz neredeydiniz diyeceğim, neredeydiniz?
Ben perişan, utanmış... bu köyün üstünde,
Kahrolurken, siz beyciğim neredeydiniz?

Ben, bir günde yirmi üç küçük ölünün,
Gömüldüğünü gördüm bu köyde kızamuktan,
Ya siz ne gördünüz, söyleyin, söyleyin,
Bir şey söyleyin, bir şey söyleyin uzaktan.



***




   "Sanatçı her insanın olması gerektiği gibi kendisine saygısı olan adamdır. Ama yeteneği imtiyazı değildir. Üstelik daha fazla sorumluluk yükler sahibine. Ve taraftır. Vicdanın, onurun, haysiyetin ve mazlumun tarafındadır."


ERCAN KESAL
(Söyleşi: SELÇUK ÖZBEK - BirGün Gazetesi)



***



   "Başarı, muafiyet arayan sanatçıyı bir kaçağa dönüştürür, dönemlerinden kaçanlar da, o dönemle birlikte ilk unutulanlar olurlar. Efendileri ölmeden devrini tamamlayan dalkavuklara benzerler."


JOHN BERGER



***



Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında
Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında
Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.


JOSE MARTİ
(Çeviri: ATAOL BEHRAMOĞLU)









Merhaba!

3 Şubat 2019 Pazar

UMUDUNU YİTİRME




Biliyorsunuz,
verdim ömrümü
en güzel 
en olacak
en olması lâzım şey için.

Fakat çoktur,
-sayılamayacak kadar-
aynı işi benden evvel
-belki de benimkinden büyük bir inatla-
yapanlar.



NÂZIM HİKMET









   ... John Berger: "Tarihte... durmadan yeni felaketler ortaya çıkar. Buna karşılık, yeni mutluluklar yoktur; mutluluk her zaman eskidir. Sadece, bu mutluluğu elde etmek için verilmesi gereken kavganın türleri değişir" der.
   Berger'in de dediği gibi, insanlık tarihinde olumsuzluklar, felaketler, düş kırıklıkları hep olacaktır. Öte yandan, elde edilmiş mutlulukların resmini yapmak için ne boya yeter ne de tuvallere sığar. Çünkü, Moritz Geiger'in de dediği gibi "mutlu olunca en önemsiz şeyler bile renklenir." Öyleyse, bu 'şeylerin' renklerinin derinlikli karanlığın içine dolması için verilmesi gereken çabalar ve kavgalar hep olacaktır. (Prof. Dr. CANER KARAVİT - Aydınlık Gazetesi)









Gün gelir bu işe bu millet de şaşar
Tam kurşun işlemez deminde karanlığın
Bir ateş böceğidir başlar.



CAN YÜCEL










Milletlerin hayatında fırtına esse önüne bir Fırtına Kuşu düşer.



EMİNE AZBOZ
(Kar Kırmızı)










       ÖZDEMİR İNCE: "Sadık Usta ve dünyayı değiştiren düşünürler" 

   ... [İnsanın en büyük handikaplarından biri, gelişmeleri sadece büyük dehaların (felsefe ve siyaset, bilim, kültür ve sanat insanları) zihinsel beceri ve buluşlarına indirgeyen dar görüşlülüğe ve anakronik (zamanı şaşırmış) bir anlayışa sahip olmasıdır. Çoğunlukla zannedilir ki insanlık, büyük dehalar yeterince ileriyi göremedikleri için çok daha ileriye gidememiştir. Bu sorunlu anlayış, kendisini en çok siyaset alanında göstermektedir. Halbuki büyük dehalar da günlük hayatta kullandığımız araçlar gibi belli bazı toplumsal koşulların ürünleridir. Nasıl ki bir aracın ortaya çıkması için önce ona olan ihtiyacın ortaya çıkması gerekiyorsa, büyük dehaların, teorisyenlerin, filozofların ve bilim insanlarının ortaya çıkması da belli bazı koşullara bağlıdır. (...)]

***

   "Henüz çatal ve kaşığa ihtiyaç duyulmayan ilkel yaşam koşullarında bunların icat edilmesini istemek beyhudece bir beklenti olurdu. Nasıl ki 1900'lerin başında bilgisayar, internet, online satış şirketleri olamıyorsa, büyük dehalar da tarihin ihtiyaç duyduğu ilkeleri, teorileri ve kılavuzları ancak toplumlar onlara ihtiyaç duyduklarında ortaya atabiliyorlardı. Bu yüzden her gelişmeyi, teoriyi, felsefi ilkeyi zamanın koşulları içindeki yeri ve anlamı çerçevesinde değerlendirmek gerekir."

***

   Ben ne diyordum? İnsanların ihtiyaçları hep vardır ama bilinçlendikleri zaman solu ve sosyalizmi arayıp bulacaktır. Tıpkı kalemi, diş fırçasını, tekeri, uzay mekiğini buldukları gibi. (Cumhuriyet Gazetesi, 25 Aralık 2018)



ÖZDEMİR İNCE












Merhaba!
   

  

4 Eylül 2015 Cuma

ÇOCUKLAR VE ZAMANA DAİR







  Geçen gün satın aldığım bir kibritin arkasında şunlar yazılmıştı:
" Zaman, iki maaş gününün arasındaki zırva."
Egemenliği altında yaşayan insanların çoğuna kapitalizmin sunduğu işte bu bilinç kirliliğidir.

JOHN BERGER
(Zamanın Bir Ressamı-1958)






Bugünden tezi yok diyorum,
Korkmadan, utanmadan
Soyunup pazar enayiliklerini,
Giyinip sevi giysilerini
Bir bayram denemesi yapmalıyız...
Sayılı günler başlamadan.

ÖZDEMİR ASAF









Söylemek istediklerini zamanında söyle. Sonra söz de yemek gibi bayatlar, bozuluverir.

KENAN KARABAĞ
(Kura Çözüldü)







Beni ne kadar çok çocuk okursa, o kadar çok yaşarım.

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA









Nasıl ki gecesiz gün yok, gülüşsüz çocuk olur mu? Peki onların ömrünü uzatmak, gelecek düşleriyle onları büyütmek varken; bunca kötülüğü dünyanın derdi olarak çoğaltmanın ne anlamı var?

FERİDUN ANDAÇ










   Yoğun bir günün ardından eve geldiğinde kendisine adeta yapışıp duran ve birlikte oyun oynamasını isteyen çocuğuna oyalanması için bir şeyler arayan babanın gözüne dünya haritası takıldı. Haritayı alıp parçalara ayırdı. Karıştırıp ülkeleri, dünyayı bilmeyen çocuğuna uzattı. "Bunu düzelt!" diyen babasının elinden parçaları alan çocuk kısa bir süre sonra döndü. Babası şaşırdı. Çocuğunun uzun süre oyalanacağını sandığı için şaşkındı. Evden birinin yardım etmediği de ortadaydı. Baba sordu: "Bu kadar kısa bir zamanda nasıl yaptın?" Çocuk "Parçalara ayırdığın haritanın arkasında insan resmi olduğunu gördüm. İnsanı düzeltince, dünya da kendiliğinden düzeldi" yanıtını veriyor.

MAURİCE MERLEAU - PONTY









AYLAN KURDİ
(Fotoğraf: Nilüfer Demir - 2 Eylül 2015)

(Ailesiyle birlikte Türkiye üzerinden Yunanistan'a gitmeye çalışırken teknenin batması sonucu Bodrum'da cansız bedeni sahile vuran Suriyeli bebek.)








Ne ah edin dostlar,
ne ağlayın!
Dünü bugüne 
bugünü yarına bağlayın!

NAZIM HİKMET
(Şeyh Bedrettin Destanı)










Merhaba!

5 Mayıs 2014 Pazartesi

SANATÇIYA DAİR


   ağlamak ayıp değil kana kana
ama gülmeyi unutmuşlar yüzlerine baksana
o canım sevinç pırıltısı düşmüş gözlerinden
paramparça, tuz buz
bizim insanlarımız böylesine kara gülmezse
birimizden biri suçluyuz.


                                                                         BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU





        JOHN BERGER (d. 1926, Londra ) İngiliz yazar, sanat eleştirmeni. İlk romanı  Zamanımızın Bir Ressamı' nda şöyle diyor:
        "Yeteneklerimiz yalnızca içinde bulunduğumuz özel durumu, olabilecek en yüksek toplumsal yarar adına kullanmamızı sağlayan araçlardır. Boğulmakta olan bir adamın yardım istediği ırmağın kıyısında, en büyük keman ustası kemanını çalarak kendini haklı çıkaramaz."


    Fakir Baykurt ise kendinden örnek vermiş sanatın işlevi ve sanatçının görevi hakkında:
   
   " Okurun bakıp bakıp yalın gözle görmediklerini yazar olarak ben gösterebilmeliyim. Nasıl mikroskobun yardımı olmadan mikrobu göremiyorsak, sanatın, bilimin yardımı olmadan toplumsal, politik, tarihsel gerçekleri de göremeyiz. Bence sanatın böyle bir işlevi vardır."    
   

FAKİR BAYKURT


   (d. 1929 Yeşilova- Burdur - ö. 1999 Essen -Almanya) İlkokulu bitirdikten sonra Isparta Gönen Köy Enstitüsü'ne yazılır.  " Gidebileceğim başka hiçbir okul yoktu. Ailemin gücü yetmezdi. Ben okumak istiyordum, enstitü benim gibi köy çocuklarını çağırıyordu."



      Erol Toy'un " Gözbağı " romanındaki  şu satırlarsa sanatçının görevini işaret ediyor sanki:


        Fareler kara kedinin şerrinden usanıp, bir kurultay toplamışlar. Yaşlısı genci, sakatı sağlamı eşit koşullarda söz alıp, önerilerde bulunmuşlar. O bağırmış, tümümüz birlik olalım saldıralım kediye, diye. Ya yerse bizi demişler, vazgelmişler. Öteki debelenmiş bu kez, bir köpek bulup, kaçırtalım. Dışarı çıkartır mı ? demiş aklıevveller. En sonunda, bir yaşlı sıçan söz alıp, arkadaşlar demiş. Bence şimdiye değin önerilenlerin tümü boş. En iyisi, kedinin kuyruğuna bir çıngırak bağlamaktır. Bunu yaptık mı, ne zaman kıpırdanırsa, çıngırak çalar, biz de kaçarız. Sıçanın hesabı kaçmak üstüne olduğundan, bir beğenmişler bu aklı, sorma. Hemen omuzlamışlar yaşlı fareyi. Gol atmış futbolcu gibi dolaştırmışlar kurultay yerinde. Ve tümü birden onaylayıp, şenliğe durmuşlar ki horonlar, halaylar beri gelsin. Tam bu gürültünün ortasında bir topan sıçan, parmak kaldırmış. İlkin görmemişler. Sonra, de bakalım ufaklık, demişler. Sen ne diyeceksin? Bir küçücük soru benimki demiş. Onayladığımız karar üstüne. İyi hoş da, çıngırağı kedinin kuyruğuna kim bağlayacak?




   Erol Toy ( d. 1936, Alaşehir) Kitaplarında Türkiye'nin toplumsal, ekonomik, politik sorunlarını işleyen yazar, ilk basımı 1974 yılında yapılan ve Vehbi Koç'un yaşam öyküsünü anlatan "İmparator" adlı romanıyla okur kitlelerine adını duyurdu.   
                                      
                             Uzun lafın kısası, sanatçının görevi , çıngırağı kedinin kuyruğuna bağlamaktır.                                                                              
                                                                                                        
     
                                                                                      Merhaba!