Mustafa Kemal Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kemal Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2026 Pazar

UNUTULMAMASI GEREKEN BİR ÖNCÜ: SELMA RIZA

 


İlk Türk kadın gazeteci, Sorbonne Üniversitesi'nde eğitim gören ilk Türk kadınlarından ve ilk Türk kadın romancılarından, İttihak ve Terakki'nin ilk kadın üyesi Selma Rıza kadının toplumdaki yeri mücadelesinin kararlı savunucularındandır.
Meclis-i Mebusan üyesi Ali Rıza Bey'in kızı olan, özel derslerle yetiştirilen, genç yaşında Fransızca öğrenen Selma Rıza, Jön Türk hareketinin, İttihak Terakki'nin önde gelenlerinden, Paris'te Meşveret adlı bir gazete çıkaran ağabeyi "özgürlükçülerin babası" Ahmet Rıza'nın yanına kaçak yollarla gitti (1898) ve orada Sorbonne'da eğitim aldı.
II. Abdülhamit rejimine karşı mücadele eden İttihat Terakki'nin yayın organı haline gelen Meşveret'te çalıştı. Meşveret'te ve Fransızca ekinde, Bahaeddin Şakir'le Samipaşazade Sezai'nin çıkardığı Şura-yı Ümmet gazetesinde kadınların toplumsal yaşama katılımı konularında makaleler yazdı.
Toplumsal açıdan kadın konusuna yoğunlaşarak La Revue ve L'Humanité gibi Fransız yayın organlarında kadın haklarıyla ilgili yazılar yazdı. 
II. Abdülhamit'in baskı rejimine cesurca karşı çıkarak kadınların eğitim hakkı ve eşitlik istemlerini savundu.
Paris'teki Uluslararası Kadın Kongresi'nde Jön Türk delegesi olarak Türkiye'deki Kadınların Hukuki Durumu bildirisini sundu (1900), Uluslararası Kadın Konseyi'nde yönetici oldu. 
Çalışmaları başta Fransız aydınlarınca övgüyle karşılandı, Atatürk'ün de arkadaşı olan Claude Farrere, onun "yetenekli bir toplumbilimci" olduğunu belirtti.

Ülkemizde kadınlarca yazılan ilk romanlardan biri olan Uhuvvet "Kardeşlik" (Sadeleştiren: Nebil Fazıl Alsan, Kültür Bakanlığı Yay.) romanını yazdı.
Selma Rıza'nın 1892-1897 yılları arasında yazdığı, yayımlanamayan roman, elyazmalarını hurda kâğıtlar arasında bulan Nebil Fazıl Alsan'ın çabasıyla günışığına çıktı:

"Garip bir tesadüf sonunda elime geçen, iki eski okul defterine el yazısı ile yazılmış bir roman müsveddesi arasında yine el yazısıyla yazılmış soluk iki sayfa yazıyı okumuş olmasaydım bu iki defteri kaldırıp bir kenara atacak, kim bilir belki de bu yaptığım hareketle hem bu roman hem de yazarı geçmişin karanlıklarına, bilinmezliklerine gömülüp kalacaklardı."

Selma Rıza'nın kadınların sorunlarına dikkat çekmek için, toplumu aydınlatma düşüncesiyle "Halka yaranmak, namımı teşhir etmek maksadıyla değil ihvanıma bir yadigâr olmak üzere yazılmıştır" diyerek sunduğu roman, Osmanlının son yüzyılında kadınların sorunlarına ve toplumdaki konumuna tutulan bir aynaydı.
Romanda, Osmanlı toplumunda hiçbir hakkı olmayan kadının acıklı durumu sergileniyor, kız çocuklarının okutulması, cariyelik, görücü usulü evlilik gibi kadın sorunlarına dikkat çekiliyordu. 
(...)
Tüm kötülüklere karşı iyiliğin ve kardeşliğin yeniden sağlanabileceği düşüncesiyle çeşitli haksızlıklara, iftiralara uğrayıp ölen Sabiha'nın kızı olan ve aldığı eğitimle insanlık bilincine ulaşan, toplumda kardeşliği, eşitliği, özgürlüğü gerçekleştirme umuduyla dolu olan Meliha'nın kişiliğinin öne çıkarıldığı romanda, kadınların eğitiminin ve toplumdaki yerinin yükseltilmesinin toplumsal ilerlemenin anahtarı olduğu vurgulanır.
Dönemin eğitim sistemi, aile yapısı, evlilik anlayışı, kadınların toplumdaki yeriyle ilgili toplumsal ve derinlikli bir incelemenin de yapıldığı romanda, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerindeki toplumsal değişimler, modernleşme çabaları, Batılılaşma süreci kadınların gözünden anlatılır ve toplumsal yapı eleştirilir:

"İlk yaratılışta insan yokmuş... Evet yeryüzü daha rahattı. İnsan kendi cinsine de esir! Dine, şeriata, düzene, âdetlere de esir! Esir!.. Her şeye esir!.. Bu hal nedir ya rab?! Kurtuluş yok mu? Ah uçmak!.. Bu esaret zincirinden kurtulmak!.. Özgürlük, özgürlük!.."

1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla döndüğü İstanbul'da Hanımlara Mahsus Gazete ve Kadınlar Dünyası gibi kadın dergilerinde kadınların eğitim hakkını savunan, kadınların yalnızca eş ve anne olarak görülmesine karşı çıkan, onların birey olarak varlıklarını sürdürmeleri gerektiğini vurgulayan yazılar yazan Selma Rıza, Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nde (Kızılay) beş yıl genel sekreterlik yaptı, Türkiye'nin ilk yatılı kız lisesinin (Kandilli Kız Lisesi) açılması için çabaladı.
31 Mart Olayı'nda (1909), gerici gruplar, kızların okumasını savunan, bir erkeğin dört kadınla evlenmesine karşı çıkan, kadınların mirastan eşit pay almasını isteyen, "İki dudak arasından çıkan sözle bir kadını boşayamazsın!" diyen Selma Rıza'nın evini taşladı. 
1919'da mandacılığı savunan Halide Edib'e (Adıvar), "Halide sen kapa bakayım bir çeneni. Bu vatanın her karış toprağı Kuvva'nın, Türk askerinin kanı ile sulanmıştır. Mandayı kafandan çıkar Halide. Türk devleti tam bağımsız bir Cumhuriyet olacaktır" diyerek tam bağımsızlığı savundu.
Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimlerini destekleyen Selma Rıza, baskı rejimine karşı yiğitçe direnen, çağ dışı değerlere savaş açan, bağımsızlık için sesini yükselten ve kadınların toplumsal alanda var olabilmesi için yılmadan çalışan bir öncüydü.

(ÖNER YAĞCI Cumhuriyet Kitap)






Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun!

29 Ağustos 2021 Pazar

KURTULUŞ ABİDESİ

 


Resim: NED PAMPHİLON

(Ned, bu resim çalışmasını 9 Kasım 2014 Pazar sabahı saat 09.05'te başlayıp hiç
 kesintisiz 24 saat sürdürerek 10 Kasım 2014 Pazartesi sabahı saat 09.04'te tamamladı.)





Dağlarda tek
                      tek
                                                    ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar: "Üç," dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

NÂZIM HİKMET





   
  Bazı fotoğraflar vardır, belleklerden silinmez. Bazı fotoğraflar vardır, milyonlarca sayfa yazıyla anlatılamayanı anlatır. Bazı fotoğraflar vardır, tarihe tanıklık eder.
   Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü, öncülük ettiği ve tarihin akışını değiştiren Büyük Taarruz sırasında, Kocatepe'de, başparmağı dudaklarının arasında gördüğümüz fotoğraf, işte böyle bir fotoğraftır. Türk Kurtuluş Savaşı'nın simgelerinden biridir. Emperyalizme karşı savaşan bir milletin tarihi zaferine tanıklık etmiştir. Fakat bu fotoğrafı kimin çektiğini çoğumuz bilmeyiz.
   (...) Kocatepe'de Atatürk'ü fotoğraflayan ETEM TEM, fotoğrafla birlikte anılarına şu notu düşmüş:
   "Sade bir asker esvabı, teklifsiz bir tavır, çevik bir vücut çizgisi, sonra bütün vukuatı içinde doğurup, içinde yoğuran o baş, o harikulade insan kafası... Resme bir defa daha bakınız. Hiçbir milletin bu alelade fotoğrafından daha güzel kurtuluş abidesi yoktur."
(BARIŞ DOSTER - Cumhuriyet Kitap)






Merhaba!
   

30 Ağustos 2020 Pazar

BİR HAYAT: ABİDİN DİNO







   Ressam Abidin Dino, 1934 yılında İstanbul'da karşılaştığı Mustafa Kemal Atatürk'ün bir portresini çizer karakalem... Resmi beğenen Atatürk, Dino'nun isteği üzerine imzalar...
   Nâzım sorar ya;
  "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?" diye...
   Bence yapmıştır!..


SUNAY AKIN



***



   Yurtta giderek ağırlaşan baskı ortamı, yaşam koşullarının elverişsizliği nedeniyle dışarı çıkan Abidin Dino önce İtalya'ya, daha sonra Fransa'ya geçerek buraya yerleşti. Dönemin Paris'i sanatçılar açısından tam bir platform gibiydi. Fikret Mualla, Avni Arbaş, Picasso, Meyerhold, Tristan Tzara ve Yves Montand gibi çok sayıda sanatçıyla tanışma, onların oluşturduğu sanat havasını soluma olanağına kavuştu. Kendisinden sonra gönderilmek için gümrüklere teslim edilen seramikleri ise asla yurt dışına çıkamadı. Çünkü seramikler üzerine atılmış "Abidin" imzasına gizlenmiş orak-çekiç resmi "uyanık" görevlilerin dikkatinden kaçmamıştı. Bu nedenle böyle bir propagandaya alet edilmemeleri için seramikler kırılarak yok edildi. Paris'e gittiğinde bu kötü olayı duyan Picasso Abidin'e, "Hadi, gel başka seramikler yap. Vallauris'de benimle pek o kadar sıkıntın olmaz" diyecektir. (A. CELAL BİNZET - Aydınlık Gazetesi)

  



***



   7 Aralık 1993'ün sabahı John Berger, Abidin Dino'nun ölüm haberini alınca:
  "Bu sefer ağladım. Hem de köpek gibi. Soluğum kesilircesine. Acı hayvani bir duygudur... Çoğu zaman soylu bir insanın ölümünden sonra bir ışık söndü derler. Basmakalıp bir söz, ama ölümden sonraki alacakaranlık daha iyi anlatılabilir mi? Gördüğüm beyaz kağıt kömür rengini almıştı. Siyah ve kömür yokluğun rengidir." (JOHN BERGER - Portreler)


ABİDİN DİNO & JOHN BERGER









Merhaba!  

15 Aralık 2019 Pazar

EJDERHAYI DİZE GETİRMEK İÇİN




   "Gelişmiş Batı dünyasının,
 olanakları ve ihtişamıyla çok zengin olduğu zannedilse de çoğu zaman insan kalbindeki güzelliği öldürür."


SEAN PENN
(Türlü İşlerin Adamı Bob Honey)



   Sean Penn'in Türlü İşlerin Adamı Bob Honey'de Amerika toplumuna dair anlattığı hikâye aslında tüm insanlığın onu yok eden bir politik devinimde ufalanışının hikâyesi. İnsan yaşamının otomat hale getirilip, ahlak ve değerlerinin çökertilmesi, bunların yerini paranın, reklamın, imajın alması... Sean Penn bu kirli dünyanın oyununa çomak sokan, ülkesindeki muhalif kanadın cesur bir sanatçısı olarak romanıyla toplumsal meselelere yaratıcı bir bakış açısı sunuyor. Romanda da dendiği gibi umarız: "EJDERHAYI DİZE GETİRECEĞİZ." (DUYGU AYDIN - Cumhuriyet Kitap)




***



   1993'ün yılbaşında Patricia Anderson 1979 model Chevrolet Malibu otomobiliyle dört çocuğunu yılbaşı için tertiplenen dini törenden eve götürmekteydi. Kırmızı ışıkta durdu ve yeşili beklerken başka bir araba Anderson'un arabasına arkadan çarptı. Anderson'un Chevrolet Malibu'su hemen alevlere büründü. Çarpan arabanın şoförü sarhoştu. Anderson ve dört çocuğu ikinci ve üçüncü derece yanıklarla kurtarılarak hastaneye kaldırıldılar. Üç çocuğun vücutları % 60'ın üstünde yanıktı. Birinin elinin kesilmesi gerekti. Patricia Anderson Chevrolet Malibu'nun üreticisi General Motors şirketine dava açtı. Davacının avukatlarının temel tezi Chevrolet Malibu'nun yakıt tankının çarpmalara karşı korunaklı bir şekilde imal edilmediğiydi. Dava biraz uzun sürdü ve pek çok inceleme yapıldı. Nihayetinde Los Angeles Yüksek Mahkemesi Patricia Anderson'u haklı buldu ve General Motors'u tazminata mahkûm etti. Buraya kadarı pek normal, pek olağan gibi görünüyordu. Ancak mahkemenin yürüttüğü araştırma sırasında ortaya çıkanlar dehşete düşürücü idi. Araştırma süresince General Motors yönetiminin davaya konu olan modeldeki araz hakkında bilgi sahibi olduğu ve bu konuda hiçbir şey yapmadığı ortaya çıktı. Adı geçen modelde yakıt deposu ile arka tampon arasındaki mesafe yaklaşık 28 cm idi, oysa güvenli uzaklığın en az 44-45 cm civarında olması gerekiyordu. Üstelik yakıt deposuyla aks arasında koruyucu bir plakanın olması gerekiyordu ve adı geçen modelde yoktu. Azman şirket bunu bildiği halde 1979 yılında bu Malibulardan bir sürü üretmiş ve piyasaya sürmüştü. Hatanın bilincinde olmasına rağmen hiçbir aracı geri çağırmamıştı ve neredeyse yürüyen bomba haline gelen modelden pek çok aracın Amerikan otobanlarında cirit atmasına göz yummuştu. Peki ama neden geri çağırmamıştı?    Sorunun cevabı da mahkemenin araştırma sürecinde ortaya çıktı. Azman şirketin muhasebe ve hukuk departmanları bir hesap yapmışlardı. Bu hesaba göre bahsedilen yakıt deposu sorunundan dolayı bir yılda ortaya çıkabilecek ölüm sayısı yaklaşık 500 kadardı (ne kadar da kesin hesaplamışlar değil mi?). Geçmişte mahkûm oldukları tazminatlara bakarak ölüm başına yaklaşık 200 bin dolar tazminat ödeyeceklerini tahmin etmişlerdi. 500 ölüme yapacakları toplam ödemeyi Amerikan otobanlarını hallaç pamuğu gibi atan General Motors imali otomobillerin sayısına (o dönemde yaklaşık 41 milyon) bölmüşler ve araç başına 2,4 dolar ödeyeceklerini bulmuşlardı. Diğer taraftan Patricia Anderson'un Malibu'su türünden tün standart dışı, hasarlı araçları geri çağırmaları ve bunları standartlara uygun olanlar ile değiştirmeleri durumunda ise otobanlara sürdükleri araç başına 8,59 dolar ödeyeceklerini hesaplamışlar. İşte bu hesap ve aradaki fark Patricia Anderson ve çocuklarının kaderini belirlemişti. Patalojik bir kurum olan şirket araçları geri çağırıp 8,59 dolarlık maliyete katlanmak yerine araçları trafikte tutarak 2,4 dolarlık olası maliyete katlanmayı tercih etmiş ve çok yerinde bir şekilde araç başına yaklaşık 6 dolarlık bir tasarrufa imza atmıştı. İnsanlar ölebilirmiş, amaan kimin umurunda? Önemli olan araç başına 6 dolarlık tasarruf değil mi? Kapitalist sermaye birikimi insan hayatını emmekte ve bitirmektedir. (SERDAL BAHÇE - soL Haber) 




***



"Dünya insanları kapitalizmin açgözlülüğü ve hırsından arınmış olarak yetiştirilmelidir."


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK










Merhaba!

10 Kasım 2016 Perşembe

VAZİFE




   Sabaha karşı idi. İzmir'den Süvari Yüzbaşı Sadık geldi. Haberi Dr. Fahri vermişti. İçeriye alındı. "Anlat" dedi Mustafa Kemal Paşa. Yüzbaşı Sadık:
  "Paşam İzmir'de Hürriyet ve İtilaf Fırkası (Partisi) mensupları Mahmut Celal Bey ile (Celal Bayar) Süleyman Ferit Bey'i jurnallemişler. (Süleyman Ferit: Eczacıbaşı'nın kurucusu Süleyman Ferit Eczacıbaşı) İkisi de gizli teşkilat kurmaktan mahkemeye çıkarıldılar. Zaten İttihatçı oldukları da malum. Mahkeme Mahmut Celal Bey ile Süleyman Ferit Bey'i dinlemiş ve sonra onlar demişler ki, "Bakın namus demek emperyalizmin vatanımızın işgaline karşı çıkmak demektir. Mustafa Kemal Paşa'nın bir sözü, namus kılıcın keskin ağzındadır deyişi bize kadar gelmiştir. İşte namus kılıcın keskin ağzında, elbet vazifemizi yaparız." (TAYLAN SORGUN - Aydınlık Gazetesi)    





   Mondros sonrası emperyalizmin işgal zamanları...Yüzbaşı Eczacı Celal, Tünel'den çıktı. Asmalımescit'te arkadaşları ile buluşacak, oradan gizli karargâha gideceklerdi. Aralık ayının karlı bir günü. Bir çocuk bir yandan ağlıyor, bir yandan elindeki gazeteleri satıyordu. Bir eli ile gözlerindeki yaşları siliyordu. Ayakları yarı yarıya çıplaktı. Üstü yırtıktı. Yüzbaşı Celal durdu, "Neden ağlıyorsun" dedi.
   Çocuk çatılardan aşağılara sarkan emperyalizmin bayraklarını gösterdi:
  "Babam şehittir, anam öyle söyledi. Zabit amca bu bayraklar bizim değil ki" derken sanki büyük ruh kırgınlığını anlatmış oldu. Yüzbaşı Celal çocuğa bir ayakkabı aldı. Gidiyordu ki o Türk çocuğu arkasından seslendi, "Öcümüz alınacak değil mi zabit amca?" Yüzbaşı Celal, "Gelecek o günler" derken gözlerini siliyordu. Onca cephelerde bulunmuş Yüzbaşı Celal ağlıyordu.
   Gece gizli karargâh. Yüzbaşı Celal anlattı Mustafa Kemal Paşa'ya...
   Mustafa Kemal arkasını döndü, öyle kaldı bir zaman. Ve sonra tekrar döndü, gözlerindeki yaşlar kurumamıştı daha:
  "Namus kılıcın keskin ağzındadır demiştim ya, işte o Türk çocuğunun gözyaşları diyor ki, namus kılıcın keskin ağzında gayrı... Bir daha yemin ediyorum ki, o çocuk zaferimizi duyduğunda intikamı aldınız diyecek zabit amcalarına. Şimdi düşünsünler emperyalizmle işbirliği yapanlar, o çocuğun gözyaşlarının da hesabı sorulacak onlardan." (TAYLAN SORGUN - Aydınlık Gazetesi)



  
   Sabahın erken saatleri, karda çıplak ayaklı çocuklar satmak için gazeteleri almayı beklemekteler. Evlerine üç kuruş ya da bir somun ekmek parası götürecekler. Gazete satıcısı bir çocuk ötekilerin şefi gibi hepsini yanına çağırdı:
  "Bu kağıtları bu gece Beyoğlu caddelerinde dağıtacaksınız ama yakalanmayın!"
   Koynundan bir deste kağıt çıkardı, çocuklara verdi. Kağıtların üzerinde işgali öven, millicilere söven Ali Kemal ile Refii Cevat'ın fotoğrafları vardı ve altlarındaki yazı şöyle idi: "Bunlar ihanet-i vataniye içindeler."
   Sabaha karşı Beyoğlu caddelerinde o kağıtlar vardı. Kapıların önlerine de konulmuştu...
   O gece toplantıda Mustafa Kemal Paşa'ya anlatıldı. Mustafa Kemal Paşa: "Bu çocuklara da borcumuz var. Bu çocukların şehit çocukları olduğunu söylediniz. Onca cephelerde bıraktığımız kabirleri meçhul zabitler (subaylar), Mehmetler... Onlara karşı borcumuz var ve vazgeçilmez namus borcu. Eğer emperyalizmi mağlup edemezsek vazifemizi yapmamış oluruz. Fakat emperyalizm muhakkak mağlup edilecek." (TAYLAN SORGUN - Aydınlık Gazetesi) 





   Esir İstanbul geceleri. Türk mahallelerinde ışıklar erkenden sönmekte ya da azalmakta. Cephelerden yaralı dönmüş komutanlar evlerinde, "Umutsuz olmamak icap eder. Mustafa Kemal Paşa bir şey yapacaktır" demekte.
   Ve bir gece gizli karargâh: Mustafa Kemal Paşa'nın gizli teşkilatına katılmış Harbiye Nezareti'ndeki genç kurmaylar. Dr. Fahri, Yüzbaşı Dayı Maksut, Salih Reis... İstanbul teşkilatlanmasını anlatmaktalar.
   Genç kurmaylar:
  "Paşam, zaferi kazanacağımız muhakkak. Ama ondan sonrası da diyorsunuz."
   Mustafa Kemal Paşa sigarasından derin bir nefes çekti. Her zaman yaptığı gibi gözlerinin içine baktı onların.
  "Evet emperyalizm Anadolu topraklarında bozkırda yakacağımız ateşle mağlup olacak. Ama asıl vazifeler de ondan sonra başlayacak..." (TAYLAN SORGUN - Aydınlık Gazetesi)





  "Atatürk, uluslararası anlayış, işbirliği, barış yolunda çaba sarf etmiş, üstün vasıflı, olağanüstü yenilikler gerçekleştirmiş bir devrimci, sömürgecilik ve istilaya karşı savaşan ilk önderdir. İnsan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı yapmayan, benzeri olmayan devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kurucusudur."

   Yukarıdaki satırlar bana veya her hangi bir kişiye ait değil. Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın 152 üye ülkesinin oy birliği ile kabul ettiği uluslararası bir metin. Yapılan oylama ile 1981 yılı bütün dünyada Atatürk yılı olarak ilan ediliyor. (SONER POLAT- Aydınlık Gazetesi)  







Merhaba!

28 Ağustos 2016 Pazar

MAZLUMLAR DÜNYASI EMPERYALİZME KARŞI




"Dünyanın bütün ülkeleri, kimi satıcı, kimi alıcı. Fakat alıcı kölelik adayıdır."



DOĞAN KUBAN





"Bulutların yağmuru içinde taşıdığı gibi, kapitalizm de savaşı içinde taşımaktadır."



JEAN  JAURES







   O zamanlar Cağaloğlu'nda binlerce, yüzbinlerce kurşun harfler vardı. Gazeteler, dergiler, kitaplar kurşun harflerle dizilir, forma forma bağlanır, baskıya verilirdi. Şefik Abi yere düşen kurşun harfleri ekmek kırıntısı gibi öper başına koyardı. "Can almış, binlerce kana girmiş harflerdir bunlar" derdi. Nedenini sorduğumda  Cağaloğlu'ndaki ve Ankara, İzmir, Adana gibi büyük kentlerdeki kurşun harflerin vaktiyle Çanakkale Savaşı'nda sıkılan kurşunlardan yapıldığını, Çanakkale'de metre kareye 8-10 bin kurşun sıkıldığını söylemişti. 


OSMAN ŞAHİN






Mustafa Kemal Paşa, İstiklâl Savaşımız sırasında Türkiye'nin bütün Mazlumlar Dünyası için savaştığını saptamıştı:

  "Bütün mazlum milletler zalimleri bir gün mahv ve nabut (yok) edeceklerdir. O zaman dünya yüzünden zalim ve mazlum kelimeleri kalkacak, insanlık kendisine yakışan bir heyet-i içtimaiyeye mazhar olacaktır.
  Doğudan şimdi doğacak olan güneşe bakınız. Bugün günün ağardığını nasıl görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı hakim olacaktır."



MUSTAFA KEMAL ATATÜRK







   1922'de, Yunan ordusu İzmir'de denize döküldüğü gün, Nehru ve arkadaşları Lucknow Bölge Cezaevi'ndedirler. Bu durum, onları da kendileri zafer kazanmış gibi sevindirir:

  "Türklerin zaferini kutlamak için hapishane barakamızı sağdan soldan bulabildiğimiz şeylerle süslemiş, dahası o akşamı, cılız bir biçimde bile olsa, ışıklandırmaya çalışmıştık."


CEVAHİRLAL NEHRU









Merhaba!

23 Nisan 2016 Cumartesi

GELECEK ÇOCUKLARIN




   İranlı şair akademisyen Prof. Dr. Asgar Ferdi anlatıyor:


   Nazım Hikmet'le tanışmam İran'ın meşhur yazarı Samed Behrengi'nin bir çocuk kitabı aracılığıyla oldu. Behrengi kitabında Nazım'ın bir şiirini tercüme ederek yayımlamış, ben oradan okudum ve çok beğendim. Çocuktum ama çok sevdim. Acaba bunun aslını bulabilir miyim diye de araştırmaya girdim. Nazım aşkıyla Türkçeye merak sardım. 12 yaşındaydım. Sonra Nazım'ın şiirleri basıldı İran'da. Türkiye'de hukuk okumuş olan, Onat Kutlar'ın da yakın arkadaşı Celâl Husrevşahi ile en büyük çevirmen Rıza Seyit Hüseyni ortak çalışmayla " Güneşi İçenlerin Türküsü" nü kitaplaştırdılar. Onu okumuştum. Sonra Nazım'ın diğer kitaplarının peşine düştüm.
   Türkiye'den kamyon şoförleri gelip giderdi Tebriz'e, mal getirip götürürlerdi. Tebriz'deki buğday silosunun önünde uzun kuyruklar halinde beklerlerdi, onları görürdüm. O şoförlerden yardım isteyerek getirtebileceğimi düşündüm kitapları. Bir kış günüydü. Şoförler sıralarını beklerken ateş yakmış, ısınıyorlardı. Nazım'ın kitaplarını okumak istediğimi ve parasını vererek getirtmek istediğimi söyledim. Hiç unutmuyorum, şoförler bana bir çıkıştı. " Vay sen o vatansız komünistin kitaplarını nasıl istersin. Nasıl Türksün? " diye... Küfür bile ettiler. Sonradan anladım ki bunlar sağcı... Nazım'ı da sevmiyorlar. Canım sıkılarak ve şaşkınlık içinde onların yanından ayrılırken, biraz ileriye gitmiştim ki birisi arkadan ıslık çalarak beni durdurdu ve yanıma geldi. Sessizce beni kamyonun arkasına çekti ve " Sen Nazım'ı nereden tanıyorsun? " dedi. Ben de şiirlerini okumak istiyorum dedim. Adının Murat olduğunu söyledi ve " Ben sana bulurum " dedi, telefonumu aldı. Heyecanla evin yolunu tuttum. Para vermek istedim almadı, " Gelince ararım " dedi. Neredeyse bir yıl geçti haber çıkmadı. Tam ümidimi kesmiştim ki bir telefon geldi ve kitapları getirdiğini söyledi. Çok heyecanlandım, hemen onun bulunduğu yere koştum. 
   Oturduk. Merakla çıkarıp kitapları vermesini bekliyorum... İlk sözü " Bana bir çay ısmarlar mısın, anlatacaklarım var " oldu. Memnuniyetle diyerek bir kahvehaneye götürdüm. Oturduk konuştuk. Elinde de benim kitapların paketi... Merakla anlatacaklarını dinlemeye başladım. Anlattıkça da şaşkınlığım arttı.
   " Senin kitabını İstanbul'da kitabevlerini tek tek gezerek sordum, bulamadım. Gittiğim bir kitabevinde durumu anlattım, telefon numaramı aldılar, bulacaklarını söylediler. Bir gün sonra aradılar, 'Kitaplar hazır gel al' dediler. Ertesi gün gittiğimde daha kapıdan girer girmez polisler gözaltına aldı. Neye uğradığımı şaşırdım. Karakola götürüp sorguladılar. Bana durmadan 'Sen bunları nereye götürüyorsun. Kimlerle temastasın. Yabancılarla mı, hangi örgüte bağlısın? diye soruyorlardı. 
   'Abi ne örgütü, TIR şoförüyüm. İran'dan birisi rica etti, ben de ona götürüyordum' diyorum, onlar da 'TIR şoföründe Nazım Hikmet'in toplu kitapları ne arıyor. Bunların yasak olduğunu bilmiyor musun?' diyorlar. Ne desem kâr etmiyor. İlla beni bir yerle ilişkilendirecekler. 
   Mahkemeye çıkana kadar üç ay tutuklu olarak Bayrampaşa Cezaevi'nde  yatmış. Hale bak... Benim yüzümden başı belaya girmiş, haberim yok. Şaşırdım kaldım. 13 yaşındayım, ne diyeceğimi bilemiyorum... Yıl 1976.
   Bizim şoför ahdetmiş, bu kitapları illa bulacak... Bu arada cezaevinde de solcu olmuş. Duymuş ki bu kitaplar Bulgaristan'da bulunur. Ambardan özellikle Bulgaristan'a yük almış. Oraya gitmiş. Sormuş soruşturmuş dört gün bunun için uğraşmış ve sonunda yedi cilt kitabı bulmuş. " Çocuğa söz verdik yerine getirelim " diye...
   Başına gelenlerden sonra olur da Türkiye'de kamyonu aranır diye, kitapları plastik torbayla sıkıca sarıp sarmalıyor, arabanın altında bir yere de zulalıyor. Sonra Türkiye'den Tebriz'e yük bularak geliyor.
Murat Can... 30 yaşındaydı o zaman. Sonra çok sıkı dost olduk. Her gelişinde görüştük. Tebriz'in her yerini gezdirerek borcumu ödemeye çalıştım. Gerçekten kahraman bir adam. Düşünebiliyor musunuz? Bir çocuğa söz verdim diye başına gelmedik kalmıyor ve inat edip kitapları alıp bana getiriyor...(ERCAN DOLAPÇI -  Aydınlık Gazetesi) 








İnsanlar sizi çağırıyorum:
kitaplar, ağaçlar ve balıklar için,
buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,
üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
çocukların avuçlarında yeşerecekler.

NAZIM HİKMET










   " O günler aklıma geldikçe hep gülümserim. Mutlu olmak için çok şeye sahip olmanın gerekmediği zamanlarda çocuktum ben. Şimdiki gibi değil! Bugün insanlar, başkalarının sahip olup, kendilerinde olmayanlar yüzünden inanılmaz mutsuzlar. Bizim de pek bir şeyimiz yoktu. Zaten o zamanların Yugoslavya'sında kimse zengin değildi. Annem, babam, kardeşim, büyükannem ve ben kooperatif bloklarında yaşıyorduk. Ne yüzme havuzuna ücret öderdik, ne basketbol sahasına. Belki de bunlar mutlu bir çocukluk geçirmemin nedenleriydi, çünkü hep birilerinin bizi sevip kolladığına inanmıştım."

SLAVEN BİLİC 










" Hayatta tam zevk ve saadet, ancak gelecek nesillerin varlığı, şerefi için çalışmakla bulunabilir..."

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK










Merhaba!

19 Mayıs 2015 Salı

BAĞIMSIZLIK GÜLÜ




Mustafa Kemal Paşa'nın bağımsızlık tutkusu, onu tutarlı bir antiemperyalist yapıyordu.




  Gece Tayyarede Açıkta. Orhan Bahtiyar'ın romanının adı. Zaman; Büyük Taarruz'dan bir kaç gün önce. Roman kahramanları konuşuyorlar:
   
   "Ordumuz neredeyse Sakarya Muharebesi öncesindeki büyüklüğüne ulaştı...Yeni katılanların eğitimi  de neredeyse bitiyor. Yeni pilotlar ve makinistler yetiştirdik bir senede....Ruslar nakdi yardımlarda bulunuyor. Bu bizim için cephane ve yeni silah demek. Hatta Lenin, Paşa'ya bir mektup bile yazmış. Kızıl Ordu'yu yardıma göndermesi için bir sözünün yeterli geleceğini söylemiş."
   "Paşa ne cevap vermiş?"
   "Böyle bir şeyi yapmaması gerektiğini, yaparsa cepheyi ikiye böleceğini söylemiş."
   "O da ne demek?"
   "Yani buraya gelirsen seninle de savaşırım demek."
   "Çok doğru. Paşa tam bağımsızlık hariç hiçbir şeyi kabul etmez."







   ...Beyin bulanıklığının asıl nedeni; ülkenin ne kadar küçük veya büyük baş ileri geleni varsa alayının emperyalizmin işbirlikçisi olması yanılgısıdır. Bu kadar muhteremin hepsi hain olamaz diye düşünüyor haklı olarak. Çünkü devlet sisteminin çökertildiğini kavrayamıyor, her şeyin yolunda gittiğini sanıyor sade vatandaş. Osmanlı iki yüz yıl daha fazla yaşadı emperyalist paylaşım yapılamadığından. Ülkemiz şunu anlamak zorundadır, emperyalizm ölüyor acilen taze kana ihtiyaç var, o da Müslüman coğrafyasından temin edilecek. Tek engel emperyalizmin korkulu rüyası Atatürk, eğer o bir uyanırsa yandı keten helva! (DERVİŞ ERGÜN - Aydınlık Gazetesi)
   






Yerden alıp o gülü
Hangi gülü?
Bir topçu neferinin
Sakaryalı yaz toprağında
Sıcak kan gülü.

Alıp koklamak o gülü
Hangi baharda?
Türkçenin özgür kırlarında
Türkülerde burcu burcu,
Bilgeliğin ana gülü!

Bir basmadan alıp o gülü,
Hangi basmadan?
Nazilli fabrikasından
Pamuğumuzdan, emeğimizden,
Dokuduğumuz halk gülü.

Hoyrat ellerinden alıp o gülü
Hangi ellerden?
Uzak Teksaslı çobanların
Bilmediği, uğruna can vermediği
Türkiyeli o çileler gülü.

Yerine koymak, kutsamak o gülü,
Hangi yerine?
Mustafa Kemal'in bahçesine
Bir ulusun suladığı beslediği
Yediveren bağımsızlık gülü!

CEYHUN ATUF KANSU



   Yugoslaya'nın kurucusu Tito, 12 Mart 1978 günü ülkesinin kuruluş yıl dönümünde yaptığı konuşmada, şöyle der:

   "Ülkemiz kristal bir küredir. Ben Josip Broz Tito, bu küreyi ellerimle tutarak değil alttan nefesimle üfleyerek havada tutuyorum. Umarım benim nefesim tükendiğinde birisi bu görevi devralır. Yoksa kristal küre yere düşer ve tuz buz olur...İşte o zaman dünyanın kaderinin korunması başka bağımsız ülkelere kalır. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdül Nasır benim dostumdur ancak ondan önce dünyanın geleceğinin korunması Anadolu'ya düşer. Anadolu'da Kemalistler tarafından kurulan devletin temeli bağımsızlıktır. Bu yüzden Anadolu, dünyanın kaderini kurtarma görevini omuzlarına alır."







İnceldikçe bağımsızlığın boynu
Kalınlaşır boyunduruk

ALİ YÜCE





Merhaba!

14 Aralık 2014 Pazar

DİLAÇAR



AGOP MARTAYAN DİLAÇAR
(d.22 Mayıs 1895 İstanbul-ö.12 Eylül 1979 İstanbul)

   Türk Dil Kurumu'nun baş uzmanı ve ilk genel sekreteri olan Agop Martayan, 1934 yılındaki Soyadı Kanunu dolayısıyla Atatürk'ün kendisine Türkçe'nin gelişimine katkılarından dolayı önerdiği "Dilaçar" soyadını kabul etti. Türk ulusunun ve Türkçe'nin kökenlerinin bulunması konusunda önemli bilgileri ortaya çıkardı. Türk Dil Kurumu'ndaki görevini ölümüne kadar sürdürdü.
   Ölüm haberi TRT tarafından Adil Açar olarak yanlış duyurulmuş, sonrasında ise Agop adı söylenmeyerek A. Dilaçar şeklinde aktarılmıştır.





   1910'da girdiği Robert Kolej'i, 1915' de "Newyork Bilim Ödülü'nü alarak bitirir. Okulu bitirdiğinin ikinci günü askere alınır. Kafkas Cephesi'nde gösterdiği başarıdan dolayı madalya ile ödüllendirilir. Savaştaki çatışmaların durulduğu bir sırada Alman subaylara Türkçe öğretmeye başlar. Alman subayların elinde Gyula Nemeth'in "Türkische Grammatik"i vardır. Bu yapıt Agop'un ilgisini çeker. Bu sıradaki Sovyet Devrimi'nin etkisiyle dersler tavsar, azınlık subayların kimisi doğudaki cephenin gevşemesinden yaralanarak savaştan kaçmaktadır. Bu subayların kaçışını önlemek için onların Güney Cephesi'ne gönderilmeleri düşünülür, Agop da Güney Cephesi'nin yolunu tutar. Halep'e asker gözetiminde varan Agop, otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaşır. Hintli bir albay Agop'a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyler ve ondan bu isteğini Türkçe'ye çevirmesini ister. Agop, tutsak albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı "casusluk yaptığı" suçlamasıyla gözaltına alınır. Komutana hesap vermek üzere götürüldüğü Şam'da huzuruna çıkarıldığı komutan Mustafa Kemal'dir.
   Mustafa Kemal, Agop'la ilgili raporu okuduktan sonra biraz hayranlıkla, biraz da merakla sorar:
   Nasıl oldu da kaçmadın, kolaylıkla kaçabilirdin?
   Agop, Kafkas Cephesi'nde aldığı madalyayı göstererek "bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir" der ve ekler: "Kafkas Cephesi'nden kaçmayan herhalde Şam sokaklarından kaçacak değildir."
   Mustafa Kemal genç subaya bir öğüt verir: Halep'te seni tutuklayan komutanını kötülüyorsun ama o haklıydı" der. "Seni de anlıyorum...Gençsin, yedek subaysın, daha askeri kanunları okumamışsın, bilmiyorsun. Şunu bilmelisin ki tutsaklarla temas etmek yasaktır".
   Mustafa Kemal, Agop'un yanında taşıdığı kitapla ilgilenir. Latin harfleriyle yazılı Türkçe'yi ilk kez o kitapta görür.
   Aradan yıllar geçer. Sofya Üniversitesi'nde çalışan Agop Martayan adlı bir bilim adamının, İstanbul'da yayınlanan  Ermenice Arevelk gazetesinde "Türk Yazıtları'nın 1200. Yıldönümü" başlıklı bir yazısı yayımlanır. Bu yazı dizisi, dil devrimi hazırlıkları içerisinde olan Mustafa Kemal'in dikkatini çeker. Yazıları okudukça, yazarının kendisine hiç de yabancı gelmediğini duyumsar. Yıllar önce Şam'da casus diye karşısına getirilen Ermeni yedek subayı gelir gözlerinin önüne. Yazarın fotoğrafını görmek ister. Eşinin annesinin evini bilen bir kişi gider Agop'un bir fotoğrafını getirir. Mustafa Kemal, fotoğraftaki Agop'u hemen tanır ve onun adını, 1932 yılında toplanan 1. Dil Kurultayı'na katılacak bilim adamları listesine yazdırır.  






Bugün kullandığımız Latin Alfabesi'ni Türkçe'ye uyarlayan Agop Dilaçar, 
Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadının verilmesini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne teklif eden kişidir.





Merhaba!