Fikret Otyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fikret Otyam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2018 Pazar

BİR ŞEY YAPMALI - 2




   "Resim çek, sergi aç, aferin falan... Yok öyle şey, yararlı olacaksın, yüreğini verdiğin insanların sanatçısı olabilirsen öte dünyaya giderken arkandan gelen çok olur, bu sevgidir..."


FİKRET OTYAM








"Mutluluk kişisel çıkar peşinde yakalanmaz,
asıl mutluluğa topluma yararlı olarak ulaşılır."


HALET ÇAMBEL










   Emeğiyle yararlı işler yapmamış, güzellikler yaratmamış, yürekten dostluk nedir bilmeyenler için dağlarda, 'saçları ağarana dek yaşadı ama dünyaya gelmedi' derler.


RESUL HAMZATOV











   Leonardo da Vinci mesela, hiç memnun kalmadan ölmüş. "Hiçbir şey yapamadan" olmuş ölmeden önceki son sözü. Benim gibi çaresizler nasıl biliriz sırrını...
   Düşünüyor, okuyor, izliyor, dinliyorsanız öyle defteri kapayıp sallayamıyorsunuz. İnsanı alıp götüren bir melodi bile daha yapılacak çok şey olduğunu söylüyor. Bir diğer insanın zihinsel, ruhsal çabası tükenmedikçe insan hafiflemez.


UĞUR YÜCEL











"Herkesin kullanacağı bir yapıya, herkes kendi taşını getirecek..."


EMILE ZOLA













Merhaba!

6 Ağustos 2017 Pazar

BİLGE ADAMLAR





"Bilgeliğin yolu bilmekten daha çok dinlemekten geçer. Bu yüzden dünyamızda az bilge çok ukala vardır."










"Karınları tok hatiplerin, konferansçıların, ahlâkçıların teorik sözleri bir para etmez. 
Sefilliğin felsefesini açlıkla kıvrananların, nefesleri kokan ağızlarından dinlemelidir."


HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
(Ben Deli miyim?)








   1942 ile 1948 yılları arasında Köy Enstitüleri'nde saz eğitmeni olarak görev alan Aşık Veysel arkadaşı Aşık Küçük Veysel ile köylerine dönme isteklerini İsmail Hakkı Tonguç ve Sabahattin Eyüboğlu'na açarlar. Onlar da "Varın gidin köyünüze, yakınlarınızla koklaşın, özlem giderin" derler.
   Köylerine dönmek için hazırlıklarını yaparlar ve Ankara Garı'nın yolunu tutarlar...Sabahattin Eyüboğlu ve Mehmet Başaran, Ankara Tren Garı'na gelirler. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel Erkılıç'ı trende bütün kompartımanlarda aralar, bir türlü bulamazlar. Tren kalkmış, Eyüboğlu ve Başaran arkadaşlarını bulamamışlar, vedalaşamamışlardır. Trenin son bölümünde işçilerin, köylülerin bulunduğu bölümün kapısı sonuna kadar açıktır. Aşık Veysel ve Aşık Küçük Veysel onların ortasına oturmuş, saz çalıp türkü söylemektedirler...
   Sabahattin Eyüboğlu, Mehmet Başaran'a dönerek şöyle der: "Biz Veysel'i iyi tanımamışız, onu yanlış yerde aramışız, o ait olduğu yerde." (KADİM ÜLKER - Aydınlık Gazetesi Köy Enstitüleri Eki)


Resim: ORHAN PEKER








   "Halk yığınlarının dertleri ve meseleleri, türküleri, maceraları, Fikret'in ağzında, kaleminde, fotoğraflarında ve fırçasında öyle bir renklilikle biçimlenir ki, Fikret'in sanatını değil, Fikret'in sanatında onları seyredersiniz." (ÇETİN ALTAN)


Fotoğraf: FİKRET OTYAM









Canlar canını bulan, canını yağma veren,
Balbal taşı gibi Akdeniz'i bekleyen,
Gökyüzünü tuval yapmış, yeryüzü palet,
Kurtarıyor sürek avından sürmelileri Fikret.
Peki, bu sen yeli, nasıl esiyor benden içeri?

HÜSEYİN HAYDAR









FİKRET OTYAM










Merhaba!

21 Ağustos 2016 Pazar

SANATÇIYA DAİR-3






MUSTAFA ZENGİN
"Taş Köprü"
(16. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali, Altın Safran Fotoğraf Yarışması 1. si)






"Resim çek, sergi aç, aferin falan...
Yok öyle şey, yararlı olacaksın, yüreğini verdiğin insanların sanatçısı olabilirsen 
öte dünyaya giderken arkadan gelen çok olur,
bu sevgidir."


FİKRET OTYAM






   Sadece resim değil, sanat ve edebiyatla her kim uğraşıyorsa, felsefeyle de uğraşıyor demektir. Dolayısıyla felsefeci olmasanız bile "ne oluyor, hayat nereye gidiyor" diye uğraşmazsanız hayattan uzaklaşırsınız. Hayatın her alanına, yoksulluğa da, zulme de, güzelliğe de, hoşluğa da, estetik olana da, çirkinliğe de bakmayı bilmezseniz, istemezseniz sizin sanatınız da kaybetmeye başlar...(EKREM KAHRAMAN-Aydınlık Gazetesi)


   



   Şimdi şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz; "Kemalist devrimlere rağmen, acaba biz Cumhuriyet sonrasında gerçekten evrensel insanlar olabildik mi?" diye. Bana göre Cumhuriyet aydınlarının büyük yanılgısı; aslında olmayan bir şeyin, devrimlerle kısa sürede gerçekleşeceğine inanmış olmalarıdır. Oysa çağdaşlığa ve uygarlığa ulaşmak, öyle kolay bir süreç değildir, çok zor ve sancılıdır. Bir toplum bilimsel düşünmeyi ve yargılamayı; sanatta yaratıcılığı, demokrasiyi, evrensel değerleri, insan haklarını ve toplumsal uzlaşı kültürünü kazanmayı kolay öğrenemez, bu yüzyıllar alır. Toplumu ne kadar eğitirseniz eğitin, geçmişin aile ve toplumsal değer yargıları istenen sonuca ulaşmanızı geciktirir. Kaldı ki yurdumuzda olduğu gibi zaman zaman çağdaşlaşma süreci kesintiye uğradığında, sil baştan her şeye yeniden başlamak zorunda kalırsınız...(ETHEM GÖNENÇ- Aydınlık Gazetesi)






  ...Zaman zaman aynı dili konuştuğumuz insanlarla ne denli ayrı yerlerde olduğumuzu düşünürüm.
   Kibirden değildir bu. Bizi ayrı düşürenin ne olduğunu bilmek acı da verir üstelik. 
   Son Doğu yolculuğumdaki (birkaç hafta önce Van'a gitmiştim) gözlemlerim bunu daha iyi anlatıyordu bana.
   İnsanları eğitimden mahrum bırakmak nelere yol açıyor...İşsizlik, mesleksizlik, daha birçok şeyden yoksunlukları onları çaresiz kıldığı gibi, hiçbir şeysizleştiriyor. 
   Ne din, ne yamalanan etnik kimlik kurtarıcı değil onlar için; iş/aş/ekmek ve insanca yaşam istiyorlar. Ama korku dağları sarmış oralarda.
   Yaşar Kemal'i anlatmam, onun ailesinin de Esrük Dağı'nın eteğindeki Ernis Köyü'nden olduğunu söylemem, Van'ı yazılarında ve romanlarında en güzel onun anlattığından bahsetmem çok da umurlarında değildi onların.
   Edebiyatı hayatın içine, yanına taşıyabilmek için daha önce yapılması gerekenler vardı.
   Sözüm toplumu sıradanlaştırmak çabasını güden siyasi aktörlere değil...
   Elbette insanseverlik, yurtseverlik duygusunu taşıyanlara.
   Gidin.
   Ülkenin en ücra köşesine gidin...
   Görün, tanıklık edin...Osmanlı aydını gibi bakmayın Anadolu'ya. Gidin ve yakından görün...Ve öyle yazın; edebiyatınızı yaşamın içinden süzüp alacaklarınızla kurun.
   Bakın o bilinç aşısı nasıl tutup boy verecektir. 


FERİDUN ANDAÇ





Bir çift Van sesi
Van'ın doğurgan sesi
Bin çift nar düşürülmüş gibi dalından
Bu onun sesi
Sessizce yağan karda nar sesi.


EDİP CANSEVER







Merhaba!

14 Ağustos 2016 Pazar

MOR CEPKENLİ KADINLAR




   "Özgürlüğün en büyük düşmanı halinden memnun kölelerdir."

AZİZ NESİN







Fotoğraf: FİKRET OTYAM




   Çin'de 20. yüzyılın başlarından devrimin gerçekleştirildiği 1949'a kadar yaşanan serüveni, iç savaşı, Japon işgali dönemini ve sonrasını yakından izleyen İsveçli gazeteci Jan Myrdal, dilimize "Çin Raporu" adıyla çevrilen "Report from a Chinise Village" (1963) adlı kitabında çok ilginç bir olaydan söz eder.
   Myrdal, 1937 yılında kızıl kuvvetlerin egemenliğindeki bir bölgede çift süren köylü kadınlara rastlar. Çevrede öküz ya da benzeri hayvan olmadığı için bu görevi kadınlar üstlenmiştir. Kadınlar tarlada adeta "hayvanlar gibi" çalışmaktadırlar. Ancak Myrdal bu manzaradan, okuru ilk anda şaşırtacak çarpıcı bir sonuç çıkarır: Çinli kadınlar özgürleşmektedir!
   Feodal gelenekler gereği, evlendikten sonra bir yıl odasından, üç yıl evinden dışarı çıkmaması gereken, ayakları azap verici şekilde bağlanıp sakatlanan, köle muamelesi görüp neredeyse alacağı nefes bile katı kurallara bağlı olan Çin köylüsü kadınların tarlaya çıkıp yaşama karışması, üretime katılması, büyük bir özgürleşme adımıdır. Kadınlar göğün yarısını omuzlamaya başlamışlardır...(TUNCA ARSLAN- Aydınlık Gazetesi) 





Resim: FİKRET OTYAM




...Erkekler ayağını yere basmak ister, kadınlarsa başı göğe ersin ister. 
Kadınlar kuş kavmindendir, gökyüzü halkından, mavi kabilesinden...

HAYDAR ERGÜLEN






   

   Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken'i giyip herkesin görebileceği bir yere oturdu mu, bu "ben bu herifi boşadım" demektir. O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri Mor Cepken giyen kadının çevresini alırlar. Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken'i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır. Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez. Körocak olarak kalır.
   

OSMAN ŞAHİN







Özlenirsin, alabildiğine varsın da
Daha da var oluyorsun gün günden
Olgun bir meyva gibi güleceksin zamanla
Bir kadın da değilsin, bir kişi de değilsin
Bir kuş olsa mavilik derdi buna


EDİP CANSEVER









Merhaba!

17 Ocak 2016 Pazar

MAYINLAR ÇİÇEK AÇMAZ



Hikâyemin bugünün insanlarına bir masal gibi geleceğini biliyorum. Ama ben bu masalın içinde yaşadım.

OKTAY AKBAL







   Doğruydu...Kaçakçıydı hepsi...Arap atlarının üzerine yığdıkları gâvur eskisi giysileri mayınlı tarlalardan geçirip Urfa'nın Kötüler Mahallesi'ne getirene kadar canları çıkardı...
   Kurşun sesleri ve jandarma korkusu geride kaldığında, terlemiş atlar bir mağaraya sığındığında; poşuya sarılmış yürekler rahat bir nefes alırdı!.. "Yılbaşı"nda tek eğlencesi vardı o kaçakçıların ve de tezek ateşinde ısınan cılız bedenli çocukların!..
   Kötüler, Urfa'nın güneyinde, Neolitik Çağ'dan kalma mağaralar üzerinde kurulmuş bir mahalleydi...Kimse bilmezdi "Kötü" isminin aslında "Guti" kavimlerinden kalma olduğunu...
   Sanırlardı ki, bütün cihanın tüm kötüleri bu mahalleye birikmişti!..Oysa yanılgı, kötülükle iyiliği çelişkisi kadar derindi orada!..
   Kimileri gecekonduları şehre yakın araziler üzerinde kurarken, Kötüler'in sakinlerinin dağ başını seçmesinin bir tek nedeni vardı...Çünkü orası kaçakçıların gizlenebileceği devasa mağaralarla çevriliydi!..
   Yani aslında insanlar yaşamak için değil, yakalanmamak için sığınmıştı o kayalık ve gizemli coğrafyaya!..
   Orada yaşayanlar; korkuyla atan bir yüreğin, toprağa pusulanmış paslı bir mayının kölesi olabileceğini çok iyi bilirlerdi!..Kaçakçılıkla kötülüğün arasında yaşayanlar için çelişkiler o kadar sıradandı ki;
   Oralarda mayın da iyiydi, kurşun da!..Puslu sabahlarda kaçakçı gözleyen jandarma da iyiydi, ekmeğini ihanetle çıkaran ihbarcılar da...
   Bir tek onlar, yani kaçakçılar kötüydü!..Kaderleri doğdukları mahalle yazılmıştı ya alınlarına, işte o yüzden "Kötüler" di!..(MEHMET FARAÇ-Aydınlık Gazetesi)




   Çocukluğumun Urfa'sında, yani yaşamlarını Suriye üzerinden kaçakçılık yaparak sürdürenlerin yaşadığı Kötüler Mahallesi'nde, tam da evimizin karşısındaki gecekonduda "Suriye" adlı bir kız yaşardı.
   Babası kaçakçı hamalı olan o kıza neden "Suriye" ismi verildiğini hep merak ederdim... Halen aklıma her geldiğinde şaşarım; "Suriye diye kadın ismi olur mu?.."
   Biraz büyüyünce ve Kötüler'deki çarkın nasıl işlediğini görünce, mayınlı arazilerin ardındaki komşu ülkenin, bir genç kızın sadece yaşamını sürdürmesine değil, nüfus kağıdına da çok şaşırtıcı bir damga vurabildiğini anladım...
   Eğitimsiz ve topraksız bir kenar mahalle insanı, kaçakçılık yoluyla da olsa, kendisine ekmek kazandıran ve çocuklarının karnını doyurmasını sağlayan bir komşu ülkeye saygı gösterisinde bulunmuştu belki de...
   Anladım ki, kaçakçı atlarının terli sırtında getirilen eşyalar, bir aileye ekmek ve can verirken, bir genç kızın kimliğinde adeta sevgi ve dostluk nişanesine de dönüşmüştü...
   Yani "Suriye", 40 yıl önce Güneydoğu insanına ekmek kazandırırken, aynı zamanda kadınların "adı"nda emeği ve onuru da tanımlıyordu!..(MEHMET FARAÇ- Aydınlık Gazetesi)





FİKRET OTYAM






   Ya kadınları?..Koynunda bir bacağını mayına vermiş delikanlı yatıran kadınlar!..Gözlerinde Halep sürmesi...Saçlarında "Acem kınası" taşıyan Şark çıbanlı kızlar...(MEHMET FARAÇ-Aydınlık Gazetesi)







   Fikret Otyam, Urfa-Kısas'ta konuk olduğu Cafer Kaya'ya sorar:"Bu mayınları nasıl geçiyorsunuz?" 
Cafer: "Baba mayın olan yerde ot bitmez. Biz de ona göre çiçek açan yere ayağımızı basarız!"








Merhaba!

9 Ağustos 2015 Pazar

FİKRET OTYAM-KOCA ÇINAR


Yüce dağda pınar olsan
Akarak yanıma gelsen
Issız çölde susuz ölsem
İçmem yarim bundan sonra

Kuş tüyünden döşek olsan
Kutnu kumaş yorgan olsan
Zemheride donup ölsem
Yatmam yarim bundan sonra






   Yaşamının her anını Anadolu'nun güzellikleri ile bezeyen koca çınarı yoğun bakımdaki derin uykusunda gülümseten yine bir Anadolu türküsü oldu. Büyük ustamız, eşi, sanatçı Filiz Otyam'ın kulağına tuttuğu - kendisinin Karacaoğlan'dan derlediği - " Yüce Dağda Pınar Olsan " adlı barağı duyar duymaz gözlerini açarak türküleri ve sevenlerini selamladı. Hemşirelerin " Müziği duydunuz mu? " sorusunu gülümseyerek yanıtladı.
   (26 Ocak 2015 tarihinde mide kanaması teşhisiyle kaldırıldığı hastanede kalbi duran ve yapılan müdahale ile hayata geri dönen Fikret Otyam hakkındaki gazete haberlerinden)



FİKRET OTYAM
(d.19 Aralık 1926 Aksaray- ö. 9 Ağustos 2015 Antalya)

(1945 yılında İstanbul'a gelerek Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi oldu. Daha önce  iki yıl İbrahim Çallı'dan ders aldı.)






   Hocaların hocası Çallı'nın atölyesine adım attığımda çırılçıplak bir kadın karşımda duruyordu. Ağabeyler,
ablalar gülerek 'gel, gel' dediler. Çallı'yla dede torun gibiydik. Acımdır, her şeye karşın aklım fikrim, Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndaydı. Atölyesine gelme isteğime yanıtı: "O da benim hocam, öğrencisini nasıl alırım" oldu. Ağlamaklı vaziyette izin istemek için yanına yaklaşınca, anlaşılan duymuş. Çallı, "siktir git" dedi. Bedri Hoca'ya koştum, dediğini anlattım. "Tamam" dedi, "İzin vermiş."








Işıklar içinde yat KOCA ÇINAR!
  

17 Nisan 2015 Cuma

EĞİTİMİN ÖNEMİ



Resim: FİKRET OTYAM


   Fikret Otyam'dan:

   Çoban Mustafa buralarda yaşar, karısı Ezo, oğulları Ali, Şeyhmuz ve de kızları Melek..
   Aldı Çoban Mustafa, bakalım ne dedi:
  "...Ben de okuyamadım babam gibi. Nasıl okuyacaksın? Okul yoktur. Hadi bizi geçin, geldik gidiyoruz, ama bebelerim var üç tane, güller gibi. Daha dillerini bilmezler doğru dürüst. Çünkü okul yoktur, öğrenemezler hiçbir şeyler, ondan.
   Ben olsam şu koca Harran topraklarına okullar açarım. Milletin çocukları okusunlar, adam olsunlar. Bir adam okumadı mı ne farkı var şu güttüğüm koyundan? Hiçbir farkı yoktur. Çocuklarımız okumak ister ama istemekle olur, biter? Hayır. Önce okul olması gereklidir. Nasıl olacak? Şöyle olacak, devlet baba buralara da okul açacak. Örtmenler tutacak gönderecek, onlar okutacak çocuklarımızı, adamlar edecek. Basacağız örtmenleri bağrımıza. Bakınız, bir insan okumadı mı, toprak sahibi olmadı mı, ko gitsin şu Harran Ovası'na, yesin onu kurtlar kuşlar, sürünsün..."
   "Haklısın Mustafa," dedim. Ne diyebilirdim başka. Haklıydı Mustafa, şu koca Harran Ovası kadar.
   İki ay mı ne geçti aradan, mektup geldi oradan.
   Keşke hiç gelmeseydi:
   Çoban Mustafa, yani Şeyhmuz'un babası, koyunlarını almış her zamanki gibi, yaylıma götürmüş kavalını çalarak. Bilirsin, Mustafa çok iyi kaval çalardı. Uyanık da yanında, koyunların can bekçisi.
   O gece köye dönmemişler, eh olur, sabah döner demişler, demişler ama sabahleyin de dönmeyince telaşlanmışlar. Koyunlar sağılacak, sütleri alınacak, koyunların sahibi deli olmuş. 'Bu demiş koyunları alıp sınırı geçti, kaçtı Suriye'ye, sattı oralarda'. ' Fakat bizim bildiğimiz, tanıdığımız Çoban Mustafa böyle bir iş, hele hırsızlık yapacak tipte bir insan değil, aksine yoksul ama namuslu, güvenilir bir kişi, buna olasılık yok' dedik.
   Şeyhmuz yollara düşmüş, yaylım yerlerini tek tek dolaşmış. Bir yerde sürüyü görmüş, tam sınırın yakınında hayvanlar birbirine sokulmuşlar, başlarında Uyanık sıkıntılıymış, Şeyhmuz bağırmış: ' Babaaaaaa!..Babaaaaa!..' Neden sonra bir inilti gelmiş, yaşamasız.' Suuuuuu!..Suuuu!..Yandım suuuuu'..diyormuş.
   Şeyhmuz, yeniden bakınmış sesin geldiği yana. Bir de ne görsün? Babası Mustafa, mayınlı topraklarda, orada yatıyor, neredeyse paramparça. Anladık ki koyunlar mayınlı topraklara kaçmış. Ne yazık ki ayağı bir mayına basmış ve kaldırınca...
   Derken Şeyhmuz soluk soluğa köye geldi, bağırıyordu bir yandan:
   'Ey köy halkı, buldum, babamı buldum!..Babam mayına düşmüş, paramparça yatıyor ve yandım suuu, diyor. Koşun yetişin!..' Tüm köy halkı traktörlerle, atlarla, kimi yayan koşup geldi olay yerine. Bir insan, neredeyse paramparça, mayınlı topraklarda yaşamla boğuşuyor, köpeği yanında onu kurtlara kuşlara karşı koruyor, siz ama siz, köy halkı, hiç ama hiçbir şey yapamıyorsunuz, sadece acı acı çaresiz bakıyorsunuz duruma.
   Ezo Kadın, yani karısı bağırıyor bir yandan: 'Mustafaaaaaamm!.. Mustafaaaam!.. Yiğidim benim, ne edelim, ne yapalım, çaresiziz, dayan Mustafam! Dayan!..' Yanında kızı Melek bağırıyor: 'Babaaaa! Babaaa!' diye...
   Mustafa'nın sesi geliyor giderek yavaşlayan. Sadece 'Suuu!' dediğini anlıyoruz. Su, evet su, ama nasıl vereceksin? Mayının nerede olduğu belli değil ki. Zaten jandarma da fazla yaklaştırmıyor, ne yapsınlar? Biz haberi alır almaz, ilçeye, il merkezine gerekli haberleri duyurmuştuk. Ne yazık ki yetişemediler, biliyorsun mesafe uzak. Hani görmüştük bir gün, pırpır dediğimiz askeri uçaklar var, onlar geldi, yakından uçtu, dolandı, dolandı sonra uzaklaştı...
   Zamanla tüm sınırı, çölü ağır bir koku sardı. Dayanamadık, hane hane gerilere çekildik, koku yine geliyordu hafif bir yel esişte. Pırpır uçağı yine geldi, alçaktan uçarak kağıt torbalarla kireç atmaya başladı. Kireç paketleri düştükçe pat diye, bir beyaz duman yükseliyordu Mustafa'nın üzerinden. Derken Mustafa kireçten bir mezara gömüldü.
   Başsağlığına Ezo Kadın'a gitmiştik. Ezo Kadın anlattı:
   O sabaha karşı, evin kapısı tıkırdamış, kadın belki rüzgardır diye aldırış etmemiş. Daha sonra kapı tırmıklanmış. Gaz lambasını almış, gitmiş kapının yanına, dinlemiş dışarısını, kapı yine tırmalanıyor, iniltiler de geliyormuş. Kapıyı açmış, bir de ne görsün? Kapıda Uyanık, Mustafa'nın o sadık, o kocaman köpeği. Mustafa'nın köpeğinin ağzında Mustafa'nın kopmuş tek bacağı. Uyanık, bu sadık köpek, sahibinin o kopuk tek bacağını ağzına alıp, sürüye sürüye evine getirebilmiş.
   Hepimiz kahrolduk.
   Mustafa'yı sanki tümmüş sayarak o tek bacağı gömdük, törenle.


   Fikret Otyam 1978 yılında yazmış Çoban Mustafa'yı.

 Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy Enstitüleri'nde 1.308'i  kadın olmak üzere toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti. Fakir Baykurt, Ümit Kaftancıoğlu, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Pakize Türkoğlu ve Dursun Akçam gibi önde gelen yazarlar ve düşünürler bu okullarda yetişmişlerdir. Kapatılmasalardı Sabahattin Eyüboğlu'nun "Bir kişinin atacağı dev adımlardan çok, bin kişinin atacağı insan adımlarını istiyordu" dediği Hasan Ali Yüceller, İsmail Hakkı Tonguçlar  kim bilir kaç köy çocuğunu daha yetiştireceklerdi Köy Enstitülerinde.







Haber: GAZİANTEP GÜNEŞ GAZETESİ-2011


   Emin Özdemir," Kendi üreten, kendi tüketen kurumlardı. Yediğimiz ekmeğin tarlada tohumunu eker, ekinini biçer, buğdayı öğütür, unumuzu kendimiz yapardık. Devlete yük olmazdı bu kurumlar," diye tanımlıyor Köy Enstitülerini






   " Her devrimci kurum gibi Köy Enstitülerini de dışarıdan ve içeriden yıkanlar oldu. Dışarıdan yıkanlar, bilerek bilmeyerek, Para'nın uşaklarıydı; içeriden yıkanlar, bilerek bilmeyerek Para'nın uşaklarının uşakları oldular."

   (SABAHATTİN EYUBOĞLU)









Merhaba!