İbrahim Balaban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İbrahim Balaban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2023 Pazar

BALABAN

 

Resim: İBRAHİM BALABAN


  Balaban söylemek istediğini kestirmeden söylemesini biliyor. Bu kestirmeden söylemeyi, bu ustalıkla söylemeyi Balaban nereden öğrenmiştir? Asıl iş burada işte. Nakış var, oya var, kilim var, çorap var. Yüz yıllardır Anadolu halkı renkle haşır neşir olmuş. Balaban da söyledi, dedi ki: "Ben bugünlerde öğrendim bunu. Büyük Batı ressamlarının tablolarına bakınca öğrendim. Bizim köydeki kadınlar, Batılı büyük ustalar nasıl renk değerlendiriyorsa, onlar da öyle renk değerlendiriyorlar. 
   Bir de türküler var. Bir olayı anlatmada türküler kadar kestirmeden giden hiçbir söz, sanat yoktur desek yeridir. İşte Balaban bunlardan alacağını da almış. Ben, Balaban'ın her tablosunu bir türküye benzetiyorum. Şöyle ki: Her türkü bir hikâyedir. Bir olaydan çıkmıştır. Olaydan çıkmayan hiçbir türkü yoktur. Olayı anlatınca da hayatı en kestirmeden anlatıyor türküler. İşte Bursa'nın Seç köyünden Balaban'ın her tablosunun bir hikâyesi var. Ve hayatından bir parça her tablosu... Rengi ile, ışığı ile bir parça.
  Sergisini bir daha gezdikten sonra, Balabanla karşı karşıya oturduk. Güya ben, Balaban'a soracağım, o da söyleyecek. Kararımız bu. Birbirimize bakıştık kaldık. Ne o bir şey söyleyebildi, ne ben sorabildim. Sonra ben, çocukluğuma dalmışım. Köyde bütün çocuklar, kumun üstüne resimler çizdik. Şimdi hatırlamıyorum. Bu bir oyundu sanıyorum. Balaban'ın ressamlığı buradan gelmiş olmasın!.
   Birden, bir:
   "Merhaba" duydum.
   Ben de:
   "Merhaba" dedim ve kendime geldim.
   "Sergi açılalı iki gün oldu" dedi.
   "Boş ver buna da, eskiden anlat bana, çocukluğundan" dedim.
   "Resim yapmaya nasıl başladım, onu mu? Herkesin ilk sorduğu bu zaten."
   "Sen anlat."
   "Ben ilk olarak anamı nakış yaparken gördüm. Nakış beni bir sardı ki deme gitsin. Her gün akşamlara dek anamın karşısına oturur, onu seyrederdim. Çocuklarla oyunu, her şeyi bırakmıştım. İşim gücüm nakış seyretmekti, anamın gergefinin üstüne elimi sürmekten çok tad duyardım. Anam bana gergefi yırtarım diye kızardı. Ama ben gene de bildiğimi işlerdim. Her gün de anama yalvarırdım bana işleme versin diye. Bir gün elime iş verdi anam. Öyle iyi işledim ki, bu işe anam da şaştı kaldı. Gergefe yeni yeni nakışlar bulup koymuştum. Sonra ben yedi yaşına değince, babam beni mektebe gönderdi. Öğretmen, tarlada otlayan bir eşek yapmamızı söyledi bir gün. Sınıf hiç yapamamıştı. Benimkini görünce öğretmen, "hah, böyle işte" diye bağırdı ve yaptığım resmi sınıfa gösterdi. Ondan sonra benim için varsa da resim, yoksa da resim."  


YAŞAR KEMAL
(Bu Diyar Baştan Başa - Cem Yayınevi, 1973)



   

Merhaba!


13 Aralık 2020 Pazar

SALGIN, AÇLIK, İKLİM KRİZİ; SAVAŞ VE BARIŞ

 


   Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, BM Genel Kurulu'nda düzenlenen Covid-19 Zirvesi'nde yaptığı konuşmada, "Zengin ve güçlü ülkelerin aşı izdihamında fakir ülkelerin ezilmesine müsaade edemeyiz." dedi. Salgının üzerinden neredeyse bir yıl geçtiğini ve "tünelin sonundaki ışığın daha parlak hale geldiğini" belirten Ghebreyesus, pandemiden sonra ise dünyayı daha zorlu sorunların beklediği uyarısında bulundu. Ghebreyesus, "Yoksulluk ve açlığın aşısı yok, eşitsizliğin ve iklim değişikliğinin aşısı yok." diye konuştu. Pandeminin küresel bir kriz olduğuna dikkati çeken Ghebreyesus, çözümün de adil ve küresel olması çağrısı yaptı. (AA)


***


   Marksist sosyolog, filozof ve kültür eleştirmeni Slavoj Zizek: "İğrenç bir barbarlığa doğru sürükleniyoruz"  

   Bu salgının gelecek gerçek krizin yalnızca küçük bir testi olduğunu söyleyen Zizek, "Toplum iğrenç bir barbarlığa doğru sürükleniyor. Umut etmek istiyorsak, eski hayatımızın bittiğini kabul etmeliyiz. Yeni bir normal icat etmeliyiz. Üçüncü dalga bir akıl hastalığı dalgası olacak" diyor. 

   Kitabınızda, bir felaket kapitalizminin panzehiri olan bir "felaket komünizminden" bahsediyorsunuz. Şöyle yazıyorsunuz: "Devlet, maskeler, test kitleri ve ventilatörler gibi temel malzemelerin üretimini organize etme, otellere ve diğer tatil yerlerine el koyma, yeni işsizlerin geçimlerini sağlama gibi konularda çok daha aktif bir yol üstlenmekle kalmamalı, bütün bunları piyasanın mekanizmalarından vazgeçerek yapmalı."

  Her şey ya çok daha kötüye gidecek ya da çok daha iyi olacak. Bu tamamen bize bağlı. Covid-19 öylece kaybolmayacak. Aşılara rağmen, insanoğlunun da davranış ve yaşam biçimini değiştirmesi gerekecek. Ama beni en çok kaygılandıran şey, çok başka bir şey. Sibirya'daki sıcaklığı gözlemlediniz mi? Temmuz ayında 35 derecenin üzerinde sıcaklıklar ölçüldü. Bundan gerçekten korkmalıyız. (Söyleşi: Tomasz Kurianowicz, Çeviri: Nurcan Dikme Yaşar, BirGün Gazetesi)   


***


   Silahlı çatışmalar, iklim krizi dünyada açlıkla karşı karşıya kalanların sayısını her geçen gün artırmaya devam ediyor. Yapılan araştırmalar, Covid-19 salgını ile birleşen çatışmaların ve ekonomik krizin gıdaya erişim sorununu rekor seviyeye çektiğini gösterdi.

   Birleşmiş Milletler'e (BM) bağlı kuruluşlar, 20 ülkede yaklaşık 250 milyon insanın önümüzdeki dönemde gıda krizi ve hatta kıtlık tehdidi altında olduğu konusunda uyarıda bulundu. BM Gıda ve Tarım Örgütü raporlarında, "Krizde veya daha kötü seviyelerde akut gıda güvensizliği ile karşı karşıya kalan insan sayısı çarpıcı bir şekilde artış gösterdi" dendi. Örgüt, çatışma, gıda fiyatları ve geçim kaynaklarını etkileyen Covid-19 salgınının etkilerinin sorunu daha da kötüleştirdiğini söylüyor. Dünya Gıda Programı ise şiddet ve çatışmaların Batı Afrika'nın Orta Sahel bölgesinde 7,4 milyon insanı şiddetli açlığa sürüklediğini bildiriyor. 


    Yeni yayımlanan raporlar, Yemen'deki açlığın rekor seviyeye ulaştığını gösteren sayıları da gözler önüne serdi. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), BM Dünya Gıda Programı (WFP) ve UNICEF Yemen'deki açlık için uyarıda bulundu. Yemen için Yeni Gıda Güvenliği, kıtlık benzeri koşulların yeniden başladığını, açlık sınırında yaşayan insan sayısının artışa geçtiğini belirtti. 
   Raporda, 2021 yılının ilk yarısında Yemen'de, açlık kriziyle boğuşan kişi sayısının 3,6 milyondan 5 milyona çıkacağı yönünde uyarı da yer alıyor. BM ise Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde yaklaşık 22 milyon insanın, geçen yıla kıyasla endişe verici bir artışla gıda güvensizliği ile karşı karşıya olduğunu ifade ediyor.
     Dünya Gıda Programı'nın raporları Güney Madagaskar'daki açlığın boyutlarını da gözler önüne serdi. Artan açlık, bölge nüfusunun yaklaşık yarısını etkilerken krizle karşılaşan çoğunluğu, kadınların ve çocukların oluşturduğu vurgulanıyor. Bir raporda ise beş yaşın altındaki çocukların neredeyse yarısı kronik yetersiz beslenmeden mustarip olduğu için Madagaskar'ın şimdiden dünyanın en yüksek bodurluk oranına sahip olduğu bilgisi yer aldı. (BirGün Gazetesi) 


***


  2020 Nobel Barış Ödülü'ne Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP) layık görüldü. Nobel Barış Ödülü madalyası ve sertifikasını genel merkezlerinde alan WFP İcra Direktörü David Beasley şunları söyledi: 

"Gıdanın barışa giden yol olduğunu inanıyoruz"

  Her gece yatağa aç giren 690 milyon insanın açlığını nasıl sona erdirebileceklerinden bahsetmeyi istediğini ancak ellerinde başka bir kriz olduğunu vurgulayan Beasley, şöyle devam etti:
  "Nobel Barış Ödülü bir teşekkürden fazlasıdır, bu bir eylem çağrısıdır. İklim değişikliği, pek çok savaş, açlığın siyasi ve askeri bir silah olarak yaygın kullanımı ve bunların hepsini katlayarak daha kötü hale getiren küresel sağlık salgını nedeniyle 270 milyon insan açlığa doğru yürüyor."
  Beasley, açlığa yürüyen 270 milyon insandan 30 milyonunun hayatta kalabilmek için yardımlarına muhtaç olduğuna dikkat çekti. Dünyada 400 trilyon dolarlık bir servet olduğunu ve salgının zirve yaptığı günlerde bile 2,7 trilyon dolarlık ek bir servet yaratıldığının altını çizen Beasley, "Bizim, 30 milyon insanı kıtlıktan kurtarmamız için 5 milyar dolara ihtiyacımız var" dedi. Beasley, Covid-19 salgınına yönelik ihtiyaç ve talepleri karşılayamamanın açlık salgınına yol açacağını kaydetti. (AA) 


***



Resim: İBRAHİM BALABAN



Bir tas sıcak süttür barış 
ve uyanan bir çocuğun gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
Başaklar uzanıp, ışık! ışık! - diye fısıldarken birbirlerine!
Işık taşarken ufkun yalağından.
Barış budur işte.

(...)

Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanları
sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.

Ve toprakta derin izler açan sabanların
tek bir sözcüktür yazdıkları:
Barış.
Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
Bu tren barıştır işte.

Kardeşler, barış içinde ancak
derin derin soluk alır evren.
Tüm evren,
taşıyarak tüm düşlerini
Kardeşler, uzatın ellerinizi.
Barış budur işte.   

YANNİS RİTSOS
(Çeviren: ATAOL BEHRAMOĞLU)







Merhaba!

23 Ağustos 2020 Pazar

GÜZEL İNSANLAR





 METİN ALTIOK 
 (Deniz Gezmiş)



Sonbahar-ki acının değişmez dipnotudur-
Sesinin solgun göğünde
Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur.
Savrulur her yana kavruk kelimelerle,
Yüreğini acıyla buruşturur.
Bakışının pasıyla zırhlanan dünya,
Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına
Sonbahar-ki doyumsuz bir aşkın sonudur.


METİN ALTIOK







İBRAHİM BALABAN
(İş Zamanı)


   30 Ocak 1975
   Ankara'da, Zafer Çarşısındaki Toplum Kitabevindeydim şair Metin Altıok ve hikâyeci Remzi İnanç'la birlikte. Demli, kaynak çaylarımızı, bardakların üzerine başlarımızı eğip kaldırarak yudumluyorduk. Yüzlerce kez gördüğümüz kitaplara bakıyor, raflarda okumadığımız bir kitabı arıyor, bulunca sevinçten kabımıza sığamıyorduk. Remzi İnanç, "Bu çaydan birer tane daha içelim" dedi. Metin Altıok, bir sigara yaktı.
   Açık kapıdan geçenleri, geniş taşlarla kaplı koridorda gezinenleri dikkatle izliyordum gözucuyla. Vitrinlerin önlerinde duruyorlar, posterlere, kitaplara dikkatle bakıyorlardı. Birileri içeri giriyor, ötekiler, kitapların adlarını heceleye heceleye yürüyorlardı. Ceketinin omuzları iyice ıslanmış, saçları başına yapışmış, burnunun ucundan, şakaklarından yağmur damlalarının yuvarlandığı bir adam, "Korkunç bir yağmur yağıyor" dedi, silkindi.
   Başkaları da ıslak ayak izleri bırakarak, yağmurdan yakınarak ve sigaralarını tüttürerek dolaşıyordu.
   Eşikte beliren Balaban'ı görünce heyecanlandım, fırladım yerimden iki adım attım, "Vay vay vay, kimleri görüyorum! Sen bu Angara vilâyetinde nörüyon Yıpram Ağa? dedim. Yıllardan beri çok uzak kentlerde yaşarken bile birbirlerini akıllarından hiç çıkarmayanların önlenemez ama yadırganmayan taşkınlığıyla kucaklaştık. Gülümseyen yüzlerimize baktık ellerimizle kavradığımız kollarımızı bırakmadan bir adım geriye çekilerek; bir daha, bir daha kucaklaştık, sırtlarımızı tıpışladık. "Eyisin, beğendim" dedi Balaban.
   "Bomba gibiyim" dedim.
   Balaban büyük ağzını daha bir büyülten çın çınlı bir kahkaha attı. "Patlıyon mu, patlıyon mu?"
   "Günde birkaç kere" dedim.
   Kahkahası canlılığını koruyordu Balaban'ın. "Onun için mi ortalıkta bu kadar sakat var?" 
   "Evet ama asıl sakatlanan benim, çoğu içimde patlıyor çünkü."
   "Bu gözel işte, eyi gözel. Hepimiz öyleyiz ya" dedi Balaban.
   "O bombalar patlamasa ne şiir yazılır, ne hikâye, ne roman" dedi Metin Altıok, bıyığını çekiştirdi.
   "Resim de yapılmaz. Bir şey yaratılamaz" dedi Balaban...


MUZAFFER BUYRUKÇU
(Sayılı Günler)







Merhaba!

29 Eylül 2019 Pazar

UMUT HEP VAR




   "Ben bir çiçeğe bakmayı da seviyorum... Bahçemde bir tomurcuk görüyorum, onun açışını da takip ediyorum, bir meyvenin büyüyüşünü de. Bütün bu olayların içinde bir umut... Güzeli de dolu dolu yaşıyorum, insanı da seviyorum, doğayı da. Bizim bir yaşam süremiz var, emes olduğumda herkes, 'Emesliler yürüyemez' dedi, 'Olsun, yürüyemezsem, oturarak resim yaparım' dedim. Hep Frida'yı örnek aldım, Frida kadar yeteneğim yok ama onun kadar coşkum var." (ZEHRA ARAL)


Resim: ZEHRA ARAL




***




Bu kara, karanlık tabloda
Hiç mavi bir ışık yok mu?
Nâzım yanıtlıyor bu soruyu
Doğrulup mezarında:
Umut, umut, umut
Umut insanda.


METİN DEMİRTAŞ




***





Resim: İBRAHİM BALABAN


   "Ümidi, sevgiyi, çok şükür'ü çiziyorum" diyen Balaban yaşantısının suretini, 26 Şubat 2008'de şu sözlerle ifade etmişti: "Ümidi, kendimde buldum. Mutluluğa çalıştıkça erdim. Çok şükür'ü soyumda gördüm.
    Balaban, en yürek sızlatan konularda bile sevinç, umut ve direniş öğelerini resmine katmayı başarıyor. Kimi zaman bu etkiyi tabloya giren, ışıl ışıl gözlerle ufka bakan bir çocukla yaratıyor. Onun insanları yere sağlam basıyor. Şair Hasan Hüseyin de benzer bir görüşü dile getiriyor: "Balaban, karamsar konulara eğilmiştir. Ama bu konuların işlenişi karamsar değildir. Balaban'da umut vardır. Balaban 'umut'un resmini yapmıştır." 
  Balaban da bu görüşü doğruluyor: "Dün tarladaki anayı resmediyordum. Bugün kucağında çocuğuyla deprem yıkıntıları arasından kaçan anayı çiziyorum. Ama felaketin, yılgınlığın görüntüsünü değil; felakete rağmen yaşamak için elinde feneri ile gece karanlığında yıkıntılardan çıkan, dimdik yürüyen anaları yapıyorum." (FEYZİYE ÖZBERK - Aydınlık)



Resim: İBRAHİM BALABAN




***




"Umut hep var. 
Laf olsun diye değil, insanın içinde yeniden kurmaya ve devam etmeye dair büyük bir güç var."


ZEHRA ÇELENK









Merhaba!

25 Ağustos 2019 Pazar

ŞAİR BABA VE BALABAN




"resmini yaparken de gördüm balaban'ı ben
resminin konusunu yaşarken de"

HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL
(Balabanca Bir Övgü)







   "O öğretiyordu, ben öğreniyordum. Ama çizdiklerim bir türlü resim, tablo olmuyordu. 'Neden' diye sordum Şair Babama."
    Yaptıklarının resim olması için, çırağın usta olması için, ekonomi-politik, sosyoloji, felsefe öğrenmesi gerekiyordu. Onları da öğretti Şair Baba.
   "Şair Babamla ikimiz buluşmadan önce, el yordamı ile arıyordum kendimi karanlıkta... İlkin onu buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime."
   Köyünde, tarlada çalışan, öküz güden bir çocukken bilirdi ki "Çiçeğin rengi ve biçimi toprağından, ikliminden, doğasından gelir..."
   Nâzım Hikmet Okulu'ndan mezun olunca da "tıpkı, çiçeğin rengi, biçimi gibi; sanatçının eserinin de toplumdan, halkının yaşantısından, doğasından tohumlandığını ve geliştiğini" hiç ama hiç unutmadı. (ZEYNEP ORAL - Cumhuriyet Gazetesi)



***



    ..."Şair Baba ve Damdakiler" adlı anlatısını okuduğumda gencecik bir üniversite öğrencisiydim, bu kitabı mutlaka tiyatro oyunu olarak sahneye uyarlamalıyım ve bunu mutlaka zengin olanaklarıyla Devlet Tiyatroları oynamalı diye düşünüyordum. 
   Çok zaman geçti ama düşüme kavuştum. Galada, saklıca balkondan izliyordum. Balaban coşkun alkışlarla sahneye davet edildiğinde, içimi titreten nice şey... Onu izliyordum, onun yatağına sığmayan 'meşe seli' coşkusunu, şehvetle ve şarapnel gibi kullandığı cümlelerini. Sevincini... Ve Şair Baba'ya özlemini. Öyle bir "Şair Baba" deyişi vardır ki, sözcüklerle bir insana sarılmak ne demek öğrenirdiniz. Balaban cezaevine ayıngacılıktan düştü, sonra da cinayetten.
   Şair Baba bir katilden Türkiye'nin en usta, en coşkulu halk sanatçılarından birini, ressam İbrahim Balaban'ı yarattı. İbrahim Balaban da "Şair Baba"sına borcunu hiç unutmadı.
   Şair Baba fırçalarını, boyalarını, en güzel şiirlerinden ikisini ona vermişti.
  "Bundan sonra Türk milletinin resmini sen yapacaksın!" Vazifesini bir de! İbram koğuşundakilere bakmıştı, avluda volta atanlara, demirli pencereden Bursa şehrine, öteki öteki şehirlere. "Bu kadar çok mu?" diye sorabilmişti ancak.
  O kadar çoktu ve o da çok yaptı. O resimler tuvallere, koleksiyonlara, hatta müzelere sığmaz. Taşar renkler Balaban'ın tablolarından. İnsanların el ayaları ışır, alınları ışır, gözleri...
   Tarlalar, başaklar, zenginlik ve yoksulluk ışır; pulluk, karasaban, bayrak, kayık, kelepçe ışır... (HALDUN ÇUBUKÇU - BirGün Gazetesi) 




İBRAHİM BALABAN
"Bahar"




İBRAHİM BALABAN'IN "BAHAR TABLOSU" ÜSTÜNE SÖYLENMİŞTİR

İşte seyreyle gözüm, hünerini Balaban'ın.
İşte şafak vakti, Mayıs ayındayız.
İşte aydınlık:
akıllı, cesur, taze, diri, insafsız.
İşte bulut:
kaymak gibi lüle lüle.
İşte dağlar:
hem de mavi, hem de serin.
İşte sabah seyranı tilkilerin:
uzun kuyruklarında ışık,
sivri burunlarında telâşları...
İşte seyreyle gözüm:
işte karnı aç
tüyleri diken diken
ağzı kırmızı
işte dağ başında kurdun biri.
Kendinde hiç duymadın mı sen
aç kurdun öfkesini sabah vakitleri?

.........
.........
.........

Ellerim, ellerim dokunun, okşayın, avuçlayın.
İşte anamın sütü, karımın eti, gülüşü çocuğumun.
İşte sürülen toprak...
İşte seyreyle gözüm, işte insan:
dağın, taşın, kurdun, kuşun efendisi,
işte çarıkları,
işte poturunda yamalar,
işte karasaban,
işte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarıyla öküzleri...


NÂZIM HİKMET
(Resim: JAK İHMALYAN)








Merhaba!

14 Temmuz 2019 Pazar

ANADOLU' DAN




   Doğanın emrine emanet edin yüreğinizi, sesleri duyun, renkleri fark edin. Doğanın bin bir sesi kulaklarınıza dolsun. Kuşların, böceklerin, yaprakların, pınarların sesi...
  Ve renkleri fark edin, yaprağın yeşilini, dağın zirvesindeki karın beyazını, mor çiçeklerin, al çiçeklerin rengine çevirin gözlerinizi... Yürüyün bakın sizi nereye götüreceğim.


   Erzincan'dan doğuya doğru gidelim bugün, Fırat'ın kıyısından yürüyelim. Önce dilerseniz Girlevik Şelalesi'ne uğrayalım. Otuz bir kilometre yol yapacağız; muhteşemdir şimdi. İlkbaharın renkleri, dallarda kuşlar, dağlarda kar çizgi çizgidir Keşiş Dağı'nın tepesinde. Söğüt ağaçları kollarını uzatır yolun üstüne, şelale önünde 'hazırol'da bekler söğütler... Su süzülür kayaların arasından tel tel otlara değer, yosunlara değer, muhteşem bir ses dolar kulaklarınıza. O ritme dayanamaz yüreğiniz, oturur bakar durursunuz suyun düşüşüne...


    
   Dönüşte Cimin ilçesinin yemyeşil tarlalarının içinden, doğanın güzelliğine uygun bir tepe yükselir... Altıntepe'dir orası... Yüzyılların içinden günümüze ulaşan kalıntılara çıkmadan olur mu? Urartu, Bizans ve Osmanlı medeniyetlerinin yaşadığı mekan tanıtılsa insanlar koşa koşa gelir, bu yuvarlak tepeye çıkar, tarihin derinliklerinden gelen eserlere bakar, yemyeşil Erzincan Ovası'na hayran olur da gider... (LÜTFİ ÖZGÜNAYDIN - Aydınlık)




***





HATTUŞAŞ - Hitit Başkenti


   "Kitaplarda görmüş olduğum Batı resimlerini, Avrupa'ya gidince müzelerde gördüm. Hepsini de beğendim. Onların hiçbirinden örnek almadım. Fakat benim öz kaynaklarım olan Doğu'daki; Asur, Sümer heykellerini ve Hitit rölyeflerini, Hattuşaş'a gittiğimde gördüm: Bereket Tanrısı'nı, Savaş Tanrısı'nı, daha birçok rölyefin desenini çizdim. Hepsine de hayran oldum. Ama örnek almadım. Fakat ibret aldım."


İBRAHİM BALABAN




***






   ...Cennetin Kapısı Anadolu'dadır, İstanbul'un Fethi'nden 225 yıl önce yapılmıştır.
   Evet! Divriği Ulucamii ve Şifahanesi'nin kuzey taç kapısından söz ediyoruz. Kapıya bu adı yakıştıran Doğan Kuban anlatıyor: İslam sanatının en büyük taş oyma başyapıtı bu. Bir heykel gibi yekpare taştan oyulmuş (öteki taç kapı da öyle). Başka bir deyişle, üç boyutlu yontu nitelikli bir taş oyma. Dünyada benzeri yok. Üstündeki bezemeler, işlemeler, oymalar nerdeyse insanüstü bir ustalık ürünü. "Onbinlerce motifin bir daha kendini tekrar etmemesi" ölçüsünde ince bir işçilik.
   Kapıya oyulan biçimlerin içeriği de güçlü. İki yanda birer hayat ağacı. Kat kat güneş. İnsanın içini açan palmetler kademe kademe... Cennet Kapısı'nda bütün biçimler yukarı doğru devinim halinde, Cehennem Kapısı'nın tam tersi yani. İnsan ruhunun düşüşünü değil, yükselişini betimlemiş yapının mimarı Ahlatlı Hürremşah... Kimdir Hürremşah? Bilmiyoruz, ama Doğan Kuban'ın dediği gibi, sanat tarihimizin yıldızlarından biri olduğuna kuşku yok. Yapıtının değerini bilelim. (OĞUZ DEMİRALP - Cumhuriyet Kitap)







Merhaba!   

5 Şubat 2017 Pazar

EMEĞİNE SAHİP ÇIK




Eli emekli olanın ağzı yemekli olur.



(Resim: İBRAHİM BALABAN)



   Bugün tüketilen ürünlerin büyük bölümü israf edilmektedir. Kapitalizmin teşvik ettiği gösterişçi tüketim, birçok ürünün tükenmeden çöpe atılmasına yol açmaktadır. Üretimin kapitalistlerin kârını artırmak için değil de insanların ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapıldığı bir düzende bugün üretilenden daha az bir üretimle insanların daha iyi bir yaşam sürmesi sağlanabilecektir. Böylece doğanın bize sunduğu kaynaklar da israf edilmemiş olacaktır. (YILDIRIM KOÇ - Aydınlık Gazetesi)







   Zengin daha da zenginleşirken fakir daha da fakirleşerek yaşamaya devam ediyor. İngiliz yardım kuruluşu Oxfam' ın 2016 raporuna göre dünyanın en zengin yüzde 1' lik kesiminin serveti, geri kalan yüzde 99' luk kesimin servetinin toplamına eşit...  Dünyanın en yoksul yüzde 50' sinin nüfusu 2010 ile 2015 yılları arasında 400 milyon artmasına rağmen serveti yüzde 41 oranında azaldı. Dünyanın en zengin 62 kişisinin serveti ise 500 milyar dolardan 176 trilyon dolara yükseldi. Bunun ne anlama geldiğinin özeti ise şu: Dünyada gelir dağılımı eşitsiz ve hiç de adil şekilde dağılmıyor. Yüzde 1' lik o kesim için, devasa servetleri edinmiş o insanlar için çalışıyor, üretiyor, yaşıyor gibiyiz. Sanki onlar servetlerine servet katsın diye bir ömrü dünyanın geri kalanı tüketiyor gibiyiz. (SELİN AVAZYAN - Aydınlık Kitap)












   Ekonomik bağımlılık politik bağımlılığı doğurur. Bir çok endüstri kolları, madenler, ticaret ve kimi zaman tarım işletmeleri yabancıların ve yabancı şirketlerin ellerine düşer. Yabancılar kendi çıkarları açısından yönetirler bu işletmeleri ve her yıl büyük kârlar götürürler kendi ülkelerine. Endüstrinin güçsüzlüğü az gelişmiş toplumun dışarıya işlenmemiş mal gönderen ve dışarıdan işlenmiş mal ve makine alan bir ülke durumuna sokar. Kendi gereksinmesini kendi karşılayamayan toplumda üretim tüketimi bir türlü yakalayamaz. Ticaret ve ödeme dengelerindeki açıklar artar. Bu açıklar gelişmiş ülkelerin yardımıyla kapatılmaya çalışılır. Oysa gelişmiş toplum yardım adı altında gelişmemiş toplumu sömürmeye bakar. Bir kısır döngüdür bu, içinden kolay çıkılmaz.



OKTAY RİFAT
(Bir Kadının Penceresinden)








Bu demir Divriği Dağları'ndan
Ben söktüm ulan ben söktüm
Bu namlu Divriği demirinden
Ben döktüm ulan ben döktüm


HASAN HÜSEYİN KORKMAZGİL











Merhaba!

13 Kasım 2016 Pazar

DOST IŞIĞI





HASLET SOYÖZ
(Fenerler)



   Haslet Soyöz'ün dördüncü sergisi "Deniz Fenerleri"nin sergi albümüne önsöz yazan denizci-gazeteci Meriç Köyatası şöyle diyor:
  "Fenerler denizcilerin can dostudur. Fenerlerle dost olmayan bir denizcinin sonu pek hayırlı olmaz. Ya teknesi kayalıklarda parçalanır, ya da sonsuz deryalarda kaybolur."








   

İBRAHİM BALABAN


   Üç sınıflık köy okulundan mezun olan İbrahim Balaban, resme meraklıydı. 1942 yılında düğün evini basan hasmını öldürdü ve 10 yıl hüküm giyerek cezaevine girdi. Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş'un cinayete kurban gittiğini; daha sonra da doğum sırasında karısının öldüğünü öğrendi. Doğan çocuğu tek teselliydi ki, onu da çok kısa bir süre sonra kaybetti. Bu acılı yıllarda Bursa Cezaevi'nde Nâzım'la tanıştı. Ona sarıldı. Balaban'ın resme olan ilgisini Nâzım keşfetti ve onun ilerlemesini sağladı:
  "Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'ne geldi. Ben de oraya düştüm. Orada portreler yapıyordu. Ben de ondan görerek, ondan habersiz portreler yapmaya başladım. Benim portre yaptığımı görünce, beni çırak, talebe olarak kabul etti. Bana dedi ki:
 -Benden daha iyi portreler yapıyorsun. Öyleyse bu boyaların, fırçaların hepsi senin.
  Bir sandık boya..."


   Ayrıca Nazım'dan felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler de edinen Balaban, yedi yıl süren Nâzım Hikmet'li günlerini "Şair Baba ve Damdakiler" isimli kitabında ölümsüzleştirdi. İkisi de 1950 affıyla özgürlüklerine kavuşmuşlardı. Arkadaşlıkları burada bitmedi. Nâzım'la beraber İstanbul'a giden Balaban, askerliğine kadar onun evinde kaldı. (Yaşamı Çizgileri/Desenleri Balaban 1, Yayına Hazırlayan: Remzi Oğuz Yılmaz, Bilim Sanat Galerisi) 






 "Dostluk mum gibidir. 
Her yer aydınlıkken belli etmez kendini.
 Bazı şeyler ancak karanlık bastığında görünürler. 
Dostluk gibi." 

ERTÜRK AKŞUN
(On Sekiz Saat)








Merhaba!

20 Aralık 2015 Pazar

NÂZIM HİKMET







   Ekmek paramı çıkarmak için cezaevinde berberlik yapıyordum. Bir gün otururken, Nâzım Hikmet içeri girdi. Orada bulunanların hepsi ayağa kalktı. Ben de aynanın önünde oturuyordum. Benim yanıma gelip, "Merhaba İbrahim, senin resmini yapmak istiyorum" dedi. Ben istemedim, "Ben de ressamım, kendi resmimi aynaya bakarak yapabilirim" dedim. O zaman "Sen benim resmimi yap" dedi. Daha resmini bitirmeden kağıdı elimden çekip aldı ve diğer resimlerimi de görmek istedi. Sonrasında resim çalışmalarını birlikte hızlandırdık. O benim ustamdı. Bana boyalar, fırçalar verdi. Çok destekledi. O yıllarda kendisini ziyarete gelen önemli kişilere, resimlerimi gösterip, beni tanıtıyordu. Hatta Kemal Tahir'e yazdığı mektupta "Ben burada, içeride bir ressam Yunus Emre keşfettim. Köylü, köy mektebinde okumuş. Yaptığı resimleri görünce, milletimle bir kere daha övündüm" diyordu. Ayrıca bana sosyoloji, ekonomi politika ve felsefe konularında da bilgiler verdi, kültürle donattı. Gerçekten büyük adamdı. Adeta bir güneşti. Beni ışığıyla aydınlattı. Onun gibi insanlar kolay kolay gelmez. 




İBRAHİM BALABAN





Köprüden emanetçi Nuri Efendiye verip
bir servi sandık yollasa bana memleketim İstanbul
bir gelin sandığı
Çınnn diye çıngırağını çınlatıp kapağını açsam
iki top şile bezi
iki çift bürümcük gömlek
kılaptan işlemeli mermerşahi mendiller
Edirne sabunları
tülbent torbalarda lavanta çiçeği
ve sen çıksan içinden
Vay anam vay ne kadar güzelsin
Gülüşünde İstanbul'un abu havası
İstanbul'un lezzeti bakışında
A benim sultanım efendim, izin versen
ve cüret edebilse Nâzım Hikmet kulun
koklayıp öpmüş gibi olacak yanağını İstanbul'un

NÂZIM HİKMET










    "Ben büyük değilim. Halkımın sıradan ve gariban bir ozanıyım. Buna inanıyorum ve onur duyuyorum. Bazı adamlar "Son elli yılın en iyi kitabını ben yazdım" diyorlar. O, kendi iddiası muhteremin. Nâzım Hikmet'in memleketinde böyle laflar edilir mi?"


AHMED ARİF










Merhaba!

13 Aralık 2015 Pazar

ALIN TERİNİNDİR YARINLAR





İBRAHİM BALABAN





Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;
Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;
Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,
Ayın onbeşi;
Biz olmasak Taşova'nın tütünü, Kütahya'nın çinisi,
Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi
Güzel değildir.

ENVER GÖKÇE








   Karl Marx, Komünist Manifesto'da (1848) geleceği görerek şöyle demişti: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti! Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek için ittifak kurdular."
   25 Aralık 1991'de Kremlin'deki kızıl bayrak indirilene kadar dünya burjuvazisi bu hayaletin nefesini ensesinde hissetti. Elbette bu kovalamacanın dünya halkları için olumlu sonuçları da oldu. Bugüne kadar dünya işçi sınıflarının bütün hakları sosyalizm mücadelesi, daha doğrusu dünya burjuvazisinin komünizm korkusu sayesinde kazanılmıştır. Orta sınıflar bu korku sayesinde var olmuşlardır. Komünizm korkusu dünya burjuvazisinin, özellikle 20. asrın ortalarında sosyal demokrasiyi güçlendirmesini sağladı. II. Enternasyonal'in mirasını sırtlayan sosyal demokrasinin burjuvaziyle izdivacı "refah devleti" anlayışını doğurdu. Kârları artırmak, ekonomiyi sürekli büyütmek tehlikeliydi; "toplumsal kalkınma", "refahın tabana yayılması", yanı sıra insanların eğitim, sağlık, güvenlik ihtiyaçlarını kısmen de olsa karşılamak gerekiyordu. Aksi halde "kaos/anarşi" çıkardı; siyasi grevler olur, ipin ucu kaçarsa işçiler silahlanır, maazallah komünizm hayaleti ufukta belirirdi; zira Lenincilik, Maoculuk kapitalist ülkelerde kol geziyor, gençliğin zihnini tutuşturuyordu.
   Sosyalizmin varlığı kapitalizmi ehlileştirmiştir.
   O beğenmediğiniz "Berlin Duvarı" yıkıldıktan sonra dünya burjuvazisinin korkuları sona erdi. Willy Brandt, François Mitterand gibi adamlar sahneden çekilirken, Tony Blair gibi alçakların "üçüncü yol" numaraları nasıl ortaya çıktı sanıyorsunuz? Her şeyin maddi ve siyasi bir temeli vardır.
   Bugünün dünyasında komünizm hayaleti yok. Kapitalizmin vahşi piyasaları milyonları öğütüyor; orta sınıflar yok olmak üzere; meslek sahibi hızla proleterleşiyor; Akademi çürümüş; sosyal hayat sanal alemlere taşınmış, insanlar yüz yüze görüşecek ya da kitap okuyacak yerde internet bağımlısı olmuş. Kapitalizm insanların zihnini ele geçirmiş. Kazanılmış bütün haklar birer birer geri alınıyor. "Sosyal refah, kalkınma" falan hikaye! Şu gelir eşitsizliğine, silahlanma yarışına, paylaşım savaşı iştahına bakın! Güçlü bir uluslararası sosyalist akım olsaydı emperyalizm mazlum milletlere bunca alçaklığı yapabilir miydi?
   Paris komünü iki ay, insanlığın Ekim Devrimi'yle başlayan sosyalizm deneyimi ise aşağı yukarı bir asır sürdü. Fakat tarih devam ediyor. Yine korkacaklar! (YAVUZ ALOGAN-Aydınlık Gazetesi)






Alın terinindir yarın
Yok olup gitmenin telaşında katiller
Durduramaz savaş ortasında yürüyüşü
Saflarda düşenler

SENNUR SEZER










Merhaba!