Salâh Birsel-Boğaziçi Şıngır Mıngır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salâh Birsel-Boğaziçi Şıngır Mıngır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2025 Cuma

KAPALI ÇARŞI & OTOPSİ

 

O yıllarda, bir gece Beyoğlu'nda, Balıkpazarı'nda, Cumhuriyet meyhanesinde Orhan'la Halim [Şefik Güzelson] yine karşılıklı kafayı buluyorlardır. Orhan bir ara Halim'den bir kalem ister. Halim'in mendil cebinde küçük bir kalem her zaman bu gibi işleri bekler. Kalemi alır, kendi cebinden bir de uzun bir kağıt çıkarır. Üzerinde 50-60 dize. Yarım saat önce, Ankara Caddesi'nde Ölmez Eserler Yayınevi'nin önünde Orhan, Halim'e onları okumuş sonra da düşüncesini sormuştur. Halim'in karşılığı:
- Herhalde bir taslak bu.
Gerçekten bir taslaktır bu. Cumhuriyet'te Halim'den kalemi aldıktan sonra Orhan onların çoğunu silip atmaya başlar. Atar, atar. Beş dakika sonra geriye sadece 16 dize kalmıştır. Bu da "Kapalı Çarşı" şiirinden başkası değildir:

Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin,
Sandık odalarında;
Senin de dükkânın öyle kokar işte.
Ablamı tanımazsın, 
Hürriyet'te gelin olacaktı, yaşasaydı;
Bu teller onun telleri, 
Bu duvak onun duvağı işte, 
Ya bu camdaki kadınlar?
Bu mavi mavi,
Bu yeşil yeşil fistanlı...
Geceleri de ayakta mı dururlar böyle?
Ya şu pembezar gömlek?
Onun da bir hikâyesi yok mu?
Kapalı Çarşı deyip de geçme;
Kapalı Çarşı,
Kapalı kutu.

(Varlık, 1947)

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)


***


İlk şiirleri 1943 yılında Servet-i Fünûn, Uyanış dergisinde yayınlanan Halim Şefik Güzelson'un şiirlerinde Garip şiirinin etkisi gözlenir. Yayınlanmış tek şiir kitabı olan "Otopsi" yayınlandığında Melih Cevdet Anday kitabı eleştirirken:

"Ozan Halim Şefik neden sonra çıkardı kitabını; oysa birlikte başlamıştık şiir yazmaya; gerçi az yazardı, seyrek yazardı, ama yazdıkları belleğimizde kalırdı hep. Otopsi'yi görünce yıllar öncesini anımsadım bundan ötürü. Halim Şefik. bu küçük kitabı ile bizim kırk yıllık şiirimizi temize çıkarmıştır. Evet, küçük bir kitap, ama yaşamı savaşım içinde geçmiş, acı çekmiş bir kişinin tanığı" demiştir.


- Orhan Veli'ye ağıt -
   

OTOPSİ

Morgda açılınca kafatası,
Doktor beyler beyin gördüler.
Ve indirince tenkafesine neşteri,
Doktor beyler yürek gördüler.
Hayran kaldılar!
Yürekte ne gördüler dersiniz?
Yürekte.. memleket gördüler, dünya gördüler.
Bir de dost gördüler..
Ama bu işde doktor beyler,
Besbelli geç kaldılar,
Çok geç kaldılar.


HALİM ŞEFİK GÜZELSON







Orhan Veli'nin vefatının 75. yılı, özlemle...

2 Kasım 2025 Pazar

MİZAHİ

 

"Sanat, dünyadaki tek ciddi şeydir. Sanatçı ise asla ciddi olmayan tek kişi."

(OSCAR WİLDE)


***


İşte sırtım, vurun.

Bu öyküler, onları bilenlerin ağzından çıktığı gibi yazılmıştır.

Muallim Naci: "Arz-ı hakikat eyledim, efsane sandılar" demişse de, burada söylenceye yorulabilecek en küçük fırdalar bile öykü dışı tutulmuştur. Belki zaman zaman -o da yazarlık belası- sözcüklerin gözü çıkarılmıştır ama, gerçeklerin gözü çıkarılmamıştır. Diyeceğim, biz boş kuyuya taş atmıyoruz, kalemi elimize aldığımızda da kafamızı bir yerlerde bırakmıyoruz.

(SALÂH BİRSEL - Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi)




Burada biraz soluklanalım. Aynaya bak bak gözlerimiz karardı. Daha doğrusu, ey okur, sen çimenler üzerine biraz uzanıp dinlen de biz de buraya Keçecizade İzzet Molla'yı getirelim. Bu kez de onu öldüreceğiz. Daha doğrusu o kendini öldürecek. Bunun için de kendimizi 1810 yılına ışınlamamız gerek. Mollamız o yıllarda varını yoğunu içki ve cümbüşte bitirmiştir. Düşmanları da onun bu durumunu öne sürerek adını bilginler defterinden kazıtmışlardır. Molla da bütün bütüne tango rengine boyanıp, kendini öldürme bozuk düşüncesine çengel atar. Bu işi de Göksu'da uygulamak için yanına bir binlik rakı alarak kayıkla Göksu'nun yolunu tutar. Vaniköy'den geçerken yalısının penceresi önünde oturan bir Bükreş Beyi kendisini evine çağırır. Bükreş Beyi, Ahmet Vasıf Efendinin Vasıf Tarihi diye bilinen Mehansinü'l Âsâr ve Hakayikü'l Ahbar adlı kitabını okuyordur. Tarihin kimi cümlelerine takıldığından o sırada bilgin kılıklı bir kişinin oradan geçişini nimet bilmiştir. Molla, Göksu'ya gideceğini söyleyerek bağışlanmasını isterse de Bükreş Beyi -kimi kaynaklar bu Beyin Kuruçeşme'de yalısı olan Hançerli Bey olduğunu söyler- üstelediğinden yalıya girmek zorunda kalır. Bey, soracağını sorar, karşılığını da alır. Keçecizade'den pek hoşlanmıştır. Molla ikide bir: "Artık izin veriniz, Göksu'dan sonra gideceğim yol pek uzundur. Geç kaldım" derse de yalı sahibi pek kulak asmaz. Onu ancak birkaç saat sonra salıverir. Ne var ki, Molla, Göksu kıyısına gelip dayanınca hoş görünümlü uşaklar -onlar niçin uşaktır bilinmez- koltuğuna girip kayıktan çıkarırlar, çok alengirli ve çok lebalep bir içki sofrasına götürürler. Biraz sonra Hançerli Bey de -hadi biz de ona Hançerli Bey diyelim- gelir. Sazlar çalınır, şarkılar okunur. Öyle yemekler yenir ki Keçecizade düş gördüğünü sanır. Bre aman, bu ne biçim kendini öldürmedir? Yoksa Molla, bizi maskaralığa mı almak istersin? Okurlara verdiğimiz söz ne oldu?
Yeniden bize yüz bin eyvah! Molla o anda değilse de, ertesi sabah -o geceyi Hançerli'nin yalısında geçirmiştir- kafasındaki bütün ölüm düşüncelerini siler süpürür. Hançerli Beye yaşamın yükü altında ezildiğinden buralara kendini öldürmek üzere geldiğini anlatmıştır. Rastlantıya bakın ki -böyle zamanlarda rastlantı hiç eksik olmaz- bizim Halet Efendi, o sıralar, Hançerli Bey'den bir armağan istermiş. Ertesi gün Bey, Molla'yı Halet Efendi'ye götürür:

-İşte Efendimiz, değerli bir armağan sunuyorum.

Halet Efendi, Molla'nın adını işitince burkulur. Keçecizade'nin bilginler katından indirildiğini biliyordur. Ama Molla ile laflamaya koyulunca yavaş yavaş ona değer göstermeye başlar. Böylece Keçecizade ile Halet Efendi de birbirlerini tanımış, birbirlerine çengel takmış olurlar. 
(...)
Şimdi izin verirseniz buraya bir de Hekimbaşı Behçet Efendi'yi getireceğiz. Yine İzzet Molla'nın yaşadığı günlerdeyiz. Göksu'ya adımını attıkta derenin kenarında bir takım testiler görür. Bunları İzzet Molla'nın ısmarladığını öğrenince, testiciye beş on kuruş verip testilerden birinin üstüne şu dörtlüğü kazdırır:

Sana nisbetle gevheri şair
Şenfera'ü Ferezdak olmuştur
İzzeta eski bildiğin çamlar
Kırılıp şimdi bardak olmuştur.

Şenfera ile Ferezdak eski Arap şairlerindendir. Hekimbaşı eski çamların bardak olduğunu söylerken Şenfera ile Ferezdak'ı çama, İzzet Molla'yı da testiye benzetmiştir. Keçecizade testileri alırken dörtlüğü kimin yazdırdığını sormuş, testici de: "Bir hoca efendi yazdırdı" yanıtını vermiştir. Molla, Behçet Efendi ile karşılaştığında dörtlüğü kendisinin yazdırdığını söyleyince Hekimbaşı:

-Benim yazdırdığımı nerden bildin?

-Neden bilmeyim, Şenfera ile Ferezdak'ı İstanbul'da bilen, senden benden başka kim kaldı?

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)


***


"Okuduğun her şeye inanacaksan, hiç okuma daha iyi."

(Japon atasözü)







Merhaba!

5 Ekim 2025 Pazar

YAĞMURUN SESİNE BAK !

 


Şimdi her akşam eve dönerken iki yanlardaki evlerin badanalarının bana biraz soluk, dükkânların vitrinlerinin pek de bir şey söylemeyen halleriyle göründüğü bu tozlu sokaklar, bir zamanlar, çocukluğumdan sıyrılıp ilk gençlik çağına girdiğimi sandığım sıralarda, benimle aynı duyguları, aynı ümitleri yaşayan bir arkadaşımla beraber, yaz gecelerinde dolaşmaya doyamadığımız, dolaştıkça tiryakisi kesildiğimiz sokaklar mıydı diye düşünüyorum da, bir bakıma, onları bu değişik yüzleriyle tanımakta güçlük çekiyorum. Lisenin son sınıfında bulunduğumuz, on altı on yedi yaşlarını yaşadığımız o sıralarda bu sokaklar bize ne kadar aydınlık, geniş, rahat görünmüştü. 

(SABAHATTİN KUDRET AKSAL - Gazoz Ağacı, 1954)


***


Meddah İsmail Sokağı, Camgöz'ü Ihlamur Caddesine çıkarır. Bu sokağa koşut Yaverağa Sokağı da aynı işi görür. O vakitler Topağacı silme dutluk olduğu gibi Ihlamur da silme bostandır. Şimdiler Ortabahçe Caddesi (Çarşı Caddesi) bitip de Ihlamur Caddesinin başladığı yerin oralarda görünen Yeni Yol ile yolu çevreleyen apartmanların kapladığı alan "Davudun Bostanı" diye bilinir. 
Biz ona dokunmayalım da, Dizi Sokağından vurup Ihlamur'a koşut olarak uzanan ve Ihlamur Kasrının oralarda onunla birleşen Nüzhetiye Caddesine ayak atalım. Dizi Sokağının üst yakası merdivenlidir. Ama bunlar insanı yormaz. Basamakları tırmanıp sağa dönünce de 200 metre ilerde, 14 numarada, Sabahattin Kudret Aksal'ı bulabiliriz. Ama isterseniz Akaretlerin oradan Aziziye Caddesini (Şimdiler Şair Nedim Caddesi) izleyerek de caddenin uzantısındaki Nüzhetiye Caddesine gelebiliriz. Ya da 1941 yılında, bir gün Salâh Birsel'in yaptığı gibi, Teşvikiye'den Kâğıthane Caddesine (Şimdiler Hüsrev Gerede Caddesi) dalıp yokuş aşağı inersek -ki buraya Teşvikiye Yokuşu da denir- karşımıza yine Sabahattin'in evi çıkabilir. 
Sabahattin'ler buraya 1933'te taşınmışlardır.
Evin arka yakasından Boğaz, Çamlıca ve de Kuzguncuk sırtları görünür. Ama Sabahattin'in odası cadde üzerinde olduğundan -caddelerden kaçın- o, karşı sırada yer alan bakkaldan, fırından ve haremağaları gibi birbirine benzeyen bir dizi tahta evden başka bir şey göremez.  
(...)
Odanın tabanı, açık renk bir muşambayla kaplı. Dipte Sabahattin'in karyolası. Önünde krom sarısı mı, safran sarısı mı, uçuk bir kilim. Ayak ucunda bir yazı masası ki ıhlamurdan. 1929 yılında, şairimiz daha pek yavru, pek sabi iken yaptırılmış. Ufacık , tefecik. Bu yüzden derslerini ortalık yerdeki dikdörtgen masada yapar. Odada bunlardan başka, koni biçiminde bir soba, bir koltuk, birkaç da iskemle var. Koltuk sobanın yanında. Kış geceleri sobadaki odunlar artık yanıp da kül olmaya geçtiği vakitler, gelir buraya oturur, bir saat, iki saat, sobadan yükselen mırıltılara kulak verir. Delikanlılığın eşiğinde en sevdiği sesler bunlar. Gelgelelim, sabah olur olmaz, sokakların her günkü, o bitip tükenmeyen şarkısı düşer yine usuna:

Sabah olur olmaz
Pencereyi açarım,
Seyrederim her şeyin yeni bir güne göre hazırlanışını.
Sokakların süpürüldüğünü
Camların temizlendiğini
Bulut parçasının gökyüzünde yerini alışını
Vapurun iskelede.
Bütün bunların ne içten geldiğini anlıyorum !

Her sabah sokağa çıkmadan önce hatırlıyorum
Masayla konuştuğumu.
Sürahi bardakla bir arada
Öte yanda ise hazırlanıyorlar
Her günkü şarkılarını söylemeye
Ayakkaplarım, şapkam
Ceketimin yakasındaki çiçek.

Sabahattin şiirlerini de ortadaki masada yazar. İlk dize gizemseldir. Nerden çıkıp geldiği belli olmaz. Ama işte gelmiştir. Önünde durmaktadır. "Kaptan basıp gidelim artık demir al / Gör arkamızdan itecek bizi dalga / Martı belki bulut çekecek bizi bil" diyordur. Sabahattin elini uzatır. Dizeyi sınaması, denetimden geçirmesi gerekmektedir. Gerçek bir dize değilse, gemisini boş yere yerinden kıpırdatmayacaktır. Ama işte dize sınavı atlatmış, Sabahattin'le birlikte çıkacağı yolculuğa hazırlanıyordur. Sabahattin de hazırlıklarını bütünlemiştir. O gizemsel dizenin ne uzunlukta bir şiire dayanabileceğini, ne renk bir anlatıma sarıp sarmalanmak isteyeceğini, nasıl bir imge düzenine özlem duyacağını, hepsini, hepsini saptamıştır. Dizeye elini uzatır, onunla kendi matematiğini yürütmeye başlar. "İlk dize Tanrı vergisidir, ondan sonra çalışma gelir" diyen Valéry'nin sanat anlayışına da pek yakın düşer bu matematik. Sabahattin bir an bile matematiği gözden uzaklaştırmaz. Bu yüzden şiire de "Büyülü matematik" der. Ne ki, büyü, yüzdeyüzüyle ilk dizededir.


Gelelim yine odaya. Duvarlar çıplak mı çıplak. Yalnız karyolanın ayak ucunda üçgen biçiminde bir ayna. Sabahattin burada, görüyorsa ancak yüzünü görebiliyordur. Daha sonraları duvara boş bir çerçeve de asar. Bu, onu yıllarca oyalayacaktır. Günün birinde de, bir dergiden kesilen bir Fikret Muallâ gelir, çerçeveye kurulur. Bir kadının solgun yüzünü yandan gösteren bir resim. Kadının başında hınzır ve akılsız bir başlık. Fikret Muallâ sanki üzerinden geçen kuşun kanadını kesmiş de, onu ondan sonra boyamış. ama resim odanın sessizliği ile tam bir uyum içinde.
O yıllar sokaklar da sessiz. Yalnız, kış geceleri, yatsıdan sonra, Arnavut bozacıların fırışkalı ve davudi sesleri sessizliğin bütün fiyakasını bozar:
- Booozaaa, bozaaa! Mıııırmırııık boozaaa!
Bir de yağmur sesi var ki, Sabahattin ona da aşıkâne, mestane kulak kabartır...

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır,1980)







Merhaba!

28 Eylül 2025 Pazar

HOŞGÖR KÖFTECİSİ

 

Size bu yazımda üç masalı bir balıkçı meyhanesinde gördüğüm bir dünyadan bahsedeceğim.
İşiniz düşer, bilmediğiniz bir semtte kalırsınız. Yemek zamanı gelmiş, karnınız acıkmıştır. "Bir aşçı dükkânı bulsam da iki lokma bir şey yesem" dersiniz. Dolaşırsınız, sağa bakarsınız, sola bakarsınız, yiyecek bir şey göremezsiniz. Dükkânların camekânları, musluklar, testereler, ip yumakları, kurşun borular, tahlisiye simitleri cinsinden mallarla doludur. Dünyanın manasız bir dünya olduğuna hükmedeceğiniz gelir. Üzülmeyin. Bu manasız dünyanın hiç ummadığınız bir yerinde kapısından dört bir yana nefis kebap kokuları yayılan bir kebapçı dükkânı ile karşılaşmanız imkânsız değildir. İşte ben de o üç masalı balıkçı meyhanesini öyle bir yerde buldum. Daracık kapısından içeriye girerken aksi bir laf mı söylemişim nedir, ters bir müdahaleyle karşılandım. Bir ses: "Ne kafa tutuyorsun, otursana," dedi. Üstelik bu sesin sahibi bir kadındı. Neye uğradığımı anlayamadım. Oturdum. Ayna mı, cam mı, ne olduğunu kestiremediğim bir müstatilde tablası başında balık satan bir balıkçı görüyordum. Durmadan bağırıyordu:
- Liraya, buraya; liraya, buraya!
Ağız hareketlerinin sonradan seslendirilmiş filmlerdekine benzer bir hali vardı. Sanki bu ses o ağızdan çıkmıyordu. İlkin yadırgadığım bu hale sonra sonra o kadar alıştım ki, hani beş on dakika susacak olsa adeta rahatsız oluyordum.
Yanımdaki masada üç kadın oturuyordu. Üçü de dükkânla akraba gibiydiler. Beni tam bir külhanbeyi edasıyla karşılayan kadın sordu:
- Ne içersiniz bayım? Bira mı, şarap mı?
- Bir şey içmek mi lazım? Şarap olsun öyleyse...
Dükkânın havasına enikonu ısındığımı hissettiğim bir anda bu sevimli kadının ismini öğrenmek istedim:
- İsmim bana bile lazım değil, sen ne yapacaksın? dedi.
Sonra yanındaki masada oturan kadınlara dönüp anlatmaya başladı.
Neden bahsettiğini anlayamıyordum. Ama hoş bir hikâyeye benziyordu.
Orada üç dört saat kaldım. Ben dükkândan oldum ama, dükkân benden olmadı. O güzel havanın tam manasıyla içine girebilmek için aynı yere tekrar tekrar gitmek icap etti. Aileden olmaya başladığımı ancak Muallâ Ablayla "Fosforlu" şarkısını söyledikten, dükkân sahibi Etem Ağabeyle dertleştikten sonra anladım. Hatta o bile yetmedi. Dışarıda durmadan "Liraya, buraya!" diye bağıran balıkçının sesi, tahta masalar, dar peykeler, çarpık iskemlelerle de akraba oldum. Takacı, motorcu, mavnacı arkadaşlarımın dertlerini öğrendim. Rizeli Musa Kaptanın, Ömer'in, Papo'nun hikâyelerini dinledim. O şarkılarda, o seslerde, o hikâyelerde büyük bir dünya vardı. O daracık dükkâna giderken kendimi seyahate, hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam sanıyordum. Gemici, motorcu, takacı dostlarımla Giresun'dan fındık yüklüyor, Kefken açıklarında denize tutuluyor, Köstence'de Niko Bar'dan çıkıp Türk arabacının arabasına biniyor, Novorosisk limanında balalayka dinliyor, Kazablanka'ya gidecek bir petrol gemisine tütün satıyordum. Bu üç masalı balıkçı meyhanesinde gördüğüm dünya gerçekten ne güzeldi! Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar.
Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız siz de öyle bir meyhane bulunuz.

(ORHAN VELİ - Tanin, 2.4.1947)



1949 yılında da bir gece iki arkadaş [Orhan Veli, Halim Şefik Güzelson] Karaköy'de, Perşembe Pazarında Hoşgör köftecisinde çarmakçur olmuşlardır. Hoşgör'ün patronu Derviş'tir. Mualla Abla da ocakta çalışıyordur. Az biraz Orhan'a tutkundur. "Güzel Marmara" ısmarlanınca Mualla Abla onlara uskumru tava sunar. Şarap sona erdiği vakit Orhan, masa altından, Halim'e bir pusula uzatır:
- Bila meze bir şişe daha içebiliriz.
Halim eyvallahı bastırır. Öteki şişe de mezesiz yuvarlanır. Aralıkta, köftecide dört hafiye peydahlanmıştır. Topu da Orhan'ın onurunu artırmak için oradadırlar. Çünkü o günlerde Orhan Yaprak dergisinde şöyle tümceler sıralamaktadır:
- Cami yerine okul yaptırarak, Mızraklı İlm-i Hal yerine hayat bilgisi öğreterek kalkındırılacak bir köylü sınıfı, belki bugün için, bu işlerden hoşnut kalmayabilir. Ama yarın, öbür gün, okumuş, müreffeh, şuurlu bir millet meydana geldiği zaman, halkın gönlü, birtakım dolaplar, oyunlarla değil, iş görmüş, memlekete faydalı olmuş insanların alın aklığı ile kazanılacaktır. 
İkinci Güzel Marmara'dan sonra Orhan'la Halim, Hoşgör'den çıkıp vapur iskelesinin yolunu tutarlar. Hafiyeler Yukarı Boğaz'a kalkacak 11 vapuruna onları yerleştirdikten sonra, raporlarını yazmak üzere iskeleden uzaklaşırlar. Bizimkiler de bir kez daha Boğaz'ın gece şıngırını içlerine çekerek evlerine dönerler.
Çelebiler, böyle olur bizde demokrasi dediğin.

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)







Merhaba!

1 Haziran 2025 Pazar

NANE ŞEKERCİ

 


Orhan Veli 1945-1950 yıllarında sürekli Sarıyer'de görünür. Hiç değilse İstanbul'a düştüğü vakitler. O yıllarda Sarıyer'de kalabilecek bir yeri vardır. İskele dolaylarında Canlı Balık'ın tam karşısında, 71 no. lu evde annesiyle Füruzan -elbet Füruzan da büyümüştür- oturmaktadır.
Orhan'ın güçlü bir kişiliği vardır. Hacamatçı kabadayıların süngüsü düşer, onun kişiliğinin süngüsü düşmez. Halim [Şefik Güzelson]: "İnsan onun karşısında, boyuna birtakım öneriler yapmak gereğini duyar" diyecektir. 1946 yılında da Halim, Orhan'a o renkli fener sokağından geçmeyi önermişse, bunun için önermiştir.
İki ahbap, Galatasaray'dan doğru gelip Sağ Sokak'a sapmışlar, onun uzantısı Mektep Sokağını dümdüz ettikten sonra gövdelerini Abanoz Sokağına sessizce salıvermişlerdir. Mevsim yaz. Sıcak mı sıcak. Kızlar pencerelerde döküm saçım. 1 numarada Kör Melahat, 10 numarada Fahrünnisa, 17 numarada Korkunç Sevgili -ah, ona ünlü bir şairimiz yıllarca fındık-fıstık taşımıştır- arada bir yüzlerini mostralık ediyorlarsa, ediyorlardır. 
İki ahbap çavuş, ışık içindeki sokağı arşınlayıp da Abanoz'un öbür ucuna yaklaştıkları vakit, bir nane şekerci de Sakızağacı Caddesinden gelip Abanoz'a girişini yapmıştır. Yaparken cızbız köfte yemişçesine diliyle damağını çatlatıp bir ikilik patlatmıştır:

Nanesuyu nane şeker
Benim canım seni çeker

Sonra da ağzını bütün bütüne yayarak sokağı, kızları ve müşterileri ayağa kaldıran solosuna başlar.
- Hani ya benim haysiyetli, şifalı nane şekerim!
Abanoz'un içerde kalmış öteki kızları da kapılara üşüşmüşlerdir. İçerden annelerinin sesi:
- Kapıyı açık bırakmayın.
Nane şekerci bu kez bir dörtlük sürmüştür piyasaya:

Naneyi bıçakladım
Sapların saçakladım
Yari koynumda sandım
Yastığı kucakladım

Kızlar usanmadan, şekerciye fıstık atıp duruyorlardır. Naneci de kendini Tino Rossi sanıp yanık bir tango çalımında ardarda ikilikleri bastırıyordur. Bizim iki ahbap da, iki adım ötede, nane şekerciyi dikizliyorlardır. Bir ara, iki şiir arasında, nanecinin gözü Orhan'a ilişir. Orhan'ın yüzü, keyfinden gülücük kesmiştir. Ama gel de bunu naneciye anlat. O, Orhan'ın kendini tiye aldığını sanarak Orhan'ı yutmaya kalkışır:
- Yoksa kolay mı sandın bu işi?
- Pek öyle zor değil.
- Söyle de görelim. Hadi bir senden, bir benden. Oldu mu?
- Oldu.
İş, yarışmaya dökülmüştür. Nanecinin ilk ikiliğine Orhan ondan daha şavklı bir ikilikle karşı koyar. Naneciden bir ikilik daha. Bir ikilik de Orhan'dan.
Şimdi, 1 numaradan Kör Melahat, 17 numaradan Korkunç Sevgili de sokağa fırlamışlardır.
Bir ikilik naneci, bir ikilik Orhan, bir ikilik naneci, bir ikilik Orhan. Saatler saatleri kovalamaktadır. Birden naneci durur. Sonra da Orhan'ın ta burun direğine değin yaklaşıp, gözlerinin siyahını Orhan'ın kahverengi gözlerine dikerek şunu söyler:
- Arkadaş numarayı bırak, sen de benim gibi bir nane şekercisin.

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)






Merhaba!