Salâh Birsel-Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salâh Birsel-Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2025 Pazar

MİZAHİ

 

"Sanat, dünyadaki tek ciddi şeydir. Sanatçı ise asla ciddi olmayan tek kişi."

(OSCAR WİLDE)


***


İşte sırtım, vurun.

Bu öyküler, onları bilenlerin ağzından çıktığı gibi yazılmıştır.

Muallim Naci: "Arz-ı hakikat eyledim, efsane sandılar" demişse de, burada söylenceye yorulabilecek en küçük fırdalar bile öykü dışı tutulmuştur. Belki zaman zaman -o da yazarlık belası- sözcüklerin gözü çıkarılmıştır ama, gerçeklerin gözü çıkarılmamıştır. Diyeceğim, biz boş kuyuya taş atmıyoruz, kalemi elimize aldığımızda da kafamızı bir yerlerde bırakmıyoruz.

(SALÂH BİRSEL - Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi)




Burada biraz soluklanalım. Aynaya bak bak gözlerimiz karardı. Daha doğrusu, ey okur, sen çimenler üzerine biraz uzanıp dinlen de biz de buraya Keçecizade İzzet Molla'yı getirelim. Bu kez de onu öldüreceğiz. Daha doğrusu o kendini öldürecek. Bunun için de kendimizi 1810 yılına ışınlamamız gerek. Mollamız o yıllarda varını yoğunu içki ve cümbüşte bitirmiştir. Düşmanları da onun bu durumunu öne sürerek adını bilginler defterinden kazıtmışlardır. Molla da bütün bütüne tango rengine boyanıp, kendini öldürme bozuk düşüncesine çengel atar. Bu işi de Göksu'da uygulamak için yanına bir binlik rakı alarak kayıkla Göksu'nun yolunu tutar. Vaniköy'den geçerken yalısının penceresi önünde oturan bir Bükreş Beyi kendisini evine çağırır. Bükreş Beyi, Ahmet Vasıf Efendinin Vasıf Tarihi diye bilinen Mehansinü'l Âsâr ve Hakayikü'l Ahbar adlı kitabını okuyordur. Tarihin kimi cümlelerine takıldığından o sırada bilgin kılıklı bir kişinin oradan geçişini nimet bilmiştir. Molla, Göksu'ya gideceğini söyleyerek bağışlanmasını isterse de Bükreş Beyi -kimi kaynaklar bu Beyin Kuruçeşme'de yalısı olan Hançerli Bey olduğunu söyler- üstelediğinden yalıya girmek zorunda kalır. Bey, soracağını sorar, karşılığını da alır. Keçecizade'den pek hoşlanmıştır. Molla ikide bir: "Artık izin veriniz, Göksu'dan sonra gideceğim yol pek uzundur. Geç kaldım" derse de yalı sahibi pek kulak asmaz. Onu ancak birkaç saat sonra salıverir. Ne var ki, Molla, Göksu kıyısına gelip dayanınca hoş görünümlü uşaklar -onlar niçin uşaktır bilinmez- koltuğuna girip kayıktan çıkarırlar, çok alengirli ve çok lebalep bir içki sofrasına götürürler. Biraz sonra Hançerli Bey de -hadi biz de ona Hançerli Bey diyelim- gelir. Sazlar çalınır, şarkılar okunur. Öyle yemekler yenir ki Keçecizade düş gördüğünü sanır. Bre aman, bu ne biçim kendini öldürmedir? Yoksa Molla, bizi maskaralığa mı almak istersin? Okurlara verdiğimiz söz ne oldu?
Yeniden bize yüz bin eyvah! Molla o anda değilse de, ertesi sabah -o geceyi Hançerli'nin yalısında geçirmiştir- kafasındaki bütün ölüm düşüncelerini siler süpürür. Hançerli Beye yaşamın yükü altında ezildiğinden buralara kendini öldürmek üzere geldiğini anlatmıştır. Rastlantıya bakın ki -böyle zamanlarda rastlantı hiç eksik olmaz- bizim Halet Efendi, o sıralar, Hançerli Bey'den bir armağan istermiş. Ertesi gün Bey, Molla'yı Halet Efendi'ye götürür:

-İşte Efendimiz, değerli bir armağan sunuyorum.

Halet Efendi, Molla'nın adını işitince burkulur. Keçecizade'nin bilginler katından indirildiğini biliyordur. Ama Molla ile laflamaya koyulunca yavaş yavaş ona değer göstermeye başlar. Böylece Keçecizade ile Halet Efendi de birbirlerini tanımış, birbirlerine çengel takmış olurlar. 
(...)
Şimdi izin verirseniz buraya bir de Hekimbaşı Behçet Efendi'yi getireceğiz. Yine İzzet Molla'nın yaşadığı günlerdeyiz. Göksu'ya adımını attıkta derenin kenarında bir takım testiler görür. Bunları İzzet Molla'nın ısmarladığını öğrenince, testiciye beş on kuruş verip testilerden birinin üstüne şu dörtlüğü kazdırır:

Sana nisbetle gevheri şair
Şenfera'ü Ferezdak olmuştur
İzzeta eski bildiğin çamlar
Kırılıp şimdi bardak olmuştur.

Şenfera ile Ferezdak eski Arap şairlerindendir. Hekimbaşı eski çamların bardak olduğunu söylerken Şenfera ile Ferezdak'ı çama, İzzet Molla'yı da testiye benzetmiştir. Keçecizade testileri alırken dörtlüğü kimin yazdırdığını sormuş, testici de: "Bir hoca efendi yazdırdı" yanıtını vermiştir. Molla, Behçet Efendi ile karşılaştığında dörtlüğü kendisinin yazdırdığını söyleyince Hekimbaşı:

-Benim yazdırdığımı nerden bildin?

-Neden bilmeyim, Şenfera ile Ferezdak'ı İstanbul'da bilen, senden benden başka kim kaldı?

(SALÂH BİRSEL - Boğaziçi Şıngır Mıngır)


***


"Okuduğun her şeye inanacaksan, hiç okuma daha iyi."

(Japon atasözü)







Merhaba!

17 Ağustos 2025 Pazar

"UYAR"LAR

 


Tarabya'da karada değil, denizde yaşanır. Denize hiç bakılmasa, sandal sefasına çıkılmasa da denizde, denizin içinde otağ kurulur.
Tomris Uyar o günlerini şöyle anlatacaktır:
- Günün her saatinde denizdeydik. Rum, Ermeni demez, bütün Tarabyalı delikanlılarla arkadaşlık ederdik. Garip bir ulussuzluğu çekip çekiştirirdik denizde. Kadınlık, erkeklik gündemde değildi. Hesapsız, kitapsız bir içtenlik içinde geçerdi yaşamımız. Canımız mı sıkıldı, cop denize. Üstümüzdeki uyuşukluğu mu atmak istiyoruz, cop denize. Gece erkenden yatmak işimize gelmiyor mu, cop denize. Mayolar üstümüzden hiç mi hiç çıkmazdı. Kıyıda bile hep mayolarla ve yalınayak dolaşırdık.
(...)
Tomris, buradaki evde çocukluğunu gerilerde bıraktıktan sonra tam 13 yıl (1955-1968) oturmuştur. 1968 yazını da yine burada, kocası Turgut Uyar'la geçirmiştir. Daha sonra da sanatçı karı-koca kendilerini Büyükdere'ye transfer etmişlerdir. Orada da beş yıl yaşarlar ki Turgut bütün yaşamı boyunca denizle pek haşır-neşir olmadığını o vakit çakmıştır. Turgut, orada ilk günlerde Boğaz'ın ne menem şey olduğunu da pek çıkaramamıştır. Kendisine soracak olursanız, sonradan da çıkaramamıştır ya... Bu yüzden bir gün karısına:
- Yahu, Boğaz'a gidip bir yemek yiyelim!
diyerek onu şapalaklıktan şapalaklığa sürüklemiştir.


Ey gözüm ışığı Boğaz insanları, zamanla Turgut da Büyükdere'nin yerlisi sayılmaya başlar. Satıcılar Tomris'in Büyükdere'ciliğinden ötürü -yazarımız ne kadar Tarabya'dan ise o kadar da Büyükdere'dendir- onu enişteleri bellemişlerdir. Dahası, soğan-salata üzerine iş tutmuş bir bezirgân, Turgut ne zaman bir kıvırcık alsa, yanına bedavadan bir maydanoz iki demet soğan sokuşturmayı alışkanlık haline getirmiştir. Hazır olun, Turgut'un bir sözü daha geliyor:
- Büyükdere'de balıktan çok soğan-salata ve de radika satılır.


Turgut'un Büyükdere'ye alışmışlığı biraz da meyhaneler yüzü suyunadır. Ama kendi kafasına uygun harabat'ı nasıl bulsun? İlkin Piyasa Caddesi'ni tarar. Vay utanmazlar, orada böyle bir şey yoktur. Yalılar, dalyan, kilise vardır ama meyhane nanay mı nanay.
Bir vakit gelir, Çayırbaşı'na doğru yürümeyi akıl eder. Belediye tersanesinin karşısında küçük, karanlık bir dükkân. Tahtadan bir evin alt katı. Üstünde de şu yazı:

TERSANE

İÇKİLİ LOKANTA

ENVER KORHAN

Tam karşıda da burnunu caddeye bindirmiş bir gemi iskeleti. Kızağa yeni konmuş. Daha doğrusu, omurgası konmuş da kaburgaları çatılıyor. 
Turgut meyhaneye dalsın mı, dalmasın mı?
İlkin çekinir. Bir geçer önünden. Sonra bir daha geçer. Niyeti, mezeye yüz vermeden iki tek parlatmaktır. Ama meyhaneci bu mezesiz içki amatörünü ne yapsın? Alış-veriş dolabı bozulur mu, bozulmaz mı? Adaaam, iki adımda Turgut, Tersane'nin içindedir:
- Bir duble votka.
Eh, bundan sonraki sözü Turgut'a bırakalım ki meyhaneci onu nasıl karşıladı ve Turgut oradaki akşamcılara nasıl laf ve güzaf vurdu, araya kimse girmeden öğrenelim:
- Önce yadırgadılar elbet. Üç-beş gün sonra alıştık birbirlerimize. Zaten gedikli müşteriler altıyı, yediyi geçmiyordu. Sonraki günlerde anlattıklarına göre ilkin polis sanmışlar beni, nerem benziyorsa. Daha daha Bahriye'den yeni ayrılmış bir subay ya da astsubay demişler. Evet, Şoför Mehmet Bey'i -en saygı toplayan müşteri oydu-, yine şoför Tevfik'i, Belediye Müfettişi Cevat Bey'i, yetmiş beşlik balıkçı, midyeci, bostancı, her şakaya şakadan kızıp içkicileri hoşnut eden Andon'u orada tanıdım. Bunlar, daha da var ya, doğma büyüme Boğazlı'ydılar. Hırçın ama hoşgörülü idiler. Hemen hemen topu da geçmiş özlemi içinde idi. İçlerinde, Aero Espresso'nun Büyükdere'ye deniz uçağı seferlerini anımsayıp hayıf getirenler bile vardı. Haa, Andon'un gizli Müslüman olduğu da söylenirdi. Ramazanlarda gelip kafayı çekmezdi. Ötekiler de içmezdi. Ben, ilk zamanlar, Andon'un Ramazanlardaki perhizini arkadaşlarına olan saygıya verirdim. Andon'un yetmişlik bir karısı da vardı. Yirmi yıldır yatalaktı. Ona gıkını çıkarmadan bakardı. 1973'te miydi neydi, karısı ölünce, o da kendini öldürdü. Ölüsünü denizden çıkardıklarında güç tanıdılar. Sünnetli olduğunu kimse bilmiyordu. 

(SALÂH BİRSEL - Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi,1982)




TURGUT  II.

Turgut'un yepyeni bir oğlu var, hiç görmediğim ağ'babasına benziyor
Saçları sararmadan kıvırcık, denmiş ki tıpkı teyzesi, oysa teyzesi yok
Besbelli eşeğe de binecek bu ve okuldan kaçacak
Yahu, Tomris, adı ne?
Hani Fuzûlî'nin adı Memet'miş de..
Ama bu oğlancık niye alabildiğine kendi

Hey gidi, dün el ele ilk yürüdük, insanoğlu tökezliyor
Bir yan yan baktı ki bana, sanki amcası falan değilim
Kuka oynamak isteyen bir yeğen bu, güvercintaklağı'na da var 
Semirik kedileri tırmalıyor uzaktan kucağına alıp
Ve -elbet şimdilik güzel- şiir miir bilmiyor

Ha, ortalıkta fingatan buğu maviye de boşveriyor cingibi
Tuttum kaygan kulak memesini, kaçın kur'ası o
Cayar mı hiç çocukluktan; kaydıraklardan sekseklerden geçmiş
Sanki kırk yıl mapuslarda ölüp ölüp dirilmişcesine
Tâ tepelerde bir rengârenk uçurtmaya dikti gözlerini.

METİN ELOĞLU


***

TURGUT UYMAZ

"Büyük iş yapanların hemen hepsi, bu işleri temelli bir güçlükten, bir çıkmazdan kurtulmak için yapmışlardır."

Turgut da böylesine çıkmazların adamlarındandı. 
Oncağızımı 1956'da, sanırım askerlikten ayrıldığı günlerde, çoluğu çocuğuyla sivilleşme mutluluğu, daha doğrusu ummacası içinde yaşadığı dertlerde tanıdım. Sonraki yıllarda, sivile soyunmakla işin bitmeyeceğini, memleketin kendisinin koca bir kışla olduğunu acı acı anlamıştı, bunun üzerinedir ki, Türkçede hiç denenmemiş bir şiir tarzına attı kapağı. Kaçıncı yeni olduğunu kimsenin çıkaramayacağı bir şiirdi bu. Asker kaputları gibi nefti ve uzun dizelerle soyuyordu kendini, sivilleşiyordu özümüze, benliğimize doğru. Taç yapraklarını dizi dizi koparıp atarak çiçeğin göbeğini bulmaya yönelen bir uryanlaşma süreciydi bu. Neylersin ki, şiirin bitiminde anadan doğma bıraktığı gerçeklik yeniden kuşanıveriyordu üniformalarını, bir başka şiire başlayıncaya dek. Bu, Sisifos'kari bir cehennem çilesiydi, bir Hades çıkmazıydı... Turgut, bütün yumuşak başlı görünüşüne karşın, tanıdığım en serkeş, en dik başlı, en anut, en uymaz insanlardan biriydi. Sonuna dek Ferhat sabrı ve direnciyle o çıkmazdan çıkma kararına bağlı kaldı. Gazası mübarek olsun!..

(CAN YÜCEL, 1989)    



  

 
Merhaba!
  

15 Aralık 2024 Pazar

NİHAVENT HIÇKIRIK

 


İHSAN RAİF


Şu bilinmeli ki zamanla, çelik-çomak oynar gibi itişip kakışıyoruz. Çomağı çeliğe vurdukça yeni yeni görüntüler, yeni yeni insanlar beliriyor perdemizde. Bakalım zamanın çorbalanması bu kez bizi nerelere uçurur? Ooooo... zannımız bizi yanıltmıyorsa şimdi de Yeniköy'ün tepesindeyiz. Karşımızdaki köşk de II. Meşrutiyet'te Ayan üyeliğine getirilen Köse Raif Paşa'nın. Hazret, Mithat Paşa havadarı ve divan efendisi olduğundan bütün yaşamı boyunca Sultan Hamit'in dikkatini üstünden atamamıştır. 1904 yılına değin, Beyrut, Adana ve benzeri yerlerde ya mutasarrıf ya da vali olarak dolaşıp durmuştur. Paşa'nın en büyük kızı İhsan Raif Hanım'dır ki ilk kocası Ali Bey'den ayrıldıktan sonra Şahabettin Süleyman'la evlenmiştir. Yani şimdi şu anda Şahabettin Süleyman'nın eşidir, ama kocası 1921 yılında, İsviçre'nin Davos-Platz kasabasında, 35 yaşında, gözleri yarı açık öldükten, kendisi de baygın bir halde, sedye içinde kasabanın sanatoryumuna taşındıktan sonra Mühendis Hüsrev Bey'le evlenecek ve ona üç çocuk verecektir. İhsan Hanım şiir alanında hiçbir dizeyi yerde bırakmaz. Edebiyatçılarımız da onu pohpohlamak için sıraya girer. Bunların içinde baş çeken Rıza Tevfik'tir. 


RIZA TEVFİK


O, Hanımefendi'nin -edebiyatçılar onu çokluk böyle anar- tanrısal güzelliğine, bu güzellik bahçesinde açan gülücüklerine de büyük imrenmeler gösterir. Ona göre, ölçüye, aruz kurallarına ve dilbilgisi yanlışlarına dayanan kavaf işi eleştiriler yapılmadığı vakit İhsan Raif'in şiirdeki çalım ve raconuna kolay kolay erişilemez.
Doğrusunu ararsanız, Rıza Tevfik ona uzun yıllar şiir dersi vermiştir. Onu parmak hesabıyla şiir yazdırtmaya azdıran da kendisidir. Sonradan o günleri şöyle anlatacaktır:
- Ben o zamanlar Âşık tarzı üzere kimi şeyler yazarak gam dağıtıyor, gönül avutuyordum. Hanımefendinin ilgisini bu samimi eski şiirler üzerine çekmek istedim. Zaten sinirlerini sarsan lirizm için bu, pek elverişli bir alandı. Başardım ve gür bir kaynak bulmuş bir gezgin kadar sevindim. Çünkü o yolda yazmaya başladığından beri Hanımefendi bizlere birçok dilber şiirler armağan etti. 

(SALÂH BİRSEL - Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi,1982)


***



SERKİS EFENDİ


"Ben Hüsrev'i, İhsan Hanım'ı Aşiyan'da toprağa verdiği gün tanıdım, çaldığım meyhanede. 16 yıl önce yani. Mezarlıktan gelmiş. Çalarken dikkatimi çekti. Ağlıyordu adam. Dikkatle dinliyordu beni. Sonra yanıma geldi işte. Bir şey demeden boynuma sarıldı. İlk defa gördüğüm biri... Acısı öyle büyük, öyle içtendi işte. Hiç tanımadığı birine sarılıp 'karadut' diye ağlayacak kadar."
Serkis sustu. Rakısından büyük bir yudum aldı. "Siz sormadan güfteyi nereden bulduğumu da anlatayım" dedi sonra. "Onu Hüsrev verdi o gece. Ona da İhsan'ı toprağa verirlerken onları uzaktan, ağaçların arasından seyreden bir adam vermiş. Herkes uzaklaşınca Hüsrev'in yanına gelmiş adam. 'Yaşlıydı ama yakışıklıydı. Kocaman bıyıkları vardı. Gözleri kahırlı, üzüntülü de olsa, içinde kor ateşler yanıyordu' diye tarif etmişti onu bana. 'Sen o musun?' demiş Hüsrev'e. 'Söğüt dalımın Frenk kocası?' Hüsrev başını sallamış. 'Ya sen kimsin?' Adam ağlamamak için dudaklarını ısırıyormuş ha bire. 'Ben' demiş... Elini paltosunun cebine atmış, sarı bir defter yaprağı çıkarıp ona uzatmış. İhsan Hanım'ın halen toprak örtülen mezarını göstererek, 'Ona tarifsiz kötülükler yapıp, isyanını bu kâğıda dökmesine sebep olanım' diye fısıldamış. 'Kâğıttaki lekeler onun gözyaşları, benim cehennem fermanımdır' demiş."
Biri, "Kadırgalı" diye bağırdı. Birkaç kişi yuhaladı. "Orada da mı be?"
Serkis onları susturdu. "Yapmayın... Pişmanlık herkesin hakkıdır. Gün gelir taş bile kırılır, ufalanır... 'Bunu' demiş adam. 'Söğüt dalımı paramparça ettiğim günlerin birinde defterinden çalıp sakladım. Günlerce aradı bulamadı tabii. Sonra oturup yeniden yazdı galiba. Ama onun en aziz hatırası budur diyorum işte len. Alsana gari. Senin hakkındır. Benim hakkımsa...' Gerisini diyememiş Kadırgalı... Gözlerinden bıyıklarına bir yaş seli akıyormuş. Sonra arkasını dönüp yürümüş, mezarın yanından geçerken yerden bir avuç toprak alıp serpmiş. Bir avuç toprak da cebine koymuş... Yürümüş gitmiş."
"Demek bestenin güftesi..."
"İhsan Hanım'ın el yazısıyla. Eve dönünce okudum. İçime kan oturdu. İhsan Raif Hanımefendi'nin Hüsrev'den dinlediğim dramı artık daha bir acı gelmişti. Yıllarca ne yapacağımı bilemedim... Sonra da koyduğum yeri unuttum, kaybettim..."
"Hadi be!" diye isyan etti sarhoşlardan biri. "Olacak şey mi arkadaş? Kadırgalı sana hazine vermiş..."
Serkis onaylarcasına başını salladı. "Neyse ki Tanrı yardım etti. Onu buldum. Tam iki sene yay çektim bestelemek için. Rasttan gittim, olmadı. Hicaz denedim, içime sinmedi. Uşak, Neva, Suzinak, Hüseyni ne biliyorsam denedim. Karciğar bile çektim. I-ıh. Ne yapsam, ne etsem, İhsan Raif'in acısını, isyanını, öfkesini, küskünlüğünü nağmeye dökemedim. Bir türlü olmadı. Sonra bir gece nihaventte dolaşırken, 'Kimseye etmem...' oturuverdi. İki ay daha yay çektim sabahlara kadar... Ve işte bu akşam ilk siz dinlediniz İhsan Raif Hanım'ın nihavent hıçkırığını..."

"Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime

Perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime

Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime..."



DEMET ALTINYELEKLİOĞLU
(Nihavent Hıçkırık - Kırmızı Kedi Yayınevi)







Merhaba!